21 Mayıs 2017 Pazar

İbrahim Varelci, Serkan Türk Şiiri ve Uzun Ruhlu Bir Cüce

Şiirin insanların üzerinde bıraktığı etki, o şiirin gücünü ortaya koyar. Şiirdeki etki, eğer varsa, ona karşı konulamaz. Birkaç mısra bile insanı şiire çeker ve artık o kişi, şiirin içindedir ve şiirin ritmine göre soluk alıp veriyordur.
Kelime oyunlarına pek başvurmadan, okuru imge bombardımanına tutmadan, şiirini olabilecek en saf haline dönüştürüp, insanın duygu dünyasından içeri sızmasını sağlayan bir dil kuruyor Serkan Türk.  Okuyunca, hah! İşte tam da hissettiğim buydu dediğiniz, oysa şiiri okumadan önce imgeleri daha önce bu şekilde bir araya getirmediğiniz, bu yüzden, size yabancı gelmeyen bir şiiri var Serkan Türk’ün.

Şiir duyguların ve imgelerin belirli bir hiyerarşiyle sıralanması demek değildir. Elbette, şiirin kendine has bir mevcudiyeti ve buna göre bir sıralama ölçütü var. Ama bunu belirginleştiren unsur şairin kurduğu öznel bir dünyadır. Herkesin kendisinden bir parça toprağa sahip olduğu; ama asla bütününe sahip olamadığı bir dünyadan bahsediyorum. Şair, şiiriyle sadece kapıyı aralar, o kapıdan içeri girip uzun süre o havayı teneffüs edenler de vardır, kapıdan gerisin geri dönenler de. Şairin kurduğu dil burada belirleyici unsur oluyor, yani şiir ne kadar müsaade etmişse, okur da o kadar içeri girebiliyor kapıdan. İşte bu yüzden “ bir kapı en güzel içerden açılır.” diyor bir şiirinde. Bu minvalde Serkan Türk, okuruna davetkâr şiirler sunuyor, şiirlerin hemencecik okur tarafından benimsenmesine ve kolaylıkla içselleştirmesine olanak sağlayan imgeler dünyası kuruyor. Anlaşılması güç bir şiir değil onunkisi, tam tersi derin ama berrak bir suda yüzüyor onun şiiri.
Şiir yazabilmek için, uçsuz bucaksız okyanusları, insanı çaresiz bırakan görkemiyle çölleri, şehrin çıkmaz sokaklarını, beklenmedik tehlikeleri, kapalı odalarda geçirdiğiniz yalnız günleri, beş parasız kaldığınız zamanları, amaçsızca yürüdüğünüz yolları, utancınızdan söyleyemediğiniz sevgi sözcüklerini, sevdiğinize bir türlü alamadığınız o tek taş pırlantayı, hayatınızda derin iz bırakan o çocukluk hastalıklarınızı, şarkıları, radyo dinlediğiniz o nostaljik günleri, yağmurun dinginlik veren sesini, gece olunca ışıldayan ayı, sabahı selamlayan güneşi… Bunları hep hatırlamak gerekir. Hep bunlarla yaşamak, hayatı farklı bir pencereden görmek gerekir. Tabi zaman da hızla akıp geçiyordur, insan da eskiyor her şey gibi. “nasıl da yaşlanıyorsun bedenim / eğilip kalktığımda geçiyor bir mevsim”, diyor ve devam ediyor “teni ölümlü insanın, boyu uzun ruhlu bir cüce.”
İnsan değiştikçe şiir de değişir. Değişmemesi gereken ise şiirin o saflığı ve berraklığıdır. Şiir, gündelik hayattan da bahsetse, en siyasi meselenin dillendirildiği mecra da olsa, o safiyetini ve sadeliğini kaybetmemeli. Şu dizelere bir bakalım ne demek istediğimiz belki daha iyi anlaşılır: “ sınırlar değil mi savaşlardan kalan en büyük yara.” Bir diğer mısrada da               “ düzelebilirdin en dünya şu bombalar olmasa” diyor şair. Çünkü şiir, önce duyguda doğar, akılda değil. Zekânın ve aklın, yani rasyonalitenin konusu değildir şiir. Bu yüzden şiir her ne kadar hayattan beslenmiş olsa da bir yönüyle hayatın uzağında bir yerde konumlanır. Elinizi uzatsanız ona dokunacak kadar yakın, lakin gözünüzün göremeyeceği kadar da uzaktadır. Hem hayatın içindedir hem de dışında, şiiri doğuran ve büyüten de bu ikilemdir. İşte bu ayrımı iyi gören ve bunu oluşturduğu şiir dilinde iyi kullanan şairler geleceğe kalacaklar, diğerleri unutulup gidecek.
Yeni bir şiir ortamı türemiş ve dilin imkânları doğrultusunda kendisine yer açan bu yeni şiir, toplumdaki mevcut çatlaklardan içeri sızmış ve bu sızmalar sonucunda kimi zaman taşkınlar oluşturmuş, bazen de amacına ulaşamamış sığ bir duygu tanıtımından öteye geçememiştir. Aslında şiir salt kendi kendini var eden, insandan ve dolayısıyla hayattan kopuk soyut bir varlık değildir. Bilakis hayatın merkezinde konumlanır. Şiir varsa insan vardır, insan varsa şiir vardır. İnsanın yaşadığı dramlar, trajediler, savaşlar, acılar, yalnızlıklar, ölüm, aşk ve ayrılıklar şiirin merkezi konularıdır. Serkan Türk de bu gibi unsurlara şiirinde sıklıkla yer vermiş. Hatta onun şiirindeki üç farklı insan tasviri birbirleriyle çelişir gibi görünse de insanın üç farklı boyutundan bahsediyor. Çünkü insan, çelişkileri kendi içinde barındırır. Örneğin bir şiirinde, “ İnsan insanın uçurumudur” derken; bir başka şiirinde,  “insan insanın tesellisidir” diyor ve yine başka bir şiirde ise, “ insan insana, bütün denizler birbirine dökülür” diyor. Her ne kadar üç farklı insan görsek de bu mısralarda, aslında hepsi aynı insandan bahsediyor.
Bazen şiir okurken dudaklar bile kıpırdamaz, sadece gözle okursunuz. Bazen de sesli okuma ihtiyacı hissedersiniz. Şiir okurken içinden bir ses onu taşır yüreğine, ona yoldaşlık eden sadece kendi içinde büyüttüklerindir. Şiir başka vasıta istemez yalnızlıktan başka. Şiir insanın içinde yankılanır, imgeler ruhun duvarlarına çarpa çarpa erir, kalbin süzgecinden geçer ve süzülür en derin hislerin arasına doğru. Gözden öteye gidemeyen şiir gönüle nasıl ulaşsın? Bu yüzden gerçek şair görmediğine daha çok inanır.
Serkan Türk'ün şiiri hem umudu hem de umutsuzluğu aynı anda barındırıyor. Umut var, çünkü ölüm var. Şiirin en belirgin temalarından birisi ölüm. Ölüm varsa hayat da var. Hayata teslim olan bir insan da buluyoruz mısralar arasında, hayata başkaldıran da. Hayata teslimiyeti eli kolu bağlı bir adamın her şeyden vazgeçişi ve acziyeti değil. Hayata başkaldırışı da yıkıcı ve yakıcı değil. Merkezine insanı almış ve şiirine leke bulaştırmamaya çalışmış. Son şiir kitabı Uzun Ruhlu Bir Cüce, “gayya kuyusu” şiiriyle açılıyor ve “çürüdü” şiiriyle kapanıyor. Gayya kuyusu, cehennemin en dibi, en büyük azabın çekileceği derin ve uçsuz bucaksız bir kuyu. Yeryüzünü aşkın gayya kuyusu olarak betimliyor. Çürümek ise mevcut durumun kimyasının ve yapısının bozulması. Çürüdü şiiriyle de toplumdaki bozulmaların telafi edilemez boyutlara ulaştığını, çürüme eyleminin her alana yayıldığını anlatıyor. Zaten onun şiiri de umutlar tam olarak tükenmeye başladığında ortaya çıkıyor. Şiir var olunca da umutlar tekrar yeşeriyor. Şunu iyi biliyoruz ki şairler hep alıngan olurlar.
“biz çok geçtik kalpsizlerin yolundan yurdundan”
“ o yüzden her taşın altından alınganlığımız çıkar”

