<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386</id><updated>2012-02-09T14:01:17.830-08:00</updated><category term='yirmi beşimden sonra'/><category term='mağusa'/><category term='trabzon&apos;dur yolumuz'/><category term='neriman calap'/><category term='meral ulusoy'/><category term='Cahit Zarifoğlu'/><category term='Ada Dergisi 14. sayı'/><category term='serkan türk şiirleri'/><category term='budapeşte günlüğü'/><category term='portekiz'/><category term='Ayşe Keskin'/><category term='viratrabzon'/><category term='arzu alkan'/><category term='Ada Dergisi'/><category term='serkan türk'/><category term='içimiz çölse biri geçmiştir'/><category term='rüzgarlı camlar'/><category term='serkan türk öyküleri'/><category term='erdoğdu mahallesi'/><category term='İlker Filiz'/><category term='ercan yılmaz'/><category term='rüya kasrı'/><category term='Hece öykü'/><category term='çamburnu'/><category term='her şeyin güzel olma nedenleri'/><category term='macaristan'/><category term='brüksel günlüğü'/><category term='güneşli bayır'/><category term='Kadri Özcan'/><category term='enise hürrem turan'/><category term='eliz dergisi'/><category term='yer yüzünün kuğuları'/><category term='serander yayınları'/><category term='yıldırım vural'/><title type='text'>serkan türk</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>98</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2061088491044515076</id><published>2012-02-09T14:01:00.000-08:00</published><updated>2012-02-09T14:01:17.836-08:00</updated><title type='text'>ada'nın 15.sayısı</title><content type='html'>Günler günleri, aylar ayları devirip gidiyor. Günlük alışkanlıklarımız içinde bir edebiyat dergisinin kaderini merak eden insan sayısı bir elin parmakları kadar az nerdeyse. Geçtiğimiz yaz sonu çıkardığımız son sayımızın ardından bizlere gönderdiğiniz ürünleri okuduk, değerlendirdik. Bazılarına bu sayımızda yer verebilirken çoğunu ne yazık ki değerlendirme dışı tutmak zorunda kaldık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ada bu sayıda iki farklı dosyayı sizlere sunuyor. &lt;br /&gt;İlk dosyamız Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında yalnızlık ve psikolojik yabancılaşma temasını başarılı ile anlatan usta bir yazar olarak tanınan Yusuf Atılgan’ı içeriyor. Bu konuda Ahmet Çınar, Alper Sarı, Arzu Alkan, Burçak Kara, Erol Özyiğit, Hülya Soyşekerci ve Murat Ergin yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci dosyamız: Göç ve Edebiyat başlığını taşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda Almanya’nın Hannover kentinde 2003 senesinden Deniz Utlu ve Marianna Salzmann tarafından kurulan Freitext dergisi ile ortaklaşa çalıştık. Freitext Almanya'nın kendini "hibrid ve transkültürel bir açıdan toplumsal, kültürel gelişimlere bakan dergi" olarak tanımlıyor. Felsefi, bilimsel yazılara, denemelere ve yazınsal ürünlere yer veren, özellikle genç kuşak tarafından ilgiyle takip edilen bir dergi. Freitext’in editörlüğünü Marcela Knapp, Marianna Salman, Mutlu Ergün, Deniz Utlu üstlenirken derginin diğer emekçileri Sofia Hamaz, Michael Klesse ve Deniz Keskin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daniel Kahn, Deniz Utlu, Hakan Savaş Mican, Marianna Salzmann, Mutlu Ergün, Selim Özdoğan, Philipp Khabo Köpsell ve Von Olumide Popoola’nın “Göç ve Edebiyat” konusunda ada’da okuyacağınız ürünlerini Duygu Ergun, Menekşe Toprak ve Mehmet Akif Marabaoğlu dilimize çevirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göç ve Edebiyat dosyamız TANDEM – Kültür Yöneticileri Değişim Projesi”, Mercator Vakfı (Essen) ve Avrupa Kültür Vakfı (Amsterdam) desteğiyle MitOst (Berlin), İstanbul Bilgi Üniversitesi (İstanbul) ve Anadolu Kültür (İstanbul) ortaklığı tarafından destekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burcu Aker, genç hikâyecilerimizden Aykut Ertuğrul’un ilk kitabı üzerine söyleşti. Özgür Özmeral yeni kitabı ekseninde Mustafa Ergin Kılıç’ın sorularını yanıtladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın Afacan, Ayhan Emir Yolcu, Derya Önder, Ercan Yılmaz, Ertan Yılmaz, Fatma Esti, Kenan Sarıalioğlu, Kıvanç Nalça, Lale Müldür, Murat Saldıray, Naime Erlaçin, Nurcan Çelik, Oya Uysal’ın şiirlerine bu sayımızda yer verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe Keskin, Güray Süngü, Kaan Tanyeri ve Serkan Türk’ün deneme ve öykülerini ada’da okuyabilirsiniz. Bülent Sümer, Derya Başkan ve Şeydanur Yılmaz bu sayımıza çizim ve resimleriyle katkı veren diğer isimler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“her zaman bir başka ada vardır” sloganıyla yoluna devam eden dergimiz daha iyi bir sayıda okuyucuları ile buluşmak üzere sayfalarını sonlandırıyor.&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Rn0YY90gmDg/TzRCE6pMOJI/AAAAAAAAAMk/QN7oQ1zSqcE/s1600/yeni%2Bkapak%2Bada.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="400" width="266" src="http://2.bp.blogspot.com/-Rn0YY90gmDg/TzRCE6pMOJI/AAAAAAAAAMk/QN7oQ1zSqcE/s400/yeni%2Bkapak%2Bada.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2061088491044515076?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2061088491044515076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2061088491044515076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2012/02/adann-15says.html' title='ada&apos;nın 15.sayısı'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Rn0YY90gmDg/TzRCE6pMOJI/AAAAAAAAAMk/QN7oQ1zSqcE/s72-c/yeni%2Bkapak%2Bada.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8842825200480404948</id><published>2012-02-05T15:45:00.000-08:00</published><updated>2012-02-05T15:45:19.758-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='içimiz çölse biri geçmiştir'/><title type='text'>İçimiz Çölse Biri Geçmiştir/Serkan Türk</title><content type='html'>Serkan Türk; Serander Yayınlarından çıkan ikinci şiir kitabı “İçimiz Çölse Biri Geçmiştir” le okurları kelimelerden kurduğu bir vahaya götürüyor. Kitapta üç bölümde ve 2008-2011 yılları arasında yazıldığı anlaşılan toplam yirmi yedi şiire yer verilmiş. Lirizmin egemen olduğu dizelerde; hüzün geçmişin imbiğinden süzülen bir defne ıtırı gibi belleğe yayılırken, ömre dair yaşanmış ne varsa bazen somuttan soyuta, bazen de soyuttan somuta doğru dalga dalga genişleyen söz dizimi zihinde estetik bir algıyı tetiklemeyi başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda öykü yazarı da olan Türk’ün sözcük dağarcığının da oldukça zengin olduğunu söylemek mümkün. Hayatın çemberinden erken yaşlarda geçmiş, her şeyi görmüş geçirmiş bir yetişkinin dili var şairde. Bu özelliğiyle şair, gözün gördüğü ve akla gelebilecek her nesneyi şiire dâhil edip, geniş çağrışımlı bir metafora dönüştürüyor. Türk, bir başka deyişle dilin insan belleğindeki görüntüsünü sadece bir söz sanatı olmaktan çıkarıp, kısa bir sinema filmi izletisini andıran yapıya da kavuşturuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin kitabın ilk şiiri olan “çöl ve kir” deki  “hem ağrısısın içimin, hem istediği şenlik” dizesindeki dilde zıt anlamlı, soyut ve somut iki kavram olan “ağrı ve şenlik” dilsel bir biçimlendirmeyle tek bir imgesel bileşimi çağrıştırıyor ki buna “aşkence” bağımlılığındaki bir insanın izdüşümlerinin şiire yansıyan görüntüleri diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ben iyiye doğru gidiyorum kendi içimde”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“kimi rüzgâr fitilini yakar ağrıların/pimi çekilmiş bir bomba/patlayacak şimdi söküklerimden”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“eğilmişsen içime yaz’dır/senin avlunda özgürleşsin bu dil”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“biz ne anılar yaptık kendimize/kış günleri içimize sindiren/periler yıldız tozu/ayşe’ler melek olmayı diler”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“çitiyim şu bahçenin, bir adımı yağmura verdim/yağmur dindirendir bir adım”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“bana kendi dilinde sus yaşlı dünya/sana bütün dillerde yanayım”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“kocaman bir yara hepsi/yırtık tren biletleri gibi iç cebimde kanar”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akılda kalacak, ahengiyle kolayca ezberlenecek nitelikte dizelere imza atan Serkan Türk’ün hem düzyazı hem de şiir yazması Nerval’in ‘şiirden geçmeyen bir kimsenin iyi bir düzyazar olması mümkün değildir, aynı yazarın her iki ustalığa birden sahip olması ender görülür” sözleriyle açıklanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu belki de yazar için bir risk. Ya da şairin asıl kulvarını belirlemeye yardımcı olacak geçiş fazları da olabilir. Nihayetinde okurun şairin şiirlerini benimsemesi, şiirlerinin bestelenmesi ve hem dinlenir, hem de okunur hale gelmesi Serkan Türk’ün gelecekte hangi yazın türünde devam edeceği hususunda kendisine bir ipucu verebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir mi? Öykü mü? Ya da yola her ikisiyle birlikte devam etmek mi?&lt;br /&gt;Biz; kitabın “kaburgalar ülkesi” başlıklı bölümün girişinde yer alan dizeleri paylaşarak, son sözü yine okurun düş gücüne bırakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“yüzüne baktım yıldızları dinledim&lt;br /&gt;göğsünün alçalıp yükselmesi bir deniz&lt;br /&gt;ikimiz aynı okula gitmişiz çocukken&lt;br /&gt;o yüzden benziyoruz birbirimize&lt;br /&gt;yolunu uzatıyoruz evlerin”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Yavuz Çiçek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hece dergisi şubat-mart 2012&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8842825200480404948?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8842825200480404948'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8842825200480404948'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2012/02/icimiz-colse-biri-gecmistirserkan-turk.html' title='İçimiz Çölse Biri Geçmiştir/Serkan Türk'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2031887863621171011</id><published>2011-12-30T14:03:00.000-08:00</published><updated>2011-12-30T14:03:03.979-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='her şeyin güzel olma nedenleri'/><title type='text'>sesim sana iyi olmayı öğretecek</title><content type='html'>nasıl sevgi dolu bakarım&lt;br /&gt;görmez sağır kalbin taş olur&lt;br /&gt;sonra arabalar geçer, göğsünden uçaklar&lt;br /&gt;çizerler içimi sessizlikleriyle&lt;br /&gt;karıncalı bir televizyon kanalında gölgeler&lt;br /&gt;belirir yüzümden yukarı akşam&lt;br /&gt;beklediğini bilirim beni&lt;br /&gt;çünkü sesim sana iyi olmayı öğretecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eşsiz müzisyen şarkısını söyleyecek&lt;br /&gt;bir tanık bakıyor olacak yoluma &lt;br /&gt;bütün kederler gün gelecek eskiye dönüşecek &lt;br /&gt;sana açtığım kapılara, baktığım gök yüzüne&lt;br /&gt;rüzgâr fısıldayacak taş binaların arkasından&lt;br /&gt;yalnız ağaç eğilecek ardından kırılmış cama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oysa anı diyecek birileri yaşanmışa &lt;br /&gt;yaşanmamışına üzülecek birileri de&lt;br /&gt;içindeki örümcek ağlarını dağıtarak&lt;br /&gt;sözüm söz sesim sana iyi olmayı öğretecek&lt;br /&gt;ben yalnızlığımı doğururum &lt;br /&gt;birlikte yaşlanmamıza izin verirse hayat &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her şeyin güzel olma nedenleri kitabımdan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2031887863621171011?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2031887863621171011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2031887863621171011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/12/sesim-sana-iyi-olmay-ogretecek.html' title='sesim sana iyi olmayı öğretecek'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-513576356722401914</id><published>2011-12-25T13:00:00.000-08:00</published><updated>2011-12-25T13:00:56.771-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='içimiz çölse biri geçmiştir'/><title type='text'>v</title><content type='html'>V&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir öpücük için dolaştık &lt;br /&gt;bütün gün koridorlarını okulun&lt;br /&gt;makileri geçtik, sararmış gökyüzünü &lt;br /&gt;silinmemiş camlarını sınıfın&lt;br /&gt;v harfini koyduk isimlerimizin arasına&lt;br /&gt;asya’yı anımsadık böyle bir anda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saçlarının arasındaydı başım &lt;br /&gt;ellerim dikenli sarayında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gülüşündeki uçurumları gördüm&lt;br /&gt;yalnız ağzınla değil yüzünle mırıldandın &lt;br /&gt;bataklıktaki gülleri o şarkıyla &lt;b&gt;çürüsün gelinliğim&lt;/b&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içindeki koşuşturan atları buldumdu&lt;br /&gt;bir vakit adının anıldığı vahada&lt;br /&gt;ve kimsesiz beyazlığından öğrendiğim&lt;br /&gt;açan akasyalara ağladığın böyle mevsimlerde&lt;br /&gt;salyangozları öpüp kalbine götürdüğün&lt;br /&gt;ve unutmayı unuttuğun o bahar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*model grubunun bir şarkısı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-513576356722401914?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/513576356722401914'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/513576356722401914'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/12/v.html' title='v'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7021848263015957833</id><published>2011-11-29T12:23:00.000-08:00</published><updated>2011-11-29T12:26:38.060-08:00</updated><title type='text'>İkinci Şiir Kitabı Çıktı</title><content type='html'>SERKAN TÜRK'ÜN İKİNCİ ŞİİR KİTABI &lt;br /&gt;"İÇİMİZ ÇÖLSE BİRİ GEÇMİŞTİR"&lt;br /&gt;SERANDER YAYINLARINDAN ÇIKTI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-2V5V5xoPb34/TtU_oZzI1JI/AAAAAAAAAMM/PK74eJnPGZI/s1600/serkan%2Bt%25C3%25BCrk-i%25C3%25A7imiz%2B%25C3%25A7%25C3%25B6lse%2Bbiri%2Bge%25C3%25A7mi%25C5%259Ftir.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-2V5V5xoPb34/TtU_oZzI1JI/AAAAAAAAAMM/PK74eJnPGZI/s400/serkan%2Bt%25C3%25BCrk-i%25C3%25A7imiz%2B%25C3%25A7%25C3%25B6lse%2Bbiri%2Bge%25C3%25A7mi%25C5%259Ftir.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680516468350440594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çöl ve Kir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm&lt;br /&gt;ne varsa benimle geliyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içeriye açılan kapılar vardır&lt;br /&gt;orada dururum birinin önünde&lt;br /&gt;bakarım dönecek anahtarlara&lt;br /&gt;kilitlere,&lt;br /&gt;açılacak olana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla&lt;br /&gt;bir salyangoz yürür yeniden&lt;br /&gt;aynı serin yaprakların arasında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hem ağrısısın içimin&lt;br /&gt;hem istediği şenlik,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;döndüm dersin&lt;br /&gt;yakasını düzeltirken gömleğimin&lt;br /&gt;kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir&lt;br /&gt;söz edersin tozundan kumundan ayaklarından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içimiz çölse biri geçmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7021848263015957833?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7021848263015957833'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7021848263015957833'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/11/ikinci-siir-kitab-ckt.html' title='İkinci Şiir Kitabı Çıktı'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-2V5V5xoPb34/TtU_oZzI1JI/AAAAAAAAAMM/PK74eJnPGZI/s72-c/serkan%2Bt%25C3%25BCrk-i%25C3%25A7imiz%2B%25C3%25A7%25C3%25B6lse%2Bbiri%2Bge%25C3%25A7mi%25C5%259Ftir.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5813401699975880752</id><published>2011-11-22T08:21:00.000-08:00</published><updated>2011-11-22T08:22:31.066-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='içimiz çölse biri geçmiştir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='portekiz'/><title type='text'>Portekiz</title><content type='html'>akşamları neye inanırım sanırsın&lt;br /&gt;balkonundan sarkmış bir çocuk başı&lt;br /&gt;görür uzak yıldızları, yalnız ayı&lt;br /&gt;güzellik saçlarının çözülmesi düğümlerinden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazın tütmeyecek bacalar yapılır çatılara,&lt;br /&gt;akmayacak yağmurdan gözyaşları çalınır&lt;br /&gt;bilirsin her şey geçmişin tekrarı&lt;br /&gt;yaşarsın yüzyıllar önceki mutsuzlukları ondan&lt;br /&gt;aynı alışkanlıkla söylenirsin manava, kasaba&lt;br /&gt;ben iyiye doğru gidiyorum kendi içimde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hepimiz başka karaların artığı&lt;br /&gt;sular çekilir, o kuyular körlüğü insanın&lt;br /&gt;yeni bir bakıştan mutluluk yapalım&lt;br /&gt;terleyen bir kalp çarpıntısı ikimizde&lt;br /&gt;başka kıyılara başka atlaslara bakalım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;akşamları neye inanırım sanırsın&lt;br /&gt;sokağından geçmiş kara bir gölge&lt;br /&gt;bilir uzak şehirleri, çalınmış hayatları&lt;br /&gt;burada durmuş söz ederiz Portekiz’den&lt;br /&gt;sana çarpan sesimdeki boşluktan&lt;br /&gt;gidemediğimiz limanlardan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-5813401699975880752?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5813401699975880752'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5813401699975880752'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/11/portekiz.html' title='Portekiz'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8998387373540907890</id><published>2011-11-17T02:57:00.000-08:00</published><updated>2011-11-17T02:58:16.828-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='güneşli bayır'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='meral ulusoy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Güneşli Bayır Üzerine Bir Deneme</title><content type='html'>Sanatçı Hakan Akçura “Her kentin kendine özgü bir rengi ve ışığı vardır” diyordu gazeteye verdiği röportajında.  Bu rengi o kentte yaşayan insanların yansımaları olarak yorumlamıştı ayrıca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi ve yeşilin kucaklaştığı, dik yamaçların sarıp sarmaladığı, yol boyunca uzanan fındık bahçeleriyle, rüzgârda dans eden mısır tarlaları ve caddelerinden eksilmeyen yağmurlarıyla Trabzon. Bu şehrin 22 semtini, yine kuzeyin yetiştirdiği 22 başarılı Edebiyatçısının kaleminden, o semtin toplumsal hayatını, zaman içinde geçirdiği değişimleri, eğlence hayatlarını, olaylara göre verdikleri tepkileri bir edebiyatçı gözüyle öykü ve anılarından derleyerek hazırladıkları kitapları okuyucularıyla buluşturmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Serkan Türk’te Güneşli Bayır adını verdiği kitabında bu semtlerden biri olan Erdoğdu’ya dair gözlemledikleri ve yaşadıklarını, Yaşama Telaşı/Bir Semte İlk Kez Bakmak/Babamın Sesi/Gülibrişim Ağacı/Gece Yürüyüşü/Eski Zamanda Merdivenli Bir Ev/Bugün Yeni Bir Anı Edindik Kendimize/Lakaplar ve Buzlu Dere Sokağının Sakinleri/Benim Odam ve Kalabalık Düğünler/Güvercinler ve Atmacalar/Pazaryerlerinin Bereketi/Kahvehaneler/Erdoğduspor Kulübü/Kokulu Silgim Gazoz Kapakları ve Diğerleri/Çocukluğumun Oyunları/Erdoğdu Sözlüğü/Bir Alfabe Yaratmak/ve Son söz olarak öykü ve anılarıyla bir şair ve bir yazar kimliğiyle kaleme aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Asıl zenginliğimiz, geçmiş yılların hafızanızda bıraktığı o hoş kokuyu hala alıyor olmanızdır” diyor kitabının bir paragrafında Serkan Türk. Özellikle çocukluk yıllarımızı anımsadığımızda hangimizin içi titretmez ve gözpınarları dolmaz ki. Yazarın kendi deyimiyle yaşamının üçte birini geçirdiği Erdoğdu Semti ve Kuran Kursu Mahallesi Susam Sokağı, Kuruçeşme'deki Kartopu Sokağı ve şimdi yaşadığı Köseoğlu Caddesinde zaman içinde biriktirdiği öyküleri ile  okuyucusunu Erdoğdu sokaklarında  hoş bir gezintiye çıkarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk kitabındaki öykülerinde,  80'li yıllarda “Erdoğdu”  için "Çocukluğumda benim için babam demekti" diyerek bu semtin  kendisi için çok özel bir yeri olduğunu vurguluyor. Kitabı okurken her öyküde değişik duygu seline kapılmaktan kendinizi alıkoymakta oldukça zorlandığınızı göreceksiniz. Yazara bazen Erdoğdu'nun daracık sokaklarında top koştururken, bazen misketlerin peşinden giderken, bazen  pamuk şekeri yerken, bazen  de aynı sokaktaki arkadaşları ile topluca dik yokuşları çıkıp okul yolu üzerindeki komşu bahçelerin meyvalarından habersizce aşırırken de rastlayabilirsiniz.  Bu sokaklardan geçerken ayrıca yaz ayı ise evlerden çeşitli kızartma kokuları, kış ayları ise dışarıda kar, evlerde genelde içten içe yanan kuzine soba üzerinde maşa ve kızarmış ekmek dilimlerinin kokusu ve beraberinden dışarıya sızan huzuru da duyumsayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her biri birbirinden ilgi çekici ve sürükleyici olan öykülerinde  Serkan Türk’e  çocukluğundan başlayarak bu günlere gelene dek tanıklık ederken yanı sıra, kentin coğrafi yapısının zorluklarını, zaman içinde sosyal yaşamdaki değişimleri de gözlemleyebilirsiniz. Coğrafi yapının ve yaşamın getirdiği çetin şartlara rağmen şimdilerde mum ışığı ile aradığımız insanlar arasındaki samimi ve sıcak dostluklara da rastlayacaksınız.  Her şeye rağmen azmini ve direncini hiç bir zaman yitirmeyen, çabucak kızıp öfkelenen ama kızgınlıkları saman alevi gibi sönen, bunun yanı sıra  espirili ve neşeli insan tiplemelerini de tebessümle okuyacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü aralarına azda olsa serpiştirdiği şiir dörtlükleri ile Serkan Türk’ün şair kimliğine de rastlayabilirsiniz. Bunlardan biri olan  “Geçen Kış” şiiri ile babasının vefatının ardından, babamı bahçeye gömdük geçen kış/en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim/tepeleri göstererek arkadaşlarına/öyle birden bire uçtu…… dizeleriyle duygularını okuyucusuyla paylaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;90. yıllarda çocukluktan gençliğe geçişine, üniversiteye gitse de baba mesleği olan dükkanında geçirdiği yılları, bu arada yaşıtlarının çoğu o dönemlerde popüler olan futbola merak sarsa da, Serkan Türk seçimini yazmaktan yana kullanmış.  Şartlar ne olursa olsun yazmaktan hiç vazgeçmeyip bu günlere gelişine de şahit olacaksınız. Ayrıca şehir yaşamındaki değişimler, tek katlı veya iki katlı evlerin yerini apartmanların alması, çok kanallı renkli televizyonların çıkışına, çocukların oyun yeri olan sokakların yerini küçük çocuk parklarının alışı,  büyüklerin sohbet yerleri olan küçük semt kahvelerin yerini büyük lokallere bırakmasına ve bununla birlikte gelen sosyal yaşamlardaki değişimleri de gözlemleyebilirsiniz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk’ün anılarını öyküleştirip okuyucularıyla paylaştığı bu kitabını, kendine has betimlemeleri ve anlatımı ile akıcı bir dille yazmıştır. Keyifle okuyacağınız Güneşli Bayır’daki öyküleriyle Erdoğdu Semti ve sokaklarında kaybolmaya ne dersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meral Ulusoy&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8998387373540907890?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8998387373540907890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8998387373540907890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/11/gunesli-bayr-uzerine-bir-deneme.html' title='Güneşli Bayır Üzerine Bir Deneme'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6456053513848157534</id><published>2011-11-01T14:29:00.000-07:00</published><updated>2011-11-01T14:31:10.923-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serander yayınları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='içimiz çölse biri geçmiştir'/><title type='text'>yeni kitap: içimiz çölse biri geçmiştir.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-PUDN5b03mrQ/TrBk7ZQAkoI/AAAAAAAAAMA/M065yflBYNc/s1600/%25C3%25A7%25C3%25B6l.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-PUDN5b03mrQ/TrBk7ZQAkoI/AAAAAAAAAMA/M065yflBYNc/s400/%25C3%25A7%25C3%25B6l.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670142902412546690" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çöl ve Kir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm&lt;br /&gt;ne varsa benimle geliyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içeriye açılan kapılar vardır&lt;br /&gt;orada dururum birinin önünde&lt;br /&gt;bakarım dönecek anahtarlara&lt;br /&gt;kilitlere,&lt;br /&gt;açılacak olana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla&lt;br /&gt;bir salyangoz yürür yeniden&lt;br /&gt;aynı serin yaprakların arasında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hem ağrısısın içimin&lt;br /&gt;hem istediği şenlik,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;döndüm dersin&lt;br /&gt;yakasını düzeltirken gömleğimin&lt;br /&gt;kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir&lt;br /&gt;söz edersin tozundan kumundan ayaklarından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içimiz çölse biri geçmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6456053513848157534?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6456053513848157534'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6456053513848157534'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/11/yeni-kitap-icimiz-colse-biri-gecmistir.html' title='yeni kitap: içimiz çölse biri geçmiştir.'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-PUDN5b03mrQ/TrBk7ZQAkoI/AAAAAAAAAMA/M065yflBYNc/s72-c/%25C3%25A7%25C3%25B6l.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-4040834784000910677</id><published>2011-10-15T14:17:00.000-07:00</published><updated>2011-10-15T14:18:37.332-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='her şeyin güzel olma nedenleri'/><title type='text'>her şeyin güzel olma ve olmama nedenleri üzerine-celâleddin koç</title><content type='html'>her şeyin güzel olma ve olmama nedenleri üzerine…- celâleddin koç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“konuş,kan!.. Anlat… ne zaman&lt;br /&gt;ah ne zaman, pes edecek insan&lt;br /&gt;denen macera”&lt;br /&gt;                    V.B. Bayrıl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “kan, ölümlülerin hususiyetlerini asla anlayamadığı ve anlayamayacağı…” der Mephisto Goethe’nin Faust romanında…&lt;br /&gt;“uzak yaz” ve “rüzgarlı camlar” isimli İki hikâye kitabının ardından bu kez kırmızı sayfalar altında kendini ele vermeye kalkışan bir şairin -Serkan Türk’ün- şiir kitabı her şeyin güzel olma nedenleri… kül – sanat’tan…&lt;br /&gt;“ah yaz kalbimin yamasını”&lt;br /&gt;-“derimin altında bir nehir mi ki kan” -“göç yollarında bir tıkanmadır özlemlerim” “eski bir savaş çıkıverir kitaplardan”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“kalın bir kitabı okur gibi sular”- “bilsem sonu bir bahçeye çıkar/ koşacağım suların ardından” “küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar coşkulu”&lt;br /&gt;- Ağaçlardır;  anıların gölgeleri karışır- &lt;br /&gt;ve “geçmiş, bir servi ağacıydı o bahçede ölüleri gölgeleyen.” Servilerdir ki "yaprakları güzeldir, sıra sıra çok güzel dizilmiştir dalları, ama hiç meyve vermez bu güzel yeşillikler..." (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heidegger: “şiir yazmak: bütün uğraşların en masumu” demişti. Serkan Türk: ‘yaralı dizlerindeki’ kabukları hatırlayarak, birilerinin yaşanmışa anı dediği ve birilerinin yaşanmamışa üzüldüğü yerde içindeki örümcek ağlarını –ve ağlamalarını!- dağıtarak geçmişi yeniden kuran bir şairdir “her şeyin güzel olma nedenleri”nde… En kirli halini severken ellerinin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“eskiden gelen işaretler/ dilidir tanrıların…”(2) “mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insan’a… kendisinin ne olduğuna tanıklık edebilsin diye…”(3) ve Serkan Türk; şiirin bir ‘dil meselesi’ olduğunu bilen şairlerden.  Hocam Ercan Yılmaz’ın ifadesiyle “o azınlıktan”… - çünkü ancak “çocukların dili, ilkellerin ve kadınların dili gibi son derece imgeli ve betilerle doludur…”(4) ve hiç  şüphesiz şairdir o “silik gözlü çocuk”… kalbinin kulesinden, “kalbinin kamburu”yla bakar ve görür… &lt;br /&gt;Şiirin o “büyülü feneri”yle geçilen şehirlerden “çarmıhına bakarken”; beton evler arasında yitildiğini bilir – ve bunun kentin batısına doğru yapılan son yürüyüş olduğunu da! -daima&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“yalnızdım tüm kentlerin üveyi”, “geçerdim her kenti ödünç bir sabırla”&lt;br /&gt; Cemal Süreya’nın “biliyorsun ben hangi şehirdeysem/ yalnızlığın başkenti orası” dizelerini anımsayarak… &lt;br /&gt;ki “sonra arabalar geçer, göğsünden uçaklar/ çizerler içimi sessizlikleriyle”&lt;br /&gt;“Fakat kalıcı olanı ozanlar kurar”(5) yine de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“sana yeni bir kent verebilirim/ tenimdeki köprüleri de geç derdim önce bir başkasına”, “kaleni yapacaklar omurgamdan/&lt;br /&gt;Bu merdivenlerden taşırlar kumumu” &lt;br /&gt;-Yapılan bir şeydir şiir, Hilmi yavuz’un vurguladığı gibi; planlanarak inşa edilen(6)… bu bağlamda Serkan Türk; aslında bütün sanatın eleştiri, bütün sanatın protesto(7) olduğu yerde; acılarını ehlileştirir teninde, Aşkları istifaya davet eder,  o ‘dil’ için şiirine kamyonlar sokmaktan çekinmez, yaprakları ayrılıklara süpürtür, içine naftalinler koymayı göze alan bir şair olarak çıkar okurun karşısına… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve “beklediğini bilirim beni/ çünkü sesim sana iyi olmayı öğretecek” dediğinde ‘dokunuş’u sorgulamaya başlar “her sözcüğün bir diğerinden alacaklı kaldığı” o evde… ve bu sorgu bana kalırsa şairin tam olarak yapmak ya da kurmak istediği şeydir. &lt;br /&gt;-“yazın sırrıysa beklemek/ aşk benim sesime yakışır” ve “asla kilitsiz dolaşmaz/ dilime sarılan zehir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“bakmalar biliyorum bir öpüşten artakalan”, “gelirim yoklarım gövdendeki uçurumları”, “kalbim oyun hamurun, ov/ bir ıtır gibi salayım kokumu gövdene”, “tenlerin ölümüdür sevişmek” ve Cansever’in o dizeleri belki “sahi kim sevişir acılar olmasa/ kim bakar uzaklara köpekleri saymazsam”&lt;br /&gt; görmenin dokunmanın ilk duyusu(8), bakmanın uzaklara dokunmak(9) olduğu yerde “ağaçlar arasında bir köpek dolanır” ---&lt;br /&gt;-“çoktan alıştım ulumasına içindeki köpeklerin”“sana dokunan yalnız parmaklarım/ uzakları çizer kağıda kırılmış”,” yüzüm geçtiğin yola dökülür”, “dudak bir büyüdür”, “bir asanın önünde açıldı nehir/ ömrü beklemekle geçmiş o sular/ çekti eteklerini aşkla”, “gittiğin belli değil/sana uzandım orası çöl”, “seni mi yitirdim/ yoksa erken düşmüş bir güzü mü// beklemeye durmuşum bana bak”&lt;br /&gt;kilometrelerce ötede biri/ kavuşmak derken aşkı bulmaya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-dokunulan o şiirde (dokunmak büyümektir!) şair  cevabı bulmuştur…&lt;br /&gt;-“ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu yalnızlığım”&lt;br /&gt; “öpüşün bir denize açılmakla aynı anlama gelir”, “değmek için düşerdi her damla”, “kimi eğilmiş sessiz bakıyor güllere/ yağmurun durduğu kapıdan”, “taşın serinliğini bildim/ suyun yumuşaklığıydı kayayı söken”, “eğilir içime kuyunun suyu”&lt;br /&gt;-“fotoğraflar hep başkasının olur” -“içime ovduğun gül kalır aklımda”&lt;br /&gt;-“içime ovduğun gül kalır aklımda”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlhan berk “şiir bir şey anlatmaz – güzellik bir şey anlatmaz çünkü” demişti.. Serkan Türk’ün şiiridir o belki;&lt;br /&gt;bir şey yaşar, güzellik bir şey yaşatmaz çünkü -O eksik- oluş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün semâvi dinler çöl’de inmişti(10)  her şeyin güzel olma nedenleri için şu söylenebilir zannediyorum… Trabzon gibi bir şehre indirilen ve daima kendini imleyen, daha doğrusu kendini imlemek zorunda olan bencil bir kutsal kitap!… Çünkü&lt;br /&gt;“insanın içinde yalnız uçurumlar değil/ sarp yamaçlar da birikir”&lt;br /&gt;-“güzellik ondan gelir gözlerime…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galib Dede gibi mi söylemeli yoksa- &lt;br /&gt;“nazar etsen yer ü gök duzah ü cennet sende/ Arş ü kürsiyy ü melek sendedir elbet sende”&lt;br /&gt;“ömür, hepsi hepsi bu” derken yaşlıca olanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“tanrım çok yanıldım gönlümü al”&lt;br /&gt;“çok yanıldım tanrım gönlümü sar” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlar:&lt;br /&gt;1-  Simgeler Kitabı - Andrea Alciatus, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı yayınları&lt;br /&gt;2,3,5- Seçme şiirler - hölderlin türkçesi A.Turan Oflazoğlu, İz yayıncılık&lt;br /&gt;4- Charles Nodier&lt;br /&gt;6- Edebiyat ve sanat Üzerine Yazılar- Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları &lt;br /&gt;7- Düzyazılar II - Behçet Necatigil, Yapı Kredi Yayınları&lt;br /&gt;8- Marie Sophie - Serkan Ozan Özağaç, Hayy Kitap&lt;br /&gt;9- Büyü'sün yaz - Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları&lt;br /&gt;10- Enel Mâsivâ Diyenin Kitabı – Osman Hakan A., Varlık, Haziran 1996&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-4040834784000910677?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4040834784000910677'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4040834784000910677'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/10/her-seyin-guzel-olma-ve-olmama.html' title='her şeyin güzel olma ve olmama nedenleri üzerine-celâleddin koç'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7464808459292681297</id><published>2011-09-28T12:27:00.000-07:00</published><updated>2011-09-28T12:28:23.863-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='güneşli bayır'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yıldırım vural'/><title type='text'>güneşli bayır erdoğdu-yıldırım vural</title><content type='html'>güneşli bayır, heyamola yayınları’ndan çıkan, “trabzon’dur yolumuz dizisi”nde yer alan 22 kitaptan biri. kitabın yazarı serkan türk. kitap, yer yer otobiyografik izler taşıyor ancak genel itibariyle, trabzon’da doğup büyümüş olan bir yazarın, kadim bir kentin değişimine tanıklık ederek; cumhuriyet türkiye’sinin önemli anadolu kentlerinden birinin, tarihi süreçte, nasıl evrildiğini, kültürel ve mimari yozlaşmaya maruz kalışını (plansız büyüyen bütün kentlerde olduğu gibi) ama her şeye rağmen, farklı bir duyarlıkla bakıldığında göze görünen güzelliklerini, akıcı ve şiirsel bir dille anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir dönem trazbzon’da yaşamış biri olarak, bir çırpıda okuduğum bu güzel kitap, serkan türk’ün iyi bir öykücü oluşunun da etkisiyle; normalde her okuyucuya hitap etmeyen bu tarz bir metnin okunurluğunu arttırarak, bu küçük ve sevimli karadeniz kentini hiç görmemiş okurlar için de, zevkle okunabilecek bir hâle getirmiş. kitabın girişinde, “umarım, birlikte yol alacağımız bu sayfalarda sen de geçmişinle geleceğin arasında içini ısıtan gerçekler bulursun. anılar değil mi bizi biz yapan?” diyerek okuyucu selamlıyor, yazar. ilk iki metin (bir semte ilk kez bakmak ve babamın sesi), baba metaforunun yoğun olarak işlendiği, otobiyografik izler taşıyan metinler.ayrıca aynı metafor üzerinden, bir semtin; varlığını koruyan ya da yok olmuş mekanlarla/sisli ve hiç unutulmayan anılarla örülmüş bir coğrafyaya dönüşerek, bireysel ve resmi tarihte yerini alışını anlatıyor. yazarın objektifinden çıkan görüntüler, okuyanlara tanıdık gelecektir aslında; işsiz güçsüz insanların doldurduğu kahvehaneler, çeşmeler, camiler, parklar, pazar yerleri, güvercinler… fakat kitabı okudukça bu kentin, çoğu anadolu kentiyle ortak özellikler barındırsa da, tarihiyle ve doğasıyla, kendine has bir dokusunun olduğunun ayırdına varıyor okuyucu. kitaba renk katan en güzel şeylerden biri de, semt insanlarının yaşam öyküleri ve izdüşümleri olsa gerek. türlü yaşanmışlıklar, bir lakabı ve öyküsü olan insanlar… kentin ve erdoğdu’nun öyküsüne dalmışken, ansızın bir şiirin öyküsüyle karşılaşmak ve o şiiri okumak ayrı bir lezzet katmış, bu kitaba. “erdoğdu kitaplığı” ve “bir alfabe yaratmak” adlı bölümler, tüm kitap boyunca, tekdüze bir anlatım ve kurgunun bayağılığından uzak kalınmasını sağlamış, ek olarak.&lt;br /&gt;güneşli bayır, kent temasından bağımsız olarak, seksenler ve doksanların karakteristik özelliklerini yansıtması açısından, bir dönem kitabı olarak da okunabilme imkanı tanıyor okuyucuya. kısacası; şair, öykücü ve radyocu bir yazarın, bir kente, çok katmanlı bakışının sonucu olarak oraya çıkan pitoresk bir manzarayı seyredebileceğiniz, güzel bir çalışma olan bu eser, kesinlikle ve kesinlikle okunmaya değer…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıldırım vural&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7464808459292681297?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7464808459292681297'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7464808459292681297'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/09/gunesli-bayr-erdogdu-yldrm-vural.html' title='güneşli bayır erdoğdu-yıldırım vural'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2232432066825974859</id><published>2011-09-19T16:12:00.000-07:00</published><updated>2011-09-19T16:16:28.131-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rüzgarlı camlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arzu alkan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk öyküleri'/><title type='text'>Rüzgârlı Camlar’dan Bakmak-Arzu Alkan'ın Kaleminden</title><content type='html'>Rüzgârlı Camlar’dan Bakmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzu Alkan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masalların anlatıldığı uzun kış geceleri geçmişte kaldı. Masal dinleyen çocukların büyülü dünyası da.“Yaşam yaşam olmayan bir şeyle çatışıyor” artık. Görselliğin hayal gücünün yerini doldurduğu dünyamızda kim bir kitabın sayfalarını çeviriyor?  