10 Mart 2012 Cumartesi

Göç ve Edebiyat Paneli-19 Mart Trabzon Sanatevi


Ada Dergisi ve Freitext'in hazırladığı programda Sofia Hamaz, Deniz Utlu, Mutlu Ergün, Menekşe Toprak, Ayşe Keskin, Kenan Sarıalioğlu ve Serkan Türk'ün katılacağı panelde göç ve edebiyat başlığı altında edebiyata coğrafyanın katkısı konuşulacak.

AB Bilgi Bürosu ve Trabzon Sanat Evinin katkı verdiği programa Alman Edebiyatında ürün veren genç yazarlarla Türk Edebiyatına katkı vermeyi sürdüren Ada Dergisi yazarları katılıyor.

Aşmak adlı proje geçtiğimiz yıl TANDEM kapsamında 40 yaş altı edebiyatçıların farklı dillere çevrilmesi,yayınlanması ve ortak dinletiler yapması konusunda tarafları bir araya getirmişti. Proje Berlin ve Trabzon'da çıkan dergilerin karşılıklı çeviri metinlerine yer verilmesiyle devam ediyor.

2 Mart 2012 Cuma

Farklı bir boyuttan bakışın adı: “Uzak Yaz”

Kış mevsimi geldi de geçiyor. Doğrusu, sadece üşüdüğümde anlıyorum bu güzel ve sakin mevsimin içinde olduğumuzu. Bir de içimde, adı belli bir sızının sesi yükseldiğinde.
Ne dersen de, neyi savunursan savun, zamana hakim değilsin işte, diyor. Zaman sana hakim. En küçük, en zahmetsiz isteğini bile gönlünce gerçekleştiremiyorsun…
Diyor da diyor... Kitaplarla, uzun boylu baş başa kalabilmek isteğinden bahsediyor boyuna. Kışın bu fırsatı bulamazsak, daha ne zaman buluruz? Hangi mevsimde?
***
Trabzonlu genç yazarlarımızdan Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” adlı öykü kitabını, aylar öncesinden okumuştum. O günlerde, kitapla ilgili yazmaya da niyetlenmiştim. Fakat ardı gelmez sorumluluk ve zorunluluklar yüzünden, taa bugüne erteledim yazıyı.
Kendime ceza, yo aslında ödül, olsun diye, bu aralar bir kere daha okudum kitabı. İyi de oldu; kitap hakkındaki görüşlerimi tazelemiş oldum.
Bazı kitaplar, yazılar vardır. Söylenecekler yazar tarafından dile getirildiği için size fazla bir şey düşmez. Söylenenlere ekleyecekleriniz, bir şeylerin ahengini bozmak anlamına gelebilir. O tür bir kaygıdan dolayı da susarsınız.
Her şey, o kadarıyla da sınırlı değildir. Yazarın duyarlılıklarını keşfedip, işaret ettiği ayrıntılarda gezinerek de sizinkileri çoğaltabilmeniz mümkün. Kafanızda oluşan birtakım sorulara yanıt bulmanızı da sağlar uzayıp giden satırlar.
Hatta içinizde hapsolup kalmış sözcüklerinizi, dilinizin ucundakileri harekete geçirir. İçinizde nicedir adlandırılamamış duygu ve düşünce karmaşasına, sonunda bir ad koymanıza da katkıda bulunur. Kitap okumanızdaki asıl amacı unutturmayıp duyumsatır size.
Uzak Yaz, işte o incelikli kitaplardan biri. İçsel, şiirsel bir anlatım söz konusu her öyküde. Ele aldığı konulardan, ya da satır arkası cümlelerinden yola çıkarak, faklı bir boyutta yaşadığını sezinlediğiniz yazarın dünyasında gezinirken, sonsuz bir keyif duyuyorsunuz.
Sizi götürdüğü yerler, öyküleme yetisi mi ön planda? Tanıştırdığı yeni insanlar ya da onların ekonomik, sosyal ya da kültürel şartları mı? Hayır! Daha çok da anlatımdaki şiirsellik ve akıcılık çekiyor ilginizi. Şairlere taş çıkartırcasına sıralanan o çarpıcı imgeler.
Bir öykücü için iyiye mi, yoksa kötüye mi işarettir bütün bunlar, varın siz karar verin.
***
Kül Sanat yayınlarından çıkan Uzak Yaz’daki öykülerin salt adları bile ilginizi çekmeye yetiyor:
iki yüzlü arzuhalci, iyimser diyaliz merkezi, bendeki ömür ikimize yetse, yel değirmeni ve vişne ağacı, öldüğümde ağlamadım, ah biriktiren kumbaradır kalbim, çizgili ölüm, uzak yaz, mahallenin en mutlu ağacısın, ilkel ağrı…
Bu ilginç başlıkların ardındaki satırlarsa kesinlikle yanıltmıyor sizi. Başlığın gölgesinde kalmayıp, aynı güzellikte devam ediyor. Türü belirlenmiş bir kitabın adını, okuma esnasında yeniden koyuyorsunuz. Deneysel metin, öykü ya da şiir.
Serkan’ın kitabına sadece öykü demek, eksik bir adlandırma gibi geldi bana. Şu üç türden birine,“deneme”ye daha yakın buldum kitabı. Biliyorum, rast gele seçtiğim şu satırlardan –ki her satırı, her paragrafı buna benzer güzellikte- yola çıkarak, şiire daha yakın bulacaksınız.
“…göğsümde bir ağrı. unutmak istemiyorum seni. bir kez seslenseydin arkamdan, sokağa çıkarken, ‘bir kağıt helva da bana getir,’ deseydin. gözlerin hep ıslak bulut. yetseydi bendeki ömür ikimize. gün ağarırken yeniden, üzerimden geçmiş kaç mevsim?”
“…aynı coğrafyada yaşayan bir azınlık gibi duruyorduk yan yana.” ”…tek celsede yitirsen de incelikleri ayağa kalkmak ve yaşama tutunmak geçer içinden.”
***
Bu kez, siz kitapseverler için sevgili Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” adlı kitabını ele almaya çalıştım. Keşke, herkes, hepimiz için ekmek kadar, su kadar önemli ihtiyaç olsa kitaplar. Peş peşe kitaplar bitiremediğimiz günleri, boşa geçmiş saysak. Ve o kaygıyla, kitaplara sarılsak.
Ömrümüzün sadece küçük bir bölümünü okumaya ayırabilsek. Kuşkusuz, kendimizden başlayarak, başka insanları da sevip önemsediğimizin en belirgin göstergesi olur bu.
FATMA BABUŞÇU
TAKA GAZETESİ 2007