İbrahim Varelci-İZDİHAM


Tanrının Yalnız Kırları

Gölge Konuşuyor:
Uzaklık Cehennemi. Geçmişten bir kaç an. Orada öyle asılı duruyor. O anlar hiç yok olmuyorlar. Hayatının en mutlu anları. Başka türlü yaşanır mıydı, konuşulmuyor. Her seferinde gözden kaçmış bir ayrıntı yakalanıyor gibi…
Gledicha. Şair, düzyazı yazmayı ne kadar isterse istesin dili şiirli oluyor. “Bütün griler yerini yeşile bırakıyor.” başlangıç cümlesi zaten bu imgesel ve simgesel dünyaların kapısını aralıyor. Yer ve coğrafya da önemli şiirde. Her şiir, her öykü aynı zamanda bir betimleme örneğidir. Konuşan en zorunun insanın kendisiyle ilgili olanı olduğunu söylüyor. İnsanın bakıp gördükleri, görüp bildikleri var. Ama kendisiyle ilgili olanı en zoru. Çünkü insan kendisine ayna tutamıyor. Bu noktada Serkan Türk okuru çağırıyor yardıma sorular sorarak. Sorularla bölüyor anlatıyı…
Herkesin Yalnızlığı Kendine. Öyle ama sanki yazar daha şanslı bu konuda. Onda da o geçmiş an var ama, o yalnızlığını imgesel olanla ikame etme şansına sahip.
Yusufçuk Kuşları. Şu cümleler öyküyü özetliyor, aynı zamanda da diğer öyküler hakkında fikir veriyor: “Ara sıra başını sallıyordu adam. Dinlermiş gibi yapıyordu. Temize çekiyordu kendi hayatının olmazlarını. İnsanoğlu böyledir, birini dinlerken kendini de dinler…”
Solucan. Bazen bizim öyküyü ölü gömme törenlerine benzetiyorum. Gerçekten yas havasını çok seviyoruz biz. Kaybolan, eksilen şeylerle çok ilgilenir olduğumuzun işaretidir. Öykücüler de damarı yakaladılar bu sayede. Kendi adıma şikayetçi olmadığımı söylemeliyim.
Bakmalar Koleksiyonu. Yalnızlığı çok seviyor bazılarımız. Hatta adamızı işgale hazırlananlara karşı duruyoruz.  Bu da hayatta bizim en önemli şeyin düş kurmak olduğunu gösteriyor…
Kül. Serkan Türk iyi bir trajedi yazarı olduğunu da göstermiş. Euripides’e Sophokles’e özenmiş sanki. Bir lanet miydi birbirini seven çifte musallat olan belli değil ama ölüm belki tek kurtarcılarıydı. Sevgilinin külleri tüm bizlerin utancı gibi havada asılı duruyor halen….
Beni Bir Kere Çevirir Misin? Hangimiz teknoloji çağında şeytana uymayız ki. İnternet ve akıllı telefonlarımız varken özellikle. Kendimizi olduğumuz yerden daha yüksekte göstermeye çalışıyoruz ama bir yandan da o şeyi denemek istiyoruz. Yasağa delme arzusu mu diyelim, uzak olan, bilinmez olanın çekiciliği…
Çini ve Gölgeler. Hayvan olduğumuza dair en önemli emarelerden biri de alışkanlıklarımızdır. Çoğunlukla bizi harekete geçiren, artık içgüdüsel olarak gerçekleştirdiğimiz alışkanlıklarımızdır. Toplumlar belki de bu nedenle değişmiyorlar. Hani kimi kuramların “toplumsal dinamikler” dediği şeyler gerçekleşmiyor çoğu zaman. Ama kimbilir, belki edebiyatın böyle bir gücü vardır.
Ayaklarımı Saklamıyorum. Belki de en sevdiğim öykü. İşte öykünün anahtar cümleleri: “Gökyüzü çocukluğumda bir salıncaktı.” “Anıları çağıran kokular olmalı.”
Küçük Bir Oda. Biraz daha farkına vardım Serkan Türk’ün ne kadar iyi bir öykücü olduğuna. No way out şeklindeki bir öyküyü bir umut kırıntısıyla sunma biçiminden dolayı. Kötü bir çocukluk; öksüz kalma, salgın hastalık yoksulluk vs. Tesadüfen yaşama tutunmuş olmak. Zorluklara dayanmak. Mücadele alanı olmamasına rağmen yaşamda kalabilmek. Tüm bunlar belki mutluluğun kapısını aralayacaktı…
Mercan Hanım’ın Gözleri. Memleketimden insan manzaraları şeklinde bir okuma da yapılabilir öykülerin bütününden. Mercan Hanım’ın öyküsü oldukça tanıdık keza. Ama yaşanmış Mercan  Hanım öykülerinin izlerinin çabucak silinmesine hayıflanmadım değil. Serkan Türk beni utandırdı…
Tanrının Yalnız Kırları. Fotoğraflardan o anı tekrar okumak. Fotoğraftaki boşluk, kendi boşluğumuz. Bir zamanlar orada biz vardık. Şimdi odalardayım ıssızım şarkısı…

bağdaşkurangölge'nin kaleminden.

24 Kasım 2016 Perşembe

Uzun Ruhlu Bir Cüce

Serkan Türk'ün 5 yıl aradan sonra Yitik Ülke yayınlarından çıkan şiir kitabı Uzun Ruhlu Bir Cüce okurlarla buluşmaya başladı. İşte kitapla aynı adı taşıyan şiir:


uzun ruhlu bir cüce

nasıl hızla yaşlanıyorsun bedenim
eğilip kalktığımda geçiyor bir mevsim
başımda azad edilmiş kuşlar, uzayıp giden sema
insanın benzediği ağaçtır, kuruyan dallar geçmiş gün
sürün gövdem sürün, aşk bir geçiştir alemlerden alemlere
saçlara düşense ödünç bir beyaz leke

bana ağzında ezdiği kelimeleri verdi hayat
fısıldadım bulduğum kulaklara
teni ölümlü insanın, boyu uzun ruhlu bir cüce
savaş dediğin tekerleğin icadı, sonranın işi tüfek
zulümse ummaktır bir kalpten nicesini

akşamlar yorgun kardeşidir insanın
bir yanıyla karanlık, bir yanıyla gökyüzü





9 Nisan 2016 Cumartesi

Mehmet Özçataloğlu'nun kaleminden: ‘Bu öyküler tıpkı yaşamımız gibi!’

Herkesin bir yerden bir yere yetişmek için acele ile hareket ettiği bir dünyada ben sessizlik büyütüyordum. Kitaplara veriyordum kendimi.” Rüzgârlı Camlar adlı kitabında böyle söylemiş Serkan Türk. Evet, herkesin bir yerden bir yere yetişmek için acele ile hareket ettiği doğrudur. Fakat o acele ile yetişebildiği meçhuldür artık. Yanıtı verilemeyen bir sorudur. Sessizliğin de varlığından söz edemiyoruz artık. Bir sessizlik var fakat sözü edilen gibi değil. Her yanımız cankurtaran sireni artık. Ve tüm bu yıkıntıların içinde kitaplara veriyorum ben de kendimi. Yaralarımı sağaltacak başka bir çare bilmiyorum çünkü. Çaresizliğimin çaresini bulamıyorum artık. Küskünlük, yılgınlık, acı, keder ve kitaplar. Hep daha fazla kitap. Yaraya ilaç, derde derman…
bu-oykuler-tipki-yasamimiz-gibi-121408-1.
Yitik Ülke Yayınları arasından art arda yayımlanan iki öykü kitabı çalışma masamın üzerinde. Serkan Türk imzalı iki kitap. İlki “Rüzgârlı Camlar.” Adını Hilmi Yavuz’un bir dizesinden alsa da Cesare Pavese’nin bir şiiriyle açılıyor kitap. Yazarın öykülerinde de fazlasıyla hissediliyor Pavese’nin etkisi. Tıpkı onun öykülerinde olduğu gibi doğanın güzelliğini başarıyla yansıtıyor yazar. Ve öykülere geçmeden yazarın imzasını taşıyan bir şiir daha karşılıyor okuru Rüzgârlı Camlar’da. “Kumrular havalanıyor çam ağaçlarından” diyor yazar. Alıp çocukluğuma götürüyor bu dizeyle beni. Çocukluğumu anımsıyorum birden. Belki de o günlere dönmeyi en çok istediğim bir zamandan geçiyor oluşumuzdan… Kapımızın önündeki çam ağaçlarını anımsıyorum. Üzerine tüneyen kumruların o buğulu, boğuk seslerini saatlerce dinlerdim bıkmadan, sıkılmadan. Şimdi yok artık. Ne o çam ağacı ne o kumrular ne de çocukluğum. Kentlerimizin sessizliği de yok artık. Her yanımız acı, keder, gözyaşı ve cankurtaran sireni…
Şiirsel bir anlatımı var yazarın. Zaman zaman kendimi çam ormanlarının üzerinde hissettim anlatım sayesinde. ‘Ahşap bir yapının içerisinde oturmuşum. Dışarıda ritmik ve güzel bir yağmur yağıyor. Yeşili seyrediyorum arada kafamı önümdeki kitaptan kaldırıp.’ Tam olarak yaşadığım böylesi bir şey diyebilirim Rüzgârlı Camlar’ı okurken!
Kitap üç bölümden oluşuyor. Camlar, Rüzgârlar ve Bulutlar. Bölüm başlıkları bile yazarın doğaya ne denli yakın durduğunu anlatıyor. Yazarın lezzetli doğa anlatımından kısa bir alıntıyla kapatalım Rüzgârlı Camlar’ı: “Önümüzdeki bahçenin ilerisindeki zeytin ağaçlarına baktığımda aralarından hızla koşarak uzaklaştığımı düşünürüm. Nereye giderim nefes nefese koşarak? Dağların hemen üzerinde pembemsi bulut kümeleri bulunur. Birkaç ağaç ovanın orta yerinde kalmış gibi durur. Kemal Tahir romanlarına, Necati Cumalı kitaplarına dönerim. 
bu-oykuler-tipki-yasamimiz-gibi-121410-1.
Bir otelin akşamüzeri açılış ışığını… Perdeyi çeker çirkin bir kadın. Aralık kalan camdan oturma salonunda siyah beyaz televizyonda haber seyreden otel müşterilerine servis yapan çirkin garsonu görürdüm. Sonra zeytin ağaçlarının rüzgârda sallanan yaprakları arasından bir kadın yüzü çıkagelir. Bahçedeki masada porselen demlikte bekleyen çaydan fincana boşaltırım. Doldurduğum fincanlardan birini kadının gözlerine bakarak uzatırım. Sesi üşür teşekkür ederken.”

Her öykü başka dünya
Serkan Türk imzalı bir diğer kitap da “Tanrı’nın Yalnız Kırları.” Bin bir gece anlatılacak masalları yok artık insanlığın demiş ya yazar, tam da öyle işte bugünlerimiz. Doğuyoruz, büyüyoruz ve ansızın ölebiliyoruz. Hiç hesapta yokken. Otobüs durağında beklerken, sevgilimizi beklerken ya da bir akşamüzeri evimize dönerken. Büyüyoruz dediğime de bakmayın, kimimiz o denli şanslı da olamayabiliyor. “Tanrı’nın Yalnız Kırları”nda da ben diliyle anlatmış yazar öykülerini. Ve her defasında başka bir karakter/ kahraman yarattığı için öyküler arası bir devamlılıktan söz etmek olası değil. Her öykü başka bir dünya. Her iki kitapta da göze çarpan öykülerin bir sonunun olmaması. Ucu açık öyküler vermiş yazar okuruna. Dileyen öyküyü kaldığı yerden dilediği şekilde devam ettirebilir öyküyü. Dileyense sözü oradan alıp kendine göre sonlandırabilir. Öyküyle okurun bağ kurmasında, okurun öykünün içine daha kolay girmesine bir olanak tanımış yazar. Ve öykülerin başka bir belirgin özelliği de kahramanların/karakterlerin acı çekiyor, üzülüyor olmaları. Sahte de olsa tatlı, ballı bir dünya yok bu öykülerde. Her şey gerçeğe uygun tıpkı yaşadığımız gibi!
Kitap eklerine, kitabevi vitrinlerine baktığımızda Serkan Türk’ün öykücülüğümüzdeki yerini alamamış olduğunu görsem de bu dünyada kendisinin de ayrı bir yeri olduğunu/olması gerektiğini söylemeliyim.

MEHMET ÖZÇATALOĞLU-BİRGÜN GAZETESİNDE YER ALMIŞTIR.

3 Nisan 2016 Pazar

İNSANLIĞI KUŞATAN ÖYKÜLER-GAMZE GÜLLER

Serkan Türk iki kitabının yeni baskılarıyla son günlerde adından çokça söz ettiriyor. Rüzgârlı Camlar ve Tanrı’nın Yalnız Kırları, yeni baskıları Yitik Ülke tarafından yapılan öykü kitapları.
Rüzgârlı Camlar Serkan Türk’ün 2006-2007 arasında kaleme aldığı öykülerden oluşuyor. İlk baskısı 2008 yılında yapılmış. Şimdi yeniden raflarda yerini aldı. Tanrı’nın Yalnız Kırları ise ilk baskısından dört yıl sonra yeni yayınevinde yeniden can buldu. Yazarın üçüncü öykü kitabı olması önemli. Bu kitapları okumak Serkan Türk’ün yazı geçmişine dışarıdan bakabilmek ve o günlerden bugüne çizdiği yönü görebilmek açısından önemli. Bu kitaplardan sonra yayınlanmış olan diğer öykü kitabı Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim penceresinden bakıldığında, Türk’ün öyküye başladığı zamandan bugüne kaleminin istikrarlı çizgisi daha da iyi anlaşılıyor.

Serkan Türk’ün öykülerinin en farklı yanı, okuduktan sonra konularının, anlatılan olayların değil, etkilerinin hatırlanması. Duygu yoğunlukları öylesine bir akışkanlıkla işliyor ki içimize, her öyküden sonra durup dinlemek gerekiyor hayatı. Kayıtsız kalamayacağımız bir doğallıkla hayattan sahneleri birbiri ardına fırlatıyor zihnimize. Bize düşen bu kolajın içindeki ana duygunun izini sürmek ve anlatılan karakterle birlikte yürümek. Büyük şeyler anlatmak peşinde değil yeni zaman anlatıcıları gibi. Öyküleri günlük, sıradan, öylesine yaşanmış şeylere dokunup geçiyor. Peşinde olduğu neler olup bittiği değil, o küçücük anların ruhta ve bedende nasıl izler bıraktığı. Kimsenin görmediği bu izler, kocaman öyküler doğuruyor Serkan Türk’ün kaleminden. Yara kabuklarını kaldırıp içine bakıyor ve bize gördüklerini anlatıyor aklından geçen sırayla.
Klasik anlatım kurallarının tamamından uzak, şiirsel bir söyleyiş ve ritim yakalıyor öyküleri. Öykü kişisinin zihnine konuk ediyor bizi ve onun bilinçaltı yolculuğunun derinliklerine sokuyor. Kâh Fazilet oluyoruz göletin başında, arkadaşının sudan cesedinin çıkarılmasını bekleyen, kâh o masum çocuk komşusunun pazardan dönüşünü izleyen. Olayların başı, sonu, sebebi gibi şeyleri anlatma derdi yok yazarın. Bizi anlatının ortasına, ipuçlarını verdiği bir zihin haritasıyla bırakıyor ve bu akışkan düzlemde geçirgen duygularla ilerlememiz için yalnızca küçücük bir ışık tutuyor.
Bu çok katmanlı, zengin öyküler her paragrafta yeni bir söylemin, yeni bir hissin kapısını aralıyor ve bizi çokça düşündüren, aklımıza nakşolan anlarla sarıp sarmalıyor. Kahramanlar arasında kadın-erkek-yaş-sınıf ayrımı yok Türk’ün öykülerinde. Bir kadının zihnini de bir erkeğinkini de aynı netlikle okuyabiliyor ve hissettiklerine inandırıyor bizi bu öyküler. Bu zenginlik pek çok anlatım olanağı sunuyor yazara. Aslolanın cinsiyet ya da yaş değil insanlık olduğuna inandırıyor bizi. Hayata karşı kırılganlığımızın, endişelerimizin, kuşkularımızın bir olduğunu görüyor, eşitleniyoruz satırlarında.
Yapısal bir kaygıyla yazmadığı belli olsa da, kurgudan çok dilin, olaydan çok duygunun peşinde yazar. Atmosferi dille oluşturuyor ve öykü kişileri büyük iç hesaplaşmalar, evrensel kaygılardan ziyade bu dilin içinde kimlik buluyor, nefes alıyor. Sıradan insanın, sıradan dertlerin içinde bu kahramanlar.
Rüzgârlı Camlar; Camlar, Rüzgârlar ve Bulutlar isimli üç bölümden ve on dört öyküden oluşuyor. Kitap ismini Hilmi Yavuz’un aynı adlı şiirinden alıyor. Şiire durduğu selam daha kapaktan belli. Üstelik kitap, Serkan Türk’e ait Soluyorsun isimli bir şiirle açılıyor. Bu da bize türler arası kesin sınırların kalktığını, kitabın içinde farklı lezzetler bulabileceğimiz müjdeliyor. Öykü girişlerinde kullanılan epigraflar da yazarın önemsediği edebiyatçılardan: Cesare Pavése, John Berger, Hilmi Yavuz. İthaflar ise bir yazarın, onu bu kitabı yazmaya götüren yolda kendisini besleyen, güç veren diğer yazarlara teşekkürü gibi okunabilir.
Kitapla ilgili enteresan bir anekdot da Selim İleri’yle ilgili.  Kitabın ilk öyküsü Suda Ölen Yalı, Selim İleri’nin yazmak isteyip de bir türlü kaleme alamadığını bir köşe yazısında belirttiği öykü. Serkan Türk bunu onun için yazmayı deniyor ve öyküyü de yine bu değerli ustaya armağan ediyor.
Tezer Özlü’nün kitap boyunca öykülerin arasında gezindiğini ve Türk’ün onu anlatmaktan, okumaktan vazgeçemediğini görüyoruz. Geçmişin izini süren, yaşanan ve yazılanların üzerine kendi sözünü ilave eden bir yazar karşımızdaki.
Ölüm, yaşam, yalnızlık, ayrılık gibi temaları incelikle işlediği öykülerinde, öykü kişileri bir yerinden hayata tutunuyorlar, her şeye rağmen umut ediyorlar. Rüzgârın yüzlerini yalayıp geçmesi, güneşin aniden bulutların arkasından çıkması ya da bir çocuğun gülümsemesi, gelip tam da hayat gibi kalbimize dokunuveriyor.

Tanrı’nın Yalnız Kırları 16 öykülük bir kitap. Kısa cümlelerle, kısa sayfalar boyunca anlatıyor derdini yazar. Uzun ve tumturaklı cümlelerden, süslü, karmaşık bir anlatımdan uzak duruyor bu kitabında da. Kısa, anlaşılır, imge yoğun ama çarpıcı bir dil kullanıyor. Şiir bu kitapta da alttan alta yürüyor ve kitabın bütününe yayılıyor. Serkan Türk aynı zamanda bir şair. Ama öyküleri kendine has bir şiire evriliyor kaleminde. Öyküden öyküye bir rüzgârın gücüyle savruluyoruz. Öyle bir rüzgâr ki her öykü bittiğinde bizi yeniden kavrıyor koltuk altlarımızdan ve bir sonraki öykünün eşiğine bırakıveriyor. Yazarın algısının ne denli açık olduğu, hayata dair incecik ayrıntıları nasıl da yakaladığı ve şiir gözünün ne denli yetkin olduğu bu öykülerde de açık ediyor kendini.
“Rüyaların insafsız yanları vardır. Olmayacakları olmuş gibi yaşarsın. Uyandığında gördüklerinin, yaşadıklarınla örtüşmediğini anlayıp, içindeki uçurumu derinleştirirsin,” diyor Ayaklarımı Saklayamıyorum öyküsünde. Belki tam da kendi öykülerinden ve hayattaki duruşundan söz ediyor burada. Öykülerin de böyle insafsız bir yanı var işte. İçimizdeki uçurumu sürekli derinleştiren ve bizi, acımızı yalnızca kitapların içinde dindirmeye götüren. Bu uçuruma bakmamız için bizi zorluyor Serkan Türk. Öykü kişileri de kendi uçurumlarıyla karşılaşıyorlar bu öykülerde. Bazısı yalnızca bakıyor, bazısı ona düşmekten kurtulamıyor.
Son kitabı Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim bu şiir dünyasını başka bir evreye taşıyor. Şiir biraz daha derinden, durumlar/olaylar daha görünür bir kanaldan ilerliyor bu kitapta. Ama Türk’ün yazı diline aşina okur, bu şiiri zevkle arayıp izleyebiliyor öykülerin içinde.

Serkan Türk dört öykü kitabıyla, kendi öykü evrenini yaratmış, kendi dilini oluşturmuş ve edebiyat dünyasındaki yolunu belirlemiş bir yazar. Bundan sonra yazacağı öykülerde de onun ayrıntılı öykü dünyasının, karmaşasının içindeki dinginliğin ve bu çoğul anlatım olanaklarının nice örnekleriyle karşılaşacağımızdan eminim.

Varlık Dergisi Şubat 2016 sayısında yer almıştır.

4 Şubat 2016 Perşembe

TANRI’NIN YALNIZ KIRLARI ÜZERİNE BİR YAZI

Serkan Türk, Karadenizli. Karadeniz’i düşündüğümde rüzgârların orada denizin en sıkı arkadaşı olduğu aklıma geliyor. Böyle bir cümleyi kurdurtan şey yazarın hemen her öyküsünde bu sözcüğün geçiyor olması. Besbelli ki rüzgârı çok seviyor. Belki bu nedenden, belki de onu anlamak için bir başka yazarın cümlelerine bakarak rüzgârlara kulak verdim, sahneyi silip süpürmesini bekledim, diyedir. Hemen her öyküde geçen rüzgâr sözcüğü kitapta böyle bir etkiye sahip desek yanlış olmayacak.




Şairler derin sularda yüzen mahir dalgıçlardır. Sevgili Serkan’ın ayrıca şiirle de ilgilenmesi nedeniyle modern insanın yaşadığı bu hız çağında, incelikli olduğu ve ince duygularla öykülerini yazdığı hemen fark ediliyor. 

İncelikler, yazarın ilgi alanı ve öyküler bu incelikler yüzünden kaleme alınmış. Çocukluktan ilk gençlik yıllarına kadarki geçen zamanların kendinde bıraktıkları izler mi yoksa kurmaca mı demeyi kendi de geçiştiriyor kitaptaki bir öyküsünde. Biz de öyle yapalım.

Hayat, her koşulda bizden alacaklı. Bizden aldıkları ile beraber bize sundukları da var. Ama yine de dönüp gideceğimiz yer kendimiziz. Yazar da öyle yapmış. Serkan Türk, içinde kendisinin yüzdüğü iç denizi ve o denizde gördüklerini bize göstermek istemiş, hatta bizim de o iç denizde bir nevi yüzmemizi dilemiş olmalı ki modern zamanların insanları olan bizlerin ne kadar inceliklerden uzaklaştığımızı, -kesilen bir ağacın hassasiyetini anlattığı öyküde mesela- vakitsizlik girdabında dolanan bugünün insanına biraz durup ne oluyor demeye sevk ediyor. Gündelik hayatımızda her şeye seyirci olduğumuz düşünülüp bu hayatta ne kadar etkin olduğumuzu da akıl ediverdiğimizde onun bu duruma öfke duyduğu ve bunu dile getirdiği görülüyor.Öykülerin bazılarında anılar evinin yolunun çocukluğa çıktığı fark ediliyor. Ve biz insanlar o yolu hatırlamak ve bulmak istediğimizde bulabiliriz ancak. Bu öyküleri okumak belki de unutulmuş bu eve ziyaret olacak.Çirkin ayaklarını saklayan bir tavus kuşu yok bu öykülerde. Her şeye sahip olmaya çabalayan modern insan da. “Hayatın sağırlaşmış kulağının zarını patlat”mak isteyen yazar, insanların derinlerinde sakladıkları basit ama bir o kadar da insani duygularını başarılı şekilde sözcüklere dökmüş. Tabi bu duygular hala birilerinin umurunda olursa… Ona yazar mı demeli, şair mi? Rüzgârı ve onun uçurduğu anıları çok seviyor. Anılar onda bir düğüm çözülmek üzere atılan. O, bu düğümleri çözmek üzere de mahir bir el. Gençlik dediğimiz ve her şeyin hemen bizden uzaklaşıverdiği çağımızda bir maceradan başka bir maceraya atılıverdiğimiz kesin. “İçinden geçmediğimiz kalp”ler ve kendi kalbimizin içinden geçenler, saçlarımızın arasından kayıp giden rüzgârlar gibi esip geçerken geride kalan izler birer anı olarak bellekte yaşamaya devam ediyor. Rüzgârların içini dolduran başaklar bizim yüzümüzü yalarken içimizi de boşaltıveriyor mu ne?

Hayatın içindekilerle ilk kez karşılaşan insanın bu karşılaştığı şeylere yönelik coşkuya ve coşkunluğu da rastlıyoruz yer yer. Kitaba ad olan Tanrı’nın Yalnız Kırları isimli öyküde bir kadının hassasiyetine bürünerek onun inceliğini sahiplenen yazar, bir kadın duyarlılığıyla anlatmaya başladığında yazarın ilerde daha derinlikli metinler yazacağının ipucunu veriyor sanki. Kadının karşısındaki o neşeli çocuğa (erkeğe) ne kadar büyürse büyüsün hep minicik kalmış bir kız çocuğunun hislerini anlattırdığında incelikler yüzünden şarkısı dilime düşüverdi. Tıpkı şarkıdaki gibi bir minicik kız çocuğu, bak duruyor hala orada, anlatamam gördüklerimi, o neşeli çocuğa dizeleri Tanrı’nın Yalnız Kırları’nda arka fonda çalıyor.

Uyuyan anılar uyandırılıp yazar tarafından kendi hassasiyetleri de ilave edilerek her bir öyküde anlatılmaya çalışılmış bu kitapta bir başka şairin anılar da su ister dediği gibi, Serkan Türk bunları yazarak diriltmeye çalışmış. İyi de etmiş.

TÜLAY KALE


twitter, instagram @serkanturk61

3 Şubat 2016 Çarşamba

Şeref Bilsel'den TANRI’NIN YALNIZ KIRLARI üzerine bir değerlendirme yazısı

Serkan Türk’ün üçüncü öykü kitabı Tanrı’nın Yalnız Kırları, Yitik Ülke yayınlarından çıktı. Yazarın daha önce Uzak Yaz ve Rüzgârlı Camlar adlı öykü kitapları yayımlanmıştı.

Öykü kitaplarının her birinin adı, bize bir şairle muhatap olduğumuzu yoğun biçimde hissettiriyor. Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri ve İçimiz Çölse Birisi Geçmiştir adlı şiir kitapları da daha önce okurla buluşmuştu Türk’ün.
 
Düzyazıda da şiirden feragat etmiyor; neyin yokuştan, neyin düzden karşılanacağını, yazının içinde nerede ağırlanacağını, bir öyküye varan yolda nelerin öykünün dışında kalacağını, öykünün sonunda yarısı yanmış bir fotoğrafı okurun önüne bırakır gibi, merak duygusunun yazı bittikten sonra da nasıl devam edeceğini biliyor Serkan Türk. Sözü göreve çağırırken sesi de göz ardı etmiyor. Sözcükler aynı yöne, aynı hikâyeye samimiyetle doğruluyor; duyduğunu, retorik bundan faydalansın diye bozmuyor, bulanıklaştırmıyor; duygunun da bir realitesinin olabileceği hissi bırakıyor bizde.
 
Ne demiş oluyoruz bunu ifade etmekle? Öznel olanı, şair/yazarın hâtıratından, sezgisinden süzülmüş olanı ‘samimiyetle’ (aynı samimiyeti kitabı tamam eden bütün metinlere yayarak) bir çeşit adı konmamış ama yazarın tutarlılığından neş’et etmiş doğallığa çeviriyor. Yani Serkan Türk’ün öyküleri kurmacanın imkânlarını, yol açıcılığını üslûbun samimiyeti, inandırıcılığı içinde eritiyor. Nasıl söylediğinin bizde bıraktığı yakınlık ‘ne söylediğinin’ önüne geçiyor. Bu durum ona ve dolayısıyla yazdıklarına bir şahsiyet kazandırıyor. Bir taraftan geçmişin bilgisi ve deneyimi, öte taraftan içinde bulunulan ânın sıcaklığı metinde buluşuyor ve bize geleceğe dair ip uçları bırakıyor. “Metnin devamı senin içinde ey okur!” der gibi bitiriyor öykülerini.

Serkan Türk’ün kendine mahsus bir dilinin olmasından bahis açmıyorum; kendinde demlenmiş ve öznel hayatını (yıllardır sürdürdüğü radyo programcılığı da buna dahil elbet) çepeçevre kuşatan bir dilin, yazarken ve yaşarken aradaki mesafeyi küçültmesinden bahsediyorum; konuşma (gündelik hayat dili diyelim) dili ile yazı dili arasındaki mesafeyi öykünmelerle, kolajlarla açmıyor; bilakis samimiyetle, iyi niyetle kapatıyor. Yazarın hırsı, öfkesi, şiddeti olur… Olmaz mı? Yazar da insan değil mi? Serkan Türk, yazıya, metne halel getirir diye değil; insanın sesine, kulağına yapışıp kötü bir iz bırakmasın diye sanki müthiş bir öfkeyle yazılacak ve nihayetlendirilecek olay ve olguları bile üzerine kadife geçirilmiş (buna üslûp diyelim artık!) demir bir yumrukla muhatabına devrediyor. Acılı, kederli, melâl denizine dökülen kelimeler eşliğinde, ama ölmeden, ‘ölmeyecek kadar yaralı kalarak’, umutsuz bırakmadan, “suların beni yavaş yavaş kapadığından habersiz kanıyordum” diye bitiriyor ilk öyküsünü. Çok güzel… Bir de kitaba adını veren Tanrının Yalnız Kırları adlı öykünün sonuna inelim: “Bu fotoğrafı sen görmeyeceksin. Özellikle hangisinin olduğunu anlatmayacağım sana. Elinle bulmuş gibi, her aradığında ulaşamayacağın bir iki şey olsun istiyorum…”
Serkan Türk’ün öykülerindeki kahramanlar acı çekiyor, üzülüyor, yaralanıyor; ama bir nehrin karşısına geçecekleri anda, ormanların kardeş, rüzgârın sırdaş, suların gelenek olduğunu unutmuyor. “Minnetle andım güzel bakanları” demekten uzak düşmüyor. Yani demem o ki, herkese kadim bir tarafından yanaşan duygulara, temalara söz geçireceğim diye slogan atmıyor; bağırmadan, etrafı gürültüye teslim etmeden, ama kendinde kabaran (insanı bağırtması gereken)duyguların da tazyikini koruyarak- ‘dinlendirerek’ diyelim- alıcıya, okura kesintisiz devreden bir yazar. Bütün kederine, hüznüne rağmen, konuşmanın, Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri üzerine düşünmenin zaman almayacağını biliyor. Pişmanlığın hikâyesini bile ‘nasıl pişman olunmaz’ diye yazabilecek, hayattan, sözcüklerden, inandıklarından yana bir yazar. Güzel şeyler hissettim, onun yazdıklarını okurken. Güzel ve iddiasız.

Serkan, sözcük kadrosunu oluştururken bil eş anlamlı sözcüklerden, açık yaraları acıtmayacak bir lirizme sahip olanları; öfkeyi, şiddeti yatıştıracak olanları seçmiş. Örnek mi? “Siz olmasaydınız kendimi öldürürdüm. Demiyorum size bunu. Dalgakıranın ucundan beni alıp evinize getirdiğiniz beş yıl öncesini hatırlıyorum son görüşmemizde. Üzerime battaniyenizi örttüğünüzü… Uyuduğumu.” Az da olsa bazen de okurları hiç ilgilendirmeyeceğini düşündüğüm -günlük hayattan sökülüp alınmış izlenimi veren -ayrıntılara yer veriyor. Üzerine söz açtığımız Tanrının Yalnız Kırları adlı kitapta yer alan öykülerin çoğu bir şiire girer gibi başlıyor: “gökyüzü çocukluğumda bir salıncaktı” (s.45); “yalnızca haziranın sessizliğine karışmış güneşi” (s. 93); “ölüleri nereye gömüyoruz biz” (s.45);”gece boyunca rüzgârın sesini duydum”; “Bu fotoğrafı sen görmeyeceksin” (s. 115); “Sabahın kuşları bunlar”(s. 77)…Bence, “zamanım olsaydı daha kısa yazardım” diyen yakınımızın sesine kulak verip bunca malzemeyi düzyazıya devretmeyebilir Serkan Türk. 

Birden çocukluk yıllarına, oradan bedenin, dünyanın gidişi karşısında yetemediği imkânsızlıklara uzanan, parantez açıp eve, ablasına, kucakta taşınıp taraçaya getirildiği, “gökyüzünün başımın üzerinde uçsuz bucaksız bir kapıyla aralandığını…”dediği iklimlere varıldığı zamanlara eğilince önümüzde, elle tutup yolun kenarına çekeceğimiz katılıkta bir samimiyet bulabiliriz ancak. Serkan Türk, yerel (içinde yaşadığı ortamı) olanı, bazen yersiz olanla, bazen de metafizik bir dünyayla, gördüklerimizin ötesini anlatıyor; ama bizi dünyaya yuvarlamış ‘Güneşli Bayır’la çatışmaya davet ediyor. Serkan Türk’ün yazdıklarında şiddet, hırs, iddia, slogan yok; ama hesaplaşma, kendi öznel tarihi üzerinden ‘buraya niye bakmıyorsunuz’ deme hamlesi var. Öykülerin tamamını okudum; bazı öyküleri tekrar… Çoğunu mektup gibi okudum. İçeriden, samimi yazılmış; “Her insanın küçük bir toplum olduğu” unutulmamış. Ama “benim ilk evden uzaklaşma şansım...” gibi örnekler de var. Olmasın, bunca güzel hikâyeyi, güzel bir dille derdest eden için dışarıda kalması gerekenlere de dikkat etmek gerekir.

Serkan Türk, 1977’de Trabzon’da doğdu; kendisinden yaklaşık 15yıl önce aynı topraklarda doğan, dokunduğu zamana, nesneye, duygulara mert patikalar bırakan; uykusuna aldığı sözcüğe unutulmaz ürperişler devreden Çiğdem Sezer’in de kitabın girizgâhında söyledikleri var, kitaba dahil, onunla bitirelim: “emrindeyim komutanım iç savaş bitti/kalbin bütün burçlarına siyah bayrak çekildi”