Satır aralarında biriken acıları paylaşmak ve kendinde olmayanı bulmak için kim hikâye kitabı okuyor şimdilerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kar yağıyor yaşadığım şehirde. Döne döne eteğinde biriktirdiklerini boşaltıyor gökyüzü. Camdan dışarıya bakmak olup biteni geçmiş zaman kipiyle anlatmak gibi. Buğulu bir camın arkasındaysanız eğer yaşanılana müdahale etme hakkınız olmuyor. Biri kayıp düşerken elinden tutamıyorsunuz. Ama düşerken yüzündeki hayreti görüyorsunuz. Onun hissettiğinden daha çok hissediyorsunuz düşmenin acısını. Çünkü camın arkasındasınız. Olup bitene şahit olan ama değiştiremeyensiniz. İçimden bunlar geçiyor. Masanın üzerinde duran “Rüzgârlı Camlar” kitabına bakıyorum yeniden. Karların üzerinde duran bir kız çitin önünden bakıyor sonsuzluğa. Elinde tuttuğu şemsiye yüzünü görünmez kılıyor. Ama bu duruşta bir serzeniş bir ima var sanki. Derken hava karamaya başlıyor. Sokaktan gelen gürültüler azalıyor. Beyazın yansıması dışında hiçbir şey görünmez oluyor. Okumaktan olmaya dönüşecek birkaç saat var önümde. Bir ayine hazır gibi hazırım şimdi Rüzgârlı Camlar’ı okumaya. Secret Garden melodileri arka fonda hafiften dolduruyor odanın içini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solmakla başlayan bir varoluş. Ölmekle bitmeyen bir ömür gibi. “konuşmuyorum seninle tutup ölüyorsun / ellerin kuş tüyleri d/oluyor öldüğünde.” Bir öykü kitabına dizelerin dimağımızda bıraktığı imgelerle başlamak kışkırtıyor bizi. Yol almak ve öykülerin kalbine akmak için telaşlanıyoruz. “Celile’nin hayaletiyle karşılaşınca da kibritin eninde sonunda çakılacağını hissediyoruz. Bir ölünün isteğine karşı koyamıyor yazar. Çünkü biliyor ki “ölüler tanrının rafında bekliyor.”  Belki de beklemekle kalmıyor gözetliyorlar biz yaşayanları. Gözetleyen ölüler, gözetlenen de yaşayanlar olunca her şey yer değiştiriyor. Ve kibriti çakan çocuk, yalıyı yaktığı için bağışlanıyor, hem okuyucunun hem de ölülerin gözünde. “Muhittin’in Cinleri’ni” biz okuyuculardan başkası görüyor mu bilmiyorum. Hem şimdi nerden çıktı bu cinler diye geçiriyorum içimden. Belli ki yazar hayal gücümüzü biraz daha kışkırtmak istiyor. Hayal gerçeğe dönüşür mü? Cinler de bilinmek ister mi? Kimleri seçiyorlar sahiplenmek için. Belki de bu dünya da sahipsiz olanları arayıp buluyorlar. Zeytin ağaçlarının arkasında ay doğarken bir kadının sureti kalıyor hafızamızda. Seçilmiş ve diğerlerinin arasından çıkarılmış, bir kadının, bir tatil kasabasında küçük bir motelde anlattığı öyküyü kendi öykümüzle karıştırıyoruz. Bizi de bir gün sahiplenir mi “Muhittin’in Cinleri diye düşünmeden edemiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlıkları bir metafora dönüşmüş hikâye kahramanlarının. İçlerinden konuşmasalar ve yazar bu konuşmaları bize aktarmasa bilemeyeceğiz var olduklarını. Tontirik’in Hayaleti öyküsünde geçmişin izlerinden kurtulamayan bir kahramanla yüzleşiyoruz. Yaşadığının kendine ispatı hayalinde beliren bir yüz. Her seferinde bir kuyumcu titizliğiyle arayıp buluyor o yüzü. Karakalem bir porte gibi. Bir bakış ki kelimelerden daha güçlü. Susan bir çocuğun yakarması gizli bu bakışta. İşte bu yakarış var etmiş kahramanı. Hiçbir şeyin önemi yok. O bakış için yaşayabilir kahramanımız. Yaşamış da. İncelmiş bir ruhun derinliklerinde pusuda bekleyen bir yüz yaşamı anlamlı kılmış. Kalbimizden birçok yüz geçiyor geçmesine de içimizden susuyoruz. Derken öykü bitiyor. Derken başka bir öykü başlıyor. Saati kuruyor yazar. Gece yarısına beş kala dirilecek bütün ölüleri. İşte o zaman merak ediyorum yazarın kalbinde hangi yüz belirecek diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir nehir mutlaka bir yerlerde denize dökülür. Ve denizin içinde tekrar eder kendini.  Gâh kaybolur, gâh yeniden bulur yolunu. İşte Serkan Türk’ün kahramanları da bizdeki denizle buluşuyor. Bazen biz bazen onlar tekrar ediyoruz geçmişi ve kendimizi. “Bisikletim merdivenin altında eskiyor” öyküsünde takvimden kopartılmış bir tarih belki de yıllar sonra çıkıyor karşısına kahramanın. Geçmişte kalan yüzler kadar geçmişte kalan günler de içimizden akıyor bir nehir gibi. O günlerde bir ölünün peşinden ağlayan çocuk, geçmişi yâd ederken kararıyor içinden. Yetişkin olduğu için belki ağlayamıyor şimdi. Ama var ettiği görüntü çiviliyor onu baktığı yere. Tekrar edilen acı olunca mıh gibi oluruz kendimize. Her an etimizin bir yerinde duyarız o acıyı. Camın önündeki begonyaları sulayan Sebahat Abla sanki başını okşayacak ve kahramanın acısını unutturacak kadar gerçek.  Kim bilebilir geçmişte kalan bir günün hangi kapıları yıllar sonra aralayacağını. Kendine kapanmalı her insan. Kapanmalı ve gizli tarihine göz atmalı. Gördüğü hayaletlerden de korkmamalı. Yazarın hatırlatmak istediği bu mu? Kapatın gözlerinizi ve kayığınızın yönünü değiştirin der gibi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; “Ruhu bir ipten geçirip altındaki sandalyeyi iteleyip sallandırmak geçmişi” diye başlıyor “ Bulut Düşkünü” hikâyesi. Kendini tamamlayamamış bir kadın, mavi elbisesiyle uzanıyor yatağın üzerine. Avucunda uyku ilaçları… Tutunmak istemiş bir başka bedene. Bedeni askıda kalmış. Boşluğuyla karşılaşmış. Daha önce bilmediği bir boşluk. Örselenmiş ruhu. İncinmiş. Bir evin içinde hatıralarla baş başa kalmış. Gidenin bıraktığı boşluğu neyle dolduracağını bilememiş. Bütün lambalarını yakmış evin. Yakmış da kendi karanlıkta kalmış. Nereye sığacağını bilememiş. Ölmek yeniden başlamak için, ölmek unutabilmek için, ölmek sağalmak için, ölmek kendini bulmak için… Ölmek yaşamın altını çizmek için. Ve ölememek. O hatıradan ayrılmamak için ölememek. Son nefesine kadar onu düşlemek için ölememek. Ruhu o görünmez ruha değsin diye ölememek. “gördüler günde bin kez öldüğümü / binde birini hikâye etmişler” demek için ölememek.  Kaybolmak ama kaybetmemek için ölememek. Bulutlara yazgılı bir ömür. Bulutlar gibi her an dolu dolu. İçini boşaltmaya hazır yeniden dolmak için. İçindeki kadını mavi elbisesiyle yatağa uzatan kahraman hepimize çok tanıdık geliyor. Bulut düşkünü olduğumuz günleri tersinden okuyoruz. Geçiyoruz köprüleri. “yalnızlığımızın bizi yok gördüğü” günlere varıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Biri var, alır eline bütün varlıkları, / parmakları arasından kum gibi akıtır.” Diyor Rilke Görüntüler Kitabı’ndan da. Serkan Türk, bir tepeden bakmış ve görmüş herkesin göremediğini. İşitmiş rüzgârın sesini. Ruhuna üflenen ağıdı dillendirmiş. Dillendirmezse nasıl var ederdi kendini? “Bütün kuşlar sesine üşüşmüş”, gagalarından düşürerek kelimeleri. Sağ omzundaki meleğe selam olsun. Okuduk ve bildik, anlatılmaz olanı. &lt;br /&gt; Rüzgârlı Camlar'ın ikinci baskısı Serander yayınlarından çıktı. “Uzak Yaz’ın” ardından. Camların arkasında olmayı bekleyenlere duyurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlık Dergisinde Yayınlanmıştır.2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2232432066825974859?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2232432066825974859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2232432066825974859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/09/ruzgarl-camlardan-bakmak-arzu-alkann.html' title='Rüzgârlı Camlar’dan Bakmak-Arzu Alkan&apos;ın Kaleminden'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3892611015908971569</id><published>2011-07-18T07:49:00.000-07:00</published><updated>2011-09-19T15:35:27.609-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='trabzon&apos;dur yolumuz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='güneşli bayır'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Yeni Kitabım Güneşli Bayır</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-UYT_kd88ghc/TiRIJ5Vy2BI/AAAAAAAAALM/n8BMDD6iAs0/s1600/G%25C3%25BCNE%25C5%259EL%25C4%25B0%2BBay%25C4%25B1r.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 270px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-UYT_kd88ghc/TiRIJ5Vy2BI/AAAAAAAAALM/n8BMDD6iAs0/s400/G%25C3%25BCNE%25C5%259EL%25C4%25B0%2BBay%25C4%25B1r.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5630704768968218642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"Trabzon’dur Yolumuz… ...Bir kentin yolunu, tarihini, coğrafyasını, denizini, toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, insan tiplerini, atmosferini, doğal güzelliklerini, unutulan değerlerini, müziğini, çocuk oyunlarını, yeme içme kültürünü, gecesini gündüzünü, yazını kışını, folklorunu, eğlence hayatını, daha bin türlü özelliğini, herkes kendince görür. Tarihçi başka, coğrafyacı başka, turizmci başka, asker başka, öğretmen bambaşka bir gözle görür ve kendi bakış açısıyla yazmak ister. Ama bir yazar-edebiyatçı, kendince bir duyarlıkla yaklaşır kentine. Çevresine gönül gözüyle bakar. Kendisini değişik insanların yerine koyar, onların yüreğiyle de hissetmeye çalışır, öylece yazar… Yazar yazdığı zaman, birçok kimse o yazıda kendi duygularını, düşünüp de söyleyemediklerini bulur. Kendisinden önce yazılmış olanları da anımsamak ister… Bu düşünceden yola çıkarak, Trabzon’un yirmi iki edebiyatçı yazarı, yine Trabzon’un yirmi iki semtini kaleme aldı. Okurla aynı zamanda buluşan bu yirmi iki kitaplık dizi hem bir ilk olması hem de Trabzon’un son elli yılına tanıklık etmesi ve yazarlarının kente kolektif bir armağanı olması açısından yüksek değer taşımaktadır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun seneler boyunca başka kentlerde yaşamını sürdürmüş kişiler için, doğdukları, yaşamlarının belli bölümlerini geçirdikleri mekânların büyülü bir yanı vardır. Onlarca yıl sonra size o günleri anlatırken öyle ayrıntılar verirler ki siz o anlatılan yerleri daha önce görmüş olmanıza karşın hiç görmemiş gibi hissedersiniz. Badanaları iyice dökülmüş bir ev, onun on metre uzağında gövdesini iki elinizle saramadığınız bir ağaç değildir anlattığım. Yoldan geçerken bahçesinden yükselen limon çiçeklerinin kokuları arasında kalmış çocukluk koşuşturmaları. Kadınların bir araya toplanarak, ramazan ayı için yufka açarken anlattıkları hikâyeler. Hepsi bu büyülü anların bir parçasıdır. Oysa o anları hafızamızda büyütüp geliştirirken, seneler boyunca korumak için belki özel gayret gösterirken her şey yitmiş gitmiştir. Geri döndüğünüzde sokağınız oradadır. Yine üst geçidi geçtikten sonra köşedeki fırını, solundaki iki kahvehaneyi ve önündeki dut ağacını aynı bulabilirsiniz. Birkaç adım daha attığınızda gördüğünüz manzara sizi şaşkına çevirebileceği gibi yalnızlık duygusuyla tanıştırabilir. Dünya dönmüş, sokağın sakinleri; insanlığın kirlenmiş olması gibi kendi geçmişlerini de kirletmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük semtlerde, ilişkilerdeki samimiyeti ortaya koyan hitap şekilleri vardır. Fiziksel özelliklerinizden ya da davranışlarınızdan dolayı size takılmış lakaplar, üzerinize yapışır, seneler geçmesine rağmen unutulmaz. Uzun yılların eskittiği birçok şey varken bu isimler kimliğinizde yazılıymış gibi gerçek isimlerin önüne geçer. Erdoğdu semtinde Buzlu Dere Sokak ve çevresinde öyle isimlerden bahsedilir ki aradan geçen kırk elli sene onların güncelliğini yitirmediğinin kanıtı gibidir. Şişko Hala, Deli Fuat, Muşmul Temel, Hamsici Hemit, Koyuncu Celal ve Kazuk Menşure gibi zamanla çok sayıda lakap türemiştir. Bu insanların hayatlarına baktığınızda filmleri aratmayacak, romanlara konu olacak olaylarla karşılaşırsınız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3892611015908971569?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3892611015908971569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3892611015908971569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/07/yeni-kitabm-gunesli-bayr.html' title='Yeni Kitabım Güneşli Bayır'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-UYT_kd88ghc/TiRIJ5Vy2BI/AAAAAAAAALM/n8BMDD6iAs0/s72-c/G%25C3%25BCNE%25C5%259EL%25C4%25B0%2BBay%25C4%25B1r.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2235462660480172431</id><published>2011-07-12T13:04:00.000-07:00</published><updated>2011-07-26T12:10:30.163-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cahit Zarifoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ada Dergisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ada Dergisi 14. sayı'/><title type='text'>ada 14. sayıya ulaştı.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-EpJ6HBx-Xk8/Thyo4Ox90tI/AAAAAAAAAKc/wIACWaaUkL8/s1600/ada.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 211px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-EpJ6HBx-Xk8/Thyo4Ox90tI/AAAAAAAAAKc/wIACWaaUkL8/s320/ada.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5628559318300086994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni sayımız için hazırlıklarımız günler sürdü. Mevsimler birbiri ardına devrilip giderken çevremizde olan bitenin farkına varamadığımız sayısız an yaşadık. Şiir, öykü ve romanlar yazmaya devam etti inatla şair ve yazarlarımız. Yazmadan yaşama tutunmayı denedi kimisi. Dünya acıyı da sevinci de bal eyleyenlere imkânlar sunmayı sürdürdü. Ve biz bir avuç okur kaldık. Anılar defterinde gül yaprağı kuruttuk.&lt;br /&gt;ada’nın 14. sayısını üzerine çok yazılan ve çizilen bir şair-yazar Cahit Zarifoğlu’na değinmek istedik. Dosyamızda Selçuk Küpçük, Ramazan Parladar, Ertuğrul Aydın ve İbrahim Adem yazdı. Burak Köse dosyamız için resimlediği Zarifoğlu şiirlerine bir de metin yazarak katkı yaptı.&lt;br /&gt;Attila Aşut ada’nın bu sayısında da “Dilin Kemiği “ başlığı altında “Cumhuriyet’ten Seçmeler” yaptı.&lt;br /&gt;Edit Tasnadi ada için Macar Edebiyatının önemli yazarlarından Frenc Santa’nın bir öyküsünü çevirdi. ada’nın diğer öykücüleri Ahmet Büke, Hasan Topur ve Sedat Demir.&lt;br /&gt;ada’nın bu sayısında şiirleriyle Fatma Esti, Halil İbrahim Özcan,  Hazal Sarıalioğlu, İlyas Tunç, Murat Saldıray, Nadir Aşçı, Serkan Türk, Şinasi Tepe ve Yılmaz Arslan yer aldı. &lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci’nin ada için yazdığı “Işığa Adanmış Bir Yaşam ”Sabattin Ali”  ve Ayşe Keskin’in Özge Dirik’in son gününü anlatan “Kızgın Değilim” başlıklı yazısının dikkatinizi çekeceğini umuyoruz.&lt;br /&gt;Hüseyin Alemdar şiir ve sinema ilişkisi üzerine çok defa yazdı ve konuştu. Bu sayımızda ada için kaleme aldığı “Sıkışık7” adını verdiği metin ve “Sevmek Zamanı Dövmesi” başlıklı şiiri Türk Sineması severler için küçük bir gezinti demek. Ayrıca bu sayımızda Rıza Kıraç’ın ilk uzun metraj filmi Küçük Günahlar’ın arka planını anlattığı yazısını keyifle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;Seviye Merih’in ikinci öykü kitabı Çakıltaşları’nı Zafer Doruk yazdı.&lt;br /&gt;Arzu Alkan bu sayıda Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi üzerine kurduğu bir metin ile aramızda. Harun Yavruoğlu ve Muammer Kotbaş bu sayıda çizgileriyle yer aldılar. &lt;br /&gt;Ayrıca Ercan Yılmaz’ın Trabzon’un en sevilen mekânlarından biri olan Ganita için kaleme aldığı kitaptan küçük bir bölüm bu sayımızda yayımlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir sayıda daha buluşmak üzere,&lt;br /&gt;“Her zaman başka bir ada vardır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi İçin: 0 505 496 94 93&lt;br /&gt;e-posta: serkanturk61@gmail.com&lt;br /&gt;Yazışma adresi: PK. 203 Trabzon&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ada Dergisine Yıllık abone olmak için Serkan Türk adına&lt;br /&gt;6240215 posta çeki hesabına 40 YTL yatırılarak&lt;br /&gt;adresinizi posta ya da mail yoluyla bildirmeniz&lt;br /&gt;yeterlidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2235462660480172431?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/2235462660480172431/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=2235462660480172431' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2235462660480172431'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2235462660480172431'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/07/ada-14-sayya-ulast.html' title='ada 14. sayıya ulaştı.'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-EpJ6HBx-Xk8/Thyo4Ox90tI/AAAAAAAAAKc/wIACWaaUkL8/s72-c/ada.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1710680325290201423</id><published>2011-07-08T14:25:00.000-07:00</published><updated>2011-07-08T14:26:19.339-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='her şeyin güzel olma nedenleri'/><title type='text'>içime ovduğun gül</title><content type='html'>içime ovduğun gül&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      '' bir sır- çocuksun, baştan çıkarır gibi açığa çıkardın beni&lt;br /&gt;        ayrılık mı; beni aşka terkettiğin için seviyorum seni! '' &lt;br /&gt;                                                Haydar Ergülen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu ağaç ne kadar yakın bana&lt;br /&gt;kökü köküme değse fırtınalar patlar&lt;br /&gt;yağmuru söker bulutlardan yoksullar&lt;br /&gt;her dua biraz yalnız işi&lt;br /&gt;kimin sessizliği böyle kırmakta gönlümü&lt;br /&gt;yoksun gün devirmekte kırkını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar coşkulu&lt;br /&gt;gökyüzü kıvrılıyor başımda, aynen öyle mavi&lt;br /&gt;elini kaldırışın, başını sallayışın sözlerime&lt;br /&gt;yalnız bırakışın sokağı aklımda&lt;br /&gt;gözlerime üşüşense sahipsiz bir bulut&lt;br /&gt;alıp başını gider, içime ovduğun gül&lt;br /&gt;kalır aklımda,&lt;br /&gt;bilsem sonu bir bahçeye çıkar&lt;br /&gt;koşacağım sularının ardından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1710680325290201423?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1710680325290201423'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1710680325290201423'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/07/icime-ovdugun-gul.html' title='içime ovduğun gül'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6859954602815463423</id><published>2011-06-30T15:01:00.001-07:00</published><updated>2011-06-30T15:01:53.490-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yirmi beşimden sonra'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='her şeyin güzel olma nedenleri'/><title type='text'>yirmi beşimden sonra</title><content type='html'>Yirmi beşimden sonra&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yirmi beşimden sonra iki kez sarsıldım&lt;br /&gt;iki kez gök başımda döndü&lt;br /&gt;çıktığım yokuş ağrılı,&lt;br /&gt;yeni bir ülke getirecek sandım gönlüme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her sarsıntı bir başlangıç, &lt;br /&gt;dallarımı kıran rüzgâr&lt;br /&gt;uykusuz geceleri kovamadığımdan&lt;br /&gt;peri’ye kıyamadım &lt;br /&gt;içimin bıçağıyla oydum durdum gövdemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içime kaçmış ruh gördü uzak istasyonları&lt;br /&gt;bütün raylar bana gelen olmaz yolcuyu taşıdı&lt;br /&gt;kaçtığım mı diyeyim koştuğum mu &lt;br /&gt;birden yakaladı bendeki yalnızı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;suya eğilmiş ağaçlar, &lt;br /&gt;kalbimden geçen okun dallarıymış&lt;br /&gt;günler yerine ufkumda geceler,&lt;br /&gt;büyüdü yirmi beşimden sonra &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;birincisi sonlandığında yaşayamam sandım&lt;br /&gt;ikincisi gitmesin derken &lt;br /&gt;dışıma taşırdım gözyaşlarını&lt;br /&gt;çiçekler saksılar yer değiştirdi evlerde&lt;br /&gt;o peri’yi  de öldüresiye sevdim içimden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6859954602815463423?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6859954602815463423'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6859954602815463423'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/06/yirmi-besimden-sonra.html' title='yirmi beşimden sonra'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6263622780259463353</id><published>2011-06-30T14:00:00.001-07:00</published><updated>2011-06-30T14:00:55.871-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yer yüzünün kuğuları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>yer yüzünün kuğuları</title><content type='html'>yer yüzünün kuğuları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Reddettim, bütün kesinlikleri, kalbim&lt;br /&gt;bu hayale bir daha inansın diye”&lt;br /&gt;Birhan Keskin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geceleri mezarlara benzetiyorum balkonları&lt;br /&gt;uzaklararası bir yalnızdan kayıyor yıldızlar &lt;br /&gt;otlarım kurumuştu sazlığımda&lt;br /&gt;ağzındaydı yanan yazları anılarımın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazın sırrıysa beklemek, aşk benim &lt;br /&gt;sesime yakışır. sende büyür &lt;br /&gt;ne kadar dağ varsa. durur orada &lt;br /&gt;duvarda atlas, kıyımda deniz&lt;br /&gt;geçerim her kenti ödünç bir sabırla &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kuğular çarpar bana teninden uçuşan&lt;br /&gt;ellerim tutar kokusunu yer yüzünün &lt;br /&gt;gelirim yoklarım gövdendeki uçurumları&lt;br /&gt;ırmak boylarımı suların tuttu&lt;br /&gt;yalnız tanrı’nın günü cuma &lt;br /&gt;kelebeği sen çiçeklerimin &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;veremli ağaçlar, göğe doğru uzanmış &lt;br /&gt;sayıklıyor adını beyaz bir hayvanın, &lt;br /&gt;atların boyunları uzuyor &lt;br /&gt;geçen güzün gölgesi çocuklar &lt;br /&gt;camlardan bakıyor havuza&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yapraklar sokaklarını süpürür&lt;br /&gt;omuzların kaybolur karanlıkta&lt;br /&gt;hangi yeşil sana yakışmaz bilirim&lt;br /&gt;benim gönlüm sende durur her küstüğünde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6263622780259463353?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6263622780259463353'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6263622780259463353'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/06/yer-yuzunun-kugular.html' title='yer yüzünün kuğuları'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3431004383434821902</id><published>2011-06-28T14:56:00.000-07:00</published><updated>2011-06-28T14:58:57.082-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk öyküleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mağusa'/><title type='text'>Mağusa'da Bir Sabah</title><content type='html'>Hâlâ bakamıyorum yüzüne. Gözlerim kamaşıyor gün ışığından. Önüm sıra küçük bir orman uzuyor. Çoğu çam ağacı… Deniz usulca kıyıya dil uzatırken kumsal şimdilik boş. Bir saat kadar önce üç dört kişi yürüyordu orada. Otelin balkonundan bakıyorum sana Mağusa. Karşıda yeni bir bina yapılmış. Sekiz kat tam, saydım. Demir ustası önündeki demirlere çekicini ya da benzeri bir aleti indiriyor. Sesini duyuyorum. Görmek için balkondan bakıyorum. İki kişiler. Biri ağacın arkasında kalıyor. Demirlere elindeki aleti indiren o.  Diğeri ayakta demir çubuğu tutuyor. Ben bunları görüp yazarken duruşları değişiyor. Her şey baktığım manzaranın aksine hareketli. Beş yaz önce denize girdiğim kumsal orada. Sanıyorum küçük ormanın bir parçası askeriyenin içinde bitiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumsal yakınlarında birkaç çakıl tepeciği. Her şey yeniden inşa ediliyor gibi. Oysa burada daha önce gördüğüm bir boşluktu. Yükselmeyen binaları, eskimiş evleriyle neredeyse uyuyan bir şehir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerden Çarşamba ve bu saat için hayli bir dış ses var. Az önce yatakta uzanmış balkon kapısının içeri soktuğu rüzgârı sırtımda hissederken aynı anda kuş seslerini, demir döven ustanın çekiç sesini de duyuyordum. Bu bana Pazar sabahları odamda yatarken duyduğum çocuk seslerini de hatırlatıyor. Yabancılık hissetmedim. Kuşlar kumru muydu? Emin değilim. Güvercin olsalar uğuldarlardı. Göğüsleri yükselip alçalırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört ayımı geçirdiğim Güvercinlik buradan on beş kilometre uzakta olmalı. Gördüğüm o dağ ve vadi hepitopu aynı uzaklıkta. Oradaki herkes yerini başkalarına bırakmış başka kentlere, kasabalara, hayatlarına döndüler. Yalnız o köylüler yine zeytin ağaçlarının oradan geçerken belli belirsiz kollarını havaya kaldırıyor ve selam veriyorlar tanımadıkları çocuklara. –Rüzgârlı Camlar’ın bir öyküsünde bu sahneyi anlatmıştım hatırlarsan okur. -Orada olduklarını, görüldüklerini bilmek mutlu ediyor çocukları. Hafıza en çok bu anı çekip çıkarıyor kuyusundan.  Traktörün arkasından bakan gencin özlemle yolun diğer yanına geçme isteğini. Zeytin ağaçlarının olduğu bahçe arkasına bir dağın manzarasını saklıyor. Vadi, en çok güneş batarken yakınlaşıyordu kalbime. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahsil Yücel’in Komşular kitabındaki karakterlerde benimle bakıyorlar sanki manzaraya. Nerede o karı koca şimdi? -Akşam yemeği için masa hazırlamışlar. Çocuklar pek sessiz. Anne babalarının her hareketini izliyor gibiler. Taze fasulye pişirilmiş, mevsim salatası yapılmış gibi. Yanında iki kadeh koca için. Sen beni sevmiyorsun diyecek gibi kadın orta yere. Kavga başlayacak ve ben yazarı gibi izleyen olacağım sanki.- İçeri geçmeli yeniden. Duymamalı hiçbir yabancı sesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi daha iyi bakıyorum sana Mağusa. Nefes almaya çalışır gibisin. Daha çok anı yaşatır gibi. Saklıyorsun insanları evlerin içinde. Sonsuzlukta kısa bir anın içinden geçiriyorsun beni, hepsi bu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3431004383434821902?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3431004383434821902'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3431004383434821902'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/06/magosada-bir-sabah.html' title='Mağusa&apos;da Bir Sabah'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2319724025590748569</id><published>2011-05-27T03:46:00.000-07:00</published><updated>2011-05-27T03:47:27.984-07:00</updated><title type='text'>Üç Yazar-Üç Hayat</title><content type='html'>ERZURUM ETKİNLİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe Keskin, Serkan Türk ve Kadri Özcan'ın katılacağı program çerçevesinde Üç Yazar-Üç Hayat başlığında şiir, roman ve öykülerindeki insan temasını anlatacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıp Dağ ve Şubat'ın Islak Elleri kitaplarıyla Ayşe Keskin,&lt;br /&gt;Trabzonlu Aleko kitabıyla Kadri Özcan,&lt;br /&gt;Uzak Yaz, Rüzgârlı Camlar ve Her şeyin Güzel Olma Nedenleri kitaplarıyla Serkan Türk..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ada Dergisi ve Serander Yayınları ortak etkinliğinde şair ve yazarlar söyleşi sonrasında kitaplarını okurları için imzalayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;28 Mayıs Cumartesi · 15:00 - 18:00&lt;br /&gt;ITIR Akademi Kültür Kafe (Eski Üniversite Kitabevi)&lt;br /&gt;Cumhuriyet Caddesi, Kızılay İş Merkezi, Zemin Kat, 25100 Erzurum&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2319724025590748569?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2319724025590748569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2319724025590748569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/05/uc-yazar-uc-hayat.html' title='Üç Yazar-Üç Hayat'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5825295529762879027</id><published>2011-05-18T12:50:00.000-07:00</published><updated>2011-05-18T12:53:11.563-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ayşe Keskin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ada Dergisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kadri Özcan'/><title type='text'>Üç Konukla Trabzon ve Edebiyat</title><content type='html'>Kayıp Dağ ve Şubat'ın Islak Elleri kitaplarıyla Ayşe Keskin,&lt;br /&gt;Trabzonlu Aleko kitabıyla Kadri Özcan,&lt;br /&gt;Uzak Yaz, Rüzgârlı Camlar ve Her şeyin Güzel Olma Nedenleri kitaplarıyla Serkan Türk..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ada Dergisi ve Serander Yayınları ortak etkinliğinde şair ve yazarlar söyleşi sonrasında kitaplarını okurları için imzalayacak.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;21 Mayıs Cumartesi · 15:00 - 18:00&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Trabzon Eğitim Kültür ve Sanat Derneği (İstanbul)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ihlamurdere Cad. Mısırlıbahçe Sok. No: 14 Türkali Mh. Beşiktaş, İstanbul,&lt;br /&gt;Tel: (212) 236 6261&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-5825295529762879027?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5825295529762879027'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5825295529762879027'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/05/uc-konukla-trabzon-ve-edebiyat.html' title='Üç Konukla Trabzon ve Edebiyat'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-337989723639591133</id><published>2011-05-09T12:20:00.001-07:00</published><updated>2011-05-09T12:23:14.503-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rüya kasrı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ercan yılmaz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Rüya Kasrı İçin Ercan Yılmaz ile Söyleştik.</title><content type='html'>Ercan Yılmaz'a Sordum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ercan Yılmaz, 'Âherli Zamanlar' ve 'İncire Yemin'den sonra üçüncü şiir kitabı 'Rüyâ Kasrı ile okuru selamladı. İstiâre Kuşları, Vera', Acemi Bahçe başlıklı üç bölümden oluşan kitap, Yılmaz'ın şiir yolculuğunda yeni bir aşamayı işaret ediyor. Şairin yaklaşımı ise daha lirik: "İbn Arabî'nin 'hayâl'inden yola çıktım; Gazzalî'nin 'rüyâ'sına vardım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Âherli Zamanlar' (2002) ve 'İncire Yemin'den (2007) sonra 'Rüyâ Kasrı' geçtiğimiz kasım ayında yayımlandı. Bu zaman içinde okurla aranda dilediğin bağın kurulduğunu söyleyebilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı okurlarla bir yer altı ırmağı gibi, bazı okurlarla da âşikâr bir bağ kuruldu galiba. İlk kitabım Âherli Zamanlar'da 'varlıkla yokluk arasına, rüyadan/asma köprüler kurduğumuz' diye bir mısra var. O asma köprülerde kâh hayalî kah da ete kemiğe bürünmüş okurlarla buluşuyorum zaman zaman. Ama itiraf etmeliyim ki, bir okur olarak kendimle istediğime yakın bir bağ hatta ünsiyet kurduğumu söyleyebilirim ki bu durum bana bir hayli keyif veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dün gece rüyamda yokluğu gördüm" diyor Mevlânâ asırlar öncesinde. Rüyâ Kasrı'nda sen kimlerin ya da nelerin yokluğunu gösteriyorsun okuruna?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden öncekilerin 'rüyâ' gibi metinlerinden hareketle yazıldı bu şiirler; onların ilhamıyla. Ben, eğer becerebilirsem tabii, başta dünyanın yokluğunu göstermek istiyorum. Dünyada oluşumuza kim şehadet edebilir ki? Meselâ 'ben' diye birinin var olmadığını, vehimden ve hayâlden ibaret olduğumuzu rüyâ diliyle imâ etmeye çalışıyorum. Bazen 'kim kurtaracak beni var olmaktan' bazen de 'olmamaktan yoruldum' diyerek. Velhasıl İbn Arabî'nin 'hayâl'inden yola çıktım; Gazzalî'nin 'rüyâ'sına vardım ben!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyâ Kasrı ne yapmaya çalışıyor diye sorsam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan kendi hâlimce, metaların insan varlığına hakim oluşuna karşı bir tavır geliştirmeye çalışıyorum. Öte yandan da Tanpınar gibi 'En uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak...' gibi bir gayretim var. Valery'nin 'büyü üretimi' olarak tanımladığı şiirin, bende 'rüyâ üretimi' olarak tezahür ettiğini söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstiâre Kuşları, Vera', Acemi Bahçe adını verdiğin üç bölümden oluşuyor Rüya Kasrı. Daha çok yaz'ı çağrıştıran şiirler, rüyâ âlemine açılan kapıları yaz'ın odalarında, teraslarında mı karşıladın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Uçurum oteli'nde yazıldı Rüyâ Kasrı. 'Ben şiiri bir yaz gününden öğrendim' der Hilmi Yavuz. Ben de varlığımın halkalarını daima yaz günlerinde sayarım. Güneşin, yaz ikindilerinin, meselâ haziran sabahlarının, ağustosböceklerinin hayranıyım ben. Ya benim hayranlığımın suç ortakları?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Yaz ve Arı ve Erguvân' şiirinde bazı imgeler, bazı şairleri çağrıştırıyor. Taş'ın Birhan Keskin'i, Nar'ın Haydar Ergülen'i, Erguvân'ın Hilmi Yavuz'u anımsattığı gibi. Bir şair geçtiği yollarda karşılaştığı şairlere aynı imgeleri tekrarlayarak mı selâm verir? İmgelerinizden biri de 'dil' mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil/söz ayrımından hareketle şiirin bir dil meselesi olduğuna ilişkin bir tavır var kitapta. Dil, bir imgeden ziyade şiirin yapıtaşı. Ben, bunu ustam Hilmi Yavuz'dan öğrendim. Yani güllerin şiirde sadece okunabileceğini. Gerisi metafizik boyut bana göre. Zaten metinlerarası yolculuk bende daima tinlerarası bir yolculuğa dönüşmüştür. Bachelard'ın 'anlık bir metafizik' olarak ifade ettiği tecrübeyi de göz ardı etmemek gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniyle değil de geçmişin sözcükleriyle yazılmış bir dil'i neden tercih ediyorsunuz şiirinizde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişin kelimeleriyle yazmıyorum; yaşayan ya da yaşamasını istediğim bir dili tercih ediyorum. Divân şairlerinden el almaya çalışan birinin atmosfer kurma çabası diyebilirsin buna. Yani dolaşımdaki dilin ötesinde durmak. Bu, aynı zamanda varolan dile karınca kararınca bir tavır alıştır. Biraz vicdan meselesi yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyâ varsa uyanmak, uyanınca bakılacak tabir kitapları vardır. Siz rüyâlarınızı neye yordunuz anlatırken?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha görülmeden tabir olunan rüyâların peşindeyim ben. Rüyâ Kasrı'nda varlığın bir rüyâ oluşuna imâ söz konusu. Bir yandan rüyâların hakikatin bir cüzü olduğuna inanan birinin kaleminden çıkmış şiirler olarak da bakılabilir. Ne diyordu Dostoyevski: 'İşte, olup olmuşu bu bir rüya, diye bana dudak büküyorlar. Hakikati rüyalar sayesinde görüyorsam, gerçekmiş, değilmiş, ne önemi var?'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Şairlerin yaşamı yoktur. Şiirlerdeki yaşama yaşam diye bakarlar. Başka bir yaşam bilmezler' diyor bir söyleşisinde İlhan Berk. Ercan Yılmaz'ın şiiri yaşamıyla ne kadar örtüşüyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir ile hayatı ne kadar ayrı tutmaya çalışırsam çalışayım, karşımda dil'in aynası, yalancılığımı her an yüzüme vuruyor. Beni hakikat medeniyetine yaklaştıran bir vasıta şiir. Belki de tüm çabam, şiirim gibi yaşadım diyebilmek için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyâ Kasrı'ndan sonra ne var yazı masanızda? Şiir dışında başka türde yazdıklarınızı okuyabilecek miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sıralar, Trabzon'un meşhur Ganita'sı ile ilgili bir kitabı bitirmek üzereyim. Mekânın poetikasına ilişkin bir deneme çabası. Bir de her gün yeni şeyler eklediğim bir Ada Defteri var. Yeni şiirler içinse yaz'ı bekliyorum; İkbal gibi 'Allah'ım bana akıl verdin, divânelik de ver' diyerek...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-337989723639591133?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/337989723639591133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/337989723639591133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/05/ruya-kasri-icin-ercan-ylmaz-ile.html' title='Rüya Kasrı İçin Ercan Yılmaz ile Söyleştik.'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6327541704586752984</id><published>2011-05-09T12:02:00.000-07:00</published><updated>2011-05-09T12:03:57.510-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='macaristan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='budapeşte günlüğü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Budapeşte Günlüğü</title><content type='html'>Brüksel’den havayoluyla Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye güzel bir bahar gününde iniyoruz. Çocukluğumuzda oynadığımız isim şehir oyunlarında ülkemizdeki şehirleri bir yana bırakıp duyduğumuz yabancı başkentleri yazardık. Onlardan biriydi Budapeşte. Hep etkileyici bir yanı olduğunu düşünürdüm. Otele yerleştikten sonra o büyük caddelerde gezmeye başladığımda düşüncemi doğrulayacak nedenler aramaya başladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden iki şehirmiş Buda ve Peşte. Tuna nehri bu iki kentin orta yerinden akıyor. Buda, nehrin batısında tepeciklerin üzerine kurulu. Nehrin diğer yakasındaki Peşte ise düz bir yerleşim yeri. Slavca’da Peşte’nin anlamı fırın, Buda’nın anlamı su’ymuş. Birbirinden farklı on köprü iki yakayı bir araya getiriyor. Köprülerden birinde arkadaşlarımla yürüyüp fotoğraf çekiyoruz. Manzara görülmeye değer doğrusu. &lt;br /&gt;Kafilemize öncülük yapan rehberimiz kendi dilimizde bize yaşadığı yerleri anlatıyor ve her gittiğimiz yere başka gözle bakmamıza hikâyeleriyle de katkı veriyor. Bu hikâyelerden biri Türk Kahvesiyle ilgiliydi. Onlar kahvemize “Kara Çorba” diyorlar. Nedeni de gelince Kanuni Sultan Süleyman, Budin’i fethetmek için bu bölgeye geldiğinde Macar komutanları yemeğe davet etmiş. Yemekler yenmiş, vakit ilerlemiş. Kalkıp gitmek istediklerinde kendilerine kahve ikram edilmiş. İlaçlı kahveleri içen komutanlar uyuyup kalmışlar. Onlar uyurken Osmanlı ordusu Budin’i hiç kan dökmeden fethetmişler. Macar komutanlar içtikleri kahveye o günden sonra “kara çorba” adını vermişler. Ben ve gazeteci arkadaşlarıma da ziyaretimiz sırasında içirdiler bu çorbadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macarlar biz Töröklere(Türklere öyle diyorlar) nasıl bakıyor en çok merak ettiğim konulardan biri bu. Acaba Türk edebiyatından hangi yazarlar bu dile çevrilmiş, günlük siyasetimizi ne kadar takip ediyorlar. Avrupa Birliği üyeliği sürecinde bizleri destekliyorlar mı? Sorularıma iki günlük gezim sırasında yanıtlar buluyorum. Günlük dillerinde yirmi kadar Türkçe kelime kullanıyorlar. Bu kelimelerin çoğu daha çok edebi metinlerde yer alıyor. Budapeşte Üniversitesi Türkoloji Fakültesi’ni ziyaretimiz sırasında bizi evimizdeymişiz gibi misafir ediyorlar. Türkoloji Bölümü Başkası Geza David, Türk Macar Dostluk Derneği yöneticileri Edit Tasnadi ve Maria Ivaniciks ve Macaristan’ın Ankara Eski Büyükelçisi Profesör Ishau Vasari’nin keyifli sohbeti sayesinde merak ettiklerime yanıt buluyorum. Orhan Pamuk, Yaşar Kemal gibi isimleri Macar Edebiyatına çeviren Edit Tasnadi ülkelerinde ne yazık ki Türk edebiyatının çok yaygın olmadığını ifade ediyor. Dilimize çevrilmiş çok bilindik bir Macar yazar hatırlamadığımı söylüyorum. Ada Dergisi’nde yayınlanmak üzere dilimize çevireceği Macar öyküleri için söz alıyorum. Her yıl üniversiteleri 15 civarında öğrenciyi kabul ediyormuş. Türkoloji bölümüne giren öğrencilerin iş bulma imkânlarının neredeyse yok denecek seviyede olduğunu da söylüyorlar. Yine de etkin olmaya çalıştıklarını, çevirdikleri kitapları göstererek ifade ediyorlar. Gezimizin en etkileyici bölümlerinden biri olarak hafızamda kalıyor Türkoloji bölümü ziyaretimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macar–Türk Dostluk grubu üyesi milletvekilleriyle bir görüşme yapıyoruz. Jobbik Partisi’nden ve Türk-Macar Parlamentolarası Dostluk Grubu Başkanı Tamas Hegedus verdiği önemli mesajlar dışında ülkemizde çok ses getirmiş iki dizinin bugünlerde (Ezel ve Bin bir Gece) önemli televizyon kanallarında gösterildiğini ve çok beğenildiğini söylüyor. Görüşmenin en ilginç anlarından biriyse Macar sağcı Partisi vekilinden geliyor. “Avrupa’daki tüm sağcı partiler Türk düşmanıdırlar, sadece Macaristan’daki sağcı parti hariç. Hatta Macar sağcı partisi Türk dostudur. Avrupa’daki tüm sağ partiler Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı iken sadece Macar sağcı partisi hararetle Türkiye’nin AB’ye girmesini savunur.” Birbirlerine düşünce olarak tamamen zıt olan parlamenterler Türkler mevzu olduğunda aynı tarafta yer almaktan memnunlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine görüşmelerimiz sırasında Türklerle akrabalıklarına vurgu yapmaları, Avrupa birliği sürecinde ülkemizi desteklediklerini sıkça ifade ettiklerini de belirtmeliyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macar Parlamentosunda şimdi 6 partiyi temsilen 386 vekilin yer aldığını, önümüzdeki seçimlerde bu sayının 300’ün altında olacağını ifade ediyor rehberimiz. Kabineleri 8 bakandan oluşuyor. Muhteşem binasına rağmen gösterişsiz koltuklarıyla bizim meclisimizle ister istemez kıyas yapmamıza neden oluyor. Meclis binasının orta yerinde kralın tacının sergilendiği bir bölüm var. Tacın başında iki asker sürekli nöbet tutuyor. Nöbet değişimine denk geliyoruz. Ziyaretçiler bu anı fotoğraflamaya çalışıyor. Bütün kralları, dönemin önemli kişileri sarayın her yanında heykellerle bugüne taşınmış. Etkilenmemek mümkün değil bu mimariden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz küsür yıl Osmanlı topraklarında yer almış Budapeşte’de Osmanlı ve Türklerin etkisini görmek bugün bile mümkün. 1500’lü yılların ortalarında vefat eden Bektaşi dervişi Gül Baba türbesi Buda’nın sırtlarında. Geçmiş yüzyıllarda bizim topraklarımızda birlikte yaşadığımız insanların varlığının neredeyse inkâr edildiği bir dönemde Avrupa’nın orta yerinde bir ülkede Mustafa Kemal yürüyüş yolunu gördüğümdeyse tebessüm ediyorum sadece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temiz sokaklarında sabahın dördünde bile insanların rahatlıkla dolaşabildiği, huzurlu bir kent Budapeşte. Macar ekonomisinin kötü durumda olmasına rağmen mesai bitimi 18:00’de iş yerlerinin çoğunun kapanması ilginç. Aynı zamanda birçok işyerinin küçücük pencerelerden oluşan vitrinleri, abartısız tabelaları dikkatimi çeken diğer bir nokta...  İki günlük gezim sırasında boğucu olmayan, yaşayan bir kent gördüm. Mutlaka bir kere daha gelmek isteyeceğim bir kent Budapeşte. Aklıma şiir düşüren bir yer.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6327541704586752984?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6327541704586752984'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6327541704586752984'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/05/budapeste-gunlugu.html' title='Budapeşte Günlüğü'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3743110182475902987</id><published>2011-05-09T12:00:00.000-07:00</published><updated>2011-05-09T12:02:13.677-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='brüksel günlüğü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Brüksel Günlüğü</title><content type='html'>Geçtiğimiz hafta içerisinde iki Avrupa kentinde geçirdim. Belçika’nın başkenti Brüksel ve Macaristan’ın kalbi Budapeşte... İki kentle ilgili daha önce sayısız şey duymuştum. Şüphesiz bilmediğiniz bir ülkeye şehre giderken belli araştırmalar yapar gittiğinizde yabancılık çekmemek için gerekli tüm önlemleri alırsınız. Bu defa bildiklerimi unutmak ve hafızamda yeni yerler yaratmak için hiçbir araştırma yapmadım. Hatta çanta hazırlığımı uçağımın hareket saatinden iki saat önce yaptım. &lt;br /&gt;Brüksel’e uçağımız pazartesi dört sularında indi. Benim dışımda çeşitli kentlerden gelen gazeteci arkadaşlarım da vardı. Havalimanından kalacağımız otele giderken bildik tanıdık görüntülerle karşılaşmayı umarak pencereden geçtiğimiz yollara, caddelere, sıra sıra dizilmiş eski apartmanlara baktım. Nedense ülkemdekine benzeyen bir şey aradım. İlk başta mimarisiyle kentin beni etkisi altına aldığını söyleyebilirim. Yüzyıllık taş binaların önlerinden gökyüzüne doğru dalları uzanmış ağaçlar, modern bir Avrupa kentinde olduğunuzun işareti geniş bulvarlar ve parklar. Her binanın gövdesinde bir meyveymiş gibi boy veren heykeller. Bir benzerlik keşfediyorum ilk on beş dakikada. Daha otele gitmeden parklarda elişi ören gurbetçi kadınlarımızı görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otele yerleştikten bir süre sonra gazeteci arkadaşlarla kent meydanına gidiyoruz. Brüksel’in orta yerinde turistlerin akın ettiği Grand-Place ve çevresi muhteşem bir mimarinin özelliğini taşıyor. Hükümet konağı olarak da kullanılan bina 50 yılı aşkın sürede yapılmış.  Brüksel’e gelenlerin ilk uğrak yerleri bu meydan ve çevresinde sayısız insan fotoğrafla ölümsüzleştirmeye çalışıyor gezisini. Akşam yemeğini bu meydandaki restoranlardan birinde yedikten sonra kenti keşfetmeyi sürdürüyoruz.&lt;br /&gt;Ertesi gün daha önceden belirlenmiş çeşitli kurum ve kuruluşlardan temsilcilerle görüşmek üzere otelden yola çıkıyoruz. Türkiye ve AB ilişkileri, Avrupa Birliğine Türkiye’nin katılımı konusunda bizi Eski AB Büyükelçisi Profesör Albert Maes bilgilendiriyor. Bugüne kadar AB’ne neden giremediğimizi, girmemizin hangi şartlarda gerçekleşebileceğinin altını çiziyor Albert Maes. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra Brüksel’deki Türk gazetecilerle öğle yemeğinde buluşuyoruz.  &lt;br /&gt;AA Brüksel Muhabiri Feyzullah Yarımbaş, Zaman Brüksel Temsilcisi Selçuk Gültaşlı, NTV Brüksel Temsilcisi Güldener Sonumut ve Belçika’da gazete çıkaran Yusuf Cinal ile keyifli bir söyleşi gerçekleşirken hiç de alışık olmadığımız bir yemek yiyoruz. Buharda pişirilmiş Somon.  Gazeteciler bize özellikle Belçika’da yaşayan Türk nüfusla ilgili bilgiler verirken aynı zamanda Avrupa’daki Türk politikacılardan bahsediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brüksel’deki görüşmelerimizdeki en ilginç toplantılardan birini Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten ile yapıyoruz. Rujiten’in konuşmasında her gün Türkiye’de olup biteni takip ettiğini, gazeteleri okuduğunu, basın çevrelerinden siyasetçilerden Türkiye ile ilgili herkesin ziyaretlerini kabul ettiğini söylüyor. Ayrıca “Her ay Avrupa Komisyonu’nun Ankara’daki temsilciliğinden ilerleme raporu geliyor. Bunları irdeliyorum. Yani sadece rapor yazmak değil her yönüyle Türkiye’yle ilgileniyorum. Yalnız şu sıralar ne yazık ki Türkiye’yi ziyaret edemiyorum çünkü malumunuz seçim var ve bu sürece dahil edilmek istemiyorum.” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gazetecinin “Gazeteci tutuklamalarına karşı özellikle hükümetin savunması, söz konusu kişilerin yazdıkları yazılardan, yaptıkları haberlerden dolayı değil; yasadışı örgüte üye olduklarından dolayı tutuklandıklarını yönünde. Basın özgürlüğü adına basın mensuplarının suç işleme konusunda başka hakları, imkânları mı var?” sorusuna ise şu yanıtı veriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir suç karşısında elbette herkes eşittir, kimsenin ayrıcalığı yoktur. Ancak medyanın da tam özgür olması gerekmektedir. Medya üzerinde baskı varsa sağlıklı bir toplum yok demektir. Türkiye’de tutuklanmış gazetecilerin sayısı inanılmaz derecede. Burada bir problem olduğu kesindir. Benim raporda üzerinde durduğum bir konu da, gazetecilerin tutuklu kalma süreçlerinin çok uzun olmasıdır. Evet, savcıların bu insanların başka suçlardan dolayı sorgulandıkları yönünde açıklamaları var. Ben olayların muhtemel sonuçları ile ilgileniyorum. Türkiye’de 3 yıldan uzun süredir tutuklu bulunan ve mahkemesi yapılmayan insanlar var. Bu akıl alır bir durum değildir. Buna tepki göstermek zorundayız.”&lt;br /&gt;Görüşmelerimizden fırsat buldukça Grand-Place ve çevresini tekrar tekrar dolaşıyoruz. Brüksel meydanındaki yatar şeklindeki Everard' t Serclaes'in İsa Heykelini bir inanışa göre sol elleriyle sıvazlayan turistler bir kere daha bu meydana gelebiliyorlar. İşi garantiye almak için hem sağ hem de sol elle bu ritüeli yerine getiriyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı meydana yakın Manneken Pis (işeyen çocuk heykeli) ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken yerlerden biri. Manneken Pis ile ilgili sayısız hikâye anlatılıyor bunlardan birkaçı şöyle sıralayabilirim. Savaş sırasında şehri çevreleyen duvarların dibine bir bomba düşmüş, hem de cephaneliklerin yanına. Küçük bir çocuk bu bombanın üzerine işemiş ve şehir kurtulmuş. Diğeriyse küçük çocuk heykelin bulunduğu sokakta oturan bir cadının evinin kapısına işemiş. Buna çok sinirlenen cadı çocuğu taşa çevirmiş.  Bir diğer efsane ise çocuğunu kaybeden bir adam ile ilgilidir. Adam kaybolan çocuğunu iki gün sonra heykelin bulunduğu sokak yakınlarında işerken bulur. Çocuğuna kavuşan baba bu ani ölümsüzleştirmek için heykeli yaptırır.&lt;br /&gt;Trabzonla neredeyse aynı havayı gördüğüm Brüksel’de bugünlerde baharın başlangıcı yaşanıyor. Çiçeklenen ağaçlar bu resmi kentin yüzünü bir nebze olsun değiştirmiş gibi. Üç gün kaldığımız Brüksel’den ayrılıp Budapeşte’ye doğru giderken aklımda bir de mağaza vitrinlerini süsleyen çikolatacılar kalıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3743110182475902987?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3743110182475902987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3743110182475902987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/05/bruksel-gunlugu.html' title='Brüksel Günlüğü'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-4151269843808905041</id><published>2011-04-25T11:38:00.000-07:00</published><updated>2011-04-25T11:40:29.599-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk öyküleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ada Dergisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Tutku ve Üç Şilahşör</title><content type='html'>“Tutku” diye bağırdı kadın. Sesin geldiği yeri bulmaya çalışırken başımı sağa sola çevirdim. Kaç gündür boynumda yer etmiş ağrı dinmemişti ve yine içeriden bir yerden etimi kesiyorlarmış gibi hissetmeme neden oldu. Solumda kurumaya başlamış ağaçlar vardı. Kurumuş yapraklara basan birkaç ihtiyar banklara kurulmuş aralarında laflıyordu. Otopark ağzına kadar doluydu. Gençten bir çocuk aracın arka tarafını boş bulduğu bir köşeye sokmaya çalışıyordu. Sakalını haftalardır kesmeyen görevlinin çocuğa çıkışan sesini duydum o sırada. “Tutku” diye bağıran kadını görmek için başımı diğer yöne çevirdim. O tarafta süpermarketin giriş kapısı iki de bir açılıp kapanıyordu. Kasiyer kızlar önlerindeki salça kutularını, peçeteleri, yağları, sigaraları barkottan geçirip bir yandan poşetlere dolduruyordu. Bir filmde duymuştum kasiyerler en önde durdukları için kimsenin dikkatini çekmez diyordu. Bu sözü doğrulamak ister gibi yüzlerine bakıyorum kızların. Biri dışında diğerleri pek dikkat çekmiyordu. Solmuş bir kırmızıyı andırıyordu üzerlerine giyindikleri tişörtleri. Ayın elemanı bunlardan hangisidir diye sordum kendime. Sanki yanıtı bilecekmiş gibi. Panoda bir ay boyunca hangisinin çirkin fotoğrafı duracak. Boyunlarını nedense hep fazla kaldırmış olurlar fotoğraf çekiminde. Sözün doğru olduğuna karar veriyorum. Marketten küçük bir çocuk çıkıyor. Elindeki büyükçe bir poşeti peşi sıra sürüklüyordu. “Tutku” diye bağıran kadın neredeydi. Tekrar seslenmeye gerek duymamıştı. Belki de tutku onu duymuş ve yanına gitmişti. &lt;br /&gt;Benim tanıdığım Tutku’yu düşündüm. En sondan başlarım bir insanı anlatmaya. Bilmediğim bir şehir, bilmediğim bir terminaldeyim. Numaraları çeviriyorum. Tutku o şehirde oturuyor. Param bitmiş. Bankamatik kartımı çalıştıramamışım ya da o bankamatikten para çekilmiyor. Son numarayı da çevirip bekliyorum. Birkaç kez çalıyor telefon. O sırada neler söyleyeceğimi düşünüyorum. Tutku’nun sesini beklerken telefonda daha yaşlıca bir ses duyuluyor. Tutku’yu istiyorum telefona. Biraz bekleyin diyor karşıdan açan. Biraz bekliyorum. Önümden sürekli valizli insanlar geçiyor. Dışarıdan davul zurna sesi geliyor kulağıma. Asker uğurlayan insanlar. Tutku’nun bildiğim sesi duyuluyor. Şaşırıyor onu aramış olmama. Epeydir karşılaşmamışız. Bankamatikten, para çekemediğimden, bahsediyorum. Bana yardımcı olmasını istiyorum. Aslında bulunduğum yere yakınmış lakin gelmesi mümkün değilmiş. Dışarıdaki taksilerden bahsediyor. Bilmem hangi semtte şubesi varmış bankanın. Sonra iyi günler diliyor ve kapıyor telefonu. Soğuk sesini, kurduğu birkaç cümleyi tekrarlıyorum içimden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kitapçıdayız. Ünlü bir yazarın son çıkan romanı üzerine konuşuyoruz. Kitapta birkaç sayfada görülüp kaybolan kişilerden hangisinin dikkatini çektiğini soruyorum arkadaşıma. Ben yalnızca başrollerle ilgileniyorum diyor arkadaşım. “Hem kule görevlisi adamın sokakta görüp selamlaştığı adamdan bana ne” diye ekliyor.  O sırada Tutku oturduğu masadan söze karışıyor. “Gözlem notlarını çekmecede bulup hiç merak etmeden görevliye teslim eden adamı merak ettim” diyor gözlüğünün üstünden bakarak. Daha önce konuşmuşluğumuz yok onunla. Karşılaştığımızı da hatırlamıyorum. Saçları omuzlarını örtüyor. &lt;br /&gt;İnsan şöyle karıştırmaz mı defteri? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“203. gün. Ev boş. Saatlerdir bakıyorum. Bir gölge gördüm sandım önce. Duvarı boydan boya geçti aynı gölge. Sonra açık duran kapı kapandı. Aynı pozisyonda durmuş olduğumdan az kalsın uyuyacaktım. Bir anda kapının kapalı olduğunu fark edince ayağa kalkıp pencere önündeki dürbüne uzandım. Oraya daha önce gitmemiş olsam da kaç gündür baktığım pencerenin arkasındaki eşyaları tanıyordum. Büyükbabamın evindekine benzer o geniş koltuk. Yemek masasının üzerindeki biblolar, bir torunun çocukluk fotoğrafı. Sonra iki fincan ve önündeki dolu küllüğü görmüştüm. Sanki az önce kahve içilmiş ve tersine çevrilmiş fincanlar.  ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün gün yazılmış notlar.  Ezberlemiş gibi sıralıyor bazı cümleleri. Kitabı bildiğimden benzer cümleler olduklarını hatırlıyorum. &lt;br /&gt;“Nasıl meraksız bir adammış. Bunları okumadan teslim ediyor defteri. Yine de çekmeceden defteri çıkarıp aldıktan sonra görevliye gidene kadar bir şeyler okumuştur diye merakla kitabın sonuna kadar okudumdu” diye sürdürdü konuşmasını. “Yazar teslimatçı gibi kullandı adamcağızı. İçinden merak duygusu alınmış birini pek görmedim etrafımda” dedi. Sonra bizim masaya gelip kuruldu. Anlattı da anlattı. Sohbetimiz koyulaştı sonraki günlerde. Üç silahşor diye takılmaya başladı arkadaşlarımız bize. Tutku’nun anlattıklarıyla tanıdık onu. Sevdik. Bizden biri olmasını kabullendik zaman içinde. O ilk karşılaşmadaki sesindeki heyecandan eser yoktu son konuşmamızda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardır düşünmemiştim, hatta aklıma bile gelmemişti varlığı. “Tutku” diye bağırınca kadın, hep varmış ve onu görecekmişim gibi istem dışı onu aradı gözlerim. Ağaçların altındaki ihtiyarlara doğru yürüdüm. Sararmış yaprakların çıtırtıları arasında yürümek iyi gelmişti bana. Güzün son günleriydi.  Az önce duyduğum sesi bir kez daha duydum. İhtiyarlardan biri ayakucuna uzanmış köpeğini seviyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;ADA DERGİSİ 13.SAYIDA YER ALMIŞTIR.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-4151269843808905041?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4151269843808905041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4151269843808905041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/04/tutku-ve-uc-silahsor.html' title='Tutku ve Üç Şilahşör'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3505594226595263059</id><published>2011-04-21T14:12:00.000-07:00</published><updated>2011-04-21T14:13:26.857-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eliz dergisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Derinden</title><content type='html'>ben kendimi dike dike, &lt;br /&gt;söke söke derimden&lt;br /&gt;bazı kazak, bazı çorap &lt;br /&gt;ördüm içimde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen birikmiş bulutları saydın&lt;br /&gt;kimi yağmur, alçak bulut &lt;br /&gt;göğünden dökülürken akşam&lt;br /&gt;sonrasını unutup yaşamadın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tarihi yitirmiş bir gövde&lt;br /&gt;unutulmuş savaşlar geçerken&lt;br /&gt;bilmez mi uzanmış ölü atları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yakılmış evleri olur ülkelerin&lt;br /&gt;acısız çiçek açmaz dağlarda&lt;br /&gt;kurumuş otlar eskiyen güneşten&lt;br /&gt;tanır insan kaybolan gençliğini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;balkon iplerine asmış çamaşırlarını&lt;br /&gt;ölü çocukları doğuran anneler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimi rüzgâr fitilini yakar ağrıların&lt;br /&gt;pimi çekilmiş bir bomba &lt;br /&gt;patlayacak şimdi söküklerimden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dağılan yalnızca anılar mı olacak&lt;br /&gt;günleri tüketen bilinmezlik suyu&lt;br /&gt;kana kana içtiğimiz derinden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben kendimi dike dike, &lt;br /&gt;söke söke derimden&lt;br /&gt;bazı kazak, bazı çorap &lt;br /&gt;ördüm içimde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(ELİZ DERGİSİ NİSAN 2011 SAYISINDA YER ALMIŞTIR.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3505594226595263059?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3505594226595263059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3505594226595263059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/04/derinden.html' title='Derinden'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2806312090343896495</id><published>2011-02-21T13:46:00.000-08:00</published><updated>2011-02-21T13:47:24.083-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Çöl ve Kir</title><content type='html'>bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm &lt;br /&gt;ne varsa benimle geliyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içeriye açılan kapılar vardır &lt;br /&gt;orada dururum birinin önünde&lt;br /&gt;bakarım dönecek anahtarlara &lt;br /&gt;kilitlere, &lt;br /&gt;açılacak olana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla&lt;br /&gt;bir salyangoz yürür yeniden &lt;br /&gt;aynı serin yaprakların arasında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hem ağrısısın içimin &lt;br /&gt;hem istediği şenlik, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;döndüm dersin &lt;br /&gt;yakasını düzeltirken gömleğimin&lt;br /&gt;kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir&lt;br /&gt;söz edersin tozundan kumundan ayaklarından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içimiz çölse biri geçmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Edebiyatı Dergisinde yer almıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2806312090343896495?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2806312090343896495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2806312090343896495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/02/col-ve-kir.html' title='Çöl ve Kir'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3515243527929362336</id><published>2011-02-15T14:55:00.000-08:00</published><updated>2011-02-15T14:56:43.901-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ayşe Keskin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İlker Filiz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kadri Özcan'/><title type='text'>Her Yönüyle Trabzon Etkinlikleri-5</title><content type='html'>Her Yönüyle Trabzon etkinliklerinin 5.si 19-22 Şubat tarihleri arasında Ankara AKM’de gerçekleştiriliyor. Bu yıl etkinliklere Serander Yayınları ve Ada Dergisi olarak katılıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkinlikler çerçevesinde Ayşe Keskin yeni şiir kitabı “Şubat’ın Islak Elleri”ni okurları için 20-21 Şubatta 15:00-17:00 saatleri arasında imzalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Kadri Özcan ilk romanı “Trabzonlu Aleko”yu 20-21 Şubat tarihleri arasında 17:00-19:00 saatleri arasında imzalayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk etkinliklere bu yılda iki dinletiyle katılıyor. Ayrıca “Uzak Yaz”, “Rüzgârlı Camlar” ve “Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri” adlı kitaplarını fuar boyunca imzalayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinleti saatleri ise şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21 Şubat Pazartesi günü 13:30 - 14:30 saatleri arasında “Trabzonlu Genç Şairler” etkinliğinde Serkan Türk, Kaan Koç, Yıldırım Vural, Çiğdem Oflu ve Zeki Bostan şiirlerini seslendirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Şubat Salı günü 13:30-14:15 saatleri arasında “Dizelerden Bestelere Serkan Türk Şiirleri” adlı etkinlikte genç müzisyen İlker Filiz'in Serkan Türk şiirlerinden bestelediği "Geldim", "Yokluğunun Kuşları"," Çöl ve Kir", "Sizi Unutmadım", "Portekiz","Soluyorsun"ve “Yağmur Dindiren” gibi şarkılarını bu kez canlı performans olarak dinleyebilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3515243527929362336?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3515243527929362336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3515243527929362336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/02/her-yonuyle-trabzon-etkinlikleri-5.html' title='Her Yönüyle Trabzon Etkinlikleri-5'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3531547874010446979</id><published>2011-02-15T03:12:00.001-08:00</published><updated>2011-02-15T03:12:40.094-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk öyküleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='enise hürrem turan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Rüzgârlı Canlar</title><content type='html'>Bu hafta sizlerle Yazın Odası’nda çok genç bir arkadaşımızın yazısını paylaşacağım. Bunun iki nedeni var. 14 Şubat Dünya Öykü Günü dolayısıyla bir yazı yazmayı planlıyordum. Yazı masasına oturduğum sırada Enise Hürrem Turan’ın “Rüzgârsız Canlar’ için” başlıklı yazısı posta kutuma düştü. Gelen mektubu okuyunca sizlerle bu yazıyı paylaşmaya karar verdim. Sakarya’da Cemil Meriç Lisesi’nde okuyor Enise Hürrem Turan. Bir lise öğrencisi olarak okuduğu öykü kitabını aralayıp bırakmıyor üzerine düşüncelerini ifade eden bu güzel yazıyı kaleme alıyor. Ne yazık ki birçok üniversite öğrencisi yazı yazmayı bırakın yıl içinde bir kitap okumuyor. Sözü onun cümlelerine bırakırken bütün öykü severlerin gününü kutluyorum.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“yolun sonu-&lt;br /&gt;ben hala yaşıyorum&lt;br /&gt;şu güz akşamı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 yılının Mart ayında ikinci baskısı SERANDER Yayınevinden çıkan Rüzgârlı Camlar, Serkan Türk’ün basit görünen olayları nasıl da doğru kavradığının bir kanıtı olarak öykü kılığında sunuluyor önümüze kese kâğıdı içinde. Hayatın renkleri içinde mat olanları seçenler için bir canlandırma seansı Rüzgârlı Camlar.&lt;br /&gt;Üç bölümüyle üç dizelik haikuları  hatırlatıyor kitap. “Camlar,/ rüzgârlar,/ bulutlar.” Bir, iki, üç… Beş, yedi beş. Sözcük kırıntılarının üzerine kurulmuş bir bilgelik ve sadelik mimarisi eseri. Rüzgârlı Camlar nesir olarak yazılmış kısa bir şiir-öykü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar, kibritler, bahçeler, hayaletler ve köstebekler… Hiçbiri artık sizlere eskisi gibi görünmeyecek. Sessizliğinin inanılmaz büyüsüyle Serkan Türk sizlere bütün bunlar hakkında bildiklerinizi unutturacak ve elbette reddetmeye dilinizin varmayacağı bir teklif sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ‘yolculuk’ kitabı. Karanlık çökse de parlayan yıldızlar gibi aydınlık kelimelerini zorlanmadan okuyabilirsiniz, ayrıca yönünüzü kolayca bulasınız diye bir deniz feneri mevcut kıyısında. Islak ormanların derinliklerinde dipte bir yerde kör bir köstebek olsanız bile okumak size zahmetli bir iş gibi gelmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanamayacağınız bir hızla bitireceksiniz kitabı… İstanbul trafiğinde bir kıyıdan ötekine geçerken bile pekâla bitirilebilir... Devrin kitabı bu, devri unutturmak adına yazılmış olsa da. Yolda birbirini küfreden adamların ve korna seslerinin içinde bir küçük otel daha yolunuzu bitirmeden kapılarını size ardına dek açmış olacak. Huzur’un kapıları vardır. Bu otelin kapıları da onun yeryüzündeki benzeri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk, öykülerinde kullandığı o sakin dille insana kendi hayat hikâyesini unutturmak çabasında gibi görünüyor. Hangimizin hayatına bir bahçe girdi ki? İşin tuhaf yanı insanın bu öyküleri kendi hayat hikâyesiymiş gibi benimseme eğilimi… Hikâyenin ne olduğunu bilmeyenler gibi gerçek sanma eğilimi yazılanları, anlatılanları… Bu eğilim Serkan Türk’ün o dargın üslubundan kaynaklanıyor belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitap ağrıyan bedeninizi bırakabileceğiniz bir koltuk, verandada bir sallanan sandalye, fincandaki kahve. Her ne derseniz deyin bu kitap tam anlamıyla bir otel. Karışmış kafanızı, yorgun olan hücrelerinizi, kırgın kalbinizi kendinizden uzaklaştırabileceğiniz, kovduğunuzda  ‘Acaba nereye gider?’ diye endişelenmeyeceğiniz etrafı erguvanlarla süslenmiş KUŞLARIN ÇIN ÇIN çınlayabildiği bir başka aleme ait bir otel. Oyunda verilmiş bir perde arası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları sizlere narin bir kitap sunuyor. Ustaca bir kaçış için en kolay yöntem bir kitaba gömülmektir her zaman. Ama sizi nereye götüreceği kitabın insafına kalmıştır, bazıları çok insafsız olup sizlere kötü rüyalar yaşatabilirler ama Rüzgârlı Camlar adından da belli olduğu üzere pervazında bir ‘küstüm otu’ olan pencerenin açık camından içeri sızan sıcak ve fesleğen kokulu meltemin peşine takacaktır sizleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizleri bu güz yapraklarıyla uslanmış yoldan eskiye götürmeye davet ediyorum… Sadece yaprakları aralayın yeter… Orada ‘tanımadığınız bir merdiven’ bulacaksınız bu merdiven sizleri kitabın arka kapağında sizi bekleyen yere götürecek. Zeytin ağaçları, renkli bulutlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz… Emanetini utanç kaynağıymış gibi saklayan canlılar! Sakladığınızın rengi işte burada. Biraz yeşil, biraz kırmızı biraz da kahverengi ve mavi! Renklerinizi kaybetmeyin… Gri olmakta değil marifet… Marifet bize bahşedileni kollayabilmekte.&lt;br /&gt;Ve sözcükler yan yana bir anahtar oldular sol, köşede… Bir fırtına melodisi yaprakları uçuracak bir yerde…”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3531547874010446979?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3531547874010446979'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3531547874010446979'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/02/ruzgarl-canlar.html' title='Rüzgârlı Canlar'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7061104185520283364</id><published>2011-02-14T11:50:00.001-08:00</published><updated>2011-02-14T11:50:57.652-08:00</updated><title type='text'>Mehmet Kuvvet'in ikinci öykü kitabı Kanguru Yayınlarından çıkıyor.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-eBuUmTeZ08M/TVmHfBzuV3I/AAAAAAAAAKQ/4P45jA2ObRk/s1600/mehmet.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-eBuUmTeZ08M/TVmHfBzuV3I/AAAAAAAAAKQ/4P45jA2ObRk/s320/mehmet.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573634980978775922" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7061104185520283364?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7061104185520283364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7061104185520283364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/02/mehmet-kuvvetin-ikinci-oyku-kitab.html' title='Mehmet Kuvvet&apos;in ikinci öykü kitabı Kanguru Yayınlarından çıkıyor.'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-eBuUmTeZ08M/TVmHfBzuV3I/AAAAAAAAAKQ/4P45jA2ObRk/s72-c/mehmet.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-928471199009414992</id><published>2011-02-14T09:22:00.000-08:00</published><updated>2011-02-14T09:37:02.601-08:00</updated><title type='text'>Kadri Özcan'ın ilk romanı Trabzonlu Aleko...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-hcl6WuFoEhQ/TVloFOkC96I/AAAAAAAAAKI/uMStWU7-jpg/s1600/trabzonlu%2Baleko.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 208px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-hcl6WuFoEhQ/TVloFOkC96I/AAAAAAAAAKI/uMStWU7-jpg/s320/trabzonlu%2Baleko.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573600452865619874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-928471199009414992?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/928471199009414992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/928471199009414992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/02/kadri-ozcann-ilk-roman-trabzonlu-aleko.html' title='Kadri Özcan&apos;ın ilk romanı Trabzonlu Aleko...'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-hcl6WuFoEhQ/TVloFOkC96I/AAAAAAAAAKI/uMStWU7-jpg/s72-c/trabzonlu%2Baleko.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2877661543899577418</id><published>2011-02-14T09:18:00.000-08:00</published><updated>2011-02-14T15:48:07.098-08:00</updated><title type='text'>Ayşe Keskin'in ikinci şiir kitabı  "Şubat'ın Islak Elleri" Serander Yayınlarından..</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-icTdVilFp9w/TVlkWUqBolI/AAAAAAAAAJ4/rKCrtLTXP_c/s1600/ay%25C5%259Fe%2Bkeskin.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 219px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-icTdVilFp9w/TVlkWUqBolI/AAAAAAAAAJ4/rKCrtLTXP_c/s320/ay%25C5%259Fe%2Bkeskin.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573596348512576082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2877661543899577418?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2877661543899577418'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2877661543899577418'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/02/ayse-keskinin-ikinci-siir-kitab.html' title='Ayşe Keskin&apos;in ikinci şiir kitabı  &quot;Şubat&apos;ın Islak Elleri&quot; Serander Yayınlarından..'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-icTdVilFp9w/TVlkWUqBolI/AAAAAAAAAJ4/rKCrtLTXP_c/s72-c/ay%25C5%259Fe%2Bkeskin.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3275254539539629165</id><published>2011-02-12T15:24:00.001-08:00</published><updated>2011-02-12T15:24:59.124-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Geldiği Gibi Gitmez İnsan</title><content type='html'>Sevdiklerinle birlikte bu şehirde son günlerini geçiriyorsun. Doğduğun kentten çok uzakta bir eve, sokağa bakacak olmanın tedirginliğini yaşadığın ilk günler geçip eskimiş. Yağmurun sesiyle denizin hırçınlığını insan yüzlerinden okunabileceğini keşfetmenin heyecanının üzerinden yıllar su gibi…  Buranın uzağında başka birine dönüşeceğini biliyorsundur. Geldiği gibi gitmez insan. Giderken başka birini götürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk geceni hatırlıyor musun Trabzon’da? Karanlık ve sessiz bir gece miydi? Yoksa bir şeylere başlamanın o garip heyecanıyla için içine sığmıyor muydu? Yaşları seninkiyle aynı yüzlere bakarken ne hissediyordun? O ilk günün sonrasında yavaş yavaş tanımak ara sokakları, ışıltılı caddeleri, yokuşu. Dolmuş duraklarını, lokantaları ezberlemek. Pazarları pide yeniliyormuş bu evlerde demek ve sonra bir pidecide almak soluğu. Doğanın güzü yaşadığını bilerek alışmak solan renklere… Bir yılın bitimine doğru bakmak okulun penceresinden. Uzak sözcüğünü içinde hissetmek… Uzakta olmanın cam kırıkları gibi bir yerlerine battığını ve canını acıttığını söyleyecek birilerini aramak etrafında. Sonra kışı, ardından baharı yaşamak hissederek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaklarında selâm vereceğin insanların günden güne artışı… Telefonunu arayanların çoğuyla aynı kentte yaşıyorsun artık. Karşılaşmaların sonrasında gülümseyen bir yüzle günü sürdürmek. Akşam için planlar yapmak. Sinemanın ya da okulun çıkışında fark etmez sınavlarla ilgili değerlendirme yapmayı sürdürüyorsundur. Her fırsatta uygun fiyatlı otobüs ve uçak bileti aramak bir alışkanlığa dönüşüyor hayatında. Tatil dediğin nedir ki üç günde ben ekleyeyim diyerek bu süreyi uzatmayı seçiyorsun. Yaz tatillerindeyse bir an önce evime dönmek istiyorum şu günler geçsin diye söyleniyorsun. Doğduğun yere ait hissetmemeye başlıyorsun zamanla. Bozkır kurduyken Karadeniz uşağına dönüştüğünü mutlaka anlıyorsun içten içe. Hepsi birkaç senenin içinde oldu. İnsan yeni bir kentteyken yavaş yavaş koza örer kendine. İçinde şekillendiği, geliştiği, büyüdüğü, evrimini yaşadığı bir koza… Ve bir gün o kozanın içinden çıkıp gideceğini de bilir.&lt;br /&gt;Bir kenti kent yapanın fabrikaları, mağazaları, büyük çarşıları ve sokakları değil de insanları olduğunu bilmek. Bunu bilecek kadar büyütmek kalbi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ev nasıl boşalır? Giysi dolabındaki kıyafetleri yatağın üzerine yığdıktan sonra bazılarını kenara ayırıp, bazılarını valizin içine yerleştirmekle mi? Defterleri, kitapları kutsal bir emanetmiş gibi parmak uçlarınla okşayarak ne yapacağını bilmeden karşılarında uzun uzun bekleyerek mi? Bir ev nasıl boşalır? Çekmecelere attığın notları toplarken birkaç yılını da topluyormuş gibi hissedeceksin mutlaka. Yaptığın yolculukları düşüneceksin. Cama yasladığın yanağın üşüyecek o zaman bir daha. Odanın ortasındaki halıyı katlayıp zemini çıplak bıraktığında ruhunda bir boşluk hissedeceksin. Terliklerini, ayakkabılarını ve kapının arkasındaki süpürgeyi koyacak yer bulamayacaksın bir an. Bunca sene yaşadığın ev birden başka görünecek sana. Duvardaki posterleri sökmeyi için kaldırmayacak. Bu kentteki bütün sabahlarına başlarken oradaydı o şarkıcının posterini. Başka bir odaya, başka bir eve getirsen de sana böyle gülümsemeyeceğinden eminsindir şimdi çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şehirden geriye ne kalacak hafızanda? Çömlekçinin eskimiş yapıları mı, Kalkınmanın yokuşu mu? Meydan parkının onlarca yıllık ağaçları mı? Gazipaşa’nın denize bakan bir pencere olduğunu mu hatırlayacaksın? Uzun sokağın birden bu kadar nasıl kalabalıklaşabildiğini mi? Maraş caddesinin bunca yıldan sonra tersinden aktığını da gördüm diye mi anlatacaksın soranlara?  Bunlarda siyah beyaz fotoğraflar gibi ara ara bakacağın görüntüler. Kentler vardır gömleklere benzer. İnsanı sıcacık tutan kumaşlara benzeyen kentler. Bu kenti kendine yatak döşek yapanlar her yere sırtında götürür anılarını. O yüzden Trabzon, her yerde Trabzon.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolun açık olsun demek geçer içimden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3275254539539629165?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3275254539539629165'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3275254539539629165'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/02/geldigi-gibi-gitmez-insan.html' title='Geldiği Gibi Gitmez İnsan'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2138667695568489005</id><published>2011-01-31T10:06:00.000-08:00</published><updated>2011-01-31T10:08:43.036-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk öyküleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Köpük ve Tuz</title><content type='html'>Günün akşama yakın saatlerinde rüzgâr çıkar, tepelerden aşağıya doğru akıp giderken yoldaki yaprakları, kelebekleri peşine ve önüne takardı. &lt;br /&gt;Böyle başlamalı bir öyküye. Çocukluk dönemimde okuduğum Heidi gibi hep neşeli şeyler anımsama isteği benimkisi. Rüzgârı ve çayırları düşününce, sonsuz bir özgürlük alanı bulmuş gibi hissediyorum. Anlatacaklarım bir rüya an’ı kadar kısa sürebilir. Bittiğinde yalnızca bazı görüntüleri belli belirsiz anımsarsınız. Sonra hayatlarımıza kaldığımız yerden devam ederiz bir şey olmamış gibi. &lt;br /&gt;Uzun yaz akşamlarından birinde Mağosa’dayım. Elimde o sabah gittiğim kitapçıdan aldığım, üzerinde ünlü bir ressamın tablosu olan kitapla merdivende oturmuş, Beşparmak Dağları’na bakıyorum. Ben de o anda başka bir resmin parçası oluyorum. Karakalemle çizilmiş ve yer yer belirsiz bir resim. Kalabalıklar arasındaki kaldığımız yalnızlık halini anlatıyor sanki o an. Etrafımda başka yerlerde doğup bir araya gelmiş çocuklar. Kimi zaman dillerimizin bir olmadığı, yan yana konuşacak ne yazık ki çok şeyimizin bulunmadığı fikrine kapılsam da, birkaç ayı geride bırakabildiğimize göre, anı olacak bu zamanlar. İncecik bir kitap elimin arasında dururken ressamın tablosunun üzerinde parmaklarımı gezdiriyormuşum da tüm tümseklere, tepelere ve o çayırlara dokunuyormuşum gibi heyecan duyuyorum.&lt;br /&gt;Güneşten korunmak için taşıdıkları şemsiyeleriyle iki kadın bir çocuğun elini sıkıca tutmuş tepedeki patika yolu kullanarak vadiye doğru sanki bir şeyi kırıp dökmemek için özen gösterir gibi seğirtiyorlardı o resimde. Belki görmem gereken iki kadın değildir. Bir adam, bir kadın ve hemen arkalarından bir köpek yavrusu… Daha tepenin başından belirmiş iki kişiyi de görmüş olmalıyım. Yeşillerin arasında sonbahar diriliyor. Sarılar, kısacık otların arasında, başını uzatmış kır çiçekleri, gelincikler. İncecik gövdeleriyle uzun ağaçlar. Yol, tek tük kalmış yeşil otların arasında kayboluyor.&lt;br /&gt;Daha önce bildiğiniz bir yolu gitmek kolaydır. Önünüze bakmaz, adımlarınızı gelişigüzel atarsınız. Belki düşündüğüm resmin tamamına bakmalı. Yamacın ortalarına kurulmuş eski taştan bir evin etrafında, yüksek çitle çevrili bir bahçe kurulmuş. Tentelerin altında günün doğuşuna bakan balkon… Hemen duvarın önünde sıra sıra dikilmiş ve her yeri sarıp sarmalamış dikenli bir çiçek uzuyor. Bahçedeyse şimdi seçemediğim bitkiler. Evin bir odasını terzihane olarak düşünmüş olmalı büyükler. Farkında mısın? Benim öyküme dönüştü anlattığım şey. O yüzden her şey aslında düşündüğümüz ölçüde gerçek. Terzihanede kasabada yaşayanların sökükleri dikilir, yırtıkları yamanırdı. Özel günlerde etek, takım elbise dikildiği de olurdu. Oysa bu küçük odada daha bir gelinlik dikilmemiştir. Olsa olsa biraz küçültülmüş, gelinin üzerine uydurulmuştu. O beyaz kumaşlar, tüller, bir kadın eliyle kesilmesi gerekirmiş gibi düşünüyorum şimdi o eski zaman evine bakarken. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evin çocukları küçük yaşlarda önce terzihaneye girer, el becerilerini geliştirirdi. Ya da bahçenin ötesindeki büyük ağaçlı yamaçta oturup, kitap okur, küçük kentlerdeki tüm çocuklar gibi başka kentlere gitme hayalleri kurardı. (Bense o yazları hayal ederken kullanabildiğimiz balkonumuzda oturup akşamları ışıkları görünen yerleri görmeyi deniyorum.) Kapının önündeki verandada yaz kış bir eski kanepe dururdu. Yaz akşamları kadın kocasının göğsüne yaslanarak orada uyurdu. Uyumanın en güzel hali bu olsa gerek. Sevdiğin insanın göğsündeki denize kulak vermek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz bittiğinde evin en küçük çocuğunun parmaklarının arasında bir fırça, porselen tabakları boyarken buluyor kendini. Sessizce boyayacak tabakları. İncecik çiçek resimleri, meyve figürleri çizecek porselenlere. Fırçayı nasıl tutuyordur o yaşlarda bir çocuk? İğneyi kumaşa batırıp ipi teyellerken olduğundan daha rahattır muhtemelen. Tepedeki evin çevresinde koşmalıdır oysa. Mavi göğün bağrında uçurtması salınmalıdır. Aragon şöyle yazmış onlarca yıl evvel: “Okuduklarımda hep bir baş dönmesi aramışımdır”. Bense yazdıklarımda beyaz köpükler, uçsuz bucaksız bir mavilik ve serin esen rüzgârlar olsun isterim. İnsanlar gürültünün içinde bir beş dakikalığına da olsa yazının köprüsünün üzerinde dursun ve bakınsınlar anlattığım yüzlere. Bakıyor musunuz siz de o çocuğa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Porselenlere çizdikleri sessiz bırakıyor çocuğu. Beyaz kâğıtlara düşürüyor aklındakileri. Fırçasının altında bir kadın yüzü belirir bir gün. Sonra hüzünlü bir kadın yüzü daha, saçları topuz. Diğer yaptığı tabloda şapkasını altından boynuna ellerini uzatmış bir genç kız. Kalabalık insan toplulukları, şenlikli sofralar, yaz günlerini boyar özenle. Kayıkla nehirde gezintiye çıkan insanları ve elbette o ağaçlarını da boyar. Zeytin ağaçları da vardır çizdikleri arasında. Benim Mağosa’mdaki kısa boylu zeytin ağaçları gibidirler. Oradaki ağaçlar vadinin ötelerine doğru akıp giden rüzgârı içinde tutuyorlardı. Bulutlar, uzak maviliklerdi dağların üzerinde. Dostumun dediği gibi belki; “Herkes gördüğü şeyi anlatır.” İlerideki sararmış çayırlıkta koşan çocuk siluetleri hayal ediyordum. Ve o çocukların koşup oynayamadığı bir arazide olduğum gerçeğiyle geliyordum kendime. Binalar sanki o hızla eskiyor, örümcek ağları, kurumuş sarmaşıkların kökleri arasında ölüyordu taşlar. Çocuk sesleri yıllar öncesinde kalıyordu. Sınırın diğer tarafındaysa üç yel değirmeni dönüyordu yeni evlerin arasında. Görmüş müydüm bu anlattıklarımı sahi? Bunca gün sonra emin olamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep ağaçların içlerine kaçmış rüzgârın peşinden koşarken buluyorum kendimi. Bir de o kızıla dönmüş büyük kiraz ağaçlarının oradaki yolda durup soluklandığım o kısa anda. Güneş her şeyi değiştirir gibi çıkıyor bir dağın ardından. O çocuk benim yalnızlığımı da çiziyor, tepedeki evin avlusundan bakarken görüyor yüzümdekileri yıllar öncesinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatağa uzanıp bazen her şeyi unutmak istersin. Her şey rüzgârlı camlardaki gibi olmuş mu, olacak mı arası hissettirir? Trene bindin mi, biniyor musun? O sözleri duydun mu, söyledin mi? Kırdın mı bir kalbi? Kırılanı mı topladın. Karar veremediğin o anda kalmak geçer içinden. O yüzden susarak, sessizce beklersin yel değirmenini döndürecek rüzgârı. Zaman dişlisinden geçirir hepimizi. Kanımızın aktığını, iliklerimizin boşaldığını hissederiz. O kırmızılığı yalnız biz görürüz. Karşılık bulamadığımız her hissin bıraktığı, derin bir kesik izi. Güneşi o dağların üzerinde yeniden görmek için zaman geçmesi gerekir. Bu yüzden sabırla dinlersin başkalarının mutsuz öykülerini. Oysa ne anlatacaktım bu öyküye başlarken: Güneşin doğuya doğru yittiği bir akşamüstünü, kelebekleri görecek ve rüzgârın saçlarımın arasından bütün acı anları çekip alır gibi geçip ağaçların arasında kaybolduğunu… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâyemdeki ev boşaldı. Taş, yüzyıllık bir sessizliğe ant içti. Yosun soyunu sürdü o bahçede. Renklerin kimi uçup gitti tüm yaşamlar gibi. Başka bir çocuk gelip fırçasını tuvale sürene kadar oradaki hayat unutuldu. Gövdesi canlandı insanın bir ilkbahar. Aragon’un dediği gibi “bir sürekli ilkbahar” gerek bize. Köpüğü de tuzu da olan bir hayat istediğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2138667695568489005?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2138667695568489005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2138667695568489005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/01/kopuk-ve-tuz.html' title='Köpük ve Tuz'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2470059551543338401</id><published>2011-01-20T11:52:00.001-08:00</published><updated>2011-01-20T11:52:59.221-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Yaz Ölüleri</title><content type='html'>hep kâğıtlarda kalan sözcüklerle ağladım&lt;br /&gt;geçmiş, bir selvi ağacıydı o bahçelerde ölüleri gölgeleyen&lt;br /&gt;babam bir çiçek şimdi, adsız bir ot&lt;br /&gt;kokusunu çeker ciğerlerine annem ve bekler bulutların kararacağı,&lt;br /&gt;sağanağın kopacağı kasım sabahlarını&lt;br /&gt;dokunacağını sanır gelen yağmurlarla yeniden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;babam bir güz ölüsü,&lt;br /&gt;bu yüzden sevmem kasımı&lt;br /&gt;dökülen yapraklarını ağaçların&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;böylece de  büyürmüş insan&lt;br /&gt;giden birinin ardından su yerine&lt;br /&gt;toprak dökerek, ben bir şeyimi kaybettim&lt;br /&gt;diğerlerine benzemeyen bir şeyimi&lt;br /&gt;yaz ölüleri diyorum hayattan geçip gidenlere&lt;br /&gt;sırtıma alamadığım için acılarını içimde taşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;büyümek bir ağrıymış,&lt;br /&gt;ansızın yalnızlık çalacak bileklerimde diş izlerin,&lt;br /&gt;rüzgâr sesini silmiş, camdan bakıyorum şimdi&lt;br /&gt;çocukluğumun saatlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;elimde yazılmış kırk beş mektubu el yazısıyla&lt;br /&gt;selam eder gözlerinden öperim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2470059551543338401?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2470059551543338401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2470059551543338401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/01/yaz-oluleri.html' title='Yaz Ölüleri'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3484233985705304544</id><published>2011-01-15T15:02:00.000-08:00</published><updated>2011-01-15T15:03:31.344-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><title type='text'>Notre Dame'ın Küskünü</title><content type='html'>her duyduğum ölüm kamburum&lt;br /&gt;olurdu. sonsuz gökleri sarsardı yağmur&lt;br /&gt;ellerinde kir birikmiş günahkar bir kadın&lt;br /&gt;beyaz bir çarşafı gererdi bahçesinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaz’dı biliyorsun biten&lt;br /&gt;ben orda koşacak ve yetişecek olandım&lt;br /&gt;yeni zamanlarına dünyanın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tuttu yaprak döktü ağaçlar&lt;br /&gt;kavak esnedi çatıya doğru&lt;br /&gt;bir kuş havalandı kalbimde&lt;br /&gt;tuhaf boşluk&lt;br /&gt;açtığım camdan baktım tepelere&lt;br /&gt;ateş yakmış kalabalık,&lt;br /&gt;gittin mi? hiçbir gölge yer etmemiş&lt;br /&gt;aydınlık evler, altındı penceren.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;esmeralda bir çingene kadar esmer&lt;br /&gt;bir o kadar alacaklı tanrı’sından&lt;br /&gt;ve ben alıngan köle  kamburum içimde&lt;br /&gt;notre dame'ın küskünüyüm sanki&lt;br /&gt;çalıyorum her saat çanlarını yalnızlığın&lt;br /&gt;katedralin duvarına sinmiş frollo kadar ürkek&lt;br /&gt;bakıyorum çarmıhıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu düştüğüm yağmur suyu gözyaşım&lt;br /&gt;olurdu. sonsuz içimi dağlardı sessizliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3484233985705304544?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3484233985705304544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3484233985705304544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/01/notre-damen-kuskunu.html' title='Notre Dame&apos;ın Küskünü'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8639337715843769245</id><published>2011-01-14T13:04:00.000-08:00</published><updated>2011-01-14T13:06:01.549-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='erdoğdu mahallesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>lakaplar ve buzlu dere sokağının sakinleri</title><content type='html'>Küçük semtlerde insanların ilişkilerindeki samimiyeti ortaya çıkaran hitap şekilleri vardır. Fiziksel özelliklerinizden ya da davranışlarınızdan dolayı size takılmış lakaplar seneler geçmesine rağmen üzerinize yapışır, asla unutulmaz. Uzun yılların eskittiği birçok şey varken bu isimler kimliğinizde yazılıymış gibi hafızanızda gerçek isimlerin önüne geçer. Erdoğdu semtinde Buzlu Dere Sokak ve çevresinde öyle isimlerden bahsedilir ki aradan geçmiş kırk elli sene onların güncelliğini yitirmediğinin kanıtı gibidir. Şişko Hala, Deli Fuat, Muşmul Temel, Hamsici Hemit, Koyuncu Celal ve Kazuk Menşure gibi zamanla çok sayıda lakap türemiştir. Bu insanların hayatlarına baktığınızda filmleri aratmayacak, romanlara konu olacak olaylarla karşılaşırsınız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişko Halanın, minderin üzerinde oturup gelip geçenle sohbet ettiği apartman önü, mahalleye gireni çıkanı istemeden takip edişi… Zaman içinde bir nevi, yaşadığı sokağın muhtarı konumuna getirilmesi… Hızla kilo almış bir kadının geçirdiği sıkıntılı süreçler. Dışarıdan bakıldığında meraklı biri görüntüsü veren buna benzer insanların geçmişlerine yönelik ufak bir araştırma yaptığınızda pek adil olmayan bir hayatın içinde olduklarını görürsünüz. Eşi Cemal Amcanın ayakkabı dükkânı vardır. Şişko Halanın güneşli günlerde oturduğu minderinden, dünya başka türlü görünürdü muhtemelen. Yaban kavunu yetiştirir, kocakarı ilaçları yapar, sinüzit rahatsızlığı olanlara kendince yardım etmeye çalışırdı. Böyle küçük semtlerde her şeyden ve herkesten haberdar olan birileri mutlaka vardır. Bana nedense Selim İleri’nin Bir Ayrılığın İlkyazı romanını hatırlatıyor Şişko Halanın durumu. Romanda bahsedilen apartman sakini yaşlı kadının kapı dürbününden gelenlere bakışı, arada sırada ayak sesi duyduğunda kendi kapısını aralayıp konuşma ihtiyacı üst katta oturan genç adamı rahatsız etmiş olsa da sonraki zamanlarda bunun nedenini öğrenip üzüldüğünü hissediyorum kitabı okurken. Yaşlı kadın tek başına yaşayan bu genç adamın hayatında birileri olsun, kendi gibi tek başına yaşlanmasın istiyordur. Bizim mahallelerde yaşayan insanların bu duyguyu taşıdıklarını düşünürüm. Bazen merakla açılmış bir kapı, aslında apartmana girmiş yabancı birinin hırsızlık yapma ihtimalini azaltmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu isimlerden çoğuyla daha önce karşılaşmadım. Birkaç sene evvel Koyuncu Celal amca bizim nalbur dükkânına uğradığı bir sabah onunla tanışmış, uzun uzun konuşmuştuk.. Eskimiş bir maviyi andıran yorgun gözleriyle gülümseyen bir ihtiyar adamdı. Üç aylık maaşına göre hayatının düzenini sürdürmeye çalışan bu adamcağız çocukluğundan beri koyun yetiştiriciliği yapmıştır. Erdoğdu’nun Bahçecik mahallesine bakan cephesinde, ağaçlar arasındaki küçücük evinde yaşam mücadelesini birkaç küçükbaş hayvanıyla vermekteydi. Kurban bayramının yaklaştığı günlerde daha neşeli olduğu gözlemlenirdi. Verdiği sözlerin arkasında duran ve dediği zamanda borçlarını ödeyen insan canlısı bir adamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muşmul Temel’in lakabının nereden geldiğini sorduğum arkadaşların anlattıkları sonucunda Ömercik filmi gözümün önüne geliyor. Bahçesindeki meyve ağaçlarına hiçbir çocuğun çıkmasına izin vermeyen bu adam aksi, huysuz ve lanet biriymiş gibi anılırken işin gerçeği başka türlüdür. Küçük yaşta oğlunun bu ağaçlardan birinden düşerek öldüğünü filmin sonlarında öğreniyoruz. Seyirci olarak yaşlı adama kızgınlığımız geçiyor, hatta onun hassasiyetini algılayıp üzülüyoruz. Muşmul Temel de bahçesindeki muşmula ağaçlarına çocukların çıkmasını istemiyordur. İlk duyduğumda onun da bu filmdekine benzer bir olay yaşayıp yaşamadığını sorguladım. Meyvelerini kimseyle bölüşmeyen bu adamcağızın benzer bir olay yaşamamasına rağmen elinin sıkı olduğunu öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakaplardan bahsetmişken benim çocukluğumda da değişik kişilerce farklı şekilde çağrıldığım zamanlar olmuştur. Amcam bana uzun seneler “doktor” diye seslendi. Büyük babamsa adımı telaffuz etmekte zorlandığı için mi ya da böyle söylemek daha çok hoşuna gittiğinden mi bilemeyeceğim ama bana “Seksen” veya “Siran” diye seslenirdi. Ne doktor’u, ne de Seksen ve Siran’ı yadırgadığımı hatırlamıyorum.&lt;br /&gt;Buzlu Dere Sokağının genel yapısına baktığımız zaman Erdoğdu semtinin köyle bağlantısının kopamadığını görmek mümkün. Hâlâ geçimini hayvancılıkla sürdüren bu insanların evlerinin önünden geçerken gübre kokusunu alırsınız. Yasemin Sokakta ilerlerken bazı kapı önlerinde hâlâ tavukların dolaştığını görürsünüz. Beton binaların arasından görünen fındık bahçelerine doğru uzanan manzara sizi doğal yaşama çağırır. Bir yanda mahallenin çıkışında bulunan Nuraniye Cami geçmişten günümüze mahallenin değişmeyenlerinden biri olarak yerinde dururken; öte yanda eski fotoğraflarda olmayan, semtin tepelerinde yükselen apartmanların görüntüsü, doğanın yavaş yavaş bu bölgede de tahrip edildiğinin apaçık göstergesidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8639337715843769245?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8639337715843769245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8639337715843769245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2011/01/lakaplar-ve-buzlu-dere-sokagnn.html' title='lakaplar ve buzlu dere sokağının sakinleri'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5417134176088690438</id><published>2010-12-25T14:15:00.000-08:00</published><updated>2010-12-25T14:16:32.171-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk öyküleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>O Şarkı</title><content type='html'>Geçen sene bugün yeni montunu denedin, gülümsedin. Her şeyin iyi olacağını düşündün. Gelecek seni umutlandırıyordu. Bir şeyler daha yaşadın, yıprandın. Eskidiğini düşündün bir eşya gibi. Sokağa çıkmaya üşendin, hava yağmurluydu. Birkaç tahta parçasını, kırdığın kasaları sobanın önüne yığdın. “Çayı ocağa koyuyorum” dedin orta yere. Masadaki kâğıda baktın. “Esin” dedin bana dönerek, “esin gerek bizlere.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman da güzel şeyler diledim içimden. Güzel şeyleri içimden dilemeyi öğrenmiştim küçükken. Yağmur yağmaya devam ediyordu. Soba tütmüştü. Tutuşturmayı bildiğim bir şeymiş gibi kapağını açtım sobanın. Gözüm çıkan dumandan yaşardı. Montuna dokundun sevdiğin bir şeye dokunur gibi. Gözümü sildim kazağımın koluyla. Birkaç tahtayı attım sobanın içine. Duman çıksın diye sonra pencereyi açtım. O güldü bu halime. Kızmadım ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâğıdın üzerinde tanıdık bir adamın gözleri belirdi sonra. Hiç sevmediğimi söylemedim onu size. Saçlarını yeni taramış gibiydi, ya da aynaya bakıyor gibi güzelliğine. Duvarlarında iç içe geçmiş başka resimler asılıydı. Kafası karışık bir adamın kara kalem çizimleri olarak düşündüm resimleri. Küllüğü aldım masasından. Sobanın kapağını itip döktüm yeni tutuşmuş odunların üzerine. Televizyonda eski bir yerli film oynuyordu. Aynı şeye yeniden gülüyorduk. Turşucu kadın kocasıyla tartışıyor ve çocuklardan üçünü önüne katarak götürüyordu. Biraz sonra başka bir evin sıcak konforunda olacağını biliyorduk. Endişelenmiyorduk onlar için. Biliyorduk bu bir filmdi ve ayrılıkların sonunda kavuşmalar olurdu. Amcaları yeniden onları görmeye geldiğinde Afrika’daki avdan bahsedecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen elinde tepsiyle gözüktün kapıda. Hepimiz kendi halimizdeydik. Televizyona baktın, sonra sırayla odada olanlara. Uygun bir yer bulup oturdun. Sobanın üzerine koyduğun çaydanlık fokurdamaya başlamıştı. Kadın odanın orta yerine sobasını kurmaya çalışıyor, boyu sırık kadar uzamış oğlu bakıyordu. Bir köşede yüzünü gözünü boyamaya çalışan evin kızı, bir yanda önümdeki masada beliren bıyıkları boyanan tanıdık adam. “Esin ancak böyle geliyor bana” dedi televizyondaki yerli filmi kastederek gözleriyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da her zaman ki gibi birine mesaj yazıyordu. Kısa bir kelime, cümleyle beklenen yanıtı gönderiyordu. Ya da önünde çalan telefonunu susturuyordu. Bu haline üzülüyordum. Hayatını kısa zamanda düzeltmesini umuyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklamlarla birlikte kanal değiştiriliyordu. Ekranda gözüken kadın şarkıcının duruş problemi olduğundan bahsediyorduk sonra. Ne bulursa önünde eğildiğinden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çayına şeker istiyor musun?” diyordun onlardan birine bakıp. Boş kalan fincanlardan birine uzanıyordum. Yağmur yerini usul usul kara bırakıyordu. Sokak lambasının ışığında düşüyorlardı taneler. Aklımda “her yerde kar var, kalbim senin bu gece” şarkısı geçiyordu. Az sonra çıkıp gitmeyi, buraya ait olmadığımı düşünüyordum. Söylemiyordum bunu sana, diğerlerine. Film devam ediyordu. Kardeşlerden biri diğerini buluyordu bir kavga sonucunda. Biz yitirilmiş bir şeyiz diyordum içimden. Yitireceğin bir şeyi bulmaksa güçtü ömürde. Gözümde, gönlümde başka göçler yaşanıyordu o saniye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ekmek yok mu?” dedin orta yere. Çayına banıp ekmek yediğini düşündüm büyük babamın, beş yaşındaki halimle burnunu çekiştirdiğimi. Radyoda Kamuran Akkor’un bir şarkısına eşlik ettiğimizi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üşenmezsen gidip al” diyor sana, bir yandan çizdiği adam iyice canlı bir şeye dönüşüyor kâğıt üzerinde.  Sokağa çıkmaya üşeniyorsun sen de benim gibi. Kardeşler bir araya gelmiş filmde anne babalarını bir araya getirmeye çalışıyorlar parkın birinde. O da bana sırtını dönüyor yaşlı kadın gibi. Sobaya bir tahta daha atıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin sonunu biliyorum. “Çıkıp biraz yürümeli, sonra görüşürüz” diyorum. Şimdi güzel şeyler diliyorum içimden.  Hava serin yine. Yağmur sabaha kadar yağmaya devam edecek. Montun eskidi yenisini almak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve içimdeki o şarkıyı söylüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-5417134176088690438?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5417134176088690438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5417134176088690438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/12/o-sark.html' title='O Şarkı'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8658106948272737704</id><published>2010-12-20T13:02:00.000-08:00</published><updated>2010-12-20T13:05:54.283-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk öyküleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hece öykü'/><title type='text'>Küçük Bir Oda</title><content type='html'>Yalnızca haziranın sessizliğine karışmış güneşi, ağaçların arasından başını uzatmış kargaları gördüğüm anlarda hayatın olumsuz yönlerini düşünmüyorum. Taşların üzerinde bir görünüp bir kaybolan kertenkeleler, evin önündeki eski leğene dikilmiş çiçeklere konan kelebekleri, önündeki her şeyi gagalayan tavukları gördüğümde de... Yılın uzun günlerinde, yaprak oynamadığı zamanlarda birileri gelip tüm alışılagelmiş düzeni bozacak endişesi içimi kapladığından olacak, huzursuzluk duyarım. Taraçaya atılmış yer minderlerinin üzerine uzanıp, üzüm salkımlarının gölgesinde düşünürüm. Belli bir şeyde yoğunlaştığımı söyleyemem. Bir an diğerine benzemez çünkü. Sabah erkenden tarlalara doğru giden işçileri görürüm. Bazıları, bir kamyonun kasasında uykularını alamadıklarından gözleri kapalı çömelmiş dururlar. Çocukluğumdan beri kendi rızamla erken kalkmayı alışkanlık haline getiremediğimden anlarım yorgunluklarını. Yeterince mutlu olmadıklarından hep yorgun olan bu kadınlı erkekli toplulukların birbirlerine de faydaları dokunmaz. Dünyaya işçi olarak gelmiş karıncalar gibi, bütün ömürlerini bu uğurda harcarlar. Yazın güneşin altında fındık, çay toplarlar. Kışın o birkaç aylık süredeyse evlerinde saçlarını süpürge ettikleri çocukları için hayal kurmaya çalışırlar. Kurdukları hayaller hemen hemen aynıdır: Yaşadıkları topraklardan uzak şehirlerde, daha iyi imkânlarda yaşamak ve ölmektir bütün istekleri. Çocukları için iyi bir gelecek. Kendileri okuyamadıklarından çocuklarını ilk mektebe yollamaya gayret ederlerse de biraz serpilip uzadıklarında önlerine katıp tarlaya götürürler onları. Okul hepsinin usunda bir çocukluk masalı olarak yer eder. Evlenip çevre köylerde ev kurduklarında da içlerinde bir yerde o masalı unutmamak için kendilerine söz verirler. Onlardan biri olmadım. Şanslı olduğumu düşündüğünüzü sezer gibiyim. Hiç sandığınız gibi değil. Kırk küsur senelik ömrümü bu taraçada, şu önümüzdeki bahçede ve aşağıdaki küçük odada geçirdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğduğum günü anlatan herkes ebemin odadan çıkarken gözyaşlarını tutamadığını söyler. Dünyaya gelişimi mucizeye bağlayanlar da olmuştur. Şekilsiz bir patates gibi çıkıvermişim zarımdan. Bütün o insana benzemeyen yanıma rağmen annemin gayretleriyle yaşama tutunmuşum. Suya at, boğ, diyenler de olmuş anneme. Bu çocuğun kendine bile faydası olamaz, bıraksaydınız ölseydi, diyenler de. Gözyaşları arasında on yaşıma kadar büyütebildi beni annem. Sonra bütün bölgenin kötü kaderiymiş gibi amansız bir hastalığın pençesinde son nefesini verdi. Evin yanındaki tarlaya gömdüler annemi. Bazen odamın penceresinin önünde durur, mezarına bakarım. Konuşamadığımdan, içimden geçiririm söylemek istediklerimi. Babam beni görmez evin içinde. Görmemeyi seçer, demeliyim aslında. Varlığımı bilmezmiş gibi davranmıştır hep. Bir iki kere söz söylemesi gerektiğinde, bu, diye söze başlarken başını çevirip şöyle bir bakmışlığı olmuştur en çok. Benden iki yaş büyük ablam oyuncağı gibi oradan oraya çekiştirmiştir evin içinde beni. Onun dışında dokunanım yok gibidir. Bazen canıma kıymak geçer içimden. Nasıl yapacağımı bilemem. Buradan düşmeye kalksam, daha beter bir durumda kalacağımdan hepten yalnızlığa terk edileceğimi sanırım. Kötü hisleri kovarım içimden. Benden daha kötü durumlarda yaşayan insanların hayatlarını okurum kitaplardan. Bu insana benzemeyen yanıma rağmen, okuma yazmayı öğrenmiş olmama hayret ederler. Sizin de bu yaşamöyküsünü okurken benzer şeyler düşüneceğinizden eminim. Dünya bütün şanssızlıklarıma rağmen karşıma bazı fırsatlar çıkarmadı değil.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Çocukluk yıllarımda, sanıyorum on beş yaşıma bastığım günlerdeydi, köyde bir salgın baş gösterdi. Hemen hemen bütün evlerde, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere, herkes hastalanmaya başladı. Ben ve ablam da bu hastalığın pençesine düştük. Ablamın bağırışları sanıyorum çok uzaktan bile duyuluyordu. Gözlerim terimle kapanıyor, her yerim yanıyordu. Nefes almakta zorluk çekiyordum. Sonunda muhtarın köye getirdiği iki doktor bütün evleri tek tek gezerek herkesi muayene etti ve durumu ciddi olan hastaları da kasabadaki hastaneye sevk etti. Benim ilk evden uzaklaşma şansım bu hastalık pençesinde kıvrandığım günlere denk geliyor. Apar topar bir aracın arkasına taşındığımızı hatırlıyorum. Sonra, altımızdaki koltuğun sallana sallana hareket ettiğini. Uyandığımda bir yatakta yatıyordum. Koluma takılı bir kablonun diğer ucu başucumdaki bir şişeye bağlıydı. Üç dört gün aralıksız uyuduğumu söylediler. Ablam altı günde iyileşip eve gönderildi. Bense orada yaklaşık iki ay kaldım. O güne kadar itilmiş, yok sayılmış, köpek kadar değer görmemiş ben, özel olarak besleniyor ve ilgi görüyordum. ‘Cennet’ diye bir yer varsa, mutlaka bu insanlarla doludur diye geçiriyordum içimden. Her sabah beni kontrol etmeye gelen doktor ona cevap veremememe rağmen sorular soruyor ve benimle konuşmaya çalışıyordu. Onu anlayıp anlamadığımı ise gözbebeklerime bakarak kavrıyordu. Her dediğini duyuyor, söylediklerini anlıyordum. Sonraki günlerde elinde bol resimli bir kitapla koğuşa girdiğini anımsıyorum. Ne olduğu konusunda fikrim bile yoktu. Günlerce süren yakın ilgisiyle harfleri, sayıları tanır oldum. Okumayı ve yazmayı birkaç hafta gibi kısa sürede söktüm. Bedenimin bütün sakatlığına rağmen beynim onun aksine oldukça sağlamdı. Her duyduğum sesi, sözü aklımda tutabiliyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekerlekli sandalyeyle hastanenin bahçesinde dolaştığım o günü unutamıyorum. Elimle arabanın tekerleklerini döndürüyor ve istediğim yere birinin yardımı olmaksızın gidebiliyordum. (Ablamın beni gün doğduktan kısa bir süre sonra kucağına alıp taraçaya, minderlerin üstüne bıraktığı anları düşündükçe gözlerim doluyor, yaşadığım şeyin bir mucize olduğuna gittikçe daha çok inanıyordum. Köyün çocuklarının çığlıklar arasında oyunlar oynadığı o günlerde yalnızca zihnimin bana gösterdiği görüntüler eşliğinde yaşayabiliyordum. Gökyüzünün başımın üzerinde uçsuz bucaksız bir kapıyla aralandığını… Ama şimdi onlardan biri gibi özgürdüm.) Ağaçların arasında delirmiş gibi, bir ileri bir geri gidiyordum. Çam ağaçlarını, gülleri, ikindi çiçeklerini, hepsinin gölgesini görüyordum. Birbirine sokulmuş insanları… Caddede ilerleyen otomobilleri. Dünya benim küçük odamın dışında bir yerdeydi ve ben onu ilk kez görüyor, o dünyada nefes alabiliyordum. Sonraki zamanlarda doktorumun gönderdiği kitaplarla başka kıtaları, ülkeleri, yüksek dağları, insanları okuyarak keşfedecektim. Ve yazabildiğim sürece hayatımın anlamlı olabileceği gerçeğini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evime döndüğümde o patates biçimindeki yaratık değildim artık. Her şeyi daha başka türlü gören birine dönüşmüştüm. Bendeki bu değişimi gören hane halkı ilk günlerde ne yaptığımla ilgilenir gibi davransa da sonraki günlerde normal yaşantılarına devam ettiler. Her zamanki gibi, kamyonlara binip sabahları tarlalarına gittiler. Otlaklara çıkarttıkları inekleri sağdılar. Düğünlerinde hep birlikte oynayıp, ölülerine ağladılar. Acınacak soyları çoğaldıkça hüzün çöktü yüzlerine. Ben her birini içlerinde durarak, uzaklarından bakarak gördüm. Sandığınız kadar şanssız değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra dilim, anadilimin bütün kelimelerini söyledi. Uzun seneler boyu susmuş olan içim haykırdı düşlerini, isyanlarını. Evimin taraçasından baktığım uzak tepeler yakınım oldu. Her bir yanında koştum, otların arasından geçtim, ıslık çaldım, türkü söyledim. Ormanları kardeş bildim. Rüzgârı sırdaş. Ovalarda meleyen kuzulara dokundum. Kendimi topraktan söktüm bir patates gibi bir daha. Annemi büyüttüm gençliğiyle. Babamı uzaklara gönderdim; yok saymasın, özlesin beni diye. Ablamın kocasız kaldığı genç yaşında çocuklarını salladım ninniyle. Yalnız köpeklerin hırıltısı oldum. Akşamların yalnızı. Mezarların ağacı. Minnetle andım güzel bakanları. Her şeyi küçük bir odada büyüttüm. Pencere önündeki bir saksı çiçeği gibi yönümü güneşe dönerek açtım bütün kapılarımı zamana. O da duydu beni. İçimdeki çekirdeğin sesini… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;Hece Öykü Dergisinde yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8658106948272737704?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8658106948272737704'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8658106948272737704'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/12/kucuk-bir-oda.html' title='Küçük Bir Oda'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-993192637394047513</id><published>2010-12-18T03:45:00.001-08:00</published><updated>2010-12-18T03:45:58.105-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eliz dergisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='güneşli bayır'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>güneşli bayır</title><content type='html'>sen hep kendi evinde&lt;br /&gt;uzak bir sıcaklıkla içli dışlı durursun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ışıksız kalan&lt;br /&gt;ara sokaklarına düşen yalnız gölgeler&lt;br /&gt;eğilmiş yüzler gibi soğurum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra tutup mutsuzluk yok der biri&lt;br /&gt;bunca uzaktan, dağlar mor&lt;br /&gt;akşamlar incinir karanlığından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çıkar gelir musluğun sesi&lt;br /&gt;rüzgârın tekmelemesi pencereyi&lt;br /&gt;kapı gıcırtısına benzer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her şeye karışmış bir ağrı&lt;br /&gt;uzanmış yukarı sırtımızdan &lt;br /&gt;aynalardan dönüp gelen&lt;br /&gt;güneşli bayırını düşünürüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dünler gibi soğurum&lt;br /&gt;içimde tuttuğum sır&lt;br /&gt;eskiyen bir şeye dönüşür&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eliz dergisinde yer almıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-993192637394047513?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/993192637394047513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/993192637394047513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/12/gunesli-bayr.html' title='güneşli bayır'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6365879024825264829</id><published>2010-12-13T08:33:00.000-08:00</published><updated>2010-12-13T08:34:21.812-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk şiirleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='neriman calap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='viratrabzon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='her şeyin güzel olma nedenleri'/><title type='text'>Bütün Susmalarım Tufan</title><content type='html'>“Bütün Susmaların Tufan”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günden güne, bunalmış, eli kolu bağlı insanların oluşturduğu bir topluma dönüşüyoruz. Rutin yaşamlarında sorunlarıyla, geçim sıkıntılarıyla, ülkenin aniden değiştirilen gündemlerini kaygıyla izleyen, çeşitli açmazların koynunda mutsuz insan suretleriyle dolu yanımız yöremiz. Globalleşen dünyanın sömürü düzeni, insanların iç dünyalarında ve etik değerlerinde de yitimlere neden olmakta, duyarlılıklarını erozyona uğratmakta. Bu tabloyu izlemek üzüyor ve yoruyor beni… Elime bir fırça alıp Türkiye haritasının üzerine, maviler, turuncular, rengârenk bir gökkuşağı boyamak istiyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı güzele dönüştürme çabasında, her geçen gün biraz daha kaybolan insan duyarlığını canlı tutabilme uğraşındaki sanatçılarımızın yarattıkları güzellikler, içimizi kanatan ülke gerçeklerine ne kadar katkıda bulunabiliyor? Ben inanıyorum ve gözlüyorum ki, ülkemin sanatçıları, tüm olumsuzluklara karşın  duyarlılıklarını ortaya koyuyorlar, direngen bir umutla güzelliklere açmaya çağırıyorlar yürek gözümüzü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“sözüm söz, sesim sana iyi olmayı öğretecek!” diyen genç bir şairle birlikte şiir yolculuğumuza çıkıyoruz bu kez. Serkan Türk; “her şeyin güzel olma nedenleri” adlı ilk şiir kitabıyla yaşamı sorgularken, doğanın yaratıcılığıyla beslediği şiirleriyle, insana dair olanı, güzel olanı duyumsatıyor okuyucusuna… 1977 Trabzon doğumlu Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” ve bu günlerde Serander Yayınları’ndan ikinci baskısı yayımlanacak olan “Rüzgârlı Camlar” adlı iki öykü kitabı bulunuyor. Ayrıca Radyo Aktif’in yayın koordinatörlüğünü yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk,”her şeyin güzel olma nedenleri” adlı kitabında  şiirlerini  “ kıblesi olmuşsun yüzümün” ve “ zaman benim acı yontucum” adlı iki bölümde toplamış. Her iki bölümde de on dört şiir yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“bütün kederler bir gün gelir eskiye döner” diyor şair, çünkü yaşamı güzelleştiren o kadar çok şey vardır ki, çok uzak değil “geçmiş” olan dün için bile;“ sana açtığım kapılara, baktığım gökyüzüne/ rüzgâr fısıldayacak taş binaların arkasından/ yalnız ağaç eğilecek ardından kırılmış cama/ oysa anı diyecek birileri yaşanmışa/ yaşanmamışına üzülecek birileri de”… Hayata açılan pencerelerden bakarken o kadar çok olumsuzluklarla karşılaşıyoruz ki, insan olarak küçük mutluluklara tutunup ayakta kalmayı başarmak düşüyor bizlere. Unutmalım ki her şeyin güzel olma nedenleri, biraz da yaşamı sorgulamaktan geçiyor; “yazın sırrıysa beklemek, aşk benim/ sesime yakışır, sende büyür/ ne kadar dağ varsa durur orada/ duvarda atlas, kıyımda deniz/ geçerim her kenti ödünç bir sabırla”… Nedir mürekkebi kurumuş bir dalgakıran? Denizin maviliği mi yitmiş yetim gecede, sevgilinin dokunuşlarını anımsayan yalnız parmaklar uzaklıkları çizerken kağıtlara;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ gittiğin belli değil/ sana uzandım orası çöl/ içim eski bir pazar kadar dağınık”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğrelti otları, meşe palamutları, ıtırlar… Şiirsel sezgiyi ön plana çıkarmaya çalışan şair, doğanın güzellikleriyle şiirin okuyucusunu içine çekme çabasında, kendi evreninin kapılarını aralamaktadır. “kimin sessizliği böyle kırmakta gönlümü/ yoksun gün devirmekte kırkını”… Mavi bir gökyüzü altında, küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar umut dolu oldunuz mu bir yokluğun ardından; “yalnız bırakışın sokağı aklımda/ gözlerime üşüşen sahipsiz bir bulut/ alıp başını gider içime ovduğun gül/ kalır aklımda”… Sevdiklerimizin gölgesi kalmıştır ayrılıklardan geriye ki, içimize eğilen kuyunun suyu ne görür iyileşmeyecek yaralarımızdan başka? “hepsi resim kağıdının üzerine düşmüş bir sarı/ narlar da ayrılıklardan gelir/ dağılan sonbahara kalmış bütün kederler/ öpüşün bir denize açılmakla aynı anlama gelir”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babanızı kaybettiniz mi siz bir güz sabahında? Anneniz, kararan bulutlara bakarak bekledi mi yağmurları babanıza sarılacağını sanarak? “ babam bir çiçek şimdi, adsız bir ot/… / babam bir güz ölüsü,/ bu yüzden sevmem kasımı/ dökülen yapraklarını ağaçların”… Su dökülmez her gidenin ardından, toprak dökerek uğurlamıştır şair “önemli bir şeyini”, bu yüzden der ki; “sırtıma alamadığım için acılarını içimde taşıyorum”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair Serkan Türk, iç yolculuklar, geçmişe dönüşler, uzağın ve yakının çağrışımlarıyla besleyerek arıyor, sorguluyor “her şeyin güzel olma nedenleri”ni… Ayrılıklar üşütür içimizi, boşluktur bize kalan gidenlerin ya da yitirdiklerimizin ardından, yıldızları kayar göğümüzün, dağınık bir odada çınlar sesimiz; “ kaç çığlığımı görmezden geldi zaman/ göğsüme dar gelen sözcüklerimi/ fısıltıyla bıraktım gökyüzüne/ bu bulutlar/ yeni bir ülkeden gelmiyor/ biliyorum” ve bildiği bir başka şey; “insanın sesinde yalnız uçurumlar değil/ sarp yamaçlarda birikir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair Serkan Türk, gerçek hayattan beslenen şiiriyle kendi yolunda akan bir ırmak gibi, diline yeni olanaklar kazandırma arayışını sürdürüyor; “ sen hiç kimsenin elleri/ yalnızlığın kiriyle çoğaltırsın gövdemi/ gözünü bilen uzaklardan/  kalbimin içtiği su, gözyaşı/ bütün susmaların ondan tufan”… Ayrılıklara kısa çizgiler kala, içimizdeki gölgesi kısalıyor akşamın, gönlümüzün kumbarasında zamanın fotoğrafları…”yelkenlerimi indiriyorum yalnız senin denizlerinde/ sularında kalbim oyuncak bir gemi dönüyor/ dokunuyor fırtınam içimde/ ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu/ benim tek başınalığım”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günden güne içimizde körelip yok olan “aşk”a sahip çıkma adına, gözümüzü ve yüreğimizi açık tutalım, çünkü  her şeyin güzel olma nedenlerinden en önemlisi değil midir aşk?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli şairimiz Arif Damar, şiir konulu bir yazısında diyor ki; “Şiir deniz gibidir. Nasıl denizi kimse anlatamazsa şiir tıpkı öyledir. Şiir bir yelkenlidir. Bir korsan yelkenlisidir. Hayduttur şiir. Şiir aldatmaz, çalıp çırpmaz. Doğruluktur şiir, emektir, alın teridir. Şiir inatçıdır, hırçındır ve hep ama hep yürür gider.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Serkan Türk, şiirin çetin yollarında azimle yürürken, yelkenlin sonsuzluklarda güzelliklere açılsın ve günlerimiz sanatın, müziğin, şiirin uçurtmasında salınsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neriman Calap&lt;br /&gt;Viratrabzon.com sitesinde yer almıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6365879024825264829?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6365879024825264829'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6365879024825264829'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/12/butun-susmalarm-tufan.html' title='Bütün Susmalarım Tufan'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2485027555093437205</id><published>2010-12-09T01:24:00.001-08:00</published><updated>2010-12-09T01:24:43.615-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çamburnu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Çamburnu</title><content type='html'>bugün yeni bir anı yaptık kendimize&lt;br /&gt;taşlardan tuğlalardan uzakta &lt;br /&gt;ılık bir deniz günü&lt;br /&gt;portakal ağaçlarının altına dökülmüş &lt;br /&gt;yapraklara benzeyerek&lt;br /&gt;dağılmadan onca günden sonra bile&lt;br /&gt;yaktığımız ateşi daha çok üfleyerek&lt;br /&gt;bugün yeni bir anı yaptık kendimize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçmiş zamanın anılarını bırakıp bir kenara&lt;br /&gt;olmayacak olanları unutarak&lt;br /&gt;bedenlerimizi yalayan suyu katarak denize&lt;br /&gt;kurduk günümüzü bir bahçeye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kara kedi kokuları geçerek &lt;br /&gt;dolandı çevremizi, bir sözcük &lt;br /&gt;başka nasıl anlatılırdı nagiş &lt;br /&gt;dedi yavuz, yassılaşmış otlara basarak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yedimizde yatsı vaktini bilerek &lt;br /&gt;büyüdük çocukluk evlerimizde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dünya bir daha bakarken karanlığına&lt;br /&gt;pazarı soğumuş çaya benzetip&lt;br /&gt;aya doğru döndü yüzünü&lt;br /&gt;gülümsedik ağaçların arasından çamburnu’na&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün yeni bir anı yaparken kendimize&lt;br /&gt;geçmiş kadar güzel geldi her şey gözümüze&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2485027555093437205?