bir düşe dokunuş ”Uzak Yaz”

ne kadar zaman olmuş içimizde hüzünlü, o sessiz çocuğu kaybetmemiz…


uzak yaz’ı elime aldığımda farklı bir yazın-tarzıyla karşı karşıya olduğumu fark etmem uzun sürmedi.. elimde böyle çok ender sayıda kitap vardı(r), kitaplığımda tutup, ama onları okumak için bir süre ertelediğim. dönüp dolaşıp, gelip bakıp elimde tuttuğum. ama daha iyi anlayabileceğim zamanı kendime tanıdığım. sonra bu gidip gelmelerden dönüp durmalardan ezberime aldığım adıyla, başlarım hep…
- başladım okumaya içini kitabın…

ve ilk sorduğum yazara “yazın” neden bu kadar “uzak” olduğuydu.

okudukça anlattı bana Serkan Türk, okudukça, yazın içimizde gelip geçer sıcaklığıyla yer ettiği ama bütün ihtişamıyla yaşansa bile, kapıya dayanan güzle rüzgârın savurduğu hazanlar gibi bittiğini de… bu hüzünle kalakalma ihtimalinin katı gerçekliğini..

Yazarın çok erken fark etmesi olabilir miydi bu gerçekliği, kitabına isim olarak kazıması?
İnsan ömrü bu kadar kısa ve bu kadar üşürken yalnızlığıyla ve kendi varlığıyla yanarken bunca…

Şimdi soruyorum; yaza ve sıcaklığa hep uzak durmayı ne kadar başarabilir insan? hele yaşanan onca iç “yazı”ndan sonra.

yazla yol alan, yazla terleyen, yazla serpilen ne romanlar ne öyküler ne şiirler edebiyat tarihine bırakılmış.

“Uzak Yaz” da başka bir yaz anlatısı, sımsıcak ve epeyce içerlerden.



“bu yazı bambaşka düşünüyorduk:
geniş bahçede biz iki çocuk
gibi dalacaktık geçen günlere
Hâmit Macit


Kitapta sondan ikinci öyküye ismini veren “zambula” nı giriş dizeleri bunlar.
Altta olanlarsa yazarın kendini satırbaşlarına vurduğu yerler

“başka kentlere düşmeyeli yolum, daha bir körüm. içimde anlamadığım ne çok kelime gizleniyor. kahroluyorum serin esen rüzgârların gözyaşlarımı savurmasına. kışı gerilerde bıraktım da ne değişti hayatımda? bahar geldiğinde her şeyin başka türlü olacağını hesap etmişim. salkım saçak çiçeklendi bahçe. derdimse çoğalarak yayıldı günüme. şimdi başımı kaldırıp kimseye bakmak istemiyorum.

Hayatı gayet iyi gördüğü iç gözleriyle üstelik, çok da yaz(ıy)a uzak olamamıştır aslında.

“eskimiş her şey göğsümde hayat bulur. bir fırtına, bir rüzgâr yakalasa beklenmedik bir anda; kaçıp saklanacağım yerim sendin. yağmurun yağdığı akşamüzerleri saçaklardan sızan damlalara aldırış etmeksizin yürürdüm. köşedeki manav yeniden açmaktadır kasaların üzerindeki örtüyü. sarı sarı ayvalar, yağmur sonrası kokusunu içime çektiğim toprak…puslu camından içerisini görmekte zorlandığım kahvehane yine tıklım tıklım.

Hayatın avuçlarına açtığı yaralarıyla, tuzunu koynunda tutup ve tek sığınağının yazı olduğunu bilerek, göz(lem)lerini sağaltır kağıda, acı suyunu da katarak. Yeni insan yüzlerine bakmak istemez… Sonrası da bütün iç kalabalığına rağmen yalnızlığı her şeyin üstüne çıkmış, ateşböcekleri gibi atmıştır kendini yazın ateşine doğru.


“susma”

Birikmiştir ve betimlemeleriyle görsel bir dünya yaratmıştır. evet abartısızdır ama çoğu insana sıradan gelebilecek haller onun için ayrıntılara dönüşmüş... Çiçekler, rüzgâr, sokak köpekleri, başını camdan sarkıtan herhangi bir kadın… her şeye rağmen, hayatın tekdüzeliğiyle işleyişidir. Artalanda kalsa da, bir gerçekliğe akıp gider önümüzden bu görüntüler.


“sustun ve yalnızlığımı arttırdın. ya yana iken ben senin yüzündeki çizgilere dalıp gitmişken sen uzak diyarlarda olmak ihtimaliyle meşgul ediyordun içini. sustun öyle gürültü biçimindeki kendi dinginliğimden korktum. nereye gidersem gideyim hep benimle geliyordu derin bir yaranın sızlaması.

dağlara bakma gönlümden düşüremediğim, susup da aratma küçük kentleri, kasabaları. köşeyi geçince bulursun dedikleri bir mağaza önünde bekliyor kimsesizliğin. ellerinin karasını kirini biriktirme düşünüp de döndürme kırmızı gülleri geriye boş bir zarf, boş bir kâğıt belki aradığın sorunun cevabı. günlerin öğrettiği yetişmek istenilene. su kıyısında kağıt gemiler yüzdürmek ve batırmak gözyaşıyla geçen günleri. eline geçmeyecek kocaman tuzdan uzak tutulan bir yaradan başkası. sen yüzümün gülümseyişini dondurma, asılı kalmasın yalnız bir tebessüm. üşüyen ellerini uzat yanındayım. aynı manzara aylarca karşısında duracak boy aynasına bakar gibi görüp hüzünleneceğin. ben ki yolu uzatanlara bilerek gönül verdim. türlü şiirler ezberledim. kiraz mevsiminde kavuşmayı umdum. bekledim. susma yalnızlığımı yanındayken çoğaltma.


Susar içerleri!.. düşleri akar, akar da demir raylarından süzülür, dolu dolu vagonlarıyla yeni iç kentlere düşürür yolunu ... Üstelik sever de bu yolları.



“öldüğümde ağlamadım”

ah bellek, acı bellek!
hem arısın sen
hem kim bilir hangi gülden
kalma diken?”
Hilmi yavuz.


öykü başlığının altında ki dizelerle öykülerinin çoğunun şiir damarından beslendiği anlaşılıyor. yazım dilinin şiirselliği belki de bu damardan geliyordur belki de.

“dünya bazen uzun cümlelerle anlatılmayacak basitlikte”

Derken, hayatın yaşa başa baktırmadığını, yarım kalan yaşanmışlıkların insanı derviş bile yapabildiğine şahit oluruz.
Diriyken bile insan, hiçi hiçine bir çürümedeyken zaman içinde… Kendi isteğiyle girmemiştir o bulanık suya ve taşmasından anlarız ki ölümün soğuk yüzünü, ölünün kendi sesinden vermek de yüreklicedir.



“kenardan bakanlar suyun dibini göremiyorlardı. sonsuza kadar burada kalacak, çürüyecektim. kurbağalar yumurtalarını bırakmış kenarda vıraklıyorlardı. birkaç gün sonra moraran ve sararan ellerimi böcekler didiklemeye başladı. oysa o akşam kremlerimi sürmüştüm üzerlerine özenle.

Öykünün başkahramanı bir kadındır ve çamurlu bir gölcüğün içinden olan biteni anlatıyordur. Ama ölü ama her tarafı şişmiş ve bedeni ters dönmüş biçimde.

Oraya gelirken gördüğü her şeyin ve bütün bir mahallenin krokisini çıkarır. Mahalle çocuklarını, boş arsanın yalnızlığını, kedilerin çöpü karıştırmasını, ana caddeden geçen arabaların karmaşasını hatta klakson sesine kadar gün içinde olabilecek her türlü sesi ve imgeyi sahneye yayar.

ana caddeden geçen otomobillerin o bildik sesi buluyor seni. ışıklı caddelerde dolaşmıştık. bir evin penceresini sonra perdenin çekilişini, ışığın yitişini de görmüştük. müziğin o duvarlaın ardından sokağa taşması da bildikti. kedilerin çöp kovalarında gezintileri, ıslık sesi, bebek ağlayışı, bir adamın karısına bağırması da geliyor sokaktan kulağımıza kadar. ya sen bunlar olurken susuyor musun? belki de beni sararken nasıl iteceğini düşünüyorsun.”


“hâlâ eskiden olduğu gibi çocuklar inşaat çukurlarına ilgi gösteriyordu. gazetelerde okunan üçüncü sayfa bir haber olacaktım hepsi bu. “


“içlerinden iri yarı olanı suya girdi üzerini çıkararak. bir süre sonra suyun içinden gövdem çıkarken açık gözlerimle gördüm yüzlerini. içlerinde o da vardı. iyice çürümüş yüzüme baktı başka biriymişim gibi tiksinti duyarak.”


Kısa metrajlı film kadar özgün görüntülerdir bize verdiği yazarın ve en baştan beri kulağa üflenen ninniden de başlayarak her tür histen nağmelere de bir sitemle bitirir ve kendi ışıklarını açtırır okuyucuya.. sessizce kalkılır sandalyelerden.

“beni itmeden önce kulağıma söylediğin şarkıyı hatırlamaya çalışıyorum.”

*


Kitaba ismini veren “uzak yaz” başlığının altında birikenlerse dip vurgunlarıdır


“yağmurun geleceğini bildirişi midir bulutların kararması?”

Bu kadar masumane bir cümlede derin kırgınlıkları hissetmemiz… ama bir o kadar da umudu görmemiz kaçınılmazdır. Çünkü yağmur hem hüzün, hem berekettir de iç dünyasında yazarın.
Ve yağması dinmeyen içinin!...

“karanlık o yolu geçip gitmiştir diğerlerinin peşinden. ayva çalılığında uyuyakaldığına mı kızmalısın, uzak yazlara mı?”
-hâla eskisi kadar yakın mıyım sana?
uzak bir şehir, uzak bir ülke, uzak bir kıta var seninle aramızda. ıslak bir gülüş; yağmurlu bir bakış, sıcak bir soba üzerindeyse yanan kestaneler… gitgide yakınım sana. kâğıttan bir mendil; para diye uzanan elinin ellerime değmişliği…tanımadık yüzlerin kederlerini saklıyorum, ışık sızmayan odalara. sardunyalar hızla sararıyor ve kuruyorlar incecik yapraklarından başlayarak. bir mevsim ancak bu kadar yalnızlık doğurur.

“yeniden çiçeklenecek dallar… koşmalısın şimdi başka evlere.”


Rahat yatağında ölüm ne kadar çekici gelir ki dirime, uzaklaşmışken kendinden…Belki de yazarın bizi götürmek istediği yer içidir. Şehirler, kırlar, yanan soba ve kavrulan kestaneler sadece birer simge olarak bilinçli seçilmiştir. Sürekli canlı duran yalnızlığına dokunan bir el istemediğini anlarız ama bir yandan da umut ağacı eker bahçelerinde… Üstelik ağaç simge olarak doğurganlığın ve köklü yaşamın en vurucu öğesiyken yanına yeni evler de inşa eder. yeni çiçekler…Yeni ölümlere rahat yatak hazırlayan yazı bekleyip durur… Yazarın hayata derin bağlılığıdır bu yine de.

“nefes nefese girerdim kapıdan içeri. her şey sessizdi evin içinde. masa, kanepe, ve örtüler. yaşanmışlık vardı hepsinde ama hepsi derin uykudaydı. hafif aralarsın kapıyı. yatakta uzanmıştır. sırtını görürsün yaklaşırsın biraz, yanına sokulmak akşamın karanlığını içinden söküp atsın istersin sıcaklığı ile ama rüzgâr onun saçlarından son kez geçerken, içindeki hayat kıpırtısını da alıp gitmiştir. birkaç saat önce, sen o ağaçların arasında saklanırken muhtemelen kapamıştır gözlerini. rahat ölüm dilemiştir hep. karanlık yolu o geçip gitmiştir diğerlerinin peşinden.”




“iki yüzlü arzuhalci”

Altı çizili ilk koyu başlığı ve kitabın içindeki diğer öykülerinde de olduğu gibi oldukça çok şiiri barındırıyor içinde.


“ah kalbim. yokluk, tenimi yalayıp geçen rüzgârın sesinde daha bir dokunaklı.”

“yokluk mudur? çoğu zaman içimize tüneyen?”
uğultularım artıyor.

“merdivenleri koşup üst kata çıksam, pencereyi aralasam. sana doğru kalbim.”

Böylesi bir çok satırı birbirine eklesek aslında hayatı şiirsel duyarlılıkla gözlemlemiş bir şair portresi de yakalamış oluruz. Kolay bir şey değildir her gözün göremediği ufak ayrıntıları uzun soluklu yazım diline çevirmek. Heyecanı hep yüksek tempoda tutmak ve yaşayan bir yazı duyurmak yaşanacak yeni mevsimlere.

Kitap içindeki diğer öykülerine gelince “serin bahçelerden geçerken” platonik sevdaların limon tadında biraz ekşi, biraz iştah açıcı tadını yaşatır okuyucuya. “kalmamış böyle aşklar” dedirtecek kadar..

“karyolanın soğuk demirleri”, “iyimser diyaliz merkezi”, “bendeki ömür ikimize yetse””yel değirmeni ve vişne ağacı”, “ah biriktiren kumbaradır kalbim”, “çizgili ölüm”, “rüzgârlı sokaklar”, mahallenin en mutlu ağacısın”, “senin gittiğin yöne doğru bakıyorum” “bebek”

kitaptaki diğer öykü başlıklarıdır ve hepsinde görsel ve içsel tadı buluruz çünkü iyi bakan bir gözün ve iyi bir duygu sarrafının derin kırıklarıyla dokunmuş örgüsel tarz ve o kırıkların içinde okuyucuyu saran birikmiş, biriktirilmiş sıcaklığı ve çocuksu titremeyi de vermiş. “uzak yaz” ve Serkan Türk’le tanışmak güzeldi.


2006 Aralık’ında Kül Sanat’tan çıkan ilk sıcak kışlı yazı(nı) olmuş Serkan Türk’ün ve okuyanları daha çok, pek çok mevsimlere çağıracağa benzer.

çoğu insanın unuttuğu, içindeki hüzünlü ve sessiz çocuğu ortaya çıkararak.

AYŞE KESKİN
EŞİK CİNİ DERGİSİ 2007

1 Mart 2012 Perşembe

UZAK YAZ'IN YENİ BASKISI DEDALUS KİTAPTAN


Serkan Türk, son dönemin en üretken edebiyatçılarından. Onun öykülerini ve şiirlerini barındıran birçok yapıt okudunuz. "Uzak Yaz" ise, sayfalarında Türk'ün ilk kez kitaplaşma içtenliğini taşıyan öyküleri tutuyor.

"Uzak Yaz," çok yakında kitapçılarda!

28 Şubat 2012 Salı

Annemin Bahçesi ve Evlilik Üzerine

Annemin Bahçesi. Elime aldığım incecik bir kitap geçmiş bütün yazları, ısırganları, su dolan misket çukurlarını, karayemiş ağaçlarında sallandığım ikindi saatlerini, her dalın yere doğru eğilip gökyüzüne doğru döndüğü anlarda savurduğum sözcükleri, savuramadıklarımı, sakladıklarımı ve sakınımsız döktüğüm gözyaşlarını hepsini yeniden hatırlattığını söyleyemem. Hatırladıklarım vardı elbette. Ellerimi bir poşete geçirip evin yanındaki ağaçların altında ısırganları kestiğimi… Bir süre sonra poşetin arasından ısırganın iğnelerinin ellerimi yaktığını da… Yazları benzer görüntülerle geçmiş birkaç mutlu zaman geçmişin sandığından çıkarılabilir şimdi. İçine beni çekecek bir kitabı okuyacağımı daha ilk sayfalardan biliyorum.
Bir roman kahramanı, ya da karakteri olarak bir yer arıyorum kendime bu sayfalarda. Giderek daha çok ses zihnimde onlarca sözcükle yer ediyor.
Nedense çok suçlu hissediyorum. Sürekli bir şeyleri erteliyor muyum yoksa diye düşünüyorum. O sırada Duru bir gün önce yarım kalan konuşmasını sürdürerek “merhaba” diyor bilgisayar ekranında. Son günlerde onunla paylaşmadığım ne varsa birbiri ardına sıralıyorum.
Yitirişin Öyküsünü okuyorum aynı anda. Tuhaf biçimde okuduğum metin bulunduğum ortamın dışında bir yere beni çekmeyi başarıyor. Mola vermiş olsam dahi hiçbir sözcüğü unutmuyorum. Telefon çalıyor hikâyede. Eski sevgilisinin öldüğü haberini alacak adamın az sonra önce kapıyı kilitleyerek masasına döneceğini ve ağlayacağını henüz bilmiyorum. İnsan ağlamak için kapıyı neden kilitler diye düşünüyorum. Duru, aynı kitabı kendisine alan ortak arkadaşımızdan bahsediyor. Konuşmanın bir yerinde bu kitabı okuduğumu söylüyorum. “Yeşil bir kitaptı, henüz okumadım, bulup bende okuyayım“diyor. O an kitabın renginin yeşil olduğunu fark ediyorum.
Kendi kişisel geçmişimizi de yeniden yazıyoruz geceyle birlikte.
İnsanlara inandım. Günlerin birbiri ardına geçtiğine… Bir an gelip bütün sözcüklerimi gizlediğimi ve sonra yerlerini unuttuğumu düşünüyorum. Karşınızda sizden birkaç cümle beklediklerinde söyleyeceğiniz hiçbir şeyin kalmadığı zamanlardan söz ediyorum. Susuyoruz aylarca. Sonra şunu hatırlıyorum. Eski bir şubat saçlarımı kestimdi. Akşamdı. Soğuk odalara doğru solgun bir ışık vuruyordu. Sana alınan çiçekler soluyor dolapta. Yine bir Cumartesi günü olmalı. Nedense o kış günü kokularını sevdiğim çiçekleri ulaştıramıyorum sana.
“Ne bileyim sen vereceksin sanıyordum çiçekleri” diyor Selçuk.
Ama o saatte burada olamam diye söze başlasam da bir şeyin değişmeyeceğini biliyorum. Dolabın kapağını açıyorum. Mutfak çiçek kokuyor bütün akşam. Mutsuz kokuyor çiçekler, solgunlar.
Bir sürü başka şey giriyor araya. Her sabah kaza haberleri okuyorum. Yeni kurulmuş bir parti lideri ülkenin selameti için ilk seçimde kendine oy verilmesi gerektiğini, terörün kökünü kazıyacaklarını sıralıyor. Trafik düzenlemesi konusunda birkaç şoförün görüşünü paylaşıyoruz daha sonra programda. Şimdi okuduğum bu kitabın içinde bunları bana hatırlatan ne var ki? Zihnimizi nerelere götürüyor her cümle. Kitabın kapağındaki salıncak fotoğrafı benim kitabımdakine benzemiyor. Rıza’nın kitap kapağı belirsiz şeyler anımsatıyor.
-Okura burada Rıza Kıraç’tan bahsetmelisin yazar!
Daha önce birkaç kitabını da okumuştum. Komşumun Uzun Kızıl Saçlı Sevgilisi adlı öykü kitabının üzerine sahilde oturup saatlerce düşünmüştüm mesela. Sonra Taksim’de bir öğle sonrası ara bir sokakta karşılaşmış çay içmiştik. Pek sevmiştim sohbetini. Kısa filmlerden, öykülerden, dergicilikten… Bir sürü yapmaya karar verilmiş ve sonra vazgeçilmiş şeylerden de…
-Çok kişisel şeylere giriyorsun yazar!
Ama tam onun kitabını okurken evlenmek üzerine konuşuyoruz Duru’yla. Daha özelini size açarken bir romancı, öykücüden bahsetmenin ne sakıncası olacak? İnsan evlenmeye karar verdiğinde ne şekilde teklifini yapmalı? Reklam panolarında yapılan evlenme teklifleri son dönemde moda. Benden en çok bekleneni galiba radyo programım esnasında böyle bir teklifi yapabileceğim olmalı. Klasik diğer biçimlerini düşünmüyorum. İnsan böyle bir durumda bütün sözcüklerini yitirecek gibi mi oluyor dersiniz?
-Uzun uzun anlatıp kendini de okuyucuda yoracağına basitçe sorsana sorunu.
Bu teklifin ne şekilde olması gerektiğini düşündüğüm sabah uzaklara bakıyorum. Açılmayan kapılar bakıyorlar bana. Merdivenleri siliyor kapıcı ağzında o yarım şarkı. "Neyleyim köşkü..." Yanım öyle boş, önüm sıra balkonlara bakıyorum.


Serkan Türk

16 Şubat 2012 Perşembe

Güneşli Bayır’ı Hürriyetime Okudum

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, o meşhur ‘Hayri İrdal’ını anımsadım: ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Hayri
İrdal. Diyordu ki; “Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı, hürriyetti!” Hayri İrdal’ın bahsini geçtiği gibi, bu
kelimeyi ne yazık ki, ‘şimdi çağ’ımızda da, siyasi manasıyla kullanıyoruz. Zannediyorum ki, hürriyetimizi de en çok
çocukluğumuzda yaşıyoruz. Jorge Amado’nun söylediği bir söz vardır: “Çocukluğu insanın anayurdudur.” Belki de en
çok rahat ettiğimiz zaman dilimi de orasıdır, kim bilir… Her şeyi bugün yaşadığımızdan daha özgür, hürriyet
kelimesini tam manasıyla yaşıyoruzdur orada.

Serkan Türk’ün ‘Güneşli Bayır’ı bunları anımsattı bende.

Öte yandan, yayımcının notu; yazarın duyarlı kalemine gönderme yapmış. Katılmamak elde değil. Hemen her
satırı içtenlikle, edebiyat duyarlılığıyla yazmış Serkan Türk. Ben de hemen her satırı çizmişim okurken. Yayımcı,
kitabı tam manasıyla tanıtmış. Arka kapaktan alıntılayalım: “Bir kentin yolunu, tarihini, coğrafyasını, denizini,
toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, unutulan değerlerini, yeme içme kültürünü, gecesini gündüzünü, yazını
kışını, folklorunu, eğlence hayatını, daha bin türlü özelliğini herkes kendince görür.”

Yayımcının notunu değiştirerek, kendimizce söyleyelim: Bir yazar-edebiyatçı da, kendince bir duyarlıkla
yaklaşır kentine, değil mi?

Evet, ‘bir semtten geçmiş bütün yüzyıla bakmak.’ Yazar böyle söylüyor…

Satır aralarında ‘Erdoğdu’ hakkında bazı bilgilere ulaşsak da, bence kitabın öne çıkan tarafı, anlatı’nın ‘şiirsel’
bir ‘öykü’leme yöntemiyle yazılmış olması. (Belki de, bu semte yabancı oluşumdan kaynaklanmış olabilir bu algım.)
Bazı kitapları sırf üslûbu içinde okuruz ya, onun gibi bir şey sanırım benimkisi. Şunu da düşünmeden edemedim
açıkçası. Bir Alman atasözünün dediği gibi, herkes kendi kapısının önünü süpürse, bütün dünya temiz kalır. Her
edebiyatçı, kendi semtine, bu çocuk duyarlılığıyla yaklaşıp yazsa keşke.

Sonra, hemen ilk sayfada, benim de çocukluğumda tırmandığım bir yokuş vardı, orayı anımsadım: Yıllar
sonra ben de gitmiştim çocukluğumun geçtiği o yokuşa. Herkesin bir yokuşu olmalı, dedim içimden. Sonra Serkan
Türk’ün yazdığı gibi; -değiştirerek yazıyorum- Çocukluğumuzda tırmandığımız yokuşları, yıllar sonra; çok uzakta bir
yaşamı eksiltiyor oluşumuz…

Böylece, kitabı okumaya içlenerek başladım. Yazar, ‘Erdoğdu’ için, “çocukluğumda benim babamdı” diyor.
Bir özdeşlik kurmuş ‘Erdoğdu’ semti ile babası arasında. Yazarın yaşadığı bu özel durumu farklı şekillerde de olsa,
hangimiz yaşamı boyunca bir semt ile kurmamıştır ?!

Benim için de bir Çengelköy vardı, şimdi düşlerde kurduğum ‘okuma bahçesi’ydi orası. Babaannemin
anlatılarıyla büyüdüm. Çengelköy, deyince aklıma yazar ‘Rıfat Ilgaz’ düşer. Babaannemin kiracısıymış vakti
zamanında. Benim çocukluğum da, yıllar sonra, ‘Rıfat Ilgaz’ın yaşadığı evde geçti. Bunlar düştü zihnime…

Yazar, ‘Erdoğdu’yu babasıyla özdeştirmesi ağır bir hüzün katmış kitaba. Babası için yazdığı bir de şiirini
ekliyor yazar, içlenerek okudum: ‘Yaz Ölüleri’

Bu yüzden belki, bir yerden bir yere taşınmaya hiç sıcak bakmadım hayatımda. Bir şeyleri unutmak gibi gelir
bana. Unutmak, imgelemimde her zaman, ‘ihanet’ sözcüğünü hatırlatır. Yazar da unutmamış, yazmış semtini.

Serkan Türk, taşınma fikrine sıcak bakmasa da, başka yerlerde, onu bekleyen insanların olduğunu, bu yüzden
de il il dolaştığını da söylemekten geri kalmaz. Belki de bu yüzden seviyorumdur Serkan Türk yazımını, kim bilir?

Bir şehirden başka bir şehre gitmek ,hep bir hüzün verdi bana, cesaretsizliğimden mi?! Belki de bu cesareti
gördüğüm için okuyorum Serkan Türk’ün kitaplarını. Bana öyle geliyor ki; Serkan Türk, yazdıklarını, kendi semtinin

dışında, başka şehirlerde, tanımadığı insanlarla karşılaşmak için de yazıyor adeta… Öyle ya, yazarın dediği
gibi “Karşılaşmak buluşmaktan daha iyidir” Yazarın, ‘Erdoğdu’da geçen çocukluğu, her okuru kendi çocukluk
yıllarına bir yolculuğa taşıyacağını söylemeliyim. En azından benim için bu böyle oldu.

Bazı yaşantılarımız da ortak anılar oluveriyor. Bazı acı-tatlı anılar…

Örneğin, kitapta da geçtiği üzere, şimdiki gibi keneden korkmazdık eskiden, çimenliklerde gönlümüzce
oyunlar oynardık… Sonra, benim de kentimde değişen bir kültür vardı; şiddetin daha çok kol gezdiği bir kültür
oluşmaya başlamıştı İstanbul’da…

Şunu da söylemeden geçmek olmaz. Benim de çocukluğum da ‘cin hikâyeleri’ meşhurdu. Biraz da, Murathan
Mungan’ın çocukluk anılarını yazdığı ‘Paranın Cinleri’ni anımsattı. Sonra, Hüseyin Rahmi’nin eserleri.

Aynı şeyleri başka başka semtlerde yaşamış olmak, ‘zemin’ sözcüğünü de hatırlattı. Yaşama tektoniğimiz,
bizim üzerine bastığımız toprak. Her kesimimiz aynı topraklara bassa da, birbirlerimizi kırıp geçirdiğimiz yılları
anımsadım. İşte ‘Güneşli Bayır’da da, bahsi geçen dönemin sokak hareketleri, kahvehanelerde konuşulan, tartışılan
siyaset.

Bu kötü anıları geçelim.

Çikletlerden çıkan araba modelleri; futbolcu resimleri… Kartlar, gazoz kapakları. (Ne çok biriktirirdim
çocukken.) Ah, evet lakaplar. Yazmadan geçmek istemiyorum. Her okurun kendi semtine döneceği bir
bölüm: “Lakaplar ve Buzlu Dere Sokağının Sakinleri” Şişko Hala, Deli Fuat, Muşmul Temel, Hamsici Hemit,
Koyuncu Celal ve Kazuk Menşure…

Evet, her semt bir alfabedir. Serkan Türk, ‘Bir Alfabe Yaratmak’bölümünde okura, A’dan Z’ye bir harf seçin
diyor sanki… Ben harfimi seçtim: (e):

“Hafıza dipsiz bir kuyudur… Anılar varsa hâlâ, bir yerlerden çıkabilir şimdi de babam”

Yazım sonlanırken ‘Rıfat Ilgaz’ı hatırladım. Benim asıl harfim (r) olmalı.

Er-

Doğdu…

‘Erdoğdu’ okunmalı!

“Güneşli Bayır” (Heyamola Yay./2011), hürriyetimize!

Okuyalım öyleyse…




KUBİLAY BÜRGAN

9 Şubat 2012 Perşembe

ada'nın 15.sayısı

Günler günleri, aylar ayları devirip gidiyor. Günlük alışkanlıklarımız içinde bir edebiyat dergisinin kaderini merak eden insan sayısı bir elin parmakları kadar az nerdeyse. Geçtiğimiz yaz sonu çıkardığımız son sayımızın ardından bizlere gönderdiğiniz ürünleri okuduk, değerlendirdik. Bazılarına bu sayımızda yer verebilirken çoğunu ne yazık ki değerlendirme dışı tutmak zorunda kaldık.

Ada bu sayıda iki farklı dosyayı sizlere sunuyor.
İlk dosyamız Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında yalnızlık ve psikolojik yabancılaşma temasını başarılı ile anlatan usta bir yazar olarak tanınan Yusuf Atılgan’ı içeriyor. Bu konuda Ahmet Çınar, Alper Sarı, Arzu Alkan, Burçak Kara, Erol Özyiğit, Hülya Soyşekerci ve Murat Ergin yazdı.

İkinci dosyamız: Göç ve Edebiyat başlığını taşıyor.

Bu konuda Almanya’nın Hannover kentinde 2003 senesinden Deniz Utlu ve Marianna Salzmann tarafından kurulan Freitext dergisi ile ortaklaşa çalıştık. Freitext Almanya'nın kendini "hibrid ve transkültürel bir açıdan toplumsal, kültürel gelişimlere bakan dergi" olarak tanımlıyor. Felsefi, bilimsel yazılara, denemelere ve yazınsal ürünlere yer veren, özellikle genç kuşak tarafından ilgiyle takip edilen bir dergi. Freitext’in editörlüğünü Marcela Knapp, Marianna Salman, Mutlu Ergün, Deniz Utlu üstlenirken derginin diğer emekçileri Sofia Hamaz, Michael Klesse ve Deniz Keskin.

Daniel Kahn, Deniz Utlu, Hakan Savaş Mican, Marianna Salzmann, Mutlu Ergün, Selim Özdoğan, Philipp Khabo Köpsell ve Von Olumide Popoola’nın “Göç ve Edebiyat” konusunda ada’da okuyacağınız ürünlerini Duygu Ergun, Menekşe Toprak ve Mehmet Akif Marabaoğlu dilimize çevirdi.

Göç ve Edebiyat dosyamız TANDEM – Kültür Yöneticileri Değişim Projesi”, Mercator Vakfı (Essen) ve Avrupa Kültür Vakfı (Amsterdam) desteğiyle MitOst (Berlin), İstanbul Bilgi Üniversitesi (İstanbul) ve Anadolu Kültür (İstanbul) ortaklığı tarafından destekleniyor.

Burcu Aker, genç hikâyecilerimizden Aykut Ertuğrul’un ilk kitabı üzerine söyleşti. Özgür Özmeral yeni kitabı ekseninde Mustafa Ergin Kılıç’ın sorularını yanıtladı.

Aydın Afacan, Ayhan Emir Yolcu, Derya Önder, Ercan Yılmaz, Ertan Yılmaz, Fatma Esti, Kenan Sarıalioğlu, Kıvanç Nalça, Lale Müldür, Murat Saldıray, Naime Erlaçin, Nurcan Çelik, Oya Uysal’ın şiirlerine bu sayımızda yer verdik.

Ayşe Keskin, Güray Süngü, Kaan Tanyeri ve Serkan Türk’ün deneme ve öykülerini ada’da okuyabilirsiniz. Bülent Sümer, Derya Başkan ve Şeydanur Yılmaz bu sayımıza çizim ve resimleriyle katkı veren diğer isimler.

“her zaman bir başka ada vardır” sloganıyla yoluna devam eden dergimiz daha iyi bir sayıda okuyucuları ile buluşmak üzere sayfalarını sonlandırıyor.