20 Haziran 2018 Çarşamba

Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim Üzerine Bir İnceleme


           Serkan Türk’ün dördüncü öykü kitabı Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim, Yitik Ülke Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu. On iki öyküden oluşan kitap, Serkan Türk’ün öykü dünyasına giriş için iyi bir seçim olur desek yanılmış olmayız sanırım.
            Kitap, Hitler Ve Yoldaki Üç Kişi öyküsüyle başlıyor. Birinci tekil anlatımla ilerleyen öyküde, tren yolculuğu yapan bir karakteri dinliyoruz. Anlatıcının dikkatli bir dinleyici tavrı dikkat çekiyor ilk olarak. Etrafında yaşanan olaylara ve seslere karşı duyarlı bir anlatıcıyla karşı karşıya kalıyoruz. Fakat salt bir dinleyici kimliğinden öte, sözgelimi dalgın ve biraz da takıntılı bir karakter canlanıyor öykü ilerledikçe. Anlatıcının dalgınlığına ise sık sık yaptığı geri dönüşlerle ve yer yer çocukluğuna dair yaşadıklarını anımsaması ile şahit oluyoruz öykü boyunca. Bu noktadan sonra, Thomas Bernhard karakterlerine nazire yaparcasına bir anlatıcı profili canlanıyor zihnimizde. İnsanlarla,  değim yerindeyse kırık bir ilişki biçimi olan bir anlatıcı şekilleniyor zihnimizde.

            Hadi Öldür Şunu Aslanım öyküsü ise bir radyo sunucusunun horoz dövüşünü anlattığı an ile başlıyor. Bu öykü ile beraber bir önceki öykü ve daha sonraki öykülerdeki benzer bir tematik yaklaşım dikkat çekiyor. Hadi Öldür Şunu Aslanım öyküsünde tekrar birinci tekil anlatımla karşı karşıyayız. Fakat bu öyküde anlatıcı,  radyo sunuculuğundan hayvan dövüşü sunmaya nasıl geldiğini bir çırpıda söylemeyi tercih etmiyor. Belirli aralıklarla hatırladıkları ve yaşadığı olayları anımsamalarıyla beraber okurun zihninde bir süreci canlandırmaya çalışıyor. Anımsamaları ve kendi kendine yakınmaları ile karısıyla boşanma durumuna geldiğini de öykü ilerledikçe anlıyoruz. Bir başka öykü, Krampon Kazası öyküsünde ise yazar, bir önceki öykülerde oluşturduğu benzer özellikteki karakterlerin daha somut bir halini almış karakterle karşılıyor bizi. Geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen anlatıcının bir yandan da gündelik hayatına konuk oluyoruz. Öykü kendi içerisinde parçalara bölünüyor, ama yine de o parçalarla bir bütüne doğru ilerliyor. Rüya ile gerçek arasında sıkışan karakterin inişli çıkışlı ilerleyen hayatına yazar, Patrick Süskind’in Güvercin’ inine gönderme yaparak yapısal bir bütünlük peşinde koşuyor. Öyküye başlığını veren Krampon Kazası olayı ise Oidipus kompleksi temeli barındıran bir baba-oğul çatışması içerisinde anlatılıyor. Tabii bu noktada,  baba oğul ilişkisini, anlatıcı tarafından, yani oğul tarafından dinliyoruz.
Kitapta ilerledikçe benzer çizgide ilerleyen öyküler dikkat çekiyor. Bunlardan ilk dikkatimizi çeken de;  kitaba adını veren Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim öyküsü ile Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında öyküsü oluyor. İlk öyküde ölen karısının ardından yalnız kalmış bir adam anlatısı ile beraber öykü ilerliyor. Aynı zamanda karakterin gündelik yaşamı içerisinde insanlarla olan ilişkilerine de ayrı bir perspektiften şahit oluyoruz. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz gibi, öykülerde yaşanan, ya da yaşanmış bir olayı parçalara bölerek anlatmaya çalışan bir yazarla karşı karşıyayız bu öyküde de. Karakterin, karısının ardından arta kalan yaşamındaki gidişat, hayatındaki ayrıntıların betimlenmesiyle şekilleniyor. Karısından kalan elbisesi ile kurduğu ilişki ise öyküdeki genel atmosferi oluşturan unsur oluyor.  Bir başka açıdan, o elbise ile olan ilişkisinin hastalık derecesine vardığını düşünen karakter, elbiseyi eskiciye vermekte buluyor çözümü. Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında öyküsü ile Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim öyküsü tematik bir bağ kuruyor burada. Bu bağ, salt ölüm temasından da öte, iki öykünün yaşanan bir ânda çarpışması oluyor. Bir dipnot olarak da şunu eklemekte fayda var. Kitaptaki öykülerin büyük bir çoğunluğu bir kasaba hayatı içinde geçiyor. Büyükşehir hayatının aksine öyküler de birbirine yakın hayatlar arasında, birbirine yakın olaylarla anlatılıyor. Bu çıkarımdan sonra bahsettiğimiz iki öykünün çarpışması da kaçınılmaz oluyor haliyle. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim öyküsündeki eskiciye verilen elbisenin olduğu ân, Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında öyküsünde çıkıyor karşımıza. Önceki öykünün aksine, Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında öyküsündeki ölüm temasında ise karakterin iç çatışmasına şahit oluyoruz. Ayrıca öyküyü salt bir katil öyküsü olarak da okumak mümkün. Bu öyküdeki karakter de, geçmişte kalan ânlar ile yaşanılmış olaylardan arta kalan nesnelerle kurduğu bağ da dikkat çeken bir ayrıntı oluyor.

            Kitapla ilgili bir başka öne çıkan konu; yalnız karakterlerin aksine öykülerin büyük bir çoğunluğunun kalabalıklar içinde geçiyor olması.  Gerek dağılmış, gerekse düzenli bir aile hayatının geçtiği öykülere rastlıyoruz kitap boyunca. Bu bağlamda yukarıda bahsettiğimiz Krampon Kazası öyküsü aslında bir dağılmış aile anlatısı örneği taşıyor. Öte yandan Wannsee’nin Mavi Suları öyküsünde de annesi ile teyzesi arasındaki telefon konuşmasından yola çıkarak bir aile portresi çiziyor anlatıcı bizlere. Bir başka öykü, Ailenizden Biri Beklenmedik Bir Anda öyküsü ise aile içinde, kalabalık bir ortamda geçen öykülerin en iyi örneğini sunuyor. Bu öyküde bütün bir aile üyelerinin konuşmalarına şahit oluyoruz. Babanın gördüğü rüya ve o rüyanın anlamında saklı olan ölüm imgesi üzerinden ilerliyor öykü. Buradaki tematik unsur da ilk dikkat çeken durum oluyor. Öykülerin ortak bir izlekte buluştuğu konu, ya da irdelendiği konu, ölüm oluyor. Ölmüş birinin ardından kurgulanan bir öykü okurken,  bir başka öyküde ölmek üzere olan bir karakterin öyküsünü de okuyoruz, ya da ölümün her an yaşanılabilir bir durum olduğunu anlatan öyküye de rastlıyoruz kitap boyunca. Salt insan odağında ilerlemiyor tabii öyküler, sözgelimi ölmek üzere olan bir horozla bile karşılaşabiliyoruz.
            Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim,  acele etmeyen, anlatacaklarını soluklanıp, yavaş yavaş anlatmaya niyetlenmiş bir yazarın elinden çıkmış bir kitap. Her ne kadar kitap boyunca bir şeyleri anlatma arzusuyla dolu karakterlerle karşılaşsak da kelimelerin yetersiz kaldığı anlarda,  susmasını bilen karakterlerin olduğu bir öyküler toplamı bu kitap.


Furkan Pişgin-Şarki Dergisi 4.sayıda yer almıştır. 2017

12 Nisan 2018 Perşembe

SERKAN TÜRK İLE SÖYLEŞİ A.BARIŞ AĞIR



1- Sevgili Serkan, son şiir kitabın Uzun Ruhlu Bir Cüce özelinde edebiyat maceranı konuşmak istiyorum. Bütün eserlerine topluca baktığımda senin kariyerini “ölümü her daim zihninde tutan kentli bireyin trajik yazgısını anlatan, parçalara ayrılmış benliğini doğada bütünleştirmeye ve sağaltmaya çalışan, hayalgücünün genişliğini şiirsel bir yoğunluk ve gerçeklikle birleştirebilen bir edebiyat” şeklinde özetleyebilirim sanırım.  Ölümden başlamak istiyorum. Bütün eserlerinde belirgin bir ölüm imgesi var. Öte yandan İsmet Özel’in “ölüyoruz demek ki yaşanılacak” dizesi de beliriyor zihnimde senin şiirlerini, öykülerini okurken. Eserlerindeki ölüm-yaşam birlikteliği veya karşıtlığı hakkında neler söylersin?


İlk kitabım Uzak Yaz’ın birinci öyküsü bütün yazacaklarımın belirleyicisi gibi oldu. İkiyüzlü Arzuhalci’de ani bir kaybın bıraktığı boşluğu tanımlamaya ve doldurmaya çalışıyordu anlatıcı. Yaşam serüvenimizde defalarca kayıplarla tanışan ruhumuz her defasında başka bir şeyle tanışmış gibi yabancı bütün olanlara. Oysa başlangıçlar ne güzel hisler doldurur insanın içine. Öykülerimde ve şiirlerimde karamsarlık, ölüm, içsel sıkıntılar olduğu kadar günün doğuşunu müjdeleyen öğeler de mevcut. Her yağmur sonrası gökkuşağı görülmez belki ama umudunu taşır insan.


2- Yukarıda da bahsettiğim gibi, senin karakterlerin kentli insanlar, ama derin trajediler içindeler ve benliklerini bütünleştirmek, iyileşmek için doğaya dönüyorlar. Bu anlamda doğa imgesi sağaltıcı özellikleriyle öne çıkıyor sende.

Benim karakterlerimin ortak özellikleri arasında kırsaldan kente gelen ve o sahici yakınlıkları yaşadıkları yerde bulamayan insanların olması. Yaşamsal döngüyü ancak doğadaki değişimle bütünleştirebildikleri için daha çok çareyi orada arıyorlar. Bir saksı, pencereye uzanan bir dal, uçsuz bucaksız bir tabiat insana iyi hissettirmez mi zaten? Bitkilerin, ağaçların adlarını bilmeyen bir kuşağın bana kalsa sevgiyi özümseyip yaşaması da beklenemez.



3- İlk öykü kitabın Uzak Yaz’da yoğun ve katmanlı öyküler vardı. Bir yandan da şiir diliyle çok yakın bağ kuruyordu bu kitabın. Bu nedenle en sevdiğim kitabındır hala. Sonraki öykü kitaplarında klasik olay örgüsüne dayalı öykülerle daha sık karşılaştık. Şiirsel olandan gerçekçi olana doğru giden bir serüvenin var.

Uzak Yaz biliyorsun benim yirmili yaşlarımın başında yazdığım öykülerden oluşturduğum bir kitaptı. Çoğu da çocukluğumun kuyusundan çekip çıkardığım, dillendirmekten çekinmediğim bir serüvenin parçalarıydı. Yaş aldıkça ve yaşamla dertlendikçe öykü kahramanlarım da büyüyüp kök saldıkları toprakla ağlar oldu. Daha trajik meselelere yordum kalemimi. Şiirse başlı başına varlığını gösterdi hayatımda.

4- Anlatım biçimi olarak iç konuşmalar ve bilinç akışı eserlerine hakim olarak görünüyor. Bunu yazarın tercihinden ziyade karakterlerinin ona dayattığı bir zorunlulukmuş gibi algılıyorum. İletişim kurmakta zorlanan, kapalı karakterler seni böyle bir üsluba zorunlu kılıyor sanki. Bellek ve nostalji bütün açıklığıyla siniyor bu anlatıma.

Çocukluğumu ilk geçirdiğim evde radyo evin başköşesinde kurulu ve düzeni kontrol eden bir aygıttı. Radyodaki ses sürekli anlatır ve bizi içsel bir yolculuğa çıkarırdı. Müziğin, sözün ağırlığında büyüdüm ve büyüttüm sesimi. Gel zaman git zaman o aygıttan sesini binlerce insana ulaştıran birine dönüştüm. Edebiyatı hayatımın merkezine aldığımda da o izi sürdürmeyi tercih ettim. Belleğimde birçok anı kırıntısı, duyduğum, gördüğüm, okuduğum. Sanırım zamanla seçtiğim karakterleri kendime benzettim ya da giderek onlara dönüştüm. Okuyucunun anlatılanı kurgu mu gerçek mi ayırdına tam olarak varamamasına neden oldu bu da.

5- Son şiir kitabına dönelim. Kitabı okuduktan sonra dikkatimi çeken ilk şey “kavuşmak” teması oldu. Kim neye kavuşmaya çalışıyor şiirlerinde?

Bir öykümde şöyle diyordum:  Kimse yetişemez, zamanın geçtiği yerlere. Galiba en çok zamanın geçtiği yerlere kavuşma çabası bu. Yaşlılık kavramı da çok sık üzerine düşündüğüm bir mesele benim için.

6- Farklı coğrafyalara da uğruyorsun bu son şiirlerinde ve o coğrafyaların trajedilerine ince ince değiniyorsun. Yüksek perdeden seslenmeyen, ama apaçık bir hüznü barındıran bir ses tonuyla. Yeryüzü bu anlamda bir mutluluk mekanı değil senin için. Daha ilk şiirinde yeryüzünü bir “gayya kuyusu” olarak betimliyorsun.

Bilakis mutluluğa dönüştürülen bir yer. Karamsarlığın, karamsarlığın üstündeki örtüyü kaldırmak gerektiğine vurgu yapıyorum. Yaşamı seven, anlamaya çalışan, duyumsadığı ölçüde içindeki çıkmazlardan kurtulabileceğine işaret ediyorum insanın. Dünya binlerce yıldır aynı döngü içinde yaşamını tamamlamaya çalışıyor. Yalnız acının sonu yol gibi duruyor kalana baktığımızda. Orada söyleyebileceğimi Yaşam şiirinde ifade ediyorum.
sakallarımın altına sakladım gençliğimi
hangi gökyüzü bakıyor geçmiş diye yüzüme
insanın bulup yitirdiği kendisi
yaşam dediğimiz biraz incinmişliktir belki

7- Bellek meselesine yeniden dönelim. Çağrışımlarla ilerleyen, hafızadan kopup gelen anları nesnelerle birleştiren bir özellik göze çarpıyor eserlerinde. Aynı şey bu şiir kitabında da var. T.S.Eliot’un Nesnel Bağlılaşım adını verdiği duruma yakın duruyorsun. Olaylar, duygular ve nesneler arasında nasıl bir bağ kuruyorsun sence?

Uzun Ruhlu Bir Cüce ile başlayan bugünlerde daha çok üzerinde durduğum geçmişin şiiri. Hafızanın, kokunun, bol çağrışımın zaman zaman belki öykü sınırlarına girecek ölçüde öne çıktığı bir şiiri arıyorum.
Karin, yeniden kan gölüne dönüşecek dünya
ne senin yürüyüp gittiğin dağ başları, deniz kıyıları
ne benim uğrunda çalışıp edindiğim yaşam
gözlerimizi kör eden bu ışık yok mu nice zamandır
kül olan kentler bırakacak ardında


8- Kitabında dikkatimi çeken bir şey daha oldu. Yaşlanmak kaygısını hisseden bir şair var sanki artık. Ne dersin?

Son on yıldır kişisel dünyamda da çok sayıda kayıp yaşadım. Kanınızdan canınızdan insanların ölümleriyle ister istemez başka bir boyuta giriyorsunuz. Çocukluğunuz geride kalıyor her ölümle. Yüzler hafızada solmaya başlıyor. Anılarsa giderek uzak. Bu da ilk gençliğin geride kaldığı gerçeğiyle sizi yüzleştiriyor. Bana olan da bu.
nasıl hızla yaşlanıyorsun bedenim
eğilip kalktığımda geçiyor bir mevsim
başımda azad edilmiş kuşlar, uzayıp giden sema
insanın benzediği ağaçtır, kuruyan dallar geçmiş gün
sürün gövdem sürün, aşk bir geçiştir alemlerden alemlere
saçlara düşense ödünç bir beyaz leke

  
9- Son olarak şunu sorayım: Çok yönlü bir edebiyatçısın. Farklı türlerde farklı eserler verdin. Peki ya roman? Senden bir roman beklentim var her zaman, biliyorsun.

Neden olmasın, diyorum. Uzun uzun anlatma ihtiyacım olan bir konu olursa mutlaka yazarım. Şu an yaşadığım tempo roman yazmak için pek uygun değil. Zihni çabuk dağılan biriyim. Yazdıklarım bütünlüklü olarak kısa zamanlarda iskeleti ortaya çıkan metinler. İnsanın içindeki sis dağılırsa uzağı da görebilir. Sözüm olsun diyerek bitireyim konuşmamı.

 Şarki Edebiyat Dergisi 4. sayıda yer almıştır.

19 Ocak 2018 Cuma

Serkan Türk: Mekânın kışkırtıcılığı yeni şeyler söyletir!

Serkan Türk’ün Yitik Ülke Yayınları’ndan yeni baskısıyla çıkan öykü kitabı “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”, hislerin peşinden giden bir eser. Türk’le “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” üzerine konuştuk.
Nida Dinçtürk  nidadincturk@gmail.com
DUVAR – Öyküyü, edebi bir tür olarak tamamen insanla bağdaştırmak hatalı olsa bile, bir ifade olarak çok insanı çağrıştıran, insanla bağlantılı algılanan bir yapı olduğu söylenebilir. İnsana dair her şey bir öyküden ibaret: attığı adımlar, geçtiği yollar, çay bardağını dudaklarına götürüşü, bir bakışı bazen bir iç çekişi, sevişi, öfkesi… “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”in Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan yeni baskısı sayesinde yeniden karşılaştığımız Serkan Türk, öykünün bu insana dair halini okura aktaran başarılı bir kalem.
12 öyküden oluşan “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”, bir istisna dışında birbiriyle kesişmeyen, farklı izlerin peşinden giden öykülerden mürekkep. Öznesinde her zaman insanı tutmayı başarırken zaman ve mekan her defasında başarıyla kullanılmış bir nesneye dönüşüyor. Bu üç ögeyi de öykülerinde her zaman en uygun şekilde konumlandırmayı başaran Türk, hisleri ise bir esinti gibi serpiştiriyor. Okurunu, oluşturduğu atmosferde bir köşeye yerleştiriyor, sonrasında onu bir yelle karşı karşıya bırakıyor. O yel, bazen bir koku oluyor, bazen bir his, bazen bir ısı. Bir şekilde okura geçiyor ve zihninde tüm boyutları tamamlıyor.

Özlemlerin, kayıpların, öfkelerin, yani hislerin peşinden gidiyor Serkan Türk. Birbirimize ettiğimiz eziyetleri, çok masum görünen eylemlerle birbirimizi nasıl da taciz ettiğimizi fark ettiriyor. Serkan Türk, bir insanın zamanın içinde öylece duruşunu tasvir edişinin yanı sıra parmaklarını insanların birbirleriyle temas ettikleri noktalarda gezdiriyor. Tüm bunları yaparken Türk’ün şair kimliği, bir kez daha kendini hatırlatıyor. Öyküler, ağdalanmaya kaçmayan dingin tasvirlerle dünyasını zenginleştiriyor. Söylemesi gerekenden fazlasını söylemeye uğraşmıyor.
“Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”, birer fotoğraf karesi gibi hatırlanabilecek öyküleriyle, yeni bir yılın kapısında, yeni bir baskıyla, yeniden karşımızda. Serkan Türk ile “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”e dair ettiğimiz sohbete buyurun.
“Hitler ve Yoldaki Üç Kişi” öykünüzde yaşanan tartışma, akla çekirdek çitleyen eşek heykelini getiriyor. Bu öyküyü yazdıran şey, o heykelin de yapılmasına sebep olan şey miydi?
“Hitler ve Yoldaki Üç Kişi” adlı öykümü 2011 yılında Berlin’de karşılaştığım bir protesto gösterisi sırasında aklıma gelen bir fikir üzerine kaleme almıştım. Günlük hayatımızı yaşarken birbirimize karşı anlayışımızı nasıl yitirdiğimizi, düşünce dünyamızın çeşitli kodlarla nasıl şekillendiğini ve ön yargılarımız nedeniyle nasıl takıntılı tiplere dönüştüğümüzü göstermek istemiştim bu öyküyle. Burada, genç adam ve onunla aynı kompartımanı paylaşan insanların yolculuk boyunca yaptıkları konuşmalar üzerinden toplumsal baskının fotoğrafını çekmek mümkün. Oysa bazı insanlar sadece duyumsamak, dinlemek ve hissetmek için yaşarlar. Geçmişin güzel anlarını çoğaltarak, anlatarak, hep güzel devam ediyormuş gibi.
“Son Durak” öykünüzde ise “Bir anı anlatıldığında yitirilmiş oluyor” ifadesi çarpıcı. Bunu, yaşananların anlatıldıkça duygusunu ve özel olma halini yitirdiği anlamında yorumlasak yanlış mı olur? Duygular için söylenen “Paylaştıkça çoğalır” lafı, ekonomik bir yalan mıdır?
Ayrılık anında söylenemeyen sözleri, en tutkulu şekilde yaşarken yarım bıraktığımız aşkları, ani kayıplarla karşılaştığımızda ne yapacağımızı bilemediğimiz o anları düşünün. Yaşanmayan şeyler dolduruyor günlerimizi. İnsan hayal ediyor. Eksik bırakıldıkça, düşünce dünyamızda daha çok yer kaplar hale geliyor. Oysa anlattıkça azaldığını hissederiz. Mutluluk ve huzur bulduğumuz o kısacık anlar geride kalmaya mahkûmdur çünkü. Paylaştıkça azalır anlar, çoğalma isteğimiz.
‘ÖLÜMÜ KİMSEYE YAKIŞTIRAMIYORUM’
Öykülerin bir kısmı Almanya’da, özellikle Berlin’de yazılmış. Berlin sizin için nasıl bir şehirdir? Berlin’le nasıl bir bağınız var?
Bu sorunun yanıtı da aslında bir hikâye gibi. Kitapta yer alan öykülerden biri “Berlin nasıl?” sorusuyla başlıyor. Öyküyü yazana kadar bir gün yolum mutlaka düşer dediğim şehirlerden biri bile değildi Berlin. Wannsee’nin Mavi Suları’nı yazdıktan iki gün sonra bir e-posta aldım. İleti, Berlin’de yayın hayatını sürdüren Freitext isimli bir dergiden geliyordu. Daha önce adını duymadığım bu dergi birlikte bir projede çalışmayı öneriyordu. O dönemde Ada dergisinin editörlüğünü sürdürüyordum. Bir süre sonra dergi ekibinden arkadaşlarla önce İstanbul’da buluştuk. Uzun uzun neler yapabiliriz konularında fikir alışverişi yaptık.
Kısa süre sonra hikâyeme konu olan kenti görme fırsatı yakaladım. İki yıl boyunca ara ara Almanya’ya çeşitli etkinlikler için gitme olanağı da buldum. Orada yaşayan ve yolu Berlin’den geçen edebiyatçıların bazılarıyla tanışma fırsatı yakaladım. Kent olarak etkileyici bir yer olduğunu söyleyebilirim. Trabzon’da yaşıyorum, biliyorsunuz. Trabzon dediğimde aklınızda yeşilin farklı tonları ve ormanlık alanlar canlanıyor olabilir ama öyle değil. Ülkemizdeki betonlaşma benim yaşadığım kentte de bir salgın gibi yayıldı. Nefes alabileceğimiz bir avuç alan kaldı kent meydanında. Berlin’de beni en çok etkileyen şeylerin başında geniş parklar ve bahçelerin çokluğu geliyor. Mekânın kışkırtıcılığı yeni şeyler söylemenize neden olur. Oraya her gittiğimde dosyama yeni öyküler eklendi. İşte, bu kitabın büyük bölümü o yolculukların sonucu ortaya çıktı.

Kitapta ölen kadın imgesi çok dikkat çekici. Üstelik bu kadınlar çoğu kez erkek şiddeti ya da terör saldırısı gibi toplumsal olarak yaralı olduğumuz sebeplerden ölmüyor. Bu bana aslında her ne şekilde olursa olsun ölümü kadınlara yakıştıramadığınızı hissettiriyor. Bir kadının ölümünün yarattığı boşluğun başka türlü olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Ölümü kadın ya da erkek ayırmaksızın kimseye yakıştıramıyorum. Yaşlılık vb. gibi nedenlerin dışındaki ölümler üzerine ciddi bir zaman düşündüğümü söyleyebilirim. Çocukluk yaşlarımda annesi ölen arkadaşlarımın nasıl bir ev hayatlarının olduğunu merak ederdim. Annenin yokluğu evin yokluğuna denk geliyordu zihin dünyamda. Sonra sadece annelerin değil, kundaktaki bebelerin ölümlerine alıştırıldık. Genç insanların sağlıklı bir hayatı yaşadıklarını düşündüğümüz bir anda ölümle sınanmaları, cinayete kurban gitmeleri, kaza geçirmeleri, terör saldırısında yaşamlarını yitirmeleri ve geriye sadece yakınların hissedeceği bir enkaz kalması dayanılır bir şey değil. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim’de yer alan öykülerde de sezgisel olarak bu his kaybının üzerine gitmeye çalıştım.
“Küçük Şeyler” öykünüz, çocuk sahibi olmayan kadınlar konusunu akla getiriyor. Sizi kendi silahınızla vurup sorayım: Sizce bir kadın zaten mecbur olmamasının haricinde neden çocuk sahibi olmak istemez?
Bir öykü birden çok soruyu ve yanıtı insanın aklına getiriyorsa yapması gereken şeye ulaştığını düşünebiliriz. Çocuk doğurmaktan korkan, vazgeçen bir kadının başkalarının bu mutlu anlarını fotoğraflayarak yaşamını sürdürmesi, bunu bir mesleğe dönüştürmesi konu ediliyor bahsi geçen öyküde. Sizin sorduğunuz soruyu ben de soruyorum bazen çevremdekilere. Çekip gitmek kolay olsun diyorlar. Bir kimsesizliği sahiplenmek daha kolay diyorlar. Her mahallede, ailede kendi çocuğu olmadığı halde sizi bağrına sıkıca basıp yaşama devam edecek gücü bulan kadınlar yok mu? Dünya ağrısı diye bir şeyin varlığından bahsediyorlar sonra. Sanırım insan o ağrının büktüğü bilek.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Şair, yazar ve radyocu Serkan Türk’ün, Esra Durukan’a edebiyata dair verdiği samimi söyleşiyi sizler için derledik. Çok samimi açıklamalarıyla günümüz yazarlarından sıyrılan Türk’ün bu söyleşisini keyifle okuyacaksınız.


**İnsanın benzediği ağaçtır diyorsunuz. Ve ağaçların soyundan geldiğinizi söylüyorsunuz. Benzer dizeye Furuğ'da rastlamıştım. Ağaç ve kalem ve yazmak arasında sizce nasıl bir akrabalık var?



Birkaç yıldır böyle düşünüyorum sanırım. Toplumsal kayıpların kişisel kayıplarımın çok ötesinde bir seviyeye ulaşmasıyla bu noktaya ister istemez geldim.  Budanan, kesilen, kökünden sökülen ağaçlara bakınca en çok onlarla benzeşiyor insanlık. O yüzden belki ‘insanın benzediği ağaçtır, kuruyan dallar geçmiş gün’ diyorum. Yazarken çiçeğe duruyorum, yapraklanıyorum, dallarımı göğe uzatıyorum. Evrenin sesinin ruhumdaki yankısı şiirler ve öykülerim. Doğadaki dönüşüm, günlerin geçişi, pencerenin dışında akıp giden hayat. Bunlar olmasa yazmakta olmazdı.

**Şairler dervişlerin kardeşidir derler. Uzun ruhlu bir cüce hem yerli hem göklü bir ifade. Sonsuzluğu ve çaresizliği aynı anda imgeliyor. Şiir yazarken yüceldiğinizi hissediyor musunuz?

Yücelmek değil de bir noktada ufaldığımı, yok olduğumu hissediyorum. Küçücük gövdemizle, kalbimizle sırtlamaya çalıştığımız dünya bize her seferinde ne kadar ufak olduğumuzu gösteriyor. Hayatın hangi aşamasında gövdemiz bir güçlüğü aşıyor? Şiir yazarken devinim sürüyor. Bu dünyanın devinimi, gövdemin devinimi. ‘Yaşam dediğimiz biraz incinmişliktir belki’, diyen de ben değil miyim? Her şeye rağmen incitmeyi de, incinmeyi de göze aldığımı biliyorum.

**Yazarken dünyayı bir anlığına değiştirebilirken geçmişinizi bir santim yerinden oynatamıyorsunuz der Tomris Uyar. Edebiyat değiştirir. Peki, sizce geçmiş yazarak telafi edilebilir mi?

‘Anılar bitmez, bizi dönüştürür’ü de söyleyen benim.  Yazarken belli bir zamanı olduğu andan koparıp geleceğe de taşırız. Telafisi mümkün olmayan geçmiş, geleceği kurmaya çalışanlar için kılavuza dönüşebilir.  Edebiyat iyileştirir boşuna demiyorlar. Onca savaş görmüş uygarlık her seferinde yeniden kalkıp ayağa kendine yollar açabiliyor. İnsan da kendi yıkıklarından oluşmuyor mu? Ruhunun iskeletini görmüş biri için acı hatıra yoktur. Yaşanacak gelecek vardır sadece.


**’Sanki kocaman kulağıydım evrenin’ diyorsunuz bir dizenizde. Bu şiirin müzikle, sesle olan ilişkisini mi kast eder?

Yazarın, şairin sesi ritimsiz ve müziksiz düşünülemez bana kalırsa. Yazdığınız her dize aynı zamanda evrenin sonsuzluğunda bir melodiye denk geliyor olmalı. Belki bazıları bağırmaktan hoşlanıyor, yüksek sesle yıkacaklarını sanıyorlar duvarları. Bunca yıl sonra hayatta bulduğum şey bir fısıltı oysa. Onun müziği ile ulaşmaya çalıştıklarımsa duvarın öbür yanında. Şiir toz zerreciği gibi içimizde oradan oraya uçup gidiyor.


 ** Sık seyahat eden bir yazar olarak, bir mekâna bağlı kalarak yazmak mı yoksa yol halindeyken yazmak mı daha yaratıcı oluyor?

Mekânın kışkırtıcılığı şüphesiz bir avantajdır. İlk defa gittiğiniz bir yerde gözünüz gönlünüz daha bir açıktır. Farklı olanı hemen bulursunuz. Edebiyatımın temelini oluşturan şey yolda olma hali de diyebiliriz. Yol beni işaretlere, hikâyelere ulaştırıyor. Kendimi her yolculukta başka bir şeyin içinde buluyorum. Belki de geçmişte çekilmiş bir fotoğraf karesidir hayatımız. Uzak bir yılda dönüp birinin baktığı.

**Şiirlerinizde mekân olarak otogarlar, balkonlar ve evlerin içleri de geçiyor. Şiir fotoğrafı çekilmeyen anlarla ilgili midir? Yoksa sanıldığı gibi sokakta mıdır?

Şiir sokakta kavramı pek tartışmalı bir konu. Şiir insanın varlığını sürdürdüğü her yerde şüphesiz, hatta bulunmadığı yerlerde daha çok. Ben onu kalabalıklarda da görüyorum, tenhada da. Kımıldayan, duran, çarpan, söze dönüşen, tebessüm eden, dudağın titrekliğinde, alındaki kırışıklıkta. Ev içlerinde, pencerelerde, balkonlarda, uzayıp giden yolda, bakıp durduğumuz tavanda. İç sıkıntısında, gönlün genişliğinde. A’dan başlayan Z’de biten alfabenin bütününde yer aldığını öğrendiğim günden beri peşindeyim.

**Sait Faik ‘yazmasaydım çıldıracaktım,’ der. Yazarın kalemini bir süre için elinden alsak, yaratıcılığını sürdürmek için ne yapardı, ne ederdi?

Benim radyocu olduğum gerçeğini ıskalayarak böyle bir soru sorduğunu varsayıyorum. Uzun yıllar programlarımda daha önce yazmadığım sayısız hikâyeler anlattım. Yazarken ve konuşurken aynı dili tercih ediyorum.  Hep anlatan, dinlemek isteğini de bu şekilde ifade eden. Sanırım yine geceleri düş kurmakta zorlananlar, kalbi sıkışanlar, kulağı paslananlar için aralardım sözcüklerin kapısını.

** Bir sanatçının en büyük mutluluğu eserini izlemektir derler. Yazarın mutluluğu nasıldır? (Sadece okur üzerinde bıraktığı etki değil kitaplarınızın sevdiğiniz yazarlarla aynı rafta olması büyük bir gurur olmalı)

Soruyu sorarken yanıtını da vermişsiniz. Günlerce gözünüzün önünde serpilen sözcüklerin, cümlelerin, dizelerin birilerine ulaşması eşsiz bir şey. Ummadığınız evlere giriyor kitaplarınız, bilmediğiniz insanların dünyasından geçiyor. Bu az şey midir? Kitapçı vitrinlerinde, raflarında çok sevdiğiniz, yazdıklarını tekrar tekrar okuduğunuz yazar ve şairlerle bir arada durması da şüphesiz çok güzel bir duygu.


** Öykülerinizde şiirsel dil vurgulanırken kurgu konusundan daha az söz ediliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Şiir malumunuz edebiyatın zirve noktası. Günümüzde lirizmi daha çok aşağılamak, değersizleştirmek için kullanan bir takım insanlar var. Lirik olunca basit, sığ olduğunu düşünüyorlar sanırım. Şiirsel vurgu konusunu öne çıkaranlarsa metnin ruhunu, dilin ve anlatımın etkisinin tesirinden bahsediyorlar. Giderek hissizleştiğimiz böyle bir dünyada anlatılandan ziyade hisler ön plana çıkıyor ki bu da benim öyküde tercih ettiğim şey. Okurun yakalandığı ilk şey duygunun çarpıcılığı oluyor. Daha sonra anlattığım olayın kurgusuna ve derinliğine kafa yoruyorlar.


** Bak önümüzde yeni bir mevsim kitabınızdaki karakterler için hayatın daha çok içinde oldukları şeklinde yorumlar yapıldı. Bu bilinçli bir tercih miydi? Bir yazar ürettikçe ayakları yere daha mı sağlam basar yoksa alışmaz, uyumsuzlaşır mı?

İlk öykülerim yirmili yaşların başında yayımlandı. O zaman dünya gözümün içinde çok az yer kaplıyordu. Aradan geçen yıllar gözümün ışığına değip geçmedi sadece içimde de yer kapladı. Kafamın içinde günlerce gezdirdiğim karakterleri yakından tanımaya çabaladım. Sokakta, okulda, çalışma ortamında, alışveriş merkezinde, yolculuk zamanlarında karşılaştığım, haberlere konu olan onlarcasını tüm kusurlarıyla tanıyor ve belli bir duygu mesafesinde hikâyeme konuk ediyorum. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim kendi bütünlüğünde biraz daha büyüdüğüm, kendimi yetişkin olarak ortaya koyma isteğimin ön plana çıktığı öykülerden oluşuyor. İster istemez yazıda da hayatın sınırları içinde de uyumsuzluklarınız, sivri yanlarınızın varlığını saklamaz hale geliyorsunuz.
  

**İyi eserler, iyi eserler yazdırır. Bir kaç defa okuduğunuz yeri değişmeyen, başucu, kurtarıcı kitaplarınız var mı?

Geçtiğimiz günlerde bir programda ilkokul öğrencileriyle buluştum. Orada bana 5.sınıf öğrencisi şuna benzer bir soru yöneltti. Okuduğunuz bir kitap yüzünden mi yazar olmaya karar verdiniz. Ben de bir kitap, bir yazarı değil birçok kitap yazarı okuduğum için yazar olmaya karar verdiğimi söyledim. Okurken sizi düşündüren, yeni şeyler söyleten kitaplar varsa hayat daha güzel. Ursula Le. Guin’i, Thomas Bernhard’ı, Gabriel Garcia Marguez’i, Paul Auster’ı, Latife Tekin’i, Hasan Ali Toptaş’ı, Tezer Özlü’yü, Emine Sevgi Özdamar’ı, Bilge Karasu’yu dönüp zaman zaman okurum.

15 Ekim 2017 Pazar

Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim raflardaki yerini aldı.

“Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”, Serkan Türk’ün Yitik Ülke etiketiyle raflarda yerini alan son öykü kitabının adı.
Hız çağının birey üzerindeki etkileri göz önüne alındığında yalnızlaşma olgusunun öncü sarsıntılarıyla yüz yüze gelen insan, kendi içinden başlayarak sosyal yaşamın bütün alanlarına kadar uzanan bir yabancılaşmanın döngüsüne giriyor. Sistemin dayattığı değerler (ki değersizlikler demek daha doğru) ile bireyin öz değerleri çarpışınca, insanı bütünleyen temel yapılar içten içe çürümeye ve dağılmaya başlıyor. Bu saptama her birey için geçerli bir durum değil tabi. İçyapısı daha kırılgan, daha zayıf ya da ezik büyümüş bireylerin duygu dünyası bu çarpışmalar karşısında hızla allak bullak oluyor ve birer “mutsuz insan” olarak aramıza dönüyorlar. Hız çağı dedim, çünkü geç kalma korkusu; bireyin başkalarıyla kendini ölçüp biçme veya sistemin dışına itilmeme kaynaklı bir duygu. Aslında bu çöle saplanma hali. Sürekli değişen ihtiyaçlara ve arayışlara hazırlıksız yakalanma, yalnızlaşma ve giderek öz duygusuna geri dönme isteği. Tam da bu noktada başlıyor işte insanın çaresizliği ya da tutunamayışı.
Serkan Türk, önceki öykülerinde olduğu gibi yine tutunamayan karakterler üzerinden kuruyor son öykülerini de. Bu sefer biraz daha büyümüş ve sosyalleşme savaşını verecek yaşa gelmiş kahramanlarla. Bireyin alt duygu ve düşünsel isteklerini, yaşamın diyalektiğiyle yüzleştirerek sorunu tekilleştirmekten ziyade toplumsal gerçeklikler üzerinden irdeliyor. Yalnızlaşan ve yabancılaşan insanı katı bir görüntü dekoru olmaktan çıkarıp sistemi sorgulayan somut varlıklara dönüştürüyor. Bu anlamda Serkan Türk’ün öykü gelişimi ile yarattığı karakterlerin değişimi doğru bir orantıda yürüyor diyebilirim. Yine sıkıntılı, kırılgan, duygusal, yalnız, işsiz ve mutsuz insanları var yazarın. Ama bu kez onları hız çağının bunaltısıyla baş başa bırakmıyor. Genişletici alanlar açıyor, gidilmemiş yerleri gösteriyor, yetişmek için koşmanın anlamsızlığını ve küçük şeylerin gücünü işaret ediyor.  
Kimin gücü kime yeterse o kalıyor ayakta. ‘Aslanım, hadi öldür şunu, canına oku’ diye bağırıyorlar horoz sahipleri. Önceleri komik gelirdi. Sonra sonra alıştım. Yerde kanlar içinde yatan bir horoz düşünür mü civciv olduğu dönemi? Buna kafa yordum cidden bir süre. Şuna karar verdim sonra. Acı her yerdedir.
“Hadi Öldür Şunu Aslanım” öyküsü, işini gücünü kaybetmiş bir radyo sunucusunun aç kalmamak ve birikmiş kirasını ödeyebilmek için istemeyerek de olsa horoz dövüşlerinde sunuculuk yapmasını işliyor. Kahramanımız aynı zamanda öykünün de anlatıcısı. Kendini “cinayet anlatıcısı” olarak tanımlıyor. Yukarıda da sözünü ettiğim gibi büyümüş ve sorgulamayı öğrenmiş bir karakterle karşı karşıyayız. İnsanoğlunun hırsından kaynaklanan öldürme içgüdüsü başka bir canlıda yok. Öyle ki, bu ilkel zevki ona tattıracak (kendi cinsi de dâhil) her canlıyı kolaylıkla denek olarak kullanabiliyor ve gözünü kırpmadan yaşamına son verebiliyor. Acı her yerdedir, cümlesinden hareketle dünya üzerindeki bütün savaşlara, ölümlere ve her türlü zulme atıfta bulunarak insanın acımasızlığı, öyküdeki kahramanın diliyle sorgulanıyor. İlkelliğin ve ölümün ödüllendirildiği bir ortama itilen mutsuz insan, yol ayrımındadır artık. Kahramanımız, mecbur kalışının geçerli bütün nedenlerine karşın vicdanının çocuk kalan yanına sahip çıkarak aklanmayı seçiyor. Toplumsal trajedilerin insan gerçeğine yönelerek hafifletilebileceği vurgusu diğer öykülerde de belirgin bir şekilde göze çarpıyor.
“Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim ”deki bütün öykülerin başat teması ölüm. Yazar, acılara derinlik vurgusu yaparken ölüm olgusunu özellikle üst perdeden işliyor. Çünkü yaşamın sessizliğini bozan tek gerçek o. Öykülerdeki her bir karakterin yakınından uzağına ya da tanıklığına düşmüş bir ölü var. Kuşkusuz bu gerçeğin öykülerde işleniş biçimi farklı farklı olsa da, okura hissettirdiği duygu aynı: Soğukluk. Ölümün sahiciliğini sorgulayan yazar, “Son Durak” adlı öyküde örneğin; dönüp bir ölünün gözüyle inceliyor arkada kalanları. Bu öyküdeki kurgunun muhteşemliği bir yana, ölü bir adamın kendi ölüm sürecini sorgulaması ile kalbinin ve ruhunun sınırlarını bu gerçeklik üzerinden adlandırmaya yönelmesi sonra da dünyadaki eşiyle iletişime geçme çabaları, yaşamın hep devam ettiği üzerinden yorumlanabilir belki de.
Serkan Türk, kitaba adını verdiği öyküye, “ İnsanlar ölür, elbiseleri kalır geriye” cümlesiyle başlıyor. İnsan ister istemez soruyor: Eve dönmelerini istediğimiz ölüler için her daim hazırda temiz birer elbise mi saklamalıyız?
Serkan Türk, “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” ile dilin bütün olanaklarını kullanıyor. Özgün ve yalın kalarak. Öyküleme becerisini, zaman zaman şiirin dilinden ama çoğunlukla gündelik cümlelerin havasından soluyarak sağlıyor. İç konuşmalardaki sessizliği, görüntü değişimlerindeki yumuşak geçişleri ve geriye dönüşlerdeki sahiciliği ancak yazarın metin görgüsüne bağlayabiliriz. Disipline bir dilin özgür fırçaları. Çok fazla felsefeye kaçmadan, derin psikolojik çözümlemelere girişmeden ama yüzeysel de geçiştirmeden yerli yerinde betimlemeler. Yazar hep anlatıcı konumda. Durumdan olaya evrilen, soyuttan somuta dönüşen ve arka arkaya okuru diri tutan bir anlatım söz konusu.
Serkan Türk, taşradan ulusala ağır ağır ama kararlı adımlarla yürüyen genç bir öykücümüz. Arka kapakta yazdığı şekliyle söylersem: Türk öykücülüğünün usul usul yükselen sesi

24 Eylül 2017 Pazar

Umut Fısıltıları: Rüzgârlı Camlar!

Kitap üç bölümden oluşuyor: Camlar, Rüzgârlar, Bulutlar. Serkan Türk aynı zamanda bir şair… Öykülerinde şiirsel bir dil yer alıyor; Rüzgârlı Camlar’da da öyle… Sessiz sedasız akıp giden nehirlerin dinginliği öyküler boyunca hissediliyor. En kaoslu yolu en çıkmaza düşmüş öykü mekânlarında bile yaşamaya dair umut çağrısı var Rüzgârlı Camlar’da…

“Suda Ölen Yalı”, kendisini içinde bulunduğu şaşaalı hayattan soyutlayan öykü kişisinin iç dünyasını görmeye davet ediyor okuru. Çevresine, mekâna, zemine, atmosfere uyum sağlayamayan bir çocuk var o iç dünyada… Kimi yüzlerde görünen maskelerin dışında konumlanan çocuk, öykünün merkezinde bulunuyor. Varlığın çiğ görünümüyle oyalanmak yerine hayallerin ihtimaline dokunmak evladır bazen. Yapay gülümsemeler yerine yalnızlıktan uzak bakışımlardan geçiyor öykü kişisi.

“Utanç duyardım bu yarı sahte olduğunu düşündüğüm kahkahalardan. Böyle anlarda, o kalabalıktan kaçar ve odama, kendi dünyama sığınırdım. Yatağıma uzanıp tavana bakar; o eski kabartmalara, oyma şemselere dalıp giderdim.”  Kendisiyle tanışmış olmakla birlikte çevresine yabancı kalmışlık bu bir bakıma… Çocuk yalnızlığı…
Hayali arkadaşı Celile’yle gelen şaşkınlık, onun fark edilmesini, çevresindekilerce görülmesini sağlayan bir ayna oluyor ve Celile’nin hayali arkadaşlığına sığındıkça ailesi onu fark etmeye başlıyor. En sonunda yapaylıkla, sahte yüzlerle, yalancı samimiyetlerle hesaplaşırcasına Celile’den aldığı kibritle yaşadıkları yalıyı yakıyor. Çocuk aklı bu sahteliğin yanıp kül olacağına, varlığını yok edince tümüyle kaybolacağına inanıyor belki… Zamanda asılı kalanları unutarak… Celile ile de bir tür gizli anlaşma yapmışçasına… İç hesaplaşma da denilebilir. “Yalıyı yaktığım günden sonra görmedim Celile’yi.” Hayatta var olmuş muydu? Yoksa hayatı bir tür nefes alma biçiminden öte değil miydi?  Hiç kimsenin o güne dek yeterince fark etmediği varlığı, şimdi görülebilir aykırılıkta; Celile’nin hayata yansıması da evle birlikte yok oluyor. Cioran, Çürümenin Kitabı’nda ne demişti hatırlayalım mı?
‘İdeal’siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti… Cennet… Fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: İçimizdeki peygamber, bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır.[1]
Çocuk yahut Celile de, ‘ne yaşar ne yaşamaz’ olarak zamanın bir anına çakılı kalmıştır. Kendini düşle oyalayarak var olma eğilimi gösterip aslında hiç yaşamamış bir siluet görünümünde…
Hayali varlıklara “Muhittin’in Cinleri”nde de rastlıyoruz. Değişip dönüşen yüzler, kimlikler öykü boyunca devinim halinde varlıklarını sürdürüyor. Kırılgan, yalnız, o kadar yalnız ki kendisine hayali varlıklar edinmiş öykü kişileri, biri diğerinden daha baskın olmaksızın varlıklarını koruyor. Bu öyküdeki başat unsur, karakterler değil, yalnızlık duygusu…  Bir öykü karakteri olarak yalnızlık… Peşi sıra gelen yansımalar… Öyle sanmalarımız, hayatımızı ele geçirdikten sonra bize kalan hüzün… Değişip dönüşen yüzlerde asılı kalan: Yalnızlık!
Tanıdığımı sandığım birinin aslında başka birisine dönüştüğünü; özelliklerinin, hayattaki duruş biçiminin, inandıklarının bana yabancı olduğunu anlatmıştım. Yaşadığımız o ânın fotoğrafını çekecek olsaydık; onunkinde kırılganlıklar görünür, benim yüzümde ise merak.
Yalnızlığını köstebeğe dönüştüren öykü kişisi, Gregor Samsa’ya da selam gönderiyor benzer ruh iklimlerinden… Köstebek isimli öykü hem bireysel açmazlara hem de toplumdan bireye doğru evrilen çıkmazlara götürüyor okuru… Maden ocağında çalışmanın bir zorunluluk olduğu hayatlara ayna tutmayı ihmâl etmiyor. Bir babanın, yavrusunun yetişkinliğini göremeyecek olması, bir ihtimalken bile canı fazlasıyla acıtıyor; “Ama görüyorsun ya sevgili dostum, ölümle her gün burun buruna yaşamak korkusu daha da öldürüyor insanı.  İlk geldiğim günlerde yaşanan grizu patlamasından sonra günlerce bu madene inmemeyi düşünmüştüm ama işte gördüğün gibi korkularıma rağmen ölüme meydan okuyabiliyorum.”
Soluduğumuz hava değişsin, yaşadığımız atmosfer başka bir hal alsın isteriz bazen. Mekânımızı değiştirdiğimizde; algımız, duygumuz, hislerimiz ve nihayet biz; tümden değişecek, evren birden bambaşka görünecek, biz bambaşka olacağız sanırız. Bu bir yanılsamadır. Nereye gidersek gidelim, içinde yaşadığımız “o şehir” bizimle birlikte gelir. Öykümüzün başladığı noktaya selâm göndeririz uzağına düştüğümüz yerlerden…  Bazen bilinçdışında bazen bilinç düzeyinde “o şehir” hayatın içinde devinimlenen öykümüze öyle ya da böyle eşlik eder. “Sanki Yarın Issızlık” öyküsündeki Muhsin de aynı savaşımlardan geçiyor. Sokağını değiştirse dünyasının değişeceğini sanıyor. Bir yere ait hissedememenin o sancılı hissi Muhsin karakterinde yeniden can buluyor. Kaçsa kurtulsa olmuyor, kalsa boğulsa yine olmuyor. “Bazı yüzleri sonsuza kadar hafızamda tutmak istiyorum. Her şeyin giderek kirlendiği bir dünyada güzel şeylere ihtiyacım var.”
Çocukluğumuzda içimizden kuvvet alarak kulağımıza fısıldayan ses(ler), yıllar sonra bile ruhumuzdaki yankılarını bulmaya devam eder. Rüzgârlı Camlar’daki çocuk karakterler, neşesini yitirmiş, ihmal edilmiş, dışlanmış/bastırılmış özellikler taşıyor. Sessizlikleri için için öfkeyi büyütüyor; yansıması çoğu öyküde yıkım/kin/nefret oluyor. Ya bir evi yakıyor ya da yalnızlıklarını, ihmal edilmişliklerini yeşertiyorlar öykülerin zemininde… “Sesime Üşüşür Ölü Kuşlar”da babasını yitiren öykü kişisinin “pencerenin arkasından bakan, terkedilmiş bir çocuk gibi el salladım boynum bükük bahçedeki suya” diyerek öyküyü sonlandırması da yine aynı duyguyu okura hissettiriyor: Yalnızlık…
Zaman kavramı görecelidir. Bilinen bir şeydir: Sevdiğimiz şeylerle meşgulken zaman pek kısadır, hoşlanmadıklarımızla uğraşırkense epey uzun… “İki Kısa Gece”de kavuşmanın ve ayrılığın birlikte ve aynı anda olmasını, duygu bulanıklığını; bir kavuşmayı okurken aslında ayrılığı duyumsuyoruz. İki Kısa Gece, Serkan Türk’ün “çöl ve kir”inde yer alan dizeleri çağrıştırıyor bu bakımdan:
“hem ağrısısın içimin
hem istediği şenlik”[2]
Hiç bitmesin istenen zaman dışı zamanlar. Tüm evrenin işleyişinden münezzeh, belki de galakside yer bulamayacak kadar küçük bir evre, ruhun ritminde uzun süre döndürür çarkını. Yaşarken anlaşılmaz, geçip gidiveren zaman. Geriye baktıkça anısı tüm ömrümüze yayılır. Oysa… “Tanrı’nın en kısa iki günüydü”. Ağaçlarla kuşlarla rüzgârın yapraklara bıraktığı sesle hemhal olunur böyle zamanlarda. Geriye “İki Kısa Gece”de olduğu gibi derin bir kırgınlık bırakır giden.
İnsan insanın avcısı… Kanıyorum bir taşın dibinde. Ben kanadıkça akıyorum başka tozlara doğru. Her biri başka tarafa dağılan kum tanecikleri iki kısa gece için ömür biçiyorlar bana. Bahçedeki çayırlara doğru bakıyorum, ötesindeki köprüye…
Böylece öykü kişisi, yaşadığı duygulanımların ardından belleğini soluduğu zamana taşır. Geçmişin taşları ruhunu ağırlaştırsa da ertesi çayırlara bakma dinginliğindedir. Benzer görüntü “Golgotha”da da var. Yine bir kaybın/ölümün ardından hayatın devam eden akışını seyreder: Çayırlıklar, gökyüzü, bulutlar… Yaşamın ve ölümün biraradalığı, iç içe geçmişliği “Golgotha”nın alt metninde görülebilir. Buradaki öykü kişileri yaşamıyor adeta yaşama belirtileri gösteriyor. Onların hayatta olma yeterliliklerinden uzakta olduklarını görüyoruz.  Sonlanan her soluktan habersiz, hayattan bir can yitmemiş gibi öte dünyalara; göğü yeniden izleriz …
Yiten her yaşanmışlığa aldırmadan devam eden bir akış var Rüzgârlı Camlar’da…

[1] E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı, Metis Yayınları, Beşinci Basım, Sayfa:10, Çev. Haldun Bayrı
[2] Serkan Türk, Uzun Ruhlu Bir Cüce, Yitik Ülke Yayınları, Birinci Basım, Sayfa: 22
Mavi Ateş'in kaleminden Roman kahramanları dergisinde yer almıştır. 2017

21 Mayıs 2017 Pazar

İbrahim Varelci, Serkan Türk Şiiri ve Uzun Ruhlu Bir Cüce

Şiirin insanların üzerinde bıraktığı etki, o şiirin gücünü ortaya koyar. Şiirdeki etki, eğer varsa, ona karşı konulamaz. Birkaç mısra bile insanı şiire çeker ve artık o kişi, şiirin içindedir ve şiirin ritmine göre soluk alıp veriyordur.
Kelime oyunlarına pek başvurmadan, okuru imge bombardımanına tutmadan, şiirini olabilecek en saf haline dönüştürüp, insanın duygu dünyasından içeri sızmasını sağlayan bir dil kuruyor Serkan Türk.  Okuyunca, hah! İşte tam da hissettiğim buydu dediğiniz, oysa şiiri okumadan önce imgeleri daha önce bu şekilde bir araya getirmediğiniz, bu yüzden, size yabancı gelmeyen bir şiiri var Serkan Türk’ün.

Şiir duyguların ve imgelerin belirli bir hiyerarşiyle sıralanması demek değildir. Elbette, şiirin kendine has bir mevcudiyeti ve buna göre bir sıralama ölçütü var. Ama bunu belirginleştiren unsur şairin kurduğu öznel bir dünyadır. Herkesin kendisinden bir parça toprağa sahip olduğu; ama asla bütününe sahip olamadığı bir dünyadan bahsediyorum. Şair, şiiriyle sadece kapıyı aralar, o kapıdan içeri girip uzun süre o havayı teneffüs edenler de vardır, kapıdan gerisin geri dönenler de. Şairin kurduğu dil burada belirleyici unsur oluyor, yani şiir ne kadar müsaade etmişse, okur da o kadar içeri girebiliyor kapıdan. İşte bu yüzden “ bir kapı en güzel içerden açılır.” diyor bir şiirinde. Bu minvalde Serkan Türk, okuruna davetkâr şiirler sunuyor, şiirlerin hemencecik okur tarafından benimsenmesine ve kolaylıkla içselleştirmesine olanak sağlayan imgeler dünyası kuruyor. Anlaşılması güç bir şiir değil onunkisi, tam tersi derin ama berrak bir suda yüzüyor onun şiiri.
Şiir yazabilmek için, uçsuz bucaksız okyanusları, insanı çaresiz bırakan görkemiyle çölleri, şehrin çıkmaz sokaklarını, beklenmedik tehlikeleri, kapalı odalarda geçirdiğiniz yalnız günleri, beş parasız kaldığınız zamanları, amaçsızca yürüdüğünüz yolları, utancınızdan söyleyemediğiniz sevgi sözcüklerini, sevdiğinize bir türlü alamadığınız o tek taş pırlantayı, hayatınızda derin iz bırakan o çocukluk hastalıklarınızı, şarkıları, radyo dinlediğiniz o nostaljik günleri, yağmurun dinginlik veren sesini, gece olunca ışıldayan ayı, sabahı selamlayan güneşi… Bunları hep hatırlamak gerekir. Hep bunlarla yaşamak, hayatı farklı bir pencereden görmek gerekir. Tabi zaman da hızla akıp geçiyordur, insan da eskiyor her şey gibi. “nasıl da yaşlanıyorsun bedenim / eğilip kalktığımda geçiyor bir mevsim”, diyor ve devam ediyor “teni ölümlü insanın, boyu uzun ruhlu bir cüce.”
İnsan değiştikçe şiir de değişir. Değişmemesi gereken ise şiirin o saflığı ve berraklığıdır. Şiir, gündelik hayattan da bahsetse, en siyasi meselenin dillendirildiği mecra da olsa, o safiyetini ve sadeliğini kaybetmemeli. Şu dizelere bir bakalım ne demek istediğimiz belki daha iyi anlaşılır: “ sınırlar değil mi savaşlardan kalan en büyük yara.” Bir diğer mısrada da               “ düzelebilirdin en dünya şu bombalar olmasa” diyor şair. Çünkü şiir, önce duyguda doğar, akılda değil. Zekânın ve aklın, yani rasyonalitenin konusu değildir şiir. Bu yüzden şiir her ne kadar hayattan beslenmiş olsa da bir yönüyle hayatın uzağında bir yerde konumlanır. Elinizi uzatsanız ona dokunacak kadar yakın, lakin gözünüzün göremeyeceği kadar da uzaktadır. Hem hayatın içindedir hem de dışında, şiiri doğuran ve büyüten de bu ikilemdir. İşte bu ayrımı iyi gören ve bunu oluşturduğu şiir dilinde iyi kullanan şairler geleceğe kalacaklar, diğerleri unutulup gidecek.
Yeni bir şiir ortamı türemiş ve dilin imkânları doğrultusunda kendisine yer açan bu yeni şiir, toplumdaki mevcut çatlaklardan içeri sızmış ve bu sızmalar sonucunda kimi zaman taşkınlar oluşturmuş, bazen de amacına ulaşamamış sığ bir duygu tanıtımından öteye geçememiştir. Aslında şiir salt kendi kendini var eden, insandan ve dolayısıyla hayattan kopuk soyut bir varlık değildir. Bilakis hayatın merkezinde konumlanır. Şiir varsa insan vardır, insan varsa şiir vardır. İnsanın yaşadığı dramlar, trajediler, savaşlar, acılar, yalnızlıklar, ölüm, aşk ve ayrılıklar şiirin merkezi konularıdır. Serkan Türk de bu gibi unsurlara şiirinde sıklıkla yer vermiş. Hatta onun şiirindeki üç farklı insan tasviri birbirleriyle çelişir gibi görünse de insanın üç farklı boyutundan bahsediyor. Çünkü insan, çelişkileri kendi içinde barındırır. Örneğin bir şiirinde, “ İnsan insanın uçurumudur” derken; bir başka şiirinde,  “insan insanın tesellisidir” diyor ve yine başka bir şiirde ise, “ insan insana, bütün denizler birbirine dökülür” diyor. Her ne kadar üç farklı insan görsek de bu mısralarda, aslında hepsi aynı insandan bahsediyor.
Bazen şiir okurken dudaklar bile kıpırdamaz, sadece gözle okursunuz. Bazen de sesli okuma ihtiyacı hissedersiniz. Şiir okurken içinden bir ses onu taşır yüreğine, ona yoldaşlık eden sadece kendi içinde büyüttüklerindir. Şiir başka vasıta istemez yalnızlıktan başka. Şiir insanın içinde yankılanır, imgeler ruhun duvarlarına çarpa çarpa erir, kalbin süzgecinden geçer ve süzülür en derin hislerin arasına doğru. Gözden öteye gidemeyen şiir gönüle nasıl ulaşsın? Bu yüzden gerçek şair görmediğine daha çok inanır.
Serkan Türk'ün şiiri hem umudu hem de umutsuzluğu aynı anda barındırıyor. Umut var, çünkü ölüm var. Şiirin en belirgin temalarından birisi ölüm. Ölüm varsa hayat da var. Hayata teslim olan bir insan da buluyoruz mısralar arasında, hayata başkaldıran da. Hayata teslimiyeti eli kolu bağlı bir adamın her şeyden vazgeçişi ve acziyeti değil. Hayata başkaldırışı da yıkıcı ve yakıcı değil. Merkezine insanı almış ve şiirine leke bulaştırmamaya çalışmış. Son şiir kitabı Uzun Ruhlu Bir Cüce, “gayya kuyusu” şiiriyle açılıyor ve “çürüdü” şiiriyle kapanıyor. Gayya kuyusu, cehennemin en dibi, en büyük azabın çekileceği derin ve uçsuz bucaksız bir kuyu. Yeryüzünü aşkın gayya kuyusu olarak betimliyor. Çürümek ise mevcut durumun kimyasının ve yapısının bozulması. Çürüdü şiiriyle de toplumdaki bozulmaların telafi edilemez boyutlara ulaştığını, çürüme eyleminin her alana yayıldığını anlatıyor. Zaten onun şiiri de umutlar tam olarak tükenmeye başladığında ortaya çıkıyor. Şiir var olunca da umutlar tekrar yeşeriyor. Şunu iyi biliyoruz ki şairler hep alıngan olurlar.
“biz çok geçtik kalpsizlerin yolundan yurdundan”
“ o yüzden her taşın altından alınganlığımız çıkar”

İbrahim Varelci-İZDİHAM