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2485027555093437205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2485027555093437205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/12/camburnu.html' title='Çamburnu'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7133351265149690712</id><published>2010-11-23T11:16:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T11:17:24.780-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>KUŞLAR, BÖCEKLER VE KARANLIKLAR</title><content type='html'>Aklımda bir kuyu var. Bir tarlanın orta yerinde seneler evvel kazılmış. Öyle çok derin olmayan bir kuyu. İçine zamanla toprak atılmış. Sonra toprağın içinden çayırlar bitmiş, uzanmışlar göğe doğru. Çocukken o kuyuya inip saklanırdım. Güneşten kaçardım çoğu kere. Oyun arkadaşımdı güneş. Kuyunun serinliğinde, çayırların arasına oturur, sırtımı taş duvara dayardım. Öylece uyumazdım, dinlerdim seslerini kuşların, ağaçların ve her zaman böcekleri... İnsanlar hep birbirleriyle ilgili olumsuz şeyler konuşurlardı. İyilik, güzellik sözcüğü yan yana olduklarında vardı aralarında. Bu yüzden belki içinde insan olmayana ilgi duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldum olası böcekleri sevmişimdir. Görünce tiksinmek ne kelime, elimi uzatırdım onlara. Parmaklarımda yürüyen bir örümceği gördüklerinde yüzüme tuhaf tuhaf bakan insanlara gülümserdim.  Ağıyla yere doğru sallandırırdım bir süre örümceği. Kuklaymış hissi verirdi bana parmaklarımdan aşağıya doğru sarkmış halde örümcek. Bazen örümceğin yerine konuşur güldürürdüm çevremdekileri. Ispanak yiyen bir örümcek hayal etmelerini sağlardım çocukların. Bu kadar çok ağ örebildiklerine göre mutlaka özel bir yiyecekle besleniyor olmalıydılar.  Ağ parmaklarımın arasından kopup düşmezse bir süre sonra sıkılırdım bu oyundan. Çok erken sıkıldığımı, beklemekten usandığımı burada size açıklamakla bir şey kaybetmeyeceğim. Daha tırtılları, uğur böceklerini, peygamber böceğini nasıl sevdiğimi anlatmadım farkındaysanız. Ateş böcekleri bütün yazlarıma ışık tutardı. Karanlıktan korkmaz peşlerinden giderdik arkadaşımla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arılara karşı hep özel ilgim olmuştur mesela. Elimdeki kavanozla peşlerinden koşuştururdum. Hangi çiçeklere konacaklarını, nereden bal toplayacaklarını iyi bilirdim. Eskiden bu konuda uzmanlaşabilirim diye düşünürdüm. Kuyunun içinde çayırlara uzanmış yatarken, böceklerden oluşan bir bahçe kurmayı ve bunu tiksinti duyan büyüklere inat çocuklarla paylaşılacak bir zamanın parçası yapmayı hayal ederdim. Arılar diyordum onlara karşı hep özel bir ilgim olmuştur. Kraliçe arıyı, işçileri ve eşek arısını… Erkek arıların yalnız belli bir sıcaklıkta kovandan çıktıklarını öğrenmiştim. Dayımın kovanlarının arasından rahatlıkla geçerdim. Körüğün içinden duman püskürterek arıları sakinleştirip kovanları açardı. Hepsi yorgunluktan bir tarafa yığılmış halde dururlardı sanki. Hep çevresinde olurdum dayımın.  O işini bitirip kovanın kapağını kapatıp gittikten sonra bile hep nasıl davrandıklarını anlamaya çalışırdım. Beni sokacaklarından endişe duymazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlla arıları çiçeklerin üzerindeyken yakalayacak ve kavanozdaki diğer arıların yanına gönderecektim. Bir süre sonra sayıları bence yeterli olduğunda, kırlardan topladığım hoşuma giden ve en çok bal yapabilecekleri çiçekleri toplar aralarına atardım. Hep o vızıldayan sesleri kulaklarımda. Yakından onları görme ve tanıma fırsatı verirdi bu kapatma işlemi. Diğer böceklerin sonları gibi bu arılarda sabah uyandığımda kavanozda uçamayacak kadar yorulmuş, kurumuş çiçeklerin arasında yatıyor olurlardı. Yapacak bir şey yok derdim öyle sabahlarda. Gidip onları en güzel çayırlara dökerdim. Saksının dibine olmaz derdim kardeşime, mutlaka çayırlara dökmeli böcek ölülerini. Zamanla arılardan da vazgeçtim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuyunun dibinde uzanmış yatarken düşünürdüm. Kelebeklerin peşinde koştuğum yaz öğlelerinin sayısı giderek artıyordu. Boyum uzuyor, ellerimin üzerlerindeki sarı tüyler kararıyordu. Bir süre sonra taşlara basarak çıktığım kuyunun ağzına rahatlıkla boyum yetişecekti. Hiçbir böceği yanımda tutmayı başaramıyordum. Kuşlara baktım. Güvercinleri hiç düşünmek istemedim.- İlk ölüsünü elime aldığımda başı yana düşmüştü birinin. -Yalnızca serçeler avucumun içinde sıcacık atan yürekleriyle, belki de korkarak durabilirdi bir süre. Hayır, onları da düşünme dedim kendime. Kuşlar da giderler, onları da boş ver. Çiçekler öyle mi sahi. Suyunu verdiğin sürece, kurumadıkları sürece yanında dururlar. Saksıları dilediğin yere döndürebilir, yerini değiştirebilirsin rahatlıkla. Tenekenin içinde büyüyemem diye itiraz etmezler. Sarılırlar bir avuç toprağa kökleriyle. Nereye gidersen git onları götürebilirsin yanında. Kışın bir oda sıcaklığı, yazın bir pencere önü, balkon pervazı yeterlidir yapraklılarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiçekleri hep tercih ettim. Böcekleri ve kuşları yok saymadım elbette. Bildim. Yalnız insan kökleriyle var olabilir. Kanatların ve ayakların sayısı öğrenilebilir, kuyunun derinliği zamanla tersine çevrilirmiş. O eski taşlar ve kuruyan otlar yaşanmakta olanı işareti olarak orta yerinde duruyor tarlanın. Sular çekilir, ses değişir ve karanlık çöker anıların üzerine.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7133351265149690712?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7133351265149690712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7133351265149690712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/11/kuslar-bocekler-ve-karanliklar.html' title='KUŞLAR, BÖCEKLER VE KARANLIKLAR'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1710181325811629910</id><published>2010-11-08T15:56:00.000-08:00</published><updated>2010-11-08T15:58:26.748-08:00</updated><title type='text'>Babamın Sesi</title><content type='html'>Babamın çekmecesinden çıkan kasette yıllar öncesine ait bir konuşma kayıtlı. Sesler; görüntüler değişse de yok olmuyorlar tümden. İçimizde bir yere çarpıp dönen anılar, seslerle var oluyor bunca zaman sonra bile. Pencerenin dışında yaşanan güneşli bir yaz gününü hatırlatıyor o ses. Elli metre uzaktaki yaşlı elma ağacı, kuruyan dallarına son kez can istemiş olacak ki yüzlerce elma sarkıyor yaprakların arasından. Toprağa bir fide olarak dikildiği zamanlarda da yeryüzünde insanlar doğuyor ve ölüyordu. Şimdi bir resme bakar gibi bu anı düşündüğüm anda da kim bilir kaç nefes daha kesildi aniden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencereye kadar getiriliyor, yatağından iki kişinin yardımıyla kaldırılan yaşlı adam. Başını uzatıyor geçmişine. Her şey bu kadar tanıdıkken hafızanın dipsiz kuyusundan bildik hiçbir şey çıkmıyor. İlk kez görüyormuş gibi bakıyor ağaçlara, evlere, gökyüzüne, bulutlara, karşıda sıralanmış dağlara. Bir zamanlar o dağları adımladığını bilemeyecek kadar geçmiş kendinden. Dağın sırtından yukarı çıkan ormandaki ağaçları kendi elleriyle dikmiş üstelik. Kalabalık ağaçlar birbirlerine doğru sokulmaya başladığında daha çok gençmiş. Karısı beşinci çocuğunu doğurmak üzeredir o zamanlar. Sonra apansız bir hastalıkla pençeleşecek; gözünün önünde uzandığı yatağında doğrulamadan ölüp gidecektir genç yaşta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmediğim bir olayı görmüş gibi mi anlatıyorum ben? Odasını yüzlerce kere adımlamıştım. Gölgesi kalmış olsa, onu da görecek kadar çok biliyordum her taşını. Her şey silinip gitmişti yaşlı adamın belleği gibi odadan. Elinin değdi her şey yabancıya dönüşmüştü çoktan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak bir başkasınınmış. Kapısının önünde uzun bir sırığa tutunmuş uzayan fasulyeler de bilmediği kimseler tarafından oraya ekilmiş gibi öyle yabancı gözlerle bakıyor gördüklerine. Kollarından tutan torunlarını tanıyamayan yaşlı adam ilk oğlunun adını mırıldanıyor. “Buralar kimin?” diye soruyor. Aldığı yanıtta kendi adını unuttuğunun farkında değil. Üzerinde haftalardır giydiği mavi soluk bir pijama takımı. Hep nefret ettiğim o iri düğmelerden birkaçı açık. Büyük oğlunun da böyle bir yer sahibi olmasını diliyor.  Son kez o pencereden gördüğü bulutlar teni kadar beyaz; gökyüzü, gözleri kadar mavi. Rüzgârın yüzünü yokladığı o birkaç dakika yaşıyor kılıyor yaşlı adamı. Sonra yatağına götürülüyor. Yastığı başının altına yerleştiriliyor. Sırtının teri siliniyor. Yatağın karşısındaki kanepede oturmakta olan komşular güzel şeylerden bahsediyorlar. Gelecek senelerin düğünlerinden. İki torunu üzerine anlatılanları dinliyor. Gülümsüyor bazen tavana bakarak. Orada bir kapı var ve aniden açılacak onu içeri çekeceklermiş gibi korkuyorum. Benim gördüğümü bunları düşündüğümü kimse hissetmiyor. Dışarıdan içeriye dolan kuş sesleri arasında babam küçük bir teybi o anda çıkarıyor kutusundan. İçine önceden yerleştirilmiş kaset kırmızı tuşa bastığı anda dönmeye başlıyor. Dönüyor dünya gibi aynı hızla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı adam hırıltılı sesiyle sorulanlara karşılık vermeye çalışıyor. Yatağının kenarında oturan kadınlardan biri elindeki bezi alnına yerleştiriyor. Şimdi benim gözüme her şey o kadar başka görünüyor. “Kemal nerede?” diye soruyor yanındaki kadına. “Erdoğdu’da,” diyor kadın. “Nalbur dükkânı açtılar Hüseyin’le,” diye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerinde bir yokuşu nefes nefese tırmanırken görüyorum yaşlı adamı. Durup soluklandığını… Anasız kalan Kemal’i için yeni bir analık aldığını… Kilerin yanındaki küçük odada yere serilmiş minderlerin üzerinde küçük oğlunun uyuyakaldığını düşündüğünü sonra. Alnında biriken terler gibi gözlerinin de terlediğini görüyorum. Ölüp gittiği o sabahı unutuyorum. Yalnız kendi elleriyle yaptığı pencereden, baktığı o anı tutup çıkarıyorum geçmişten. Kırmızı tuşa basılıp kaydedilmiş sesini dinlediğimi hatırlamıyorum. Çekmecede duruyor diğer öteberi gibi senelerdir. Babamı yitirdiğimde açtığım komodinin çekmesinde öylece duruyor kaset. Üzerine el yazısıyla “Babamın sesi” yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;ada dergisi 11.sayıdan..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1710181325811629910?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1710181325811629910'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1710181325811629910'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/11/babamn-sesi.html' title='Babamın Sesi'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7473112450109826871</id><published>2010-10-10T05:40:00.000-07:00</published><updated>2010-10-10T05:41:04.988-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='her şeyin güzel olma nedenleri'/><title type='text'>cimri bir eğreltiotu-serkan türk</title><content type='html'>meşe palamutlarını taşlıyor &lt;br /&gt;serin gölgeliklere eğilmiş rüzgâr&lt;br /&gt;beklemeye durmuşum bana bak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben mi dedim zaman mı fısıldadı geceye &lt;br /&gt;kalbim oyun hamurun, ov&lt;br /&gt;bir ıtır gibi salayım kokumu gövdene&lt;br /&gt;senin ellerin hünerli, tenime gün doğuşu&lt;br /&gt;bütün dehlizlerimi ışık basacak sonra&lt;br /&gt;tanrı cimriyi sevmez cömert ol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başka birine dönüşürken zamanda&lt;br /&gt;bazı yalanlar alır yaşananların tozunu&lt;br /&gt;fotoğraflar hep başkasının olur&lt;br /&gt;insan bir eğreltiotu gibi kururmuş&lt;br /&gt;kurudum, dudaklarımda o mırıltılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dedin ki: sessizliğinden korkuyorum en çok&lt;br /&gt;bütün ışıklar yanarken&lt;br /&gt;ürkek bir çocuk gibi kendime dönmekten&lt;br /&gt;gidememekten o yolları seninle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sesini duyuyor olsam &lt;br /&gt;içimdeki boşluğu kaldırır atardım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nalınların altında kalıyor yağmur&lt;br /&gt;ıslanan sarı yaprak &lt;br /&gt;yelelerini silkeler&lt;br /&gt;akşam gibi geçerken kapı önlerinden o atlar&lt;br /&gt;yutarmış göğü gözlerin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gördüğüm dallarda&lt;br /&gt;yerine konulamaz bir şeyini yitirmenin  adı&lt;br /&gt;seni mi yitirdim&lt;br /&gt;yoksa erken düşmüş bir güzü mü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;beklemeye durmuşum bana bak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;(her şeyin güzel olma nedenleri kitabında yayınlanmıştır.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7473112450109826871?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7473112450109826871'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7473112450109826871'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/10/cimri-bir-egreltiotu-serkan-turk.html' title='cimri bir eğreltiotu-serkan türk'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2527183966868400544</id><published>2010-10-06T14:20:00.000-07:00</published><updated>2010-10-06T14:21:31.417-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Gül Sesi, Bülbül Kokusu</title><content type='html'>Hani sabah güneşi perdelerimi açmalıydı diye düşünürken puslu bir güne uyanmam bir rüya olsa. Mavi göğü, hanımeli kokusunu, sokakta birbiri ardına koşup geçen kedileri gördüm, demek isterdim. Hiçbirini görmedim oysa. Ne üç gün önce duvarı sarıya boyanmış o eski evi, ne de caddenin ortasına dikilmiş binanın yükselişini gördüm. Aklım fikrim sendeydi bütün bunlar olurken. Eldiveninden çıkmış bir el gibiydim o bahçede otururken. O banktan uzaklara bakarken yıllardır orada duruyormuşum ve hiçbir tanıdık selam vermemiş gibi yabancı hissettim kendimi. Bir yere ait olmama hali denilebilir buna. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuk elinde jetonla koşar adım kulübelerden birine girip kimseyi aramadı. Bu eski bir alışkanlık, demedim. Jetonlara ne oldu büyükanne, diye soran çocuklar büyüyordu başka semtlerde. Mutlaka büyüyor çocuklar, bizim de geçtiğimiz ve geçmediğimiz başka semtlerde. Senin gibi her birinin adını birileri yüksek sesle pencereden bağırıyor olmalı akşam vakti yaklaştığında. Koşup gelmeli onlardan biri terli terli. Yüzünden yukarı bakmalı, mahcup olmalı. Kızgın bir ses işitmeli sonra. Koşup banyodan önce odasına kapatmalı kendini. Anlamalı; fazla uzaklaşmasının hata olduğunu, terlemesinin onu hasta edeceğini. Tekrarlamayacağım bir daha, derken, bunu bir oyun gibi sonra nasılsa başka bir cezayla geçiştiririz düşüncesinden uzak olarak söylemeli. Yapmayacağım, demeli bir kez daha aynı hataları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözler veriliyor. Sen kaç söz verdin şimdiye dek kalbime girecek? Sayısını bilmiyorsun, eminim. Ben de bilmiyorum. Bazı sözler içe işlermiş. Orada bir burgu gibi ilerler, kanatırmış geçtiği her yeri, sonsuza kadar kalacak gibi. Mavi gökyüzünden bahsetmeliydim oysa burada sana. Erguvan ağaçlarının yapraklanışından belki… Ne bileyim belki el ele tutuşmuş iki sevgilinin bende uyandırdığı çağrışımdan. Anlatmayı başaramıyor muyum? Sahi, ben her böyle hissettiğimde irileşen erikler gibi içim büyür. Yer, üzerinde durulamayan bir şey olur. Gitmesem duramam, kalsam içim kaldırmaz beklemeyi. Her an sesini duymalı, ne yaptığını bilmeli, en çok da görmeliyimdir seni. Hiç beklemediğim bir an -yok böyle bir an- sen gelmelisin sessizce, yakalamalısın geçip gitmeden. Hayattaki en büyük mutluluğun bir yerlere birlikte bakmak olduğunu söylesem sana ve gülebilsek hiç olmadığı kadar çok. Kanatları tozlanmış melekleri silmek için parkta görevli yaşlı adamın havuzun üzerine eğilip dengesinde duramadığı ve suya düştüğü o ânı hayal etsek birlikte. Ben de senin kanatlarını siliyorum günlerdir. Düşüp durduğum gözlerindeki okyanusta kalmaya çalışıyorum. Hiçbir dal yok beni orada tutabilecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sabah perdenin arkasındaki güne burun kıvırdım. Ne maviler mavi, ne yeşilleri yeşildi. Bir yerde kısacık geceler yaşanırken, senin yokluğunla yaşadığım geceler artıyordu. Yeniden yıkıyordum hamurumu odama. Kendimi yoğuruyordum yorgunluklardan. Gül sesi, bülbül kokusu doluyordum tepeden tırnağa. Boynum bir otobüs camından geriye bakar gibi eğilmiş dünlere bakıyordu. Yarınlar orada değil mi? Oradalar yarınlar. İçinden tren geçen şehirler, kıyısında vapur… Bir bekleyen hep olacak, bildiğinden bunları yaşıyoruz. Bir giden olacak, kalanların hamurunda ise hasret. &lt;br /&gt;Ben kendimin iskeleti olamadım ki senin sırtında bir kemik olayım. Kuru bir rüzgâr savuruyor kumlarını. Yüzüm gözüm o tozdan doluyor. Yokluğun oluyor sonra o her toz tanesi. Birine bin gün ekliyorum; o kadar eski sanki gidişin. &lt;br /&gt;Sabah uyandığımda perdelerin arkasındaki puslu hava yokluğundan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2527183966868400544?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2527183966868400544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2527183966868400544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/10/gul-sesi-bulbul-kokusu.html' title='Gül Sesi, Bülbül Kokusu'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2557006864180273856</id><published>2010-09-22T15:51:00.001-07:00</published><updated>2010-09-22T15:51:47.327-07:00</updated><title type='text'>Melahat Hanım’ın Çığlığı</title><content type='html'>Melahat Hanım’ın Çığlığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcaklardan şikâyet eden insanların kendilerini parklara, bahçelere ve balkonlara attığı günlere denk geliyor bu olay. Bozcaada göğünde yüzlerce ölü yıldız akıp gidiyor uzaklara. &lt;br /&gt;Apartmanın en alt katında yaşayan yaşlı kadın bir gece yarısı çığlık çığlığa bağırıyordu. Yataktan ter içinde kalktım. Her zaman geç saatlere kadar çalıştığımdan en ufak gürültüyü duyar, ne olup bittiği konusunda kolaylıkla fikir yürütürdüm. Neler duymuyordum ki gece olunca. İki gecedir sabahlara kadar çalışıp üzerine gündüz de yapmam gereken görüşmeler olunca çok az uyumuştum. O akşam da kanepeye uzanmış, elimdeki çeviri kitabına göz atıyordum. Yorgunluktan gözkapaklarımı açık tutamadım. Ne kadar uyudum bilemiyorum. Anlatacağım olay elbette benim uyumamla ilgili değil. Esas konu birinci kattaki Melahat Hanım’ın çığlığı sonrasında apartmanda yaşanması gereken hareketliliğin olmaması… &lt;br /&gt;İnsanlar benim yataktan fırlamama neden olan sesi duymamış olamazlardı. Önce düpedüz apartmanda benden başka kimse yokmuş gibi düşündüm. Kanepeden fırlayıp hole çıktım ama gözlerim hâlâ kapanıyordu. Duvara çarpa çarpa kapının anahtarını çevirdim. Sadece anahtarı üzerinde tutmam yetmezmiş gibi üstüne bir de zincirlemiştim kapıyı. Beşinci katta olmam bir şeyi değiştirmezdi; ne de olsa hırsızlar her istedikleri yere girerlerdi. Alimallah boğazımı kesseler kimsecikler duymazdı burada... Kapıyı açmayı başardım. Apartman otomatiği kapıyı açmamla birlikte pat diye yandı. En üst katta oturuyorum. Hep apartman girişlerinde, boyası badanası dökülmüş yerlerde yaşadım daha önce. İyice romatizma sorunları yaşayınca yemin ettim, bir daha başka bir yere çıkarsam mutlaka üst katlarda olacak diye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim eski ev sahibi de gençten bir delikanlıydı. &lt;br /&gt;“Kirayı artırmalısın abi,” dedi. &lt;br /&gt;Ben de “Zaten iki yüz veriyorum; burası için çok bile,” dedim. Arkadaşça konuşuyoruz güya. &lt;br /&gt;“İki yüz elli verirsen kal, yoksa çık abi. Havada karada ben burayı üç yüze veririm!” dedi. “Üç senedir burada çok uygun bir rakama oturuyorsun. Kirayı da bazen geciktirdin, bir şey demedim,” dedi. &lt;br /&gt;Ben de “Tamam kardeş, bir haftaya yeni bir yer bulur çıkarım,” dedim. &lt;br /&gt;Biraz bozuldum bu konuşma üzerine. Ev bulmak o kadar kolay değil. Günlerce sokak sokak gezdim. Girmediğim mahalle kalmadı. Boynum tutuldu pencerelere bakmaktan. Yaz günü tek başıma, elimde su şişesi, bilmediğim ne kadar muhit varsa hepsini keşfettim. Ara sokaklarda ne güzel eski konaklar varmış meğer. Bahçelerinde rengârenk çiçekler açmış, balkonlarından sardunyalar sarkıyor; o insanın içini kışkırtan kokularıyla yaşama isteği veriyorlar. Ara ara durup soluklandım. İhtiyarlarla kahvelerde oturdum. Sokaklarda çocukların ayağındaki topu çaldım, peşimde koşuştular. Gençliğimde yaptıklarımı yeniden yaşadım. &lt;br /&gt;Senin neyine be adam top koşturmak? Akşam eve geldim, bir öksürme tuttu sormayın. Ciğerlerim yerinden fırlayacak her öksürmemde. Derken ateşim çıktı. İki gün öylece yataktan kalkamadım. &lt;br /&gt;Bizim Murat geldi akşama yakın. Zile bastı. Kalkamıyorum ki gidip kapıyı açayım. Sesim çıkmıyor. &lt;br /&gt;“Evde olduğunu biliyorum, çıkmamışsın,” dedi kapı önünden. &lt;br /&gt;Sesi her zamanki gibi neşeli geliyor. Yeniden yerimden kalkmaya yeltendimse de yapamadım. O sırada sesi kesildi. Gitmiştir, dedim ben de. Meğer evin arka tarafındaki kapıyı kullanmak için dolaşmış bahçe duvarını. Balkon kapısı iyice eskimiş, ittiği gibi içeriye girdi. Birden odanın orta yerinde dikilince nasıl korktum anlatamam. O da yüzü benzi atmış biçimde birden beni yatakta görünce korkmuş. &lt;br /&gt;“Öldün de burada çürümeye yüz tuttun diye endişelenmeye başlamıştım,” dedi. Bakkalın çırağı, abi sizinki iki gündür evden çıkmadı, demiş. O da içeride olduğumu anlamış. Neyse, beni öyle yatakta küçülmüş görünce sırtladığı gibi yakınlarda bulunan hastaneye götürdü. Röntgendi, filmdi derken bayıldık mı yüz yirmi lirayı? Adamın parası yok ki versin, ama gönlü çok zengin çocuktur. Üstüne bir çanta ilaç yazdı doktor. Eskiden beri sevmem ilaçları. Annemin masasının üzerinde her sabah ve her akşam içmesi gereken ilaçları olurdu. Bildiği halde sorardı, bunu şimdi mi içeceğim, diye. Birbirine benzeyen, renkleri başka, o ilaçları yutarken bir sabah onu ölü bulacağımı düşünürdüm. O ilaçlardan benim içmem gerektiğinde ağzımın içine içene sokardı parmaklarının ucunda tuttuğu ilacı. İçmeyeceğimden korkardı belki de.&lt;br /&gt;Eczaneden çıkıp eve geldik. “Ben şimdi sana bir çorba yaparım, bir şeyciğin kalmaz abicik,” dedi Murat. Bol maydanozlu bir çorba pişirdi mutfakta. &lt;br /&gt;Beşinci günün sonunda nihayet iyileştim. &lt;br /&gt;Biz, beş kuşaktır Bozcaadalıyız. Babam kumarda her şeyini kaybedince kalkıp Çanakkale’ye yerleşmek zorunda kaldık annemlerle. Bunca yıldan sonra ani bir kararla baba memleketine dönmeyi düşündüğümü Murat’a söyledim. &lt;br /&gt;“Olur abi, ben de gelirim seni zaman zaman görmeye,” dedi.&lt;br /&gt;Birkaç gün sonra her şeyi kutulara koyup adaya geldik. Ada kıyıdan başlayarak öyle güzel bir bitki örtüsüyle sarılıydı ki çocukluğumdan beri unuttuğum ne kadar şey varsa hepsini anımsadım kısa bir an. Burada, kendime yeni bir dünya kuracaktım. Gözlerimiz pencerelerde ‘kiralık’ yazısı aramaya başladık. Kısa sürede adanın bir ucundan diğerine kadar yürüdük. Sonunda bu oturduğum evi bulduk. Birinci katta ‘kiralık daire’ yazıyordu. Pencerelerinde perde olduğundan emin olamadık ama çaldık zili. Yaşlıca bir kadın camdan uzattı başını. &lt;br /&gt;“Kimi arıyorsunuz evladım?” dedi. &lt;br /&gt;Murat, “Kiralık daire yazısını görmüştük onun için gelmiştik...” dedi. &lt;br /&gt;“Bekleyin kapıyı açıyorum,” dedi kadıncağız. &lt;br /&gt;O gün tanıştık dünya tatlısı Melahat Hanım’la. Gözleri pek iyi görmezmiş. Çocukluğunda güneşe bakamazmış. Ama inatla şişeleri kırar ve parçalarını tutup camın arkasından bakmaya çalışırmış. Ağaçlar camın arkasından gölgelik yerlerde duruyor gibi görünürmüş anlattığına göre. Murat’la bakıştık. “Böyle olur mu abicik?!” diye sordu. Dirseğine vurdum: “Kadın duyacak!” dedim alçak sesle. &lt;br /&gt;Eve bakmamız için anahtarı bize verdi. En üst katta geniş bir balkonu vardı. İki büyük odası ve güzel bir mutfağı… Şehri tepeden gören bir semtti. Özellikle yaz akşamları buranın nefis olacağı üzerine konuştuk Murat’la. Beş dakika sonra merdivende bizi beklerken bulduk kadını. Kira konusunda onunla anlaşmamız zor olmadı. Yalnızlıktan çok sıkıldığını, çocuklarının yurt dışından üç senede bir yalnızca iki haftalığına geldiğini söyledi. Bu sırada ben, evinin içindeki eşyaları inceliyordum. Sanki daha yeni alınmış hissi veren koltuklarının arasında, büyük saksılardan sarmaşıklar yükseliyor, odayı dört dönüyordu. Dördüncü köşenin sonundaki ucuysa, aşağıya doğru sarkıyor, yeniden saksısına dönecekmiş gibi bir izlenim veriyordu. Çevreyi incelemeyi sürdürürken bizim için hazırladığı, içinde buz parçaları olan oraleti içmiştik. Melahat Hanım yalnızlığını bozacak her şeye açıktı. Oraya taşındıktan sonra, iki günde bir mutlaka kapısını çalıp hatırını sordum. Ben kapısını çalmasam bile o pencereden dışarı bakarken karşılaşırdık, gülümserdi oğlunu görmüş gibi. Apartmanda yaşayanlardan bir de Salim Bey vardı, ara sıra sohbet ettiğim. Öğretmen emeklisi candan birisidir. Bahçedeki çiçeklerle oyalanır çoğu zaman. Sevgiyle kurumuş dalları, yaprakları koparır çiçeklerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle kolay sinirlenen biri değilimdir. Yataktan fırladığım gibi alt kata inince biraz panik yapmış olabilirim, kabul. Durduk yere niye bağırıp çağırayım insanlara canım. Melahat Hanım’ın çığlığını iki üç dakika evvel duymuş olmalıydım en çok. Ayakkabılarımı giyemedim o telaşla. Kadıncağızın kapısı açıktı. İçerisi karanlık. Kapıyı elimle hafifçe ittirdim. İçeriden ses gelmiyordu. Tam o sırada apartman otomatiği pat diye söndü. Elim o karanlıkta Melahat Hanım’ın duvarındaki lambayı aradı. Karanlıkta bir köre dönüştüm. Bulup yaktım lambayı. Dedim ya, arada bir gelirdim yanına. Her zaman oturduğu odaya baktım. Birkaç koltuğun üzerinde beyaz çarşaflar vardı. Daha önce bu çarşafları gördüğümü hatırlamıyordum. Yatak odasına baktım hemen sonra. Balkona da baktım, orada da değildi. Yaşlı kadıncağız uçmadı ya? Başına bir iş gelmiş olabileceği hususunda daha çok endişelendim o vakit. Yan dairenin zilini çalmak üzere kapıdan adımımı atmıştım ki iç çamaşırlarıyla Ahmet Bey açtı kapıyı. Ne yapıyorsun bu saatte burada der gibi yüzüme baktı. Bir şeyler de söyledi sonra, ama benim endişem onun söylediklerini bastırıyordu. Yaşlı kadının sesini duyduğumu, yardıma ihtiyacı olabileceğini düşündüğümü filan söyledim. &lt;br /&gt;“Git işine, delirdin mi be adam, gece gece belanı arama!”&lt;br /&gt;“Siz ne bencil adamlarsınız, yan dairenizde kadın kaçırılıyor, kadının sesini ben duyuyorum beşinci kattan. Sizi uykunuzdan uyandırdığımı söyleyip bana deli muamelesi yapıyorsunuz!” dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“… Ahmet Bey bunun üzerine yaşlı kadının iki ay kadar önce öldüğünü, bağırmasının mümkün olmadığını, Bahçecik Mezarlığı’na gömüldüğünü söylediği sırada boğazına sarıldım. Aramızda biraz arbede yaşanmış olacak ki, sonradan fark ettiğimde onun gözünde ve suratının belli noktalarında şişlikler vardı. Benim ise ne halde olduğumu bilmiyordum, ama yüzümde bir yanma hissediyordum. Kavgayı duyan üst kattaki komşular gelip bizi ayırdı. Sonra da kendimi burada buldum Komiser Bey,” dedim.&lt;br /&gt;Komiser, iyi olmadığımı düşünmüş olacak ki karşımdaki koltukta düşünceli oturuyordu. Sanki o değil de koltukta Hulusi Kentmen varmış ve bıyıklarının uçlarını buruyormuş gibi hissettim bir an. Bıyıklarının altında dudakları bir homurtuyla açılıp bir şeyler söyledi.&lt;br /&gt;“Evden bir şey de çalınmadığına göre, şikâyetçi olmazsanız daha iyi olacak,” dedi. &lt;br /&gt;Yan dairedeki Ahmet Bey benim tıkırtılarımı duyunca kapıyı açmış. Hırsız girmiştir daireye, diye düşünmüş. Beni karşısında öyle görünce şaşırmış tabii. Ben hırsızlık olayını duyunca daha çok sinirlenip üzerine yürüdüm. O esnada Murat, karakola gelip olan biteni öğrenmek istemiş. Genç memurlar da pek bir şey söylemeyince Komiser Bey’in odasına ansızın dalmış. Arkasından iki memur… Komiser onu görünce ‘Sen de kimsin be adam!’ der gibi bakındı.&lt;br /&gt;“Özür dilerim Komserim, abicik ilaçlarını almayınca her şeyi unutur. Unutma hastalığı var,” dedi. Belleğimin giderek zayıfladığından, bunun nasıl ortaya çıktığından bahsetti. “Yarın siz, burada olan konuşmaları sorsanız, hatırlamayacak inanın.” &lt;br /&gt;Belleğimin zayıf olması ya da hiçbir şeyi hatırlamayacak olmamla ilgilenmiyordum o anda: “Komiser Bey, ben Melahat Hanım’ın evini soymaya girmedim! Hırsız değilim!” deyip duruyordum. &lt;br /&gt;Apartman sakinleri şikâyetçi olmadılar da oradan çıkıp buraya geldik. Komiser, “Kaç senedir bu adada görev yaparım böyle şey görmedim hayatımda,” diye söylendi durdu arkamızdan. &lt;br /&gt;Olayın olduğu gece, Melahat Hanım’ın kırkı çıkmış. Öldüğünü, onu evde benim bulduğumu, cenazesinde tabutunu mezara taşıyanlardan birinin ben olduğumu, annemin ölümünde bile bu kadar çok ağlamadığımı Murat hatırlattı bana.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2557006864180273856?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2557006864180273856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2557006864180273856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/melahat-hanmn-cglg.html' title='Melahat Hanım’ın Çığlığı'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6245146454712024474</id><published>2010-09-19T15:02:00.000-07:00</published><updated>2010-09-19T15:05:34.854-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Uzaklık Cehennemi-Serkan Türk</title><content type='html'>Bütün gece rüzgârın sesini duydum. İleride bir yerde, büyük ağaçların arasından eğilip geçiyor ve hemen şurada göreceğiniz taşlığın orada duruyor sanki. Taşlar, yaşlı insanlar gibi her şeyi bilip susuyor. Kırmızı ağaçlar yine görünüyor baharla birlikte aralarında. Uzaktan görsem bile tanırım bu ağaçları yapraklarından. Sonra, buğday başaklarına benzer bir görüntü gözlerimin önünde. Öyle inanılmaz bir yeşil. Serinlik duygusunu hissediyorum o yeşille birlikte. Sağa sola doğru yatıyor başaklar. Arasından yavaşça geçiyorum uzun otların. Gökyüzü aydınlık mı, farkında değilim. Gece mi yoksa? Onu da bilemiyorum. Yalnızca uzun otlara sürtünerek geçiyorum. Orada bir yerlerdesin. Sana doğru mu ilerliyorum? Kaç gün olmuş yüzünü görmeyeli. Elli bir gün, diyor içimdeki o küskün ses. Elli bir. Bunca zaman nasıl seni aramaz. Nasıl görmeden durabilir seni. Mutlaka gizlice neler yaptığını kontrol ediyordur. Hep aynı sokaktan geçiyorsun, aynı lokantada yemek yiyorsun. Otobüs durağının oradaki parkta bir yere sinmiş görüyordur mutlaka seni. Yoksa bunca söz yalan olabilir mi? Yalan işte, hepsini unuttu gördüğün gibi. En son ne zaman göğsüne başını yaslamıştın. İçeride biriken hıçkırıklar aniden çıkıverecek ortaya diye endişelenmiştin içten içe. Gözlerini yummuş ve sadece o an olması gerekeni yaşamıştın. Sessizlik aranızdaki en tanıdık şeydi. Uzunca süre susuyor ve sonra bir türlü tamamlayamadığınız konuya geri dönüyordunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyiyle onu kabullendiğini söylemenin bir işe yaramadığını öğrenmek mi üzüyor şimdi seni diye soruyorum kendime. Trenin kalkmasına az zaman var. Yan yana oturmuş başka yönlere bakıyoruz. Sözcüklerin anlamını yitirdiği bir zaman daha yaşanıyor. Birazdan o da trene binecek. Asla bir daha her şeyin aynı olmayacağından endişe duyuyor olmakla açıklanabilir mi bu durum? Oysa birlikte biniliyor trene. O evine gidecek. Kararıyor görüntü. Filmin sonuna geldik. Yaşadığımız her ânı bir filmin sahneleri gibi yorumluyorduk. Otlar diyordum ya, işte onların arasından ona doğru gidiyordum. Günlerce, sanki orada denizi ikiye ayırmış Musa gibi ilerliyordum. Her adımımda önümdeki su çekiliyordu. Sen daha uzaktaydın. Sana yaklaşmama çok vardı.&lt;br /&gt;Pencerene baktım. Kapalıydı. Perdeleri sıkıca çekmiştin. İçeri güneş girsin istemiyordun. Bense her gece güneşliği de aralıyorum. Sabah güneş içeri herkesten önce giriyor. Çıplak bacağıma düşüyor ışığı. Bir süre sonra yüzüme vuruyor. Böyle zamanlarda mutlu oluyorum. Uyandığım ve gözlerinle karşılaştığım birkaç sabahı anımsıyorum böyle zamanlarda. Yattığım yerden biliyorum dışarıda güzel bir hava var. Gökyüzü sevdiğim kadar mavi. Bir şeylerin yeniden başlayabileceğini düşünüyorum. Sokakta beni karşında görsen ne düşünürdün sabah sabah? Elli bir gün olduğunu biliyor musun acaba? Hiç bana gelmeyi düşünmüş müydün? Bazı şeylerin yanıtını bilememek değil mi birlikte yaşatan. En büyük düş gücü acabalar. Ansızın hiç ummadığınız bir yerden çıkıveren gölgelerin insana yaşattığı heyecanı başka nasıl açıklayabilir insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Penceren, diyorum, kapalıydı. Özellikle o sokaktan geçmedim. Dolmuşa yaşlı bir kadın bindi. “Evladım, beni filanca sokakta bırakır mısın?” dedi. Şoför nedense “Ben o yöne gitmiyorum,” demedi. Saat on biri geçti. Belki iyilik yapacağı tuttu. Arka koltukta oturduğumu unuttu bir an. İtiraz etmedim geç kalacağım filan diye. Bütün gece şehrin ara sokaklarını birlikte gezsek de bir şey demeyecektim. Gitmek istediğim bir yer yoktu sonuçta. Her şeyin sana çıktığı bu şehirden kaçmak mümkün değildi. Kaçmadım. Alıştım bu duyguyla yaşamaya. Yaşlı kadın evinin birkaç bina uzağında indi. Bu gece seninle karşılaşmamı isteyen bir melek olmalı bu kadın dedim kendime. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, seni göremedim. Işığın sönüktü. Orada inip zilini çalabilir miydim? Otların arasından geçtiğim gecede olduğu gibi bunu yapmamak için kendimi zorladım. “Madem bu kadar çok istiyorsun onu görmeyi, neden yapmıyorsun?” dedi içimdeki ses. Sus, dedim ona. Kapa çeneni! O esnada balkon kapısını açık bırakmışım, rüzgârdan çarptı. Üşenmeme rağmen kalktım kapısını kapadım. Karşı tepelerde her şey yeşermişti. Orada da kırmızı ağaçları görebiliyordum. Balkonumdaki çiçeklerden birkaçı susuzluktan ya da soğuktan kurumuştu. “Günlerdir neye bakıyorsun sen, çiçekleri kurutacak kadar geçmişsin kendinden,” dedi içimdeki ses bana. Ayçiçekleri gibi güneşe yüzümü döndüm. Onun dışında bir şey göremeyecek kadar körüm dedim. &lt;br /&gt;“Geçen bahar hiç böyle değildin,” diye devam edecek oldu ses. Geçen bahar her şeyin başka olması için çok çaba harcadım. Gözümün önünde olmandan inanılmaz bir mutluluk duydum. Yeni bir eve taşınmıştım. Başka sokaklara bakıyordum artık seninle. Kıyı boyunca yürüyorduk. Dağlara bakıyorduk. Torosların yükseklerinde henüz kar erimemişti. Bir şeye bakmanın en güzel haliydi yüzün, hep karşımdaydı. &lt;br /&gt;Kalın bir kitabı okumaya başlamıştım seninle. En heyecanlı sayfalarında olmalıydım hikâyenin. Bir sayfayı bitiriyor, diğer sayfaya geçeceğim an heyecanlanıyordum. Sonra öyle bir an geliyor ki kötülük sızıyordu hikâyeye. Kılıçlarımızı çekmiş, bekliyorduk. Düşman askerleri dağın yamacından koşarak üzerimize doğru geliyordu. Her yönden geliyorlardı. Bize kaçacak yer bırakmıyorlardı. Ağızlarından salyalar akıyordu. Öyle yüksek sesle bağırıyorlardı ki sağır olmamak için biz de onların üzerine üzerine koşuyor ve bağırıyorduk. Sonra demirin sesi… Kılıçların çarpışması. Kim kimi öldürüyordu? Neden yapıyorduk bunu birbirimize? O soğuk demiri en derinine kadar sokuyordum. Acıtıyordum o sevdiğim tenini. Gözlerinde umutsuz bir bakış beliriyordu. Sonra aniden elindeki kılıcı hatırlıyor ve saplıyordun onu bana. Sırtımdan çıkıyordu diğer ucu. Sonraki sahnede hepimiz dört bir yanda uzanmış yatıyoruz. Ölü müyüz? Değiliz sanırım. Gözlerimiz açık. Gökyüzünde siyah bulutların arasından görülen mavilik… Yağmur yağacak ve her şey eskisi gibi olacak diye geçiriyorum içimden. O sırada sen nerede yatıyorsun? Sonsuza kadar orada uyuyacağımı sanıyorum. Beni öldürenler arasında yüzün belirecek. Kaldırıp bir çukura atacaksınız beni. Öyle olmuyor. Sonsuza kadar kendi cehennemimi yaratıyorum. ‘Uzaklık cehennemi’ diyorum adına. Her gün biraz daha yakıyorum kendimi. Anılarsa her geçen gün daha çok belirginleşiyor. Çiviyle yazıyorlar anıları derime. Denizin ortasına kadar ilerleyip orada kalmış bir Musa kadar inançla bakıyordum yaşantımıza. Suların beni yavaş yavaş kapadığından habersiz kanıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hece öykü 40.sayıda yer almıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6245146454712024474?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6245146454712024474'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6245146454712024474'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/uzaklk-cehennemi-serkan-turk.html' title='Uzaklık Cehennemi-Serkan Türk'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7010071511858477096</id><published>2010-09-19T15:01:00.001-07:00</published><updated>2010-09-19T15:01:43.512-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Yalnızlığın Göğsü-Serkan Türk</title><content type='html'>insanlar baksın, tepeyi de şuracığa &lt;br /&gt;kondurmuşlar yalnızlığın göğsüne&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benim sırtım kime dönük, &lt;br /&gt;tanrı bilir, o değil mi içime dolduran ağaçları &lt;br /&gt;susayan nehirleri kalbimden geçiren &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben mi bir mağara ağzındayım &lt;br /&gt;yoksa bir mağara mı bakıyor &lt;br /&gt;açmış göğe ağzını kuşları yutuyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ordaydı gök, çam ağaçları, yoksulluk &lt;br /&gt;canı çıksın terk edenlerin, diyen &lt;br /&gt;söylenen ordaydı taşların arasında&lt;br /&gt;çıplak bir dal gibi salınan boşlukta&lt;br /&gt;tanrı’nın günü varla yok arası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sırtında çağla ağaçlarının bittiği tepe,&lt;br /&gt;gök de ordaydı, başımızın hemen üstünde&lt;br /&gt;o çayırların içinde uzanmışken eski bir ot gibi &lt;br /&gt;yalancı postacılar geçiyordu gözlerimden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanlar çıksındı insindi tepeyi de şuracığa &lt;br /&gt;kondurmuşlar yalnızlığın göğsüne&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yeniyazı dergisinde yer almıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7010071511858477096?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7010071511858477096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7010071511858477096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/yalnzlgn-gogsu-serkan-turk.html' title='Yalnızlığın Göğsü-Serkan Türk'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7613693982119440471</id><published>2010-09-19T14:59:00.000-07:00</published><updated>2010-09-19T15:00:13.643-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Karıncalar-Serkan Türk</title><content type='html'>bu gece de yalnız uyuyacak &lt;br /&gt;ayaklarımda sallanan rüzgâr&lt;br /&gt;karışacak ayın gölgesi dal sesine&lt;br /&gt;ışığı sönecek o evin&lt;br /&gt;saatin tıkırtısına takacağım &lt;br /&gt;sabahlar zor olacak bazı zamanlarda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;battaniyemi çekecek aydınlık üzerimden&lt;br /&gt;göğsüm alçalıp yükselirken&lt;br /&gt;gün girecek içeri&lt;br /&gt;kınından çıkmış güneş &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kırarım kanatlarımı uçmam bir daha yalnızlığa&lt;br /&gt;sana geldim ıslak kalabalık orman ağzında&lt;br /&gt;hepsi bir dolu marangoz karınca, &lt;br /&gt;çürümüş dalları çekiyorlar ölü ağaçlara &lt;br /&gt;şeker tozlarından yolları &lt;br /&gt;çocukluğumdan aklımda&lt;br /&gt;acısı da içinde insanın mutluluğu da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sana geldim, &lt;br /&gt;yalnız senin bahçenin çiçekleri kokar bana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;muaf dergisinde yer almıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7613693982119440471?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7613693982119440471'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7613693982119440471'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/karncalar-serkan-turk.html' title='Karıncalar-Serkan Türk'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7339348633223524389</id><published>2010-09-15T11:04:00.000-07:00</published><updated>2010-09-15T11:05:12.791-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Geçen Kış-Serkan Türk</title><content type='html'>Geçen Kış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;babamı bahçeye gömdük geçen kış &lt;br /&gt;en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim &lt;br /&gt;tepeleri göstererek arkadaşlarına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öyle birden bire uçtu&lt;br /&gt;kuşlarımdı, yolunmuştu göğüm&lt;br /&gt;alçaktı, tavandı ve yalnızlıktı sonra &lt;br /&gt;gökkuşağı yağmurundu&lt;br /&gt;açılmış bir zarftı sözün saflığı: ölüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iki kirazda güzelleştirebilirdi &lt;br /&gt;yetinmekti kurtaran bizi yalnızlıktan &lt;br /&gt;çok ağlama diyordum kendime&lt;br /&gt;sen de çok ağlama boşalttığın odalarda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o gün içimi nereye bıraktım &lt;br /&gt;yıkasınlar götürsünler bütün gölgelikleri&lt;br /&gt;her yerde aynı zamansızlık&lt;br /&gt;dökülür perdeler akşamlara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;babamı bahçeye gömdük geçen kış &lt;br /&gt;en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim &lt;br /&gt;ağlayan soran arkadaşlarına &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Edebiyatı dergisinin ekim 2009 sayısında yer almıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7339348633223524389?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7339348633223524389'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7339348633223524389'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/gecen-ks-serkan-turk.html' title='Geçen Kış-Serkan Türk'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5019327220236238300</id><published>2010-09-15T10:57:00.000-07:00</published><updated>2010-09-15T10:58:09.280-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Sizi Unutmadım-Serkan Türk</title><content type='html'>Sizi Unutmadım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayır, hayır sizi unutmadım&lt;br /&gt;mümkün mü siz yokken sizi düşünmemek&lt;br /&gt;açtığınız yerleri kapamakla gün dolduruyorum&lt;br /&gt;kesilmiş bileklerimden sızan kanı&lt;br /&gt;dindiriyorum ağlayan yanlarını gecenin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayır, hayır sizi unutmadım&lt;br /&gt;mümkün mü siz yokken sizi düşünmemek&lt;br /&gt;kaçtığınız yerleri yokluyorum ellerimle&lt;br /&gt;bir gölgeniz düşmüşse o ağaçların altına&lt;br /&gt;kokunuzu bulup çıkarıyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özlüyorum sizi gündüz vakitlerinde&lt;br /&gt;öpüyorum gözlerinizi tuzlu dudaklarımla&lt;br /&gt;fotoğraflarınız hep başka yerlere bakıyor&lt;br /&gt;unutmuyorum sizi bakıyorum geçtiğiniz yollara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine gelen sonbaharda sözcükleriniz &lt;br /&gt;emanet bulutlar, dağlar &lt;br /&gt;yaban kırlangıçları gidiyor&lt;br /&gt;hayır, hayır sizi unutmuyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;koridor dergisinin bahar sayısında yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-5019327220236238300?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5019327220236238300'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5019327220236238300'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/sizi-unutmadm-serkan-turk.html' title='Sizi Unutmadım-Serkan Türk'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-418926257321955994</id><published>2010-09-15T10:54:00.000-07:00</published><updated>2010-09-15T10:56:46.928-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serkan türk'/><title type='text'>Döngü-Serkan Türk</title><content type='html'>döngü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”vurulduğum anlar oldu; umduğum içindi.&lt;br /&gt;vurduğum anlar oldu; umduğum içindi..&lt;br /&gt;bu doğru değil... korktuğum içindi"&lt;br /&gt;Özdemir Asaf&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sessizlik girmiş çalıma çırpıma &lt;br /&gt;kumuma derinime, &lt;br /&gt;yolları geçelim &lt;br /&gt;akşam aksın bütün evlere, damlara&lt;br /&gt;yalnızlıklara taşırım karanlıkları &lt;br /&gt;yoksullukları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ipekten bir gök düşündüm, &lt;br /&gt;buluttu yağıyordu dağlara, &lt;br /&gt;rengi bozarmış ağaçlara &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;baktım &lt;br /&gt;sabır beni terk etmiş kuşlar&lt;br /&gt;gittin mi orman dağılıyorrrr&lt;br /&gt;kurt susmuş, &lt;br /&gt;böcek ölmüş kelebek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dağılalım&lt;br /&gt;bağırmasın ağları atan balıkçılar &lt;br /&gt;puldur birikmişe ağlar&lt;br /&gt;gözyaşlarını tutalım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nasırı geçmiş zamandan emanet sabah &lt;br /&gt;yaklaşsın limana, &lt;br /&gt;taşırım aydınlıkları yalnızlıkları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adın kaybolmaktır bende&lt;br /&gt;bırak çoğalayımmm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eliz Dergisinde yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-418926257321955994?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/418926257321955994'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/418926257321955994'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/dongu-serkan-turk.html' title='Döngü-Serkan Türk'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8270617936421029278</id><published>2010-09-10T15:46:00.001-07:00</published><updated>2010-09-10T15:46:44.302-07:00</updated><title type='text'>YOLLARINA BAKA BAKA</title><content type='html'>Geçen yıl bugün ne yazıyordu gazeteler? Kaç evin tüten ocağı sönmüş, kaçının penceresinden soğuk giriyordu içeri acaba? Zaman çabuk akıp gittiği kadar siliyor geçtiği yerleri. En çok hafızamıza uğruyor o silici. Birkaç gün önce yüreğimizi bulandırmış, içimize dokunmuş şeyleri siliyor. Sonra daha çok boğazımızda yumru oluşturmuş şeyleri. Yaşıyoruz unutarak, kurtularak. O acı dediğimiz de geçiyor. Gülmekten karnımızı tuttuğumuz zamanlarda birer eski anıya dönüşüyor. Özlediğimizi düşündüğümüz yalnız geceler derin nefeslerle eskiyor. Güneşin yükseldiği ve yitip gittiği o mor dağlar kartpostal manzarasına dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kararmış bulutlar aniden bastıracak yağmurun işareti gibi belirecek pencerenin dışında. Hep aynı görüntüymüş sandığımız ama sürekli bir devinimle değişen bizi dönüştüren zaman değişik gölgeleri düşürecek üzerimize. Köprünün üzerinden geçen arabalar, kırmızı ışığa yakalanmış aceleci bir şoför ağzındaki sakızı çiğneyecek sinirle ve söylenecek dikiz aynasından bakarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Birine yakalanınca hepsine yakalanıyorsun.“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduğunuz koltuktan çok uzakta bir yerlerde olup biteni düşünüyorsunuz. Duyduğun cümle bir yerinden yakalıyor sizi. Birine yakalanınca…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani geçenlerde bir akşam aynı pastanede oturmuştunuz kalabalık bir grup. Sen içeri girip bir masaya oturdun diğerlerinden önce. Çantanı, anahtarlığını, çakmağını bırakıp, yüzünü yıkamak için kalktın masadan. Döndüğünde oturduğun yerde onu buldun. Arkadaşlarının karşısında hararetli bir şeyler anlatıyordu. Yalnız onun yanı boştu. Oturup oturmamak arası kaldın bir an. Sonra gidip sessizce yanına oturdun. İşaretlere inanırdın eskiden beri. Kaç ay geçmişti birbirinizin yüzüne eskisi gibi bakmayalı? O konuştukça, anlattıkça daha çok yalnız kaldın. Oysa her şey eskiden olduğu gibiydi. İkiniz yan yana. Yüzüğünle oynadın. Sıkıldığını belli etmek için en güzel yöntem buydu. Çok neşeli olmaman oradakilerin dikkatinden kaçmadı elbette ama üzerine gelmenin doğru olmadığını düşünecek olmalılar ki, umursamaz davrandılar. Büyük ekran televizyonda kanalları değiştirdi müşterilerden biri. Sonra bir şarkıyı yarıdan yakaladı ve öylece bıraktı görüntüyü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yollarına baka baka kaldı gözlerim / Sene çattı yüreğimde sözlerin / Söyle söyle sana böyle ne oldu yar / Yalvarıram / Çağırıram gel gel gel aralarda kalırsan / Beni incitme yalvarıram yar beni atma terk etme.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yan yana duruyordunuz. Varlığının bir zamanlar en büyük anlamı olan kişi değilmiş gibi gözleri çok uzakta başka bir noktadaydı.  Acı verir böyle sessizlikler. Biraz abartarak söylemeli belki derisinin yüzüldüğünü hisseder insan. Derinlerden bir yerden içini kazıyordu bu yabancılık. Başka zaman olsa orada bir dakika durmaz kalkar giderdin. Umursamazdın arkandan ne söyleyeceklerini. Erken gidenlerin arkalarından konuşulan şeyleri duyunca şimdilerde bu tür kalabalık ortamlardan en son kalkmayı tercih eder duruma geldin. İçlerinden birileri kıpırdanmaya başlayınca hep birlikte kalkıp arabalarına binip gittiler. Başka zaman olsa çoktan birlikte aynı araca biner uzaklaşırdınız o insanlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ne söylemiştim diyor şoför, birine yakalanınca hepsine yakalanıyorsun diye devam ediyor konuşmasına. Ağzından sakızını çıkarıp attığını göremeyecek kadar başka bir dünyadasın. Nereye gitseniz sizi bırakmayan bir gölge gibi anılarında takip edeceğini biliyorsunuz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8270617936421029278?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8270617936421029278'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8270617936421029278'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/yollarina-baka-baka.html' title='YOLLARINA BAKA BAKA'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1829555834833232901</id><published>2010-09-10T15:45:00.000-07:00</published><updated>2010-09-10T15:46:14.806-07:00</updated><title type='text'>BEKÂR EVİ</title><content type='html'>Karşı pencereden başını aniden çeken bir kadın başıyla irkiliyorum. Sokaktaki çocukların oyunlarıyla o kadar ilgiliyken dalıp gitmişim ki içimde, orada ne zaman belirdiğini bilemiyorum. Buranın kadınları hep kendilerine bakıldığını düşünür. Benim dalgın dalgın etrafa bakmamı yanlış anlıyor. Aniden içeri kaçıyor.  Gülümsüyorum istem dışı. Sinirimi bugün hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekâr evimin kirli pencerelerinden az sonra bastıracak yağmurun işaretçisi kararmış deniz görülüyor. Her yöne sevimsiz şekilde uçuşan martılar. Zaman zaman küçük bir çocuğun çığlığına dönüşen sesleri beni tedirgin etmiyor. Evin arka odalarına saklanarak, her şeyin bir felakete dönüşeceğini bekleyerek günü geçirmek insanı yaşlandırıyor olmalı. Henüz bunların ayrımında değilim sanırım. Önümdeki boşluğa, ilerideki denize bakıyorum. Futbol sahasını boşaltan çocukların yerini martılar alıyor. Belli aralıklarla tekrarlanan aynı görüntü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada perdenin arkasından dünyayı görmeye çalışan kadının yüzleşemediği korkularını düşünüyorum. Bir fotoğrafçı nasıl bakıyorsa önündeki resme, öyle bakıyorum rüzgârda oynaşan perdesine. Balkon kapısı açık, perdenin bir ucu içeri, dışarı… İçeride eskimiş bir kanepede oturuyor. Bazen elindeki örgüyü dizlerinin üzerine koyup hayaller kuruyor gelecekle ilgili. Televizyonda görmekten bıktığı yüzleri görünce kanalı değiştiriyor. Belgesellere bayılıyor böyle anlarda. Su aygırları nehrin kıyısında yavrularıyla yüzüyor. Kocaman ağızları ürkünç gelmiyor nedense. Kocasının yalanlarını geçiriyor aklından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İki günlük iş gezisine gitmem gerekiyor hayatım. Toplantı uzun sürecek. Haber vermek için aradım. Beni merak etme, geç döneceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bunları her gün sayısız kere görüyorum ekranda. Artık bana yalan söylemeyi kes. Mutlu edemiyorsam seni ayrılalım. Çocuğumuz olmasını da istemedin zaten. Bu boş odalarda ömrümü tükettim demeyi ne çok istiyor. Yapamıyor. Elinde her eve gelişinde suçlarını örten hediyeler. Bu yaşantısından kolay vazgeçememesinin nedenleri arasında kocasının elinin bolluğunun olması... İnsan çoğu kez kendini kandırıyor. Kırıp dizlerini oturuyor eski kanepesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Markete uzattığı sepetini göreceğim az sonra. İki yumurta ve bir paket vanilya diye seslenecek çırağa. Şişmeyen kekini kocası görmeden çöpe gönderecek. Sokağın başındaki ayvaz pastanesine bir koşu gitmek için yola çıkacak. Diz kapaklarını örtmeyen eteğini çekiştiren bir genç kızın arkasından bakacak kapıdan çıkarken. O eteğin altına düz bir çift rugan ayakkabı. Topuklu ayakkabı giymekten nefret ettiğini geçirecek içinden. Daima önüne baka baka tırmanacak sokağın başındaki merdivenleri kızın arkasından bakarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan on dakika geçmeden aynı hızla girecek binaya elindeki paketle kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir alışkanlık gibi sayacağım o sırada arabaları. Kırmızıları, beyazları. Plakaları yabancı olanları… Sokağın orta yerinde duran soğancı etrafa bağırıyor. Yan apartmandan sokağa doğru sarkıtılan sepete doğru ilerliyor sonra. Gökyüzünü bir şimşek çizip geçiyor. Futbol sahasının zeminindeki martıları göremiyorum. Bekâr evimin açık penceresi başka ve yalnız dünyalara uzanırken yağmur damlaları birbiri ardına vuruyor pervazlara.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1829555834833232901?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1829555834833232901'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1829555834833232901'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/bekar-evi.html' title='BEKÂR EVİ'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-4311024417593853304</id><published>2010-09-10T15:44:00.000-07:00</published><updated>2010-09-10T15:45:07.321-07:00</updated><title type='text'>İKİ KISA GECE</title><content type='html'>Bir fotoğrafımız var seninle. Bir dükkânın önünde oturmuş gülümsemişiz. Yan yana olmak bizi keyiflendirmiş. Sağ kolumu omzuna atmışım ve karşımızdaki iki kişiye bakıyoruz. Arkamız sanki çiçek bahçesi. Fotoğrafı gören suluboya ile yapıldığını sanacak. Renklerin en güzelleri o dakikalarda içimizi boyayıp gitti. Tanrı’nın en kısa iki günüydü. Rüzgâr kuşların göğüslerinde taşıdığı sıcaklık kadar doldurdu içimizdeki boşluğu. İki kuş gibiydik o yolda. Kuşların ömürleri kısa olurdu. Yollarda her şeye rastlanabilirdi. Bir avcıyla karşılaşmaya görsün, kanadından vurulup düşecekti bir ağacın, taşın dibine. Oysa ölüler Tanrı’nın rafında bekliyorlar sonsuz göğü. Kuşlara ne oluyordu ki, göğsümüzde kopan çığlık geceye karışacak, muhtemelen bir uğursuz poyraz susturacaktı o çığlımızı da ondan ürktüler. Bizim de kanatlarımızdaki tüyleri yolacaktı zaman. Bazı sesler yan yana duyulmaz sevgili. Uzun köprülerden geçmek gerekir fırtınalarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen bir rüyanın içinde görürsün kendini. Atlara binmiş kırlara doğru uçar gibi gidiyorsundur. Sonra beşinci kattan zemindeki havuza çakılmak üzereyken uyandığın da olur. Her şeyi böylesine güzel gösteren ve aniden değiştiren nedir o anda? Yeleleri rüzgârda savrulup çayırların ilerisindeki ormanda kaybolan atların arkasından bakıyorum. O, ağaçların arasında güneşin dokunduğu yaprakların yeşiline karışmış örümcek ağlarını dağıtıp gidiyor. Senden önce yüzyıllardır devam eden manzara hemen hemen budur. Uğultusunu duyduğun ormanın derinliklerinde kaybolacak birazdan o kuşlar. Kulak kesilip, gözünü dört açtığını sandığın zamanda her şeyin aslında ne kadar tuhaf durduğunu ve geç kalındığını anlayıp geri dönmek isteyeceksin. Az önce geçtiğini sandığın tüm vadiler birer tümseğe dönüşmeye başlayacak önünde. Çiçeklerini eğilip kokladığın, dalları birbirine geçmiş ağaçlar kapayacak yollarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerce korunaklı hale getirmek için çaba harcadığın, üzerine titrediğin ne varsa, bir kısa an, hepsini silip götürecek. Kayalar üzerlerindeki kumlardan soyunur, bir elbiseyi çıkarıp kenara atar gibi. Tek rüzgâr, bazen çıplak parıldayan bir kayaya dönüştürür. Kumlarla örtülüyken duymuşsundur o güçlü rüzgârlarla ilgili hikâyeyi. Bir gün üzerinden geçip gitme ihtimalini düşünmez miydin? Bir ağaç kökü ayakucuyla en sert yerlerine doğru dokunur. Milyonlarca kum tanesi sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğunu düşündüğün o bir tanesi, an gelir ağaç kökünün gözüyle karşılaşır ve bırakır diğerlerinin ellerini. Dağılıp gider teninin içine doğru o ilk çözülmenin ardından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz insanlar da o sert kayalar gibiydik. Önümüze yığdığımız bentleri aşmasını bilen olursa bırakıyorduk gövdemizi suyuna. Bir fırça darbesiyle yüzünü çizdi ressam. Bakıyordum ama net değildi yüzün. Palmiye ağacının gölgesi vuruyordu üzerimize.-Papulya ağacı demek istiyorum şimdi buna. Nasıl açardı o ağaçlar hatırlıyorum.- Belki o yüzden biraz karanlıkta kaldı yüzlerimiz. Arkada içinde çiçekler olan bir vazo. Belli belirsiz bir cam duruyor orada. Pembe, yeşil ve gri tonları sürmüş sanki ressam camın arkasına. Yorgun muyduk? Önünde oturduk bu manzaranın?-Hayır değildik demek istiyorum senin yerine.- Zaten sen başkasının yerine düşündüğünden o köprünün üzerinde durup uzaklara baktın.- Bulutlar henüz güneşin önünü açamayacak kadar sarhoştu, salındı senin gibi birkaçı. Ellerin nerde? Karanlıkta el yordamıyla arayıp buldum mu onları? Az önce olmalı kopardın dalından bir beyaz gülü. Koklamadan uzattın geceye doğru. Gece yapraklarının arasındaki sakladığı kokuyu gülden aldı.-Kurudu mu o gül, ince bir defterin arasında?- Rengi iyice eskimiş olarak bulacağım onu aylar sonra. Elinin izi olacak üzerinde. Parmaklarımın izleri tedirgin onlara değecek sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece bir fısıltıya dönüştürecek konuşmamızı. Yan yana duran kayalar, asırlık ağaçların gölgeleri ve yaz’ın yağmuru geçecek içimizden o kısa iki gecede. Sonrası boşluktur bilirsin.        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bıraktım diğer kum tanelerinin ellerini. Çözüldü çöl’ümün sırrı. Güneşe günlerce sırtını dönmüş bir kertenkele gibi birden ani bir hareketle saklandım bir taşın altına. Oralarda bir yerlerde varlığımdan haberdar olmasını istemediğim gölgeler üşüşüverdiler içime. Ya da sendin gizlenen yarasalar gibi. Orada seni gördüğüm günün ertesi, ışıkla buluşmaktan çekinip iyice içerlerine girdin bir mağaranın ağzından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük çalılıkları geride bıraktım. Bir rüyadan uyanmıştım. Sanki sırtımda senin sıcaklığını duyumsuyordum. Günler önce gittiğinin bilinciyle yeniden pencereye, sonra balkona koştum. Geceydi, o yüzden sokaklardan gelen sesler başka türlü bir şeyler düşündürüyordu. Orada bir köşede oturuyorsun sanki iki kişi ile. Yok, o düpedüz bir karanlık. Daha önce böyle mi olmuştu? —Pencereden baktığında seni bekliyordum.- yapraklar iyice büyümüş rüzgâra kafa tutuyor. Rüzgârsa altını üstüne getiriyor dalın. İnsanlar da böyle birbirlerini ters düz ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odanın tavanı zemine yaklaşıyor ve kollarınla itiyorsun duvarları. Benim odam da Tanrı’nın rafı. Odam benim mezarım. Duvarlarımdaki resimlerdeki çizgiler eğri büğrü. Kitaplar boş sayfalara dönüşüyor. —Senin gülün kurudu.- Eskiden de söylemiştim, defterim ölü çiçek mezarlığı. O gül bunun içindi. Önce solacak beyazı, sararacak ve kuruyup incelecek defterin arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan insanın avcısı… Kanıyorum bir taşın dibinde. Ben kanadıkça akıyorum başka tozlara doğru. Her biri başka tarafa dağılan kum tanecikleri iki kısa gece için ömür biçiyorlar bana. Bahçedeki çayırlara doğru bakıyorum, ötesindeki köprüye…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-4311024417593853304?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4311024417593853304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4311024417593853304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/iki-kisa-gece.html' title='İKİ KISA GECE'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2492365072657772503</id><published>2010-09-10T15:36:00.001-07:00</published><updated>2010-09-10T15:36:38.700-07:00</updated><title type='text'>HAYAT VERDİĞİ YERDEN ÖLMEK</title><content type='html'>Kapının önündeki park etmiş otomobillerin üzerine güneş vuruyor. Hatta bazen o güneşe aldanıyorum ve sırtımı bir kertenkele gibi dönüyorum ışığına. Her gün ağaçlardaki canlanmayı gözlemleyebiliyorum. Birkaç haftaya hepsi çiçeklenecek biliyorum. Evimin yolunun üzerinde bulunan mimoza ağaçlarını gördüğümde anlayacağım yeniden başlıyor güzel şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç gün önce iki ayrı kitap Tezer Özlü`den Leyla Erbil`e Mektuplar’ı ve  Her Şeyin Sonundayım’ı okudum. Bir insanın en kötü dönemi doğduğu yerlerden uzakta yaşamak olabilir mi? Ülkenden uzaktasın ve onca yabancılığın arasında yalnızsın. Böyle zamanlarda insan soluğu sandığı insanları, özlediklerini düşünür ve onlara kendi içsel dünyasının kapılarını açacak şeyler söyleme ihtiyacı hisseder. İnsanın en yakın bulduklarına karaladıkları arasında öyle cümleler çıkar karşınıza anlarsınız tüm kırılganlıklarını, mutluluklarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En üretken olabileceği yaşlarda sağlık sorunları yaşamış, çeşitli bunalımları atlatmayı çabalamış Tezer Özlü’yü öldüğü yıldan bir on sene sonra tanıdım. Geride bıraktığı öykülerini, güncelerini ve mektuplarını okuduğum anlarda hep var olanı, kalanlarını, dünyayı anlamak uğraşısıyla zamanını tükettiğini düşündüm. "Baktığım gördüğüm yaşlılardan, yollardan dükkânlardan zevk alıyorum" diyor kitabın bir yerinde. Her birinde gördüğü bitmek bilmeyen yaşam coşkusunu içinde duyumsamak istiyor. Ama yaşam karşı çıkmak değil mi? diye sormayı da ihmal etmiyor. Olanla yetinmek istemeyip, kendi dünyasını kurmaya çalışmış ömrü boyunca. Yazın diline kattığı yeni bir söylem var mıdır yok mudur bunu anlatmak derdinde değilim. O kendi dünyasından, kabuklarından dışarı çıkmak için sürekli gagalayarak hayatı yaşamayı denedi. Sürekli şoklar gören bedeni yenilmek için hazırdı çoktan. Yenildiğinde daha kırk üç yaşındaydı. Dostlarına yazdığı mektuplarda sürekli birlikte olmaktan, sahip olmaktan, özlemlerinden bahsediyordu. Yarına bırakmak istemediklerinden belki... Gittiği kentlerde aldığı kartpostalların arkasında karaladığı birkaç cümle ile hayatını özetliyordu. Yaşamın yalnızca birlikte olunabilecek insanlarla bir manası olabilirdi onun için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son kimden bir kart aldınız? En son yazdığınız kartpostalı kime göndermiştiniz? Mektuplar özel tarihlerimiz, gizli hazinelerimiz. Benimde bir dönem çeşitli dostlara gönderdiğim mektuplar oldu ama bir kitap olmalarını düşünmemiştim doğrusu. Bu kitapları okurken hissettiğim hüznü benim yazdıklarımda da biri görecekse mektuplarım bana kalsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle diyor bir mektubunun sonunda Tezer Özlü. "Aynı senin dediğin gibi, her şey burada, duygularda, sende, ölüler de... Ve yürünecek sokaklar da var. Bütün dünya benim, bunu algılıyorum".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sabah telefon çaldı. Erken saatlerde çalan telefonların, kapı zillerinin içimde hep korkuya yol açtığını söylemeliyim. Çocukluğumda oturduğumuz mahalleden bir komşumuzun ölüm haberini veriyordu ablam. Acılar çeken bir kadındı ölen. Komşu annemde Tezer Özlü gibi aynı sarsıntıları birkaç yıldır yaşıyordu. Göğsündeki hayat kaynaklarından birini söküp almışlardı bedeninden. Hayat verdiği yerden ölmeye başlamıştı komşu annem. Çocukları büyümüş, ana baba olmuştu çoktan ama göğsündeki düzlük büyük bir boşluğa yol açmıştı bedeninde. Penceresinin önündeki sardunya saksılarını eşi suluyordu kaç senedir. Onun balkondan bakarken sokaktaki çocuklara gülümsediğini görüyorum şimdi. Bağırtılar arasında çocuklar yakartop oynuyor. İyice küçülmüş yüzü solup gidiyor. Artık fırtınaları dinlemeyecek geceleyin, yağmuru hissetmeyecek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerime dolduracağım yeni bir hayata bakınıyorum şimdi hepsi bu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2492365072657772503?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2492365072657772503'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2492365072657772503'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/hayat-verdigi-yerden-olmek.html' title='HAYAT VERDİĞİ YERDEN ÖLMEK'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6678982324652423211</id><published>2010-09-10T15:35:00.001-07:00</published><updated>2010-09-10T15:35:36.898-07:00</updated><title type='text'>SAİT AĞBİ</title><content type='html'>Hayatınız belli dönemlerinde sizinle olan insanlar vardır. Öğretmenleriniz, doktorunuz, bakkalınız, kapıcınız. Onlarla başka türlü bir bağ kurarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatınızda varlıklarını, önemlerini çok fark ettiğiniz söylenemez. Ama öyle bir an gelir ki aslında yoklukları içinizi dağlar. Sait Ağbi bizim uzun yıllar kapıcılığımızı yaptı. Aileden biriydi. Ona ekmek ya da gazete aldırmazdık. Merdivenleri temizler, çöpleri boşaltır, günlük apartman işlerini yapardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk kış günlerinde kaloriferi üşenmeden sabahın dördünde yakardı. Daha uyanmadan odamız sıcacık olurdu. Ufak tefek bir adamdı. Onu oturduğumuz apartmana taşınmadan öncede tanıyordum. Babamın işyeri aynı apartmanlardan birinin alt katındaydı. O yüzden ne zaman babama uğrayacak olsam, orada durur selamlaşırdık. Apartmanların önünde bulunan çiçekleri sular, toprağı havalandırırdı. Dökülen ağaç yapraklarını, sigara izmaritlerini süpürürdü kapı önünden. Çatıda bir yer onarılacak Sait ağbi oraya çıkar. Duvarlar boyanacak, yine o elinde fırçasıyla görünür duvarın dibinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apartmana kim taşınacaksa önce onu görür, sonra ev sahibini. Çocuklar onun gözlerinin önünde serpilir büyür. Bahçede oynayacak olsalar hep gözleri üzerlerinde olur. İşlerini bitirdiğinde bile sokaktan pek uzaklaşmazdı. Köseoğlu caddesinde Murat’ın Çay ocağının önünde oturup insanlarla konuşurdu. Konuşurdu diyorum çünkü iki bin dokuzun şubatında onu son gördüğüm günün gecesinde son nefesini verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ambulans kapının önüne geldiğinde biliyorduk onun götürüleceğini. Biliyorduk ölüyordu. Geciktirilemezdi ölümü. Uzayamazdı daha fazla ömrü. Giderek küçülen gövdesiyle ambulansın içine konuldu. Yüzünde her şeyi bilen gören insanların hali vardı. Acısını duyuyordu. Tenini yontarak onu yaşamdan uzaklaştıranın ne olduğunu görüyordu. Kısa sürede kansere yakalanmış ve ölüme teslim olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç ay öncesinde apartman sakinlerinden birinin yakalandığı kanseri konuşuyorduk. İyileşeceksin diyordu ona. Ameliyatı başarılı geçmiş hayata dönmüştü komşumuz. Sait ağbinin başında büyüyen tümörlerden henüz haberi yoktu. Biraz zayıf düşmüş, güçsüz hissetmişti hepsi bu. Yoksa hala her şeye yetişiyordu. Sonra bir sabah ilaç yazdırmak için doktora gitti. O sabah evden çıkarken başka şekilde görüyordu sokağımızı. Belki Erdoğdu yokuşunu her zaman olduğu gibi yürüyerek inmişti şehre. Zağnos’u, Atapark’ı hemen binaların arkasındaki gri denizi görmüştü inerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz hayatımızı sürdürüyorduk. Hastalandığını duyduk hepsi bu. Sürekli kontrollere gidiyor ve günden güne eriyordu. İstanbul’a ameliyat için götürüldü. Genç bir adamdı. İyileşir deniyordu. Bazı şeylere geç kalındığını daha sonra öğrendik. Yapılacak şey yalnızca özel ilgi göstermek, moralini güçlendirmek için ona yardım etmekti. Apartman sakinleri onun elden ayaktan kısa sürede düşmesine üzülüyordu. Onu gördüklerinde yüzünün giderek başka bir adamı andırmasından dolayı tedirgin olduklarını seziyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hasta halinde bile bir işe yaradığını hissetmeye ihtiyacı vardı. Bizim dükkânda önünde oturup insanlara bakıyordu. Yaşadığı son aylar onun ve ailesi için oldukça zorluklarla geçti. O sabah ambulans mahalleye geldiğinde onun bir sona doğru gittiğini biliyorduk. İşimi gücümü bırakıp yolun karşısına geçtim. Sedye o sırada araca konuluyordu. Birden bire yirmi yaş yaşlanmış gibi görünüyordu. Ambulans sokağımızdan ayrıldıktan sonra bir süre daha arkasından baktık. Birkaç mahalleli bir şeyler söyleyip havadaki olumsuz duyguyu dağıtmayı denediyse de bir işe yaramadı. Sustuk biz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve o kış gecesinde öldü. Dışarıda soğuk bir hava vardı. Doğum günümdü ve evde yalnızdım. O akşam bir arada olmayı planladığımız arkadaşlarla yan yana gelemedik. Yeni kapıcımız cenazeyi haber verdi. Gelen haber bütün akşam daha da yalnızlaştırdı beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın öldüğü sabah bir yandan ağlıyor bir yandan kendi evinden biri ölmüş gibi gelenlerle ilgileniyordu. Sonra bir başka hatırladığım şeyse mahallenin fırınlarından birinin çatısındaki daire gece yarısı yanmaya başladığında panik halinde zili çalıp beni uyandırmasıydı. Bir yandan yangını anlatırken diğer yandan arabanın hemen yanan binanın kenarında park edilmiş olduğunu ve acilen oradan çekilmesi gerektiğini söylüyordu. Uykulu halimde korkmuş ve ne yapacağımı şaşırmış vaziyette anahtarı eline sıkıştırmıştım. Şimdi nedense bu olayları hatırladığım ve yazıya aktardığım saatlerde Sait ağbinin evinin duvarında büyütülmüş bir fotoğrafının var olduğunu, oradan çok sevdiği bu sokağa bakmaya çalıştığını düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim sokağa ruh veren insanlardan biri daha erkenden ayrıldı aramızdan. Geriye dönüp baktığımızda ondan bize kalan birkaç sisli anı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6678982324652423211?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6678982324652423211'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6678982324652423211'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/sait-agbi.html' title='SAİT AĞBİ'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-479502194023873965</id><published>2010-09-10T15:34:00.001-07:00</published><updated>2010-09-10T15:34:50.254-07:00</updated><title type='text'>BİR SELÂM GÖNDER</title><content type='html'>Hava karardı biraz önce. Ben o sırada gökyüzünde yüzlerce metre yükseklikte elimdeki kitabı okumak için özel bir çaba harcıyordum. Bazı kitaplar şifreli kasalar gibidir. Doğru rakamları ya da sözcükleri yan yana getiremezseniz şifreyi açamazsınız.  Buna rağmen yarıladım kitabın sayfalarını. Uçağım havalimanına indiğinde akşamdı. Seksen dakika kadar rötar yapmıştı uçak. Günün battığını İstanbul’da görecektim. Düşündüğüm gibi gelişmedi yolculuk planım. Uçağım da benim gibi bir karanlıktan geçerek indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir otobüsle en yakın vilayete doğru hareket ettik. Benim dışımda altı sessiz yolcu… -Hakkını yemeyeyim bir yolcu otobüs hareket etmeden hararetle telefonda bir şeyler anlatıyordu.- Bu şehre son iki yıl içinde birkaç kez gelmiştim. Gündüz olduğundan mı nedir şu anda hissettiğim şeyi ne hissetmiş, ne düşünmüştüm. Belki de düpedüz bastırmış, yok saymıştım düşüncelerimi. Onun ölmüş olma ihtimalini görmezden geliyordum. Mutlaka iyiydi, bir yerlerde çocuklarını büyütüyor, birilerine arka çıkıyordu. Birilerinin eşi, çocuğu, arkadaşı olmaya devam ediyordu. Üzerinden bunca zaman geçmişken o deprem gününü, yerle bir olan binaların enkazlarını düşünmek neyin nesi şimdi emin değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Depremden birkaç ay sonra Düzce’den, Sakarya’dan, Kocaeli’nden geçiyorum. Sakarya’da yıkılmış evlerin gölgesinde ve sessizliğinde bir eylül gecesi. Ayakta kalmış bir cami avlusunda yalnız bitli bir köpeğin arkadaşlığı… Bunu da hatırlıyorum. O zamanda yaşadığını bilmek istiyordum. İstasyondan ayrılırken etrafa tanıdık bir şeyler görmek için bakıyordum. Rüzgârın ılık esişi yatıştırıyor tedirginliğimi. Dolaşıyorum bütün gece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüsüm doğduğun şehre doğru yol alırken bir evin içinde televizyonun kanalları arasında gezinirken düşünüyorum seni. Ana muhalefet partisindeki değişim haberini geçiyorsun. Ve binlerce kurbağa aynı anda nehri terk ediyor diğer haber kanalında. Bir an duraklasan da bu haber sana kötü şeyleri düşündürüyor. Bir başka televizyonu açıyorsun. Eski bir şarkı çalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu gece son biraz sonra/Bu kapıdan son kez çıkıp yine kendimi/Vuracağım yollara/Kim bilir kaç kere ıslanacak yüzüm/Elimi tut düşman olma/Ne olur parça parça olmasın içimiz…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin Trabzon’daki en son radyo programında bu şarkıyı çaldığını ve uzun bir ayrılık konuşması yaptığını bunca yıl sonra hatırlıyorum. Zeytinlik’te bir cafede oturmuştuk yaz sonu. Özenli bir el yazısıyla yazmıştın söyleyeceklerini. Ne çok üzmüştü seni o konuşma. Gece yarısını geçiyordu o şarkıyı çaldığında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımda bir şeyleri bitirmem gerektiğinde kısacık konuşmalar yaparak o anı geçiştirmeyi başaramadım. Bocaladım durdum cümle kurmaya çabalarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne çok sessizlik, kimsesizlik görmüştün o evde. Ölmek için çok gençtin C.P..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmek üstü çizilmiş bir sözcük gibi anlamsızlaştırıyor her şeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldün mü sahi? O kentte miydin o gece?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarsıntı, uğultu ve çocukların seslerinin geçtiği o sokaklardaysan eğer, bir selâm gönder. Yaşıyorsan, buradayım de. Çocuklarımı büyütüyorum. Bu sene büyüğü okula başladı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-479502194023873965?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/479502194023873965'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/479502194023873965'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/bir-selam-gonder.html' title='BİR SELÂM GÖNDER'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6461102920595246852</id><published>2010-09-10T15:33:00.001-07:00</published><updated>2010-09-10T15:33:21.190-07:00</updated><title type='text'>ANNEMİN BAHÇESİ VE EVLİLİK ÜZERİNE</title><content type='html'>Annemin bahçesi.  Elime aldığım incecik bir kitap geçmiş bütün yazları, ısırganları, su dolan misket çukurlarını, karayemiş ağaçlarında sallandığım ikindi saatlerini, her dalın yere doğru eğilip gökyüzüne doğru döndüğü anlarda savurduğum sözcükleri, savuramadıklarımı, sakladıklarımı ve sakınımsız döktüğüm gözyaşlarını hepsini yeniden hatırlattığını söyleyemem. Hatırladıklarım vardı elbette. Ellerimi bir poşete geçirip evin yanındaki ağaçların altında ısırganları kestiğimi… Bir süre sonra poşetin arasından ısırganın iğnelerinin ellerimi yaktığını da… Yazları benzer görüntülerle geçmiş birkaç mutlu zaman geçmişin sandığından çıkarılabilir şimdi. İçine beni çekecek bir kitabı okuyacağımı daha ilk sayfalardan biliyorum.&lt;br /&gt;Bir roman kahramanı, ya da karakteri olarak bir yer arıyorum kendime bu sayfalarda. Giderek daha çok ses zihnimde onlarca sözcükle yer ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedense çok suçlu hissediyorum. Sürekli bir şeyleri erteliyor muyum yoksa diye düşünüyorum. O sırada Duru bir gün önce yarım kalan konuşmasını sürdürerek “merhaba” diyor bilgisayar ekranında. Son günlerde onunla paylaşmadığım ne varsa birbiri ardına sıralıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yitirişin Öyküsünü okuyorum aynı anda. Tuhaf biçimde okuduğum metin bulunduğum ortamın dışında bir yere beni çekmeyi başarıyor. Mola vermiş olsam dahi hiçbir sözcüğü unutmuyorum. Telefon çalıyor hikâyede. Eski sevgilisinin öldüğü haberini alacak adamın az sonra önce kapıyı kilitleyerek masasına döneceğini ve ağlayacağını henüz bilmiyorum. İnsan ağlamak için kapıyı neden kilitler diye düşünüyorum. Duru, aynı kitabı kendisine alan ortak arkadaşımızdan bahsediyor. Konuşmanın bir yerinde bu kitabı okuduğumu söylüyorum. “Yeşil bir kitaptı, henüz okumadım, bulup bende okuyayım“diyor. O an kitabın renginin yeşil olduğunu fark ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kişisel geçmişimizi de yeniden yazıyoruz geceyle birlikte.&lt;br /&gt;İnsanlara inandım. Günlerin birbiri ardına geçtiğine… Bir an gelip bütün sözcüklerimi gizlediğimi ve sonra yerlerini unuttuğumu düşünüyorum. Karşınızda sizden birkaç cümle beklediklerinde söyleyeceğiniz hiçbir şeyin kalmadığı zamanlardan söz ediyorum. Susuyoruz aylarca. Sonra şunu hatırlıyorum. Eski bir şubat saçlarımı kestimdi. Akşamdı. Soğuk odalara doğru solgun bir ışık vuruyordu. Sana alınan çiçekler soluyor dolapta. Yine bir cumartesi günü olmalı. Nedense o kış günü kokularını sevdiğim çiçekleri ulaştıramıyorum sana.&lt;br /&gt; “Ne bileyim sen vereceksin sanıyordum çiçekleri” diyor Selçuk.  &lt;br /&gt;Ama o saatte burada olamam diye söze başlasam da bir şeyin değişmeyeceğini biliyorum. Dolabın kapağını açıyorum. Mutfak çiçek kokuyor bütün akşam. Mutsuz kokuyor çiçekler, solgunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sürü başka şey giriyor araya. Her sabah kaza haberleri okuyorum. Yeni kurulmuş bir parti lideri ülkenin selameti için ilk seçimde kendine oy verilmesi gerektiğini, terörün kökünü kazıyacaklarını sıralıyor. Trafik düzenlemesi konusunda birkaç şoförün görüşünü paylaşıyoruz daha sonra programda. Şimdi okuduğum bu kitabın içinde bunları bana hatırlatan ne var ki? Zihnimizi nerelere götürüyor her cümle. Kitabın kapağındaki salıncak fotoğrafı benim kitabımdakine benzemiyor. Rıza’nın kitap kapağı belirsiz şeyler anımsatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okura burada Rıza Kıraç’tan bahsetmelisin yazar!&lt;br /&gt;Daha önce birkaç kitabını da okumuştum. Komşumun Uzun Kızıl Saçlı Sevgilisi adlı öykü kitabının üzerine sahilde oturup saatlerce düşünmüştüm mesela. Sonra Taksim’de bir öğle sonrası ara bir sokakta karşılaşmış çay içmiştik. Pek sevmiştim sohbetini. Kısa filmlerden, öykülerden, dergicilikten… Bir sürü yapmaya karar verilmiş ve sonra vazgeçilmiş şeylerden de…&lt;br /&gt;Çok kişisel şeylere giriyorsun yazar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tam onun kitabını okurken evlenmek üzerine konuşuyoruz Duru’yla. Daha özelini size açarken bir romancı, öykücüden bahsetmenin ne sakıncası olacak? İnsan evlenmeye karar verdiğinde ne şekilde teklifini yapmalı? Reklam panolarında yapılan evlenme teklifleri son dönemde moda. Benden en çok bekleneni galiba radyo programım esnasında böyle bir teklifi yapabileceğim olmalı. Klasik diğer biçimlerini düşünmüyorum. İnsan böyle bir durumda bütün sözcüklerini yitirecek gibi mi oluyor dersiniz?&lt;br /&gt;-Uzun uzun anlatıp kendini de okuyucuda yoracağına basitçe sorsana sorunu.&lt;br /&gt;Bu teklifin ne şekilde olması gerektiğini düşündüğüm sabah uzaklara bakıyorum. Açılmayan kapılar bakıyorlar bana. Merdivenleri siliyor kapıcı ağzında o yarım şarkı. "Neyleyim köşkü..."  Yanım öyle boş, önüm sıra balkonlara bakıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6461102920595246852?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6461102920595246852'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6461102920595246852'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/annemin-bahcesi-ve-evlilik-uzerine.html' title='ANNEMİN BAHÇESİ VE EVLİLİK ÜZERİNE'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1236193174594452144</id><published>2010-09-10T15:32:00.001-07:00</published><updated>2010-09-10T15:32:24.434-07:00</updated><title type='text'>DÜNYA DÖNERKEN</title><content type='html'>Uzun seneler boyunca başka kentlerde yaşamını sürdürmüş kişiler için doğdukları, yaşamlarının belli bölümlerini geçirdikleri mekânların büyülü bir yanı vardır. Onlarca yıl sonra size o günleri anlatırken öyle ayrıntılar verirler ki sanki siz o anlatılan yerleri hayatınızda hiç görmemiş gibi hissedersiniz. Badanaları iyice dökülmüş bir ev, onun on metre uzağında gövdesini iki elinizle saramadığınız bir ağaç değildir anlattığım. Yoldan geçerken bahçesinden yükselen limon çiçeklerinin kokuları arasında kalmış çocukluk koşuşturmaları. Kadınların bir araya toplanarak ramazan ayı için önceden açtıkları yufkalarla birlikte anlattıkları hikâyeler.  Hepsi bu büyülü anların bir parçasıdır. Oysa o anları hafızamızda büyütüp geliştirirken, seneler boyunca korumak için belki özel gayret gösterirken her şey yitmiş gitmiştir. Geri döndüğünüzde sokağınız oradadır. Yine üst geçidi geçtikten sonra köşedeki fırını, solundaki iki kahvehaneyi ve önündeki dut ağacını aynı bulabilirsiniz. Birkaç adım daha attığınızda gördüğün manzara sizi şaşkına çevirebileceği gibi yalnızlık duygusuyla boğuşturabilir. Dünya dönmüş sokağın sakinleri insanlığın giderek kirlendiği gibi kendi geçmişlerini de kirletmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvehanenin yanında iki katlı evler vardı. Evin alt katındaki küçücük dükkânlardan biri lokanta, diğeri berberdi. Dükkânların ikisine de girerken adımınızı boşluğa atıyormuş hissi veren merdivenlerle giriliyor içeri. Berberin duvarları ayna doluydu. Koltuğa oturduğunuzda önlüğünüzü bağlamaya çalışırken berberin çırağı, gözünüz dergilerden kesilmiş saç modellerinden örneklere takılırdı. Senenin modasına uygun saç modellerinden birini kendinizde görmeye cesaret edemezdiniz. Gününe göre tıraş esnasında konuşmalar şekillenir, eğer keyifli bir olay olmuşsa mahallede ilk duyanlardan biri olurdunuz. Şimdi yerine kocaman bir bina dikilmiş o berberin. Yüzünüzün bütün kıvrımlarını bilen o berber nerededir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adım daha atmaya çalışırken o iki katlı evin üzerinde ağaçlarla oluşturulmuş bahçeyi anımsarsınız. Hiç çıkmadığınız o teras, yakından dokunmadığınız dallarıyla ağaçlar yok olmuş sanki. O güzelim sokağa doğru sarkan çiçekler kuruyup gitmiş mi anılarınız gibi şimdi? Belki de evin sahibi ölmüş, çocuklara kalan iki katlı bu eski ev aralarının bozulmasına neden olmuştur. İçlerinden birinin ısrarla kat karşılığı büyük bir inşaat firmasına vermek istediği bu birkaç odalı ev öyle bir gerekçeyle kısa sürede yıkılıp yerine bu büyük bina dikilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer sokak sizin zihninizde bir anı bırakmamışsa oradan geçerken değişen hiçbir şeyi anımsamazsınız. Yıkılmış bir fırın, kasabın önünde toplaşan kediler hiçbir şey ifade etmez sizin için. Her şeyi hatırlıyorsanız ve değişen çehre içinizdekilerin daha belirginleşmesine olanak sağlıyorsa belki siz de “Seksen beş- seksen altı yılları burada iki katlı bir ev vardı. İkindi çiçekleri, sardunyalar ve terastaki ağaçlar… Yaz ortalarında meyveleri öyle güzel görülürdü ki sokaktan hepimizin iştahı kabarırdı” diyerek başladığınız konuşmaya evin yıkılışını, yerine dikilen binaların miras yedileri mutlu etmediğine kadar daha uzun bir hikâye anlatırken bulabilirsiniz kendinizi. Esas zenginliğiniz geçmiş yılların hafızanızda bıraktığı o hoş kokuyu hâlâ alıyor olmanızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşınızın öyle çok ilerlemesine bile gerek kalmadan birkaç on yılda neler değişmiyor ki bu sokaklarda. Trabzon kartpostallarına çokça konu edilmemiş bir semt Erdoğdu. Birkaç eski zaman fotoğrafında görülen yeşil alanlar, müstakil evler şimdilerde nostalji oldular.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1236193174594452144?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1236193174594452144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1236193174594452144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/dunya-donerken.html' title='DÜNYA DÖNERKEN'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6567762392615896356</id><published>2010-09-10T15:27:00.000-07:00</published><updated>2010-09-10T15:28:36.346-07:00</updated><title type='text'>KUŞLAR, BÖCEKLER VE KARANLIKLAR</title><content type='html'>Aklımda bir kuyu var. Bir tarlanın orta yerinde seneler evvel kazılmış. Öyle çok derin olmayan bir kuyu. İçine zamanla toprak atılmış. Sonra toprağın içinden çayırlar bitmiş, uzanmışlar göğe doğru. Çocukken o kuyuya inip saklanırdım. Güneşten kaçardım çoğu kere. Oyun arkadaşımdı güneş. Kuyunun serinliğinde, çayırların arasına oturur, sırtımı taş duvara dayardım. Öylece uyumazdım, dinlerdim seslerini kuşların, ağaçların ve her zaman böcekleri... İnsanlar hep birbirleriyle ilgili olumsuz şeyler konuşurlardı. İyilik, güzellik sözcüğü yan yana olduklarında vardı aralarında. Bu yüzden belki içinde insan olmayana ilgi duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldum olası böcekleri sevmişimdir. Görünce tiksinmek ne kelime, elimi uzatırdım onlara. Parmaklarımda yürüyen bir örümceği gördüklerinde yüzüme tuhaf tuhaf bakan insanlara gülümserdim.  Ağıyla yere doğru sallandırırdım bir süre örümceği. Kuklaymış hissi verirdi bana parmaklarımdan aşağıya doğru sarkmış halde örümcek. Bazen örümceğin yerine konuşur güldürürdüm çevremdekileri. Ispanak yiyen bir örümcek hayal etmelerini sağlardım çocukların. Bu kadar çok ağ örebildiklerine göre mutlaka özel bir yiyecekle besleniyor olmalıydılar.  Ağ parmaklarımın arasından kopup düşmezse bir süre sonra sıkılırdım bu oyundan. Çok erken sıkıldığımı, beklemekten usandığımı burada size açıklamakla bir şey kaybetmeyeceğim. Daha tırtılları, uğur böceklerini, peygamber böceğini nasıl sevdiğimi anlatmadım farkındaysanız. Ateş böcekleri bütün yazlarıma ışık tutardı. Karanlıktan korkmaz peşlerinden giderdik arkadaşımla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arılara karşı hep özel ilgim olmuştur mesela. Elimdeki kavanozla peşlerinden koşuştururdum. Hangi çiçeklere konacaklarını, nereden bal toplayacaklarını iyi bilirdim. Eskiden bu konuda uzmanlaşabilirim diye düşünürdüm. Kuyunun içinde çayırlara uzanmış yatarken, böceklerden oluşan bir bahçe kurmayı ve bunu tiksinti duyan büyüklere inat çocuklarla paylaşılacak bir zamanın parçası yapmayı hayal ederdim. Arılar diyordum onlara karşı hep özel bir ilgim olmuştur. Kraliçe arıyı, işçileri ve eşek arısını… Erkek arıların yalnız belli bir sıcaklıkta kovandan çıktıklarını öğrenmiştim. Dayımın kovanlarının arasından rahatlıkla geçerdim. Körüğün içinden duman püskürterek arıları sakinleştirip kovanları açardı. Hepsi yorgunluktan bir tarafa yığılmış halde dururlardı sanki. Hep çevresinde olurdum dayımın.  O işini bitirip kovanın kapağını kapatıp gittikten sonra bile hep nasıl davrandıklarını anlamaya çalışırdım. Beni sokacaklarından endişe duymazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlla arıları çiçeklerin üzerindeyken yakalayacak ve kavanozdaki diğer arıların yanına gönderecektim. Bir süre sonra sayıları bence yeterli olduğunda, kırlardan topladığım hoşuma giden ve en çok bal yapabilecekleri çiçekleri toplar aralarına atardım. Hep o vızıldayan sesleri kulaklarımda. Yakından onları görme ve tanıma fırsatı verirdi bu kapatma işlemi. Diğer böceklerin sonları gibi bu arılarda sabah uyandığımda kavanozda uçamayacak kadar yorulmuş, kurumuş çiçeklerin arasında yatıyor olurlardı. Yapacak bir şey yok derdim öyle sabahlarda. Gidip onları en güzel çayırlara dökerdim. Saksının dibine olmaz derdim kardeşime, mutlaka çayırlara dökmeli böcek ölülerini. Zamanla arılardan da vazgeçtim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuyunun dibinde uzanmış yatarken düşünürdüm. Kelebeklerin peşinde koştuğum yaz öğlelerinin sayısı giderek artıyordu. Boyum uzuyor, ellerimin üzerlerindeki sarı tüyler kararıyordu. Bir süre sonra taşlara basarak çıktığım kuyunun ağzına rahatlıkla boyum yetişecekti. Hiçbir böceği yanımda tutmayı başaramıyordum. Kuşlara baktım. Güvercinleri hiç düşünmek istemedim.- İlk ölüsünü elime aldığımda başı yana düşmüştü birinin. -Yalnızca serçeler avucumun içinde sıcacık atan yürekleriyle, belki de korkarak durabilirdi bir süre. Hayır, onları da düşünme dedim kendime. Kuşlar da giderler, onları da boş ver. Çiçekler öyle mi sahi. Suyunu verdiğin sürece, kurumadıkları sürece yanında dururlar. Saksıları dilediğin yere döndürebilir, yerini değiştirebilirsin rahatlıkla. Tenekenin içinde büyüyemem diye itiraz etmezler. Sarılırlar bir avuç toprağa kökleriyle. Nereye gidersen git onları götürebilirsin yanında. Kışın bir oda sıcaklığı, yazın bir pencere önü, balkon pervazı yeterlidir yapraklılarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiçekleri hep tercih ettim. Böcekleri ve kuşları yok saymadım elbette. Bildim. Yalnız insan kökleriyle var olabilir. Kanatların ve ayakların sayısı öğrenilebilir, kuyunun derinliği zamanla tersine çevrilirmiş. O eski taşlar ve kuruyan otlar yaşanmakta olanı işareti olarak orta yerinde duruyor tarlanın. Sular çekilir, ses değişir ve karanlık çöker anıların üzerine.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6567762392615896356?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6567762392615896356'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6567762392615896356'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/09/kuslar-bocekler-ve-karanliklar.html' title='KUŞLAR, BÖCEKLER VE KARANLIKLAR'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5486054882764631685</id><published>2010-04-27T02:46:00.000-07:00</published><updated>2010-04-27T02:50:37.100-07:00</updated><title type='text'>Düş Fanzin Söyleşisi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://serkanturk.blogcu.com/dus-fanzin-soylesisi-bulent-sanli/7366700"&gt;Düş Fanzin Söyleşisi-Bülent Şanlı &lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;'Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri' Üzerine&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;her duyduğum ölüm kamburum&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;olurdu. sonsuz gökleri sarsardı yağmur&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;ellerinde kir birikmiş günahkar bir kadın&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;beyaz bir çarşafı gererdi bahçesinde&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(notre dame'ın küskünü)&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu şiirlerin bir evi var, dönüp dolaşıp sığındıkları. Atların, avluların, rüzgârın, göğün ve ayrılığın yanıbaşında bir ev.- Deyişi şiire varıncaya dek ince duyarlıklarla örmek. Bunun ardında kazanım ve yitirmelerin doğurduğu çığlığın yansısı, yaşanmışlıklarla bezeli bir zaman dilimi var, ' ağlayınca boşluk oluyor, gidince yokluk'.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şiirlerin yazılma sürecinde neler yaşarsınız. Hangi 'şey'ler o düşsel yazı odasında size eşlik eder? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Serkan Türk: Çocukluk dönemlerimde her yıl çıkan ajandalardan edinmeye özen gösterirdim. Her günün karşısına mutlaka yazılacak birkaç cümle. Sonraki dönemlerde günü gününe olmasa da haftada bir, ayda iki kere yazmaya özen gösterir olduğumu anımsıyorum. Sürekli yazma alışkanlığı kazandıktan sonra bu gün kavramı değişti tabii. Yazabildiğim her anın öncesinde çok büyük sessizlikler ya da büyük gürültüler gelir yakalar beni. Penceremin dışındakini, odamı, bahçemi, uzaklardaki dağların fısıltılarını duymaya çalışırım. Sanki içimdekine bir şey söylemek ister her biri. Giderek duyumsadığım o uğultu dinlediğim müziğin de etkisiyle sözcüklere, mısralara dönüşür. Bittiğini düşündüğüm bir metnin, şiirin sonrasında inanılmaz bir gönül rahatlığı yaşarım. Kendimi üzerek, kanatarak, kışkırtarak ve bilmediklerimi keşfettirerek yaşamayı öğretiyor bana yazın odası.''&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; "Mutluluk bir çeşit dengesizlik işi… ''&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- Bir şeyleri söylememek, o boşluğun imlediği aslında söylenilmeyenin bahsini açmıyor mu dolaylı olarak. Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri'nde yazıya geçmeyen ama suskuda ifade bulan coşkular, kırıklıklar yok mu? Bunlardan bahsedebilir misiniz?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;S.T.: ‘Zaman acı yontucum’ derken sanırım tam bunu demeye çalışmıştım. Yaşam deneyimlerimiz bizi diğerlerine karşı hazırlar. Nerden, nasıl yaralanacağımızı biliriz. Bilinçli olarak bazen izin verdiğimiz de olur kanatılmaya. Yalnız bir şeyi kendimize yön seçer ve seçtiğimiz yöne doğru koşarız. Düştüğümüz de olur, her şey güzel giderken vazgeçmişliğimiz de. Mutluluk bir çeşit dengesizlik işi… Tam olarak yakalamanın mümkün olmadığını anladığınız anda size doğru gelmeyen şeyleri yapar bulabiliyorsunuz kendinizi. ‘allah biliyor gönlümüz bazen şen/bulduğumuza şükrediyorum birbirimizi’ dedirten gerçekte böyle bir şey. ‘ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu/benim tek başınalığım’ ı söyleten de. Kitabın büyük bölümü iki mevsimde yazıldı. Elbette yaz’ın ve güz’ün seslerinin daha çok sindiği bir kitap oldu. Kapaktaki şeytan tüyü çiçeğinin seçilmesi de bir şeyi imliyor. Gerçekleşemeyen dileklerimizi benimser olduk.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- Birçok yazarın yazın yaşamında ürünlerinin şiir, öykü ve roman sırası dikkat çekmiştir.'Şiirle başlanılmış sonrasında öykü ve en nihayetinde romana ulaşılmış' mıdır? İki öykü kitabınızın olduğunu da gözönüne alırsak sizin yazma serüveninizde türler arası kurduğunuz diyalog ve yazma ediminizi yönlendiren savlar nelerdir? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;S.T.: Esas olan yazabilmek olsa gerek. Şiirle bağım öyküden daha eski. Zaman zaman insan iyi arkadaşlarını kaybedebiliyor ya da nedensiz uzaklaşabiliyor. Belli aralardan sonra yeniden yan yana geldiklerinde her şeyin aynı kaldığını, devam edebildiğini görüyor. Benim düz yazıya yakınlığımdan sonra şiirle yeniden buluşmamı bu arkadaşlığa benzetiyorum. Aradan ne kadar süre geçerse geçsin hep aynı dosttan bahsetmekten haz alır gibi şiirim yazılarımın içinde oldu. Şiirime de öyküsel ifadeler yerleştirmeyi belki bu yüzden seviyorum. Büyülü olan sözcükler ve söylenebiliyor olmaları. Ben romana ulaşır mıyım, şimdilik kuşkularım var. Biraz daha şiir ve öyküyle devam edecek serüven.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;''Hiçbir şair yüzüstü bırakmadı beni.'' &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- “ Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri ”' nde Meriç'in Suyu adlı bir şiiriniz de var. Edirne sizin için özel bir şehir olmalı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;S.T.: Bazı kentlere hiç gitmeseniz de o kentin sizin belleğinizde başka türlü bir yeri olabiliyor. Duyduklarınız, okuduklarınız ve dinlediklerinizle oluşan bu fikir size farklı kapılar açabiliyor. Seksenli yılların sonunda ülkemize bir şekilde kaçak yollarla girmeye çalışan insan hikâyelerini, suyun fazlasının nasıl bizi acılara boğduğuna dair haberleri duyarak, yaşadığım kentten kilometrelerce ötede bu kentle bir bağ kurduğumu hissettim. Sonra bir gece ansızın kendini yazdırdı şiir. Tunca’yı, Meriç’i yalnız o zaman haber bülteninde görmüşlüğüm vardı. Edirne’yi sonraki yıllarda görme fırsatını yakaladığımda daha iyi anladım nedenini. Meriç’i akıp gittiği nehir yatağı, çevresindeki o büyük ağaçlar ve üzerindeki gökyüzü tanıdıktı benim için. Nehrin üzerindeki köprüde durup yeniden soluklanma şansım olsun istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- ''Yazarlardan çok şairlerden beslendiğim doğru. Bir dizenin sizi alıp götürdüğü yer bir öyküye sığamayacak kadar geniş olabiliyor. Şairlerim, sözcükleri paylaştığım akrabalarım hepsi. Ruh akrabalığımız yıllardır sürüyor. Büyükbabam sigarası için ‘tek arkadaşım’ derdi. Hiçbir şair yüzüstü bırakmadı beni.'' demişsiniz bir röportajınızda. 'Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri'nde Gülten Akın, Ahmet Oktay, Haydar Ergülen, Birhan Keskin, gibi şairlerden alıntılar yapmışsınız. Şiirinize yön veren, sizde sarsıcı bir etki bırakmış şiirler şairler söyleyebilir misiniz?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;S.T: Bahsettiğiniz şairlere ilave birkaç isim verebilirim. İlhan Berk, Hilmi Yavuz, Kenan Sarıalioğlu, Behçet Aysan, Çiğdem Sezer, İbrahim Tenekeci, Derya Önder gibi. Farklı şiir anlayışlarına sahip bu şairlerin benim duygu ve düşünce dünyama yansıma biçimini tam olarak kestiremesem bile, her şair yeni gözler demek benim için. Ve edindiğim yeni gözlerle soluk alan çalıyı, taşın sesini, güneşin sevecenliğini duyumsayabiliyorum. Bu da az şey değil sanırım.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- Son olarak 'Düş' okurlarına neler söylemek istersiniz ?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;S.T.: Şiir okumak için yalnız aşık olmak gerekmez. Günde vitamin niyetine bir şiir bütün uyuşmuş yerlerinizi fark etmenize yeterli gelir. Ülkemizde olup bitenleri anlayabilmek için birbirimize bakmayı başarmamız gerekiyor. Bunu yapabilirsek kolaylaşacak başkalarına sarılmamız, bir arada yaşamamız. Serkan Türk, Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri, Şiir, Kül Sanat Yayınları , Şubat 2009&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-5486054882764631685?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5486054882764631685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5486054882764631685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/04/dus-fanzin-soylesisi.html' title='Düş Fanzin Söyleşisi'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7950975399452545795</id><published>2010-04-27T02:40:00.000-07:00</published><updated>2010-04-27T02:42:41.879-07:00</updated><title type='text'>Selçuk Altun'dan "Kitap İçin 2"</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/S9axe40DOxI/AAAAAAAAAH4/AXl3G30Np8A/s1600/kapak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5464750342065568530" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 216px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/S9axe40DOxI/AAAAAAAAAH4/AXl3G30Np8A/s320/kapak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Selçuk Altun'dan "Kitap İçin 2"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selçuk Altun’un uzun süredir Cumhuriyet Kitap dergisindeki köşesinde kaleme aldığı değini yazılarından, edebiyat gözlemlerinden ve kritiklerinden oluşan yeni kitabı “Kitap İçin 2″, Sel Yayınları’nca yayımlandı. Edebiyatseverleri keyifli bir yolculuğa çıkaran Altun, madde madde sırıladığı yazılarında sanat-kitap-yazar ekseninde dolanıyor. Aforistik onlarca alıntının gömülü olduğu maddelerde yazarın kendi yazı hayatı da günyüzüne çıkıyor. Günümüz Türk ve dünya edebiyatı hakkında bilinmeyen pek çok detaya “Kitap İçin 2″nin sayfalarında rastlayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapak arkasından:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat ile güzel sanatlar (veya onlarsızlık) için aforizma, alıntı ve kıs(s) a notlardan mürekkep bin madde daha…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Kitap’ta ayda bir yayımlanan ‘Kitap İçin’lerin tiryakileri oluştu. Selçuk Altun, birikimi ve edebiyat aşkıyla yazdığı; cesaret ve nükte ile dağladığı notlarını, kitaplaşma sürecinde gözden geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaşadığı topraklarda herkes kitap sevsin diye kat etmeyeceği yol yok. Selçuk Altun: Nefes aldığı ‘Kitap İçin’dir.” Birhan Keskin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selçuk Altun 1950’de Şavşat-Artvin’de doğdu. 1973 yılında Boğaziçi Üniversitesi İşletmecilik Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde 1974 yılında master’ını tamamladı. Özel sektörde, genellikle finans kesiminde yöneticilik yaptı. Dergi ve gazetelerde, kitap ve kitabevleri üzerine kılavuz denemeler kaleme aldı, derleme ve seçkilerde çevirmenlik yaptı. Romanları, Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir, Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca, Ku(r)şun Lezzeti ve Annemin Öğretmediği Şarkılar ilgiyle karşılandı. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7950975399452545795?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7950975399452545795'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7950975399452545795'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2010/04/selcuk-altundan-kitap-icin-2.html' title='Selçuk Altun&apos;dan &quot;Kitap İçin 2&quot;'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/S9axe40DOxI/AAAAAAAAAH4/AXl3G30Np8A/s72-c/kapak.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3343854923061421992</id><published>2009-07-26T06:31:00.000-07:00</published><updated>2009-07-26T06:32:40.636-07:00</updated><title type='text'>Her şeyi hatırlıyor kuşlar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Her şeyi hatırlıyor kuşlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakitsiz zamanlarda da çekmecelerini karıştırır insan. Birden düne ait yaşanmış ne varsa görmek ister. Bazen bir sinema biletiyle yaşar hayal kırıklığını. Bazense küçük bir hediye paketi gülümsetir, alır geçmiş günlerin sıkıntılarını. Bugün nedense kışlık kıyafetlerimi koyduğum dolabın kapağını açtım. Sıcacık günlerin içinde nedense kalın kazaklarımı, oduncu gömleklerimi, montumu ve diğer kışlıklarımı özlediğimi sandım. Oysa bu tür bir özlem değildi beni dolabın kapağına kadar getiren gerçek. Orada duruyordu, askıların birinde o yağmurluk. En son giyildiği zamanı getiriyorum gözlerimin önüne. Yüzler silik, ama olayları çok net hatırlayabiliyorum. Kime anlatıyorum bu olayı şimdi? Sen, o ve diğerleri ne kadar anlayacak benim bir yağmurluğu bu yüzden sevdiğimi.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuğu sever gibi dokunuyorum üstelik kumaşına. Sanki yağmur az önce yağmış gibi ıslaklık hissediyorum. Parmaklarım geziniyor bildik bir tene dokunur gibi. Bir cebine elimi sokuyorum yağmurluğun. Elin elimde geçiyoruz o köprüyü. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hava serindi o akşam. Yağmur yağmayacaktı biliyordum. Her ihtimale karşı yanımda duruyordu o yağmurluk. Sonra sen üşüdüğünü hissetmiş olmalısın elimden uzanıp aldın yağmurluğu. Bana daha yakın olmak için bir çeşit hareketti tavrın. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Bütün akşam senin dikkatini çekmeye çalıştım” dedin. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ben yine başka insanlarla senden daha çok ilgileniyor olmalıydım o günde. Her zaman giydiğin bir kıyafetmiş gibi üzerinde gayet güzel durdu. Birini hayatına alırken onun gömleklerini, kazaklarını hatta çoraplarını da giyebileceğin bir zaman gelebileceğini hesap etmiyor insan. Uzun ilişkilerde bu olasılık daha çoğalıyor.&lt;br /&gt;Yol boyu yürüyoruz birlikte. Sonra limon çiçeklerinin önünden geçerken sadece küçük bir dal parçası kırıp kitabımın arasına özenle koyuyorum. O an söylüyorum galiba ‘defterim ölü çiçek mezarlığı’. Sen bu sözümü çiçekleri sevdiğime yoruyor olmalısın. Birkaç dakika sonra beyaz bir gül (kurumak üzere) elime uzatılıyor tarafından. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce yıkılan binaların enkazları arasında güzel kokan bitkiler büyürdü ve oradan geçerken koparıp koklardım birkaçını. O günlerde yanımda olan insan yüzlerini unuttum. Bugünse senin yüzün fotoğraflardaki gibi silik duruyor hafızamda. Hatırlamaya çalıştıkça çok uzak bir görüntü beliriyor zihnimde.&lt;br /&gt;Sözcükleri hatırlıyorum. İlerideki hayatımızdan bahsedip duruyorsun birlikte geçirdiğimiz o zaman diliminde. Ben o günlerde de sonraki yılları düşünemiyorum. Yarın çok uzakmış gibi sisli geliyor, gülümsüyorum tüm sözlerine. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gelecekse hep bana uzak ülkeler gibi gelir. Biletsiz pasaportsuz gidilemez bir yer. Ne biletim, ne pasaportum var o zamanlar için. Tavanda birkaç yıldız parıldıyor. Işığı söndürdük demek ki. Baharın başlangıcında gördüğümüz o uzun soluklu yıldız kaymasından sonra, bir yerlerde sabit tutulduğunu umuyorum ikimizin yıldızının. Oysa birkaç gece sonra ben gökyüzüne bakarken sen kayıp gidecektin uzak kıtalara. Şimdi bütün bunları düşünürken eline bir kez daha dokunamayacağımı biliyor olmak içimi sızlatıyor. Eksik bir şey var hayatımda bütün akşamlarıma sarkan. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş yıllarda okuduğum ve eşyalara daha başka gözle bakmamı sağlayan Haşmet Babaoğlu’nun kulak temizleme çubukları üzerine kaleme aldığı bir hikâyesini anımsıyorum. Hemen hemen şöyleydi hikâye. Eski iki sevgili aylar sonra bir araya gelir. Kadın bir ara banyoya girer. Aynanın yanında birlikte aldıkları kulak temizle çubukları duruyordur. Sayıları çok az azalmıştır. İçinde garip hisler oluşturur kadının, eski sevgilisinin ilişkileri bittiği halde yerine kimseyi koyamadığını düşünür ve garip bir mutluluk duyar.&lt;br /&gt;Salonun ortasında durmuş elimdeki yağmurluğa bakıyorum. İlk karşılaştığımız günden sonra askısına asıp bir daha giyinmediğim o yağmurluğa dokunuyorum geçmişimize dokunur gibi usul usul. Sinema biletleri, yemek fişleri, alınmış bir hediye paketinin kutusu yerli yerinde. Kim söyleyebilir ayrılık yakınlarda bir yerde pusuda bekliyor sevenleri?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Vakitsiz zamanlarda da geçmişini didikler insan. Dolabın kapağını üstüne atıp pencereye doğru yöneliyorum. Evin dışında güllük güneşlik bir hava… Kumruların ilerideki çalılıktan havalandığını hayal ediyorum. Şiirlerimden bir mısra fısıldıyorum ağaçlara doğru.  ‘ her şeyi hatırlıyor kuşlar’.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3343854923061421992?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3343854923061421992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3343854923061421992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/07/her-seyi-hatrlyor-kuslar.html' title='Her şeyi hatırlıyor kuşlar'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8218531671614897906</id><published>2009-05-13T15:37:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T15:38:05.781-07:00</updated><title type='text'>Etkinlik Haberi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Trabzon'da son yıllarda çıkan edebiyat dergileri Türkiye'de ses getirirken aynı zamanda bu dergiler sayesinde farklı okur kitleleri kazanan genç yazarlar birbiri ardına kitaplarını okuyucularla buluşturuyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ada dergisinin editörü Serkan Türk bu isimlerden biri. Trabzonlular'ın yıllardır radyo programlarıyla tanıdığı genç yazar aynı zamanda Radyo Aktif'in yayın koordinatörlüğünü de sürdürüyor. 'Uzak Yaz' ve 'Rüzgârlı Camlar' adlı iki öykü kitabı ve 'Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri' isimli bir şiir kitabı da bulunan genç yazar bir dizi etkinlik çerçevesinde Zonguldak ve Kütahya'da öğrencilerle ve okuyucularla buluşacak. Bugün sabah saatlerinde Devrek Lisesi'nde, yine aynı gün saat 13.30'da METEM Okulunda 14 Mayıs saat 10.00'da Anadolu Lisesi'nde, saat 13.30'da da Eğerci Lisesi'nde öğrencilerle söyleşen ve kitaplarını imzalan Serkan Türk, gördüğü ilgiden bir hayli memnun. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türk ayrıca, etkinlik çerçevesinde öykü yazma teknikleriyle ilgili bir program gerçekleştirecek. Zonguldak'ın Devrek ilçesinde, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından 13 ve 14 Mayıs tarihlerinde Serkan Türk'ün katılacağı programda öğrencilerin okuma ve yazma konusunda ilgi duymalarını sağlamak amaçlanıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Genç Yazar 17 Mayısta'da Kütahya'da okurlarıyla buluşacak.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8218531671614897906?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8218531671614897906'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8218531671614897906'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/etkinlik-haberi_13.html' title='Etkinlik Haberi'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8679239086973679738</id><published>2009-05-13T15:31:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T15:36:27.549-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-10</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Fatih Yavuz Çiçek: Serkan Türk’ün Kül Sanat Yayıncılık tarafından yayınlanan “Rüzgârlı Camlar” öykü kitabını alıp okumaya başladığımda aklıma Kemal Bek’in “Şiirden Eleştiriye” kitabının önsözü geldi. “Okumak; Şeyh Galib’in, Hüsn'e kavuşmasının koşulu olan Kimya'yı bulmak için çetin yolculuğu göze alan,mumdan gemilerle ateş denizini aşan,ejderhaları yenen Aşk'ının,çileli ama mutlu serüvenidir.Sonunda herkesin kendisini bulduğu gizemli bir serüven”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Henüz genç bir öykü yazarı olan Serkan Türk ikinci kitabı olan “Rüzgârlı Camlar”ı üç bölümden oluşturmuş.Camlar,Rüzgârlar ve Bulutlar.Kitap bir şiirle başlıyor.Ki hem şiirin hem de diğer yazın sanatlarının yegâne kaynağı olan sözcükler okuma serüvenin önemli bir kalkış noktası ve okur algısını harekete geçiren bir düş anahtarı değil midir ? Biz de bu anahtarı kitabın sayfalarını karıştırıp okumaya başlayarak kullanıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Soluyorsun &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;konuşmuyorum seninle tutup ölüyorsun&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;ellerin kuş tüyleri d/oluyor öldüğünde.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;kumrular havalanıyor çam ağaçlarından&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;yağmur az önce yağmışs&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;eslerini nereye kaldırıyorlar?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;nereye düşüyor göğsündeki o çukur?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu dizeler kitabın içinde yer alan öykülerin şiirsel bir dilin düzyazıya dönüştürülmesiyle oluşturulduğu ve okurun hayâl gücüne yeni bir atmosfer inşa edildiğinin ipuçlarını veriyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Suda Ölen Yalı’da Celile ve öykü kahramanıyla birlikte gitgide hızlı bir değişimin yaşandığı insan ilişkilerinde birbirini anlayan,yalnızlığını paylaşan iki insanın yakınlaşmasına tanık olurken,kendinizi betimlenen ahşap yalının bahçesinde  ortancaların,güllerin,limon çiçekleri ve leylak ağaçlarının ortasında dolaşan ve onların arasından denize bakan biri gibi görüyorsunuz.Celile karakterini o kadar iyi buldum ki onun yaşadıkları ve içsel duyguları günümüz kadın sorunlarına farklı bir pencereden bakışla yeniden kurgulanıp,başlı başına roman olarak bile yazılabilir.Bu nedenle öykünün sonunda bir okur olarak acaba yalıya sonra ne oldu ? Celile yaşamını nasıl sürdürdü diye sormadan edemiyorsunuz. Bu merak belki bir okur olarak okuduğum metinden duyumsadıklarım ve bana yansıyanlardır. Ama aynı düşünceleri Mehmet Rauf’un “Eylül” romanının finalinde yanan köşk ve roman karakterleri Suat, Necip, Süreyya içinde düşündüğümü anımsadığımda öykünün atmosferinin ne kadar gerçekçi bir dille kurgulandığını ve kendimi öyküyü anlatan asıl karakter “ben”e nasıl kaptırdığımı fark ediyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sırasıyla okumaya devam ettiğim Muhittin’in Cinleri, Köstebek ve Sanki Yarın Issızlık öykülerinde yine aynı yazım dili sürüyor. Öykü tekniği açısından bakıldığında kurgulamada anlatıcı kişinin “ben” olmasının öyküleri kuşattığını, geriye dönüşlerin ve ileriye sıçrayan yönlendirmelerin öncülüğünde kendinizi bazen küçük bir kasabada otel odasında ya da aniden meydana gelen bir depremle beton yığınlarının arasına sıkışıp kalmış veya eşya taşıyan bir kamyonun arka kasasında koltukta oturup düşünürken buluyorsunuz.Yazar öykülerini tekdüze, didaktik, donuk bir anlatımla değil imgesel ve estetik düzeyi yüksek şiirsel bir dili kendine has tasvirlerle yontarak oluşturmuş.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kimi öykü kitaplarında öykünün geçtiği bölgeye has kelime ve deyimlere yer vermek kuşkusuz yazarın tercihidir ancak Trabzon’da doğup büyüyen Serkan Türk’ün öykülerinde yaşadığı coğrafyanın  yöresel diline hiç yer vermeyen ahenkli, anlaşılabilir, duru anlatımı da öykülerin başka bir özelliği olarak dikkat çekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yine çok beğeniyle okuduğum Tontirik’in Hayaleti’ni okuyan her okurun gözlerinde bir hüzün,içinde bir burukluk kalacağından oldukça eminim. Aklıma Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” öyküsü geliyor birdenbire ve yine çocukluğumda yaşadığım benzer anılar.Bir yaz tatilini teyzemin evinde geçirdiğim günlerden birinde bahçede şurup yapılmak için bekleyen ve koparılmasına izin verilmeyen pembe gülleri toplayan ve teyzemden korktuğu için gülleri benim kopardığımı söyleyen teyzemin kızının yalvaran bakışları ve onu kurtarmak için suçu üstlendiğim an film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Şimdi ne zaman gül koparan birini görsem,uzanıp bir gül koklasam gözümde o çocuksu tavrım, teyzemin asılan yüzü ve kızı canlanır. Öykü kahramanı Bekir’de yıllar sonra her yaz başlangıcında bir ağaç gövdesine yaslanıp, küçük çakıl taşlarını öpüp suya atarken geçmişte kalan yıllarını düşünür.Bu öyküden yola çıkarak her insanın yaşamının içinde geçmişinde kalan bir “Tontirik” mutlaka vardır diye düşünebiliriz. Çok sağlam ve gerçekçi temel üzerine inşa edilen öykünün arka planında yer alan çocuksu çekişmelerde kendini ve çocukluğunda oynadığı küs-barış oyunlarını hatırlamayan okur olmayacağı kanaatindeyim Camlar bölümü “Sesime Üşüşür Ölü Kuşlar” öyküsüyle sona eriyor.Öykünün içinde yine şiirsel betimlemeler dikkat çekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“Gözlerim yorgun bir bulut. Ağlasam,yağsam, sesime üşüşür bütün ölü kuşlar” Cümlesi Serkan Türk’ün öykü kadar şiir de yazabileceğini, hatta bir şiirde seçilen kelimelerin ortaya çıkardığı iç ritmin ve müziğin iyi yazılmış düzyazı metinlerinde de hissedilebileceğini gösteriyor. Kitabın diğer bölümlerini daha fazla anlatarak yazara haksızlık yapmak istemiyorum. Hepimizin hayatına sığan birbirinden ilginç ayrıntılar,hüzünler, sevinçler,zamanın hızlı akışında ıskalayıp geçtiği ve kendisiyle bireysel olarak hesaplaşamadığı veya içselliğinde kalanları kimselerle paylaşıp,anlatamadığı anlar vardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İşte “Rüzgârlı Camlar”  o anlara tekrar dönmemizi sağlayacak ve hislerimize tercüman olacak on üç öyküyle gerçekten okunmaya değer bir kitap ve içinde yer alan öyküler kendisini keşfedecek onda kendinden izler  bulup, kendine tekrar yaklaştıracak okurları bekliyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ankara’da izlemeye çalıştığım Trabzon etkinlikleri sırasında kitabını alıp imzalatma fırsatı bulduğum Serkan Türk’ün bendeki kitaba kendi el yazısıyla düştüğü notla yazıyı sonlandırmak istiyorum “Rüzgârlı Camlar’ın baktığı yerler hep zamanın ara odaları.Geçip gidenin ardından bekleyen yüzler. Beklemeler kitabını arala…”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Onaltıkırkbeş Sayı : 25fyç&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8679239086973679738?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8679239086973679738'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8679239086973679738'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-10.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-10'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1160270803681974675</id><published>2009-05-13T15:26:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T15:27:14.855-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-9</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;BURAK TOKCAN: Serkan Türk’ün Rüzgâra Fısıldadıkları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgârlı Camlar*, Serkan Türk’ün ikinci öykü yapıtı. 1977 Trabzon doğumlu öykücü, üç bölümden oluşan kitabında önce “Camlar”ı açıp denizin sesine kulak kabartıyor; bir ara kendini “Rüzgârlar”a ve aşka bırakıyor; son sözü “Bulutlar”a verirken zamanla ve gökyüzüyle hesaplaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan sıcak öyküler kaleme almış. Karmaşık söylemlerden uzak duruyor. Yer yer şiirsel bir anlatıma kayarak okuru tekdüzelikten kurtarabiliyor. Öykülerini besleyen en belirgin konu çocukluk. Küçüklüğümüzün o vazgeçilmez hayalet hikâyelerini, ayak direyerek gittiğimiz akraba ziyaretlerini, kan/ter içinde top peşinden koşuşumuzu, aniden kırılan çocuk kalplerimizi yeniden akla getiriyor; bizi “zamanın raylarında” bir gezintiye çıkarıyor. Masumiyeti bir anda hayatla yüzleştirip acıya, ölüme kucak açabiliyor; aşkla soluk alıp nefesini yakabiliyor. Bu geçişlerle okurun dikkatini canlı tutuyor; çocukluktan yaşama doğru çıktığı yolculukta kendine yeni duraklar ediniyor. Maviye ve yeşile açtığı kapılarla, ağırladığı güçlü rüzgârlarla, geçtiği uzun köprülerle doğduğu ve yaşadığı coğrafyadan kesitler de sunuyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk’ün kitabını ılık bir esintiye benzetebiliriz. Ne sözcükler arasında kaybolup terliyorsunuz ne de sıkılıp üşüyorsunuz. On üçüncü ve son öykünün kapanış cümleleri, yazımın ve kitabın bir özetidir belki:&lt;br /&gt;  “Bisikletim merdivenin altında eskiyor. Yaz geçiyor, usul usul da değil geçişi günlerin. Soluyor ortancalar bahçede. Bin dokuz yüz seksen üç yılındayız. Takvimimiz kasımı gösteriyor. Koparılmış sayfalar avuçlarımın arasında. Ağlamışım ve kayıp düşmüş yaşlarım, gittiğiniz günün üstüne.”&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1160270803681974675?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1160270803681974675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1160270803681974675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-9.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-9'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-766963622102658553</id><published>2009-05-13T15:25:00.002-07:00</published><updated>2009-05-13T15:26:20.090-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-8</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;SELÇUK KÜPÇÜK:  SERKAN TÜRK DERGİ ÇIKARTAN BİR ÖYKÜCÜ OLARAK KENDİNDEN ÖNCEKİ BAĞLAMA EKLEMLENEN BİR İSİMDİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergicilik tarihimiz açısından gözden kaçırılmaması gereken bir olgu var. O da bugün önemli birkaç derginin başındaki kişilerin aynı zamanda öykücü olmaları. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Ali Haydar Haksal mesela bugün 1980 sonrası edebiyat dergiciliği sürecine eklemlenmiş ve hatta birkaç ana omurgadan birisini oluşturmuş dergilerin başındalar. Bu bağlamda Ada dergisi ve Serkan Türk ilişkisini de böyle değerlendiriyorum. Öykücü editörlerin dergilerine kattıkları farklı ve zengin bir anlam aralığı var kuşkusuz. Ve ileride Serkan Türk üzerine yeniden konuşurken, yazarken bu husus es geçilemeyecektir. Çünkü dergi çıkarıyor olmanın getirdiği farklı ilişkiler ve farklı bakış zenginlikleri editör öykücünün dilini ve teknik yaklaşımını bir şekilde etkiler.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu belirtecin dışında Serkan Türk’ün öyküsü hayatın, yaşarken fark etmediğimiz ayrıntılarını kullanılabilir edebi malzemeye dönüştürmesi ve bunu yaparken bize zengin betimlemeler ile sunması, üzerinde durulması gereken bir yaklaşımdır. Öykü dilinin çok şiirsel olması da önemli. Zaten bir şiir-edebiyat dergisi çıkarıyor olmasının etkilerini burada görüyoruz. Dergiye girecek şiirlerin seçimi için kuşkusuz aynı zamanda şiire ilişkin poetik bilgi ve seçicilik yetisine sahip olma, yani genel anlamda şiir hakkında bir şair kadar donanıma sahip olma durumu O’nun öykü dilini de belirliyordur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tabiat ve deniz ile iç içe geçmiş bir mekan buluruz öykülerinde aynı zamanda. Bunda da yine yaşadığı, çocukluğunu geçirdiği mekanın tabiat zenginliği ve deniz ile iç içeliği etkilidir. Ayrıca fark edilecektir ki Serkan Türk geleneksel anlatı tarzına yakın yol almaktadır. Günümüz post-modern anlatı tekniklerine bulaşmadan daha insan merkezli, daha hayatın ortasından ve okuduğumuz zaman bizi hemen içene çeken cazibeye sahip bir dilin izleğini sürüyor. Öykülerindeki gözlem zenginliği okurun düş evrenini çok hızlı kavradığı için anlatılan öykünün zihni tasarımı da o oranda güçlü bir çağrışım sunuyor. Bu gözlem zenginliği Serkan Türk öyküsünün en önemli özelliklerindendir. Ve okur bu sağlam ve güvenilir gözlem dili ile kendisini metnin kollarına koy verir. Çünkü Serkan gerçek hayatın içinde olan ama bizim hiç fark etmediğimiz şeyleri öyküye çevirir. Okuduğumuz zaman ancak bu gerçekliğin ciddi bir öykü malzemesi olabildiğini anlarız.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-766963622102658553?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/766963622102658553'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/766963622102658553'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-8.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-8'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-518642681313225350</id><published>2009-05-13T15:25:00.001-07:00</published><updated>2009-05-13T15:25:34.441-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-7</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Derya Önder: Rüzgârlı Camlar için birkaç söz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü ile şiirin hem benzemezliği hem de kardeşliği sıkça tekrarlanır... Rüzgârlı Camlar’ın “Soluyorsun” isimli şiirle başlaması, daha kitaba atılan ilk adımda nelerle karşılaşılacağının da göstergesi sanki. Camlar, Rüzgârlar, Bulutlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerdeki dil ve olay örgüsü, hayata dokunmak isteyen ve ancak dokunduğunda, ya dokunduğu şeyin ya da dokunan yerlerin kırılacağından korkan bir edayı açığa çıkarıyor… Bazı öykülerdeki yarım bırakılmışlık duygusu, bir sonraki öyküye giden yolu da açıyor... Bazılarında ise bilerek eksik bırakılmış ve öykünün kitabın dışında tamamlanması istenilmiş gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her bir sözcüğün kendi başınayken bile kapladığı bir alan ve etki ettiği duygular vardır… Keder’in çağrışımlarıyla sevinç’in çağrışımları bambaşka yerlere götürür bizi. Bu nedenle özellikle de öyküde yaratılan dilsel ve duygusal atmosferi kendi adıma çok önemsiyorum… Bu benim için ya bir davet niteliği taşıyor ya da bir vazgeçiş… Rüzgârlı Camlar’ı okurken yer yer dil içi duraklamalar yaşadıysam da bütünüyle baktığımda davet eden bir atmosfer hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım öyküler, aynı zamanda hayatın tüm inceliklerini, hepimizin gördüğü ama fark etmediği, sözcük olarak dillendirdiği ama duyurmadığı şeyleri yakalayabilmemizi, önemsiz addedip üstünde durmadığımız anları, olayları, tesadüfleri, mercek altına alarak, sürekli dün’e ve bilinçaltı’na bıraktığımız bir ben’le yeniden buluşmamızı da sağlıyor…&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-518642681313225350?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/518642681313225350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/518642681313225350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-7.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-7'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3122749579658811841</id><published>2009-05-13T15:23:00.002-07:00</published><updated>2009-05-13T15:24:58.405-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-6</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Neriman Calap:  RÜZGÂRLI CAMLAR&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;‘Ya o su kuşları uçup gittiler mi?’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk, “Rüzgârlı Camlar, bir beklemeler kitabı. Sabırlı öykü kişileri geçip gidiyor zamanın ara odalarından.” diyor, on üç öyküden oluşan ikinci  öykü kitabı için.&lt;br /&gt;Rüzgârlı Camlar; Camlar, Rüzgârlar ve Bulutlar olarak üç bölümden oluşuyor.&lt;br /&gt;Yaşamın gerçek yüzünü gösterip bizi günlük hayatın içinde dolaştırdığı kadar, insanların iç seslerini de yansıtmaya çalışıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;‘Suda Ölen Yalı’ öyküsünde, günümüzde geçerli sahte dostlukların, çıkar ilişkilerinin yapaylığından kaçan bir çocuğun, kitaplarla kendine açtığı düş sokaklarda, elinde kibritle geçmişini yakmaya çalışan hayal arkadaşı Celile ile tanışıyoruz. Celile de, her şeye sahip insanların yaşam tarzına uyarak, sevgiyi de savruklukla yaşamaya çalışır.&lt;br /&gt;Muhittin’in Cinleri’nde, hayat hepimiz için bir yerlerde hikayeler hazırlar. Köstebek’te, toprak altında yaşayanlar için ‘ Yıldızların hepsi göğün çiçekleri değil miydi?’&lt;br /&gt;Sanki Yarın Issızlık adlı öyküde, resim yaparken belleğini temize çeken ressamın tuvale sürdüğü her renkle kuyusunda kalanları yansıttığı anlatılıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk, Tontirik’in Hayaleti öyküsünde yaşamın rüzgârı önünde sürüklenen bir çocuğu anlatır. ‘Hiç bilmediğim kasabalarda geçirdim çocukluğumun geri kalanını. Mevsimler birbirini kovaladı. Pamuk tarlaları arasında, buğday başaklarının salınışında kaybettim o küçük çocuğu.’&lt;br /&gt;Sesime Üşüşür Ölü Kuşlar… Çünkü ‘Hayatın tıkandığı anlar vardır. Beklemek gerek. Susmak gerek. Ağlayışları saklamak gerek.’&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İki Kısa Gece’de, karanlıkta kalan yüzler vardır. ‘ Ellerin nerde? Karanlıkta el  yordamıyla arayıp buldum mu onları? Az önce olmalı kopardın  dalından bir beyaz gülü. Koklamadan uzattın geceye doğru. Gece yapraklarının arasında sakladığı  kokuyu gülden aldı.’&lt;br /&gt;Golgotha’da, yaşadığı çevrenin kısır döngüsüne sığamayan insanın uzaklara duyduğu özlem şiirsel bir dille anlatılıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Zamanın Raylarında Taormina adlı öyküde okurken altını çizdiğim satırlar… ‘Hayat, yalnızlık istasyonunda soluklanma anıysa ve sen hep aynı soluğun tıkandığını hissediyorsan boğazında, alınacak bir nefes daha varken aynalardan geçiyorsan kırıklar halinde, beni bağışla. Toplanması güç acılarla baş başa bırak da yeniden dağılsın güz kalbimde.’&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Rüzgârlı Tırpan’da, insan bedeni eskidikçe başkaları ile uçurumumuz büyür…&lt;br /&gt;Şal’da, arkadaşını kaybeden Fazilet’in düşünceleriyle, acısına tanık oluyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bulut Düşkünü adlı öykü beş bölümden oluşuyor. Duyduğunuz bir ses için hiç ‘Bu ses benim sesimi ısıtır.’ diye düşündünüz mü? Ve o sesi kaybettiğinizde dediniz mi; ‘Issızdım, ağaçsız.’&lt;br /&gt;Sevilen, size hikayeler okuyan bir büyüğünüzü kaybetmenin ardından yaşanan özlemle ‘ Bisikletim Merdiven Altında Eskiyor’ kitabın son öyküsü. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Rüzgârlı Camlar, yaşamın gerçeklerini göz ardı etmeden, iç dünyamızın atmosferinde bizi gezintiye çıkaran öyküler toplamı…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk, öykülerinde sanatın özgürleştirici ve direnen tüm olanaklarını kullanırken, sözcük işçisi olarak emek vermekten kaçınmamış.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Rüzgârlı Camlar’ı okuyup bitirdiğinizde, hüzünlü bir ezginin eşliğinde, ıssızlıkta kalma isteği duyabilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kimbilir; Yalnızlık, fotoğraf albümlerinin çok olması demekti belki.&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3122749579658811841?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3122749579658811841'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3122749579658811841'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-6.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-6'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6189321890587320499</id><published>2009-05-13T15:23:00.001-07:00</published><updated>2009-05-13T15:23:45.307-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-5</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Burcu Yalkın:  Serkan Türk Rüzgârlı Camlar öykü kitabı şiirsel dilin güzelliğinden kopmadan sayfaları duygu sularında yıkamayı başarmış. Şiir sever birisi olarak dilin acı yanının öykü ile karmasını hüzün helvasına benzetiyorum. Kenarları yedikçe acımsı tat şekerle karışır. Öyküleri okurken şunu fark ettim. Cinsiyet ayrımı yapmadan insanı anlatmak bir anlamda kendini aşmaktır. Çünkü kalıpları kırmanın en zor yanı salt insanı düşünce boylamına yerleştirebilmektir. Bu anlamda zorlandım diyebilirim. Bunca yıl hep öykü kahramanlarını bayan erkek diye kalıba sokmuşum. Kitap soluyorsun isimli bir şiirle başlıyor ki seni daha ilk sayfada allak bullak etmeye yetiyor. Yüzeyselliklere ve eksik kalan yanlarımıza korkusuzca bakabilmeyi sağlayan derin bir yolculuk. Okuyucu olarak alışkanlık sarı fosforlu kalemimle bana yakın gelen kısımları hep çizerim. Bunlardan bazılarını paylaşmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Sesi üşür teşekkür ederken”&lt;br /&gt;“Onlarca kişi arasında yalnız kaldı babamın yüzü”&lt;br /&gt;“İki fırça darbesiyle gelen ıssızlık… Hepsi o.”&lt;br /&gt;“Herkesin bir yerden bir yere yetişmek için acele ile hareket ettiği bir dünyada ben sessizlik büyütüyordum”&lt;br /&gt;“Güzeller ve çirkinler yan yana yaşamıyordu bu dünyada.”&lt;br /&gt;“Gözlerim, yorgun bir bulut. Ağlasam, yağsam, sesime üşüşür bütün ölü kuşlar.”&lt;br /&gt;“Yağmur bastı içimi, ıslandım.”&lt;br /&gt;“Gün, yağmurun göğsünden sızmasına aldırış etmeyip, geçip gitti.”&lt;br /&gt;“Çözüldü çöl’ümün sırrı. Güneşe günlerce sırtını dönmüş bir kertenkele gibi birden ani bir hareketle saklandım bir taşın altına.”&lt;br /&gt;“Defterim ölü çiçek mezarlığı.”&lt;br /&gt;“İnsan insanın avcısı…”&lt;br /&gt;“Söylemediklerimi kazıyorum içime.”&lt;br /&gt;“İnsan bedeni eskidikçe başkaları ile uçurumumuz büyüyor.”&lt;br /&gt;“Nerede olursan ol yaşadığın şeyin kendine dokunmak olduğunu biliyorsun.”&lt;br /&gt;“Yağmur suları içimde koca bir çukur oluşturmuştu bile.”&lt;br /&gt;“Ağlamışım ve kayıp düşmüş yaşlarım gittiğiniz günün üstüne.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni en çok etkileyen öyküleri;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Sanki Yarın Issızlık&lt;br /&gt;*Tontirik’in Hayaleti&lt;br /&gt;*Sesime Üşüşür Ölü Kuşlar&lt;br /&gt;*İki Kısa Gece&lt;br /&gt;*Golgotha&lt;br /&gt;*Bulut Düşkünü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın içinde var olan gizli bahçelere girip her birine pay biçtiğiniz çiçeklerden toplamak istiyorsanız Rüzgârlı Camlar kitabını okumanızı tavsiye ederim. Hızlıca tüketilen her olguya karşı öykülerle soluklanmak dileğiyle…&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6189321890587320499?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6189321890587320499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6189321890587320499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-5.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-5'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2542386616435995792</id><published>2009-05-13T15:22:00.001-07:00</published><updated>2009-05-13T15:22:39.557-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-4</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Beyhan Kanter:  Serkan Türk, Rüzgârlı Camlar adlı öykü kitabında, dış dünyaya ait gözlemleri kendi iç benliğinin yansıması ile birleştirerek okura sunmaktadır. Yazarın ruh hali; geçmiş, bugün ve gelecek arasındaki hüzünleri bir süzgeçten geçirilmiş bir şekilde yansıtmaktadır. Yaşam içinde bireye ait tamamlanamamış olma ve eksik kalma boyutu, Serkan Türk’ün öykülerinin arka planındaki hüznün sebebidir. Bu hüzün, yazarın toplumsal yapı içinde kendi olma isteğinin ve bunu gerçekleştirmesinin bir yansımasıdır. Yazarın hüzün teması ile birlikte ele aldığı ve hüznün tetikleyicisi olan yalnızlık olgusu da “Rüzgârlı Camlar” öykü kitabındaki öykülerde derinlere sinmiş bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Yalnızlık, Serkan Türk’ün öykülerinde dış dünyanın her noktasında, her anında bireylerin kalabalık arasındaki sessizliklerinin kendi iç dünyaları ile baş başa kalmalarının ve kendi olma savaşlarının bir dışavurumudur. Zamanın gelip geçiciliği ve dinamik yapısı bu anlamda Serkan Türk’ün öykülerindeki kahramanların geçmişe dönük yüzlerinin hep diri kalmasına neden olmaktadır. Nitekim yaşanılan an içinde kendini zaman dışı hisseden kahramanlar,  huzuru geçmişin izinde koşarak arama eğilimi gösterirler. Bu anlamda “Rüzgârlı Camlar” öykü kitabında, kendi benliğinde iç hesaplaşmalar yapan bireyin içsel çelişkilerinin tahakkümü altında bulunmasına göndermeler söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burcu Aker:  Dünyada hâlâ lirik kalabilmiş ne varsa Serkan Türk’ün kâğıdına geçmiştir: Mektuplar, kartpostallar,  sararmış fotoğraflar, tren istasyonları, oyuncaklar, elma ağaçları… Bu lirizm, insanın kalbî tarafına olduğu kadar, aklî tarafına da hitap ediyor. Öykülerde insana dair tahliller, duygu çözümlemeleri o lirik söylemin içinde ustaca yayılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk’ün öyküleri, her okuyanın kolayca fark edebileceği gibi, geçmiş zamanın başatlığında örülür. Çocukluk ve fotoğraflar: Geçmişinden siyah beyaz bir fotoğraf gibi bahseder o. Di’li ve rivayet geçmiş zamanlarla anlatır hikâyelerini. Geçmiş zaman öykücülerin çokça tercih ettiği kiplerden biri olsa da Türk’ün dilinde çok daha özel anlamlara gelir: Hatıraların güzelliğiyle yaşamak ve onları kâğıda geçirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgârlı Camlar’daki öykü kurgusu, Virginia Woolf’un aksine, bilinçli bir bilinç akışıdır.  Olayların birbirlerine bağlanması, aralardaki geçişler ve hatta öyküler arası geçişler Serkan Türk’ü ne yaptığını iyi bilen bir yazar haline getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güzelim öyküler için sesimiz üşür teşekkür ederken…&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2542386616435995792?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2542386616435995792'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2542386616435995792'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-4.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-4'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3645370165744083338</id><published>2009-05-13T15:21:00.001-07:00</published><updated>2009-05-13T15:21:57.493-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-3</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Ayşe Keskin: “Rüzgârlı Camlar” İçin ufacık Karalama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Artık hiçbir sorgulamam yok.  Gitgide uzaklaştın! -Hayır en doğru cümle –gitgide kendinden uzaklaştırdın… Her fısıltın derin yarıklar açtı içimde. Üstelik çok zaman önce düştüğüm uçurumlara da benzemiyor bu yarılma. O uçurumlar;  seneler senesi karanlık, nemli ve küçük bir odada bütün bir ömrün sorgulamasıyken ve bitirmişken üstelik derinliği… ölümün ruhu o huzura eriştiren tenine dokunup seviştiğim… ve o birlikten ne doğumlar yaptığım zamanlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçlikten var olan en değerli şeyin yeni dirimler olduğunu öğreten “ben”le buluşmalar… Ne var ne yok her şeyi bitirip asmışken kendimi ayın tavanına… Üstelik bittiğini zannederken; bütün sorgulamaların, insana ve kendime dair olanını…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Her yeni insanın, yeni sorgulamalara götüreceğini…   Yeni kitaplara yeni yazımlara sürükleyeceğini de…&lt;br /&gt;Camların ardından, camların önünde ve üstünde oluşan o gizemli buğuya kadar ne varsa yazacağım!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;deyip bir de yola koyulansa; bu kadar üstüne üstüne gider, hem hayatın, hem geçmiş, hem gelecek dirimlerin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgârlı Camlar’la;  okuyucu,  yazarıyla birlikte hayatla ve kendiyle içsel konuşmalara giriyor yeniden yeniden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden!&lt;br /&gt;Karşılaşmalar!&lt;br /&gt;Çoğu da kendiyle yüzleşmesi belki, el değmemiş sancıların dışavurumu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk’ün öyküleriyle derinlerden çıkardığı şiirsel uğultuyu duyuyorsunuz. Ve hissettiğiniz şey, hem kendisinin hem de okuyanların içinde yeni f’ay kırıklarına yol açma ihtimalinin yüksekliğini!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kitabı  “uzak yaz” da ne kadar hüzünlü, kırılgan bir çocuksa Serkan Türk, Rüzgârlı Camlar’da düşsel, bir o kadar hoyrat ve tehlikeli rüzgârlara açılan pencereler önünde duran kocaman adam.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3645370165744083338?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3645370165744083338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3645370165744083338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-3.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-3'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-2859204067286005136</id><published>2009-05-13T15:20:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T15:21:00.365-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Ümit Ilgın Yiğit - Camların altı bulut üstü rüzgâr&lt;br /&gt; Serkan Türk’ün Rüzgârlı Camlarından bakarken sadece kendinizin değil, yaşadığınız dünyanın da yalnız olmadığını görüyorsunuz. Bir ev düşünün: bir sürü camı var, bütün camlar aynı ama her biri başka bir dünyaya başka bir âleme götürüyor sizi. Öykünün özü bu değilse nedir? Hep içinde yaşayabildiğim, kendimi eğrelti hissetmediğim öyküleri sevdim. Anlatılan mekân, coğrafya neresi olursa olsun, aitlik duygusu içime siniyorsa –birde çok uzun değilse- öyküyle bütünleşmekten dahası öykünün kahramanlarıyla özdeşleşmekten daha zevkli ne olabilir? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Rüzgârlı Camlar yalnızlığı birebir öykülerin içerisindeki kalabalık öykü kişilerinin arasında size hissettiriyor. Rüzgârların, camların önüne topladığı bulutlarda cabası! Serkan Türk, Uzak Yaz kitabından sonra Rüzgârlı Camlar isimli kitabıyla, öyküde sadece üslûbuyla değil duygusuyla da yarın için parlak bir öykücülük çiziyor. Ne mutlu bana, öyküleriyle düşlerimi tazeliyor kendisiyle öykü tadında bir dostluk yaşıyorum.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlknur Papuşçu : Çoğumuz yaşantımızda sakladığımız ve içimizde tuttuğumuz yalnızlıkları yazar ulu orta sermiş ve didik didik etmiş. Bize sıradan gelen hayatların içinde kendi yalnızlığımızdan başka yalnızlıklara seslenmiş. Başka insanların hikâyelerinde bizi bizle buluşturmuş ve üstünden geçtiğimiz görmek istemediğimiz ne çok şey var dedirtiyor bize. Bu yüzden okurken yazarın dünyasına çok çabuk girebiliyoruz. Fakat çok kolay girdiğimiz bu dünyadan o kadar kolay sıyrılamıyorsunuz. Ben içinde kayboldum diyebilirim kitabın. Bazı hikâyelerde sadece durum üzerine düşündürüp özellikle bir son seçmemiş. Sıradan hayatların ustaca yazılmış hikâyeleri ve en çokta melankoli. Çok lirik, çok şiirsel bir anlatım… Altını çizmek istediğiniz bir ok cümle mevcut.&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-2859204067286005136?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2859204067286005136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/2859204067286005136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-2.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-2'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3703661914889435965</id><published>2009-05-13T15:18:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T15:27:53.336-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Çiğdem Sezer- RÜZGÂRLI CAMLAR &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Rüzgârlı Camlar” ı okumayı bitirip kapağını kapattığımda, 12-13 yaşındaki bir çocuğu da sayfaların arasına kapatmışım duygusuna kapıldım. Kitaptaki öyküler farklı zaman, mekân ve kişileri kapsıyorsa da anılan kahramanlardan başka bir kahraman –bir çocuk, çocukluk belki- bir öyküden diğerine taşınıp duruyordu. O çocukla birlikte sürgit bir şiir de taşınıyordu öyküden öyküye. Kitaptaki öykülerden birinde de konu edilen Rus oyuncaklarında olduğu gibi; birini açıyorsun içinden başka biri çıkıyor. Sonra diğeri… Bütün kutuları açınca , 12- 13 yaşındaki o çocuk ve şiiri kalıyor orta yerde; içli, hüzünlü, “sürekli bir ölme hali”nde ama yaşama tutkun… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Lirik, akıcı, içe dokunan bir dili var Serkan Türk’ün. Metaforları kullanarak gölgeliyor kişileri, zamanı ve olayları. “Siz görün” dercesine yazıyor. İçe, geçmişe bakmanın, gördükleriyle acılanmanın, bu acıyla sarılmanın yaşama, tutunma çabasının öyküleri… “Cam”; gören, gösteren…”İşte ayna, hadi baksanıza, dünya orada, hüzün de, sevinç de. Yeter ki bilin bakmasını, çevirin gözlerinizi derinliklerinize” der gibidir o “Rüzgârlı Camlar”. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kitap, adından kapak tasarımına, “sağ omzumdaki meleğe ve kalbimdekilere” ithafından, girişindeki Cesare Pavese alıntısına ve Serkan Türk’e ait “Soluyorsun” adlı şiire dek bir “gitme arzusu”nu “gidememe hali” ni ve hüznünü içeriyor. Belki de melankolisini… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu şiirin son dizelerinde, “arkamdaki kumluktan geçiyorsun/ sonra tutup ölüyorsun birkaç kuş için” diyor Serkan Türk. Birkaç kuş için ölmesini bilenlere hüznün hallerini ve yaşamın büyülü ezgisini duyumsatıyor “Rüzgârlı Camlar”. Hiç değilse benim duyumsadığım, bunlardı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sayfalar arasındaki o çocuğu-çocukluğu bir yerlerden tanır gibiydim…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3703661914889435965?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3703661914889435965'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3703661914889435965'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/05/ruzgarl-camlar-uzerine-yorumlar-1.html' title='Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-1'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5302353152203028159</id><published>2009-02-18T01:16:00.000-08:00</published><updated>2009-02-18T01:19:47.059-08:00</updated><title type='text'>her şeyin güzel olma nedenleri çıktı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/SZvSODjKK0I/AAAAAAAAAHc/XIPhh8OXXM8/s1600-h/her+%C5%9Feyin+g%C3%BCzel+olma+nedenleri.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5304064125071665986" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/SZvSODjKK0I/AAAAAAAAAHc/XIPhh8OXXM8/s320/her+%C5%9Feyin+g%C3%BCzel+olma+nedenleri.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"sessizliğimizden geçiyor güz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sararan otların arkasından bakıyoruz gidenlerimize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kuşlara bakıyoruz, geçen gemilere ve denize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arkasından el sallanan günlere&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimselere işittirmeden yangınımızı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o yüzden suskunluklar içiyor içimiz,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaçacak yer arayacak kim görse"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her şeyin güzel olma nedenleri, 64 sayfa, şiir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kül Sanat Yayınları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şubat 2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-5302353152203028159?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5302353152203028159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5302353152203028159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2009/02/her-seyin-guzel-olma-nedenleri-ckt.html' title='her şeyin güzel olma nedenleri çıktı'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/SZvSODjKK0I/AAAAAAAAAHc/XIPhh8OXXM8/s72-c/her+%C5%9Feyin+g%C3%BCzel+olma+nedenleri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-301517359103521001</id><published>2008-08-13T06:07:00.000-07:00</published><updated>2008-08-13T06:09:30.519-07:00</updated><title type='text'>bir askerin yazın odasından görüntüler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bir soru ile içime atıyorum hatırlama ağlarını. Başladığı şekliyle değil de bir resim seçici gibi bazı kareleriyle öne geliyor görüntüler gözüme. Güneşin tenimde bu kadar yakıcı bir iz bıraktığını daha önce görmemiştim. Ağaçlar arasında hepimiz kavruluyorduk. O dinlenme vakitlerinde bulabildiğimiz gölgelerse, sıcaktan tütüyordu. Gencecik çocukların yüzlerinde yeni bir ortamda bulunmalarından dolayı garip bir tedirginlik görülüyordu. Bazense gözlerinden özlem apaçık okunuyordu. Anadolu’nun farklı köylerinden vatan borcunu ödemek üzere bir araya gelmiş, değişik seslerdeki bu insanların öyküleri de sayıları kadar çoktu. Birini dinlemeye başlasanız yağmur hemencecik yağacak gibi olurdu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Buket Uzuner’in Gelibolu’sunu o günlerde okuyorum. Serin gölgeliklerin peşine girdiğim koğuşta kimi zaman ayakta, kimi zaman yatağımın kenarına oturarak. Bazı cümlelerin alıştığım gibi altını çiziyorum. Başka bir kıtadan hiç bilmedikleri insanlarla savaşmak üzere getirilmiş insanların öyküleri birkaç günüme eşlik ediyor. Çanakkale gözümde büyüyor. O koydaki mavi suların dinginliğinin bilgeliğe işaret ettiğini düşündürüyor bana. Çocuk gözleriyle cephede birbirine bakan iki askerin karşılaşmasını… Bir dilim kuru ekmeği düşman askeriyle paylaşmasını, yarasını temizlemesini, az önce çarpışan iki taraf olduklarını unutmalarını düşünüyorum. Bizim öykülerimizse bunların çok ötesinde bir yerde yaşanıyor. Ne savaşlar, ne ölümler sahici artık. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Her gün başlangıcında zeytin ağaçlarının ötesindeki vadiye, Beşparmak dağlarının üzerinde görülen bulutlara bakıyorum. Çoğu kez masmavi bir gökyüzü duruyor üzerimde. Birkaç kez gün içerisinde göğün çivit mavisinden griye dönüştüğünü de… Tüfeğini taşımaktan yorgun düşmüş bir askeri baktığımda mutlaka silah deposunun önünde dururken görüyorum. Şafak hiç geçmiyor oradaki çocuk askerler için. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İki akasya ağacı dikili o kurumuş toprağın üzerinde. Birinin gövdesindeki çizikler ilk günlerde dikkatimi çekiyor. Üç haneli sayılar yazılmış çoğunlukta. B.Y. harfleri sonra dikkati çekiyor. Başka yok demeye getiriyorlar. Bugünleri burada yaşadıktan sonra doğup büyüdüğüm yerlere gideceğim. Bağıma bahçeme sahip çıkacağım. Kıymet bilmediklerimi anlayacağım diyenleri duyuyorum. Evden uzak olmak büyütüyor o çocukları. Yirmi yaşın bütün heyecanları gözlerinde. Güneş üzerlerine giyindikleri yeşil atletlerin rengini uçurmuş. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şiir nerede duruyor bu kalabalığın içinde diye soran biri olursa işte yanıtım. Üzerimde askeri üniformamla eğitim saatlerinin dışında kaldığım bir vakitte cebimden çıkardığım kâğıda karalıyorum o dizeleri. “konuşmuyorum seninle tutup ölüyorsun / ellerin kuş tüyleri doluyor öldüğünde / kumrular havalanıyor çam ağaçlarından / yağmur az önce yağmış/ seslerini nereye kaldırıyorlar? / nereye düşüyor göğsündeki o çukur?” dizeleri ile başlayan Soluyorsun şiiri o gün yazılıyor. O yalnızlaşan yüzlerin arasında kaldığım bir mayıs güneşinde papulya ağaçlarının gölgesinde-hep o ağaçları bu isimle anımsıyorum. selluka’lara benzer çiçekleri olan bir ağaç-. Hafızam bir kör kuyu ve sesler görüntüler çekiyorum kovamla geçmişten. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yazım serüvenimde askerlik sürecinin ne kadar etkiliği olduğu tartışılabilir. 309 K.D. olmam sebebiyle uzun bir askerlik dönemim olmadı ama görevimi yerine getirdiğim süreç içerisinde yaptığım gözlemleri bir şekilde öyküme, şiirime konu etmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Yeni öykü kitabımın arka kapak yazısında yer alan kısa bir paragraf o günlere aittir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Birbirine çapraz duran açık kapılardan içeri sızan ışık bir gölge ile bozulacak diye geçiriyorum içimden. O anda bir gölge duvarı boydan boya geçiyor. Ve başka gölgeler zeytin ağaçlarının orada kayboluyor. Traktörler geçiyor aralıklı saatlerle. Sadece bazı yaşlı insanlar selam veriyorlar bana. Daha önce beni görmemiş olmalarının ve bir süre sonra başka birilerine selam verecek olmalarının hiçbir önemi yok onlar için. Havaya kalkan bir sağ el. Benim elimde belirsiz bir şeye uzanır gibi kalkıyor havaya.” Çok fazla ezbere şiir bilmem. Elbette dizeler kalır aklımda ama bütün olarak bildiğim şiir bir elin parmakları kadardır. Bu şiirlerden biri de Asaf Halet Çelebi’nin İbrahim şiiridir. Askerler içerisinde her gördüğümde bir mısrasını söylediğim yüzü aydınlık bir İbrahim vardı. Daha çok şiirin son bölümünü tekrarlardım gördüğümde. “asma bahçelerinde dolaşan güzelleri/buhtunnasır put yaptı/ben ki zamansız bahçeleri kucakladım/güzeller bende kaldı/İbrahim/gönlümü put sanıp da kıran kim”. O zamansız bahçelerde her uygun bulduğum vakit okuyacak bir kitap buluyorum. İbrahim o sıralarda Sibirya’daki sevgilisine kavuşacağı anları düşünürdü. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gecenin sisli tepelerin üzerinden çam ağaçlarına doğru yaklaştığını görüyoruz birlikte. Uzanıp hepimizin üzerini kapayacak bir el gibi üstelik. Rüzgârın üzerine çarptığı kapıyı, perdeyi havalandırdığı o anın çok uzağında bir yerde kaldı bu görüntü. Tozun içinde geçirdiğim birkaç garip sesli hafta. Adını orada öğrendiğim bir düzine ağacın gölgesinde tutunmaya çalıştığım dizeler. Hepsi karakalem çizilmiş gölgeli resimler. Cebimde bir küçük deftere yazıyorum aklıma gelenleri. Aklımdan gitmeyenleri. Yabancısı olduğumuz bir şehirde daha da yabancı oluyorum tenime. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gazeteler boy boy fotoğraflar basıyor dünyanın her yerinden. Ölü asker fotoğrafları içimizi bulandırıyor. Başka bir şehirde, başka bir ülkede bombalar, mermiler yağıyor yağmur gibi. Küçük elli çocuklar misketlerini bırakıp kaçıyorlar sığınaklara. Sınırın her yerinde ellerinde silahlar sorumluluk sahasını kontrol etmeye çalışan askerlerimizi düşünüyorum. Uygun adımda geçiyor bir tim yanımdan. Rüzgâr büyük kiraz ağacının dalları arasına sokulmuş uğulduyor. Benimse aklımda o haberlerdeki çocuklar. Kenan Sarıalioğlu’nun çevirisiyle, Boris Vian’ın bir şiirini anımsıyorum. Şöyle diyordu bir bölümünde “Sayın Başkan, Size bir mektup yazıyorum, / Okursunuz belki, / Zamanınız olursa./ Askerlik evrakımı/Aldım yakında / Çarşamba akşamından önce / Savaşa gitmem için./ Sayın başkan, / İstemiyorum bunu / Zavallı insanları öldürmek için / Gelmedim yeryüzüne/ Sizi kızdırmak için değil, / Söylemek zorundayım / Kararım kesin, / Firar edeceğim.”. Bizim gibi toplumlarda askerliğe bakış açısında yeri yok firarın. Fransa’da da korkaklık gibi algılanmıştır muhtemelen bu şiir yazıldığı dönemde. Vatan savunmasını her şeyin önünde tutan bir düşünceyle yetiştirildik. O yüzden hepimiz Mehmetçiğiz. Yüreklerimizdeki kabarmalar, kızgınlıklar terör haberlerinden sonra daha da artmıyor mu? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Karmaşık yollardan gitmeyi sevmediğini biliyorum okur. Aynı mağazalar, parmaklıkları üzerine kapanmış dükkânlar, havayolu şirketlerinin biletlerini satan kadının sokağından geçmelisin. Masalar ve sandalyeler orada güneşe atılmış gibi kapının önünde durmalı. Geçip gidiyorken karşılaşan yabancı yüzler gibi bakmalıyız her şeye. Bazen o kısacık anlar hayatımızın bütününde doldurur içimizi. O yüzden değil midir anlatılır durur aynı öyküler başkaca lisanlarda?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;serkan türk&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;taflan dergisi yaz sayısı 2008'de yayımlanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-301517359103521001?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/301517359103521001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/301517359103521001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/08/bir-askerin-yazn-odasndan-grntler.html' title='bir askerin yazın odasından görüntüler'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-9070717456328244020</id><published>2008-08-04T08:47:00.000-07:00</published><updated>2008-08-04T08:50:07.459-07:00</updated><title type='text'>10. GEBZE-ESKİHİSAR ŞİİR ŞÖLENİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Daha önce 9 kez Uluslararası olarak düzenlenen Eskihisar Şiir şöleni bu defa GEBZE 10. ESKİHİSAR ŞİİR ŞÖLENİ adıyla ulusal boyutta bu yıl aramızdan ayrılan şair Erdem BEYAZIT'ın anısına düzenlenecek. Gebze Belediyesi adına Martı Ajansın organize ettiği şölene Türkiye'nin çeşitli illerinden 17 şair katılıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Katılımcı Şairler: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Recep GARİP, Erdal SARIÇAM, Metin Önal MENGÜŞOĞLU Mehmet Şamil BAŞ, Serkan TÜRK, Mehmet BUTAKIN Mehmet Şah ERİNCİK, Nurettin DURMAN, Erol ERDOĞAN Cumali Ünaldı HASANNEBİOĞLU, Şeref AKBABA Kamil AYDOĞAN, Ahmet VESKE, Mustafa ÖZÇELİK Mehmet Atilla MARAŞ, Hacer ALİOĞLU YAKUTİ ve Ahmet SAVAŞ &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;17 Ağustos 2008 Pazar günü Gebze Eskihisar'da gerçekleşecek şiir şöleni saat 19.00'da şairlerin kitaplarını imzalasıyla ve söyleşileriyle başlayacak. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şiir Şöleninin başlama saati ise 20.30. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Rahmetli Erdem BEYAZIT'ın anılacağı ve şiirlerinin seslendirileceği şölenin sunuculuğunu Ahmet SAVAŞ üstleniyor. Şairler şiirlerini slaytlar ve fon müziği eşliğinde şiirseverlere sunacak. Şölene katılanlar şölen için hazırlanan şiir kitapçığından edinebilecekler. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-9070717456328244020?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/9070717456328244020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/9070717456328244020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/08/10-gebze-eskihisar-iir-leni.html' title='10. GEBZE-ESKİHİSAR ŞİİR ŞÖLENİ'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8930646709845596541</id><published>2008-04-24T00:32:00.000-07:00</published><updated>2008-04-24T00:34:45.888-07:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar üzerine söyleşi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Kül Öykü Gazetesi / Mart 2008&lt;br /&gt;Murat ERGİN&lt;br /&gt;Serkan TÜRK’e soruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Camlar, bir vitrin gibi, yaşamın da yazanın da yazılanın da hayat bulduğu bir yer. Kitabınız camların büyüsü ile açılıyor. Camlar dış dünyanın, bireyin iç dünyasıyla yüzleştiği yer mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Baktığımız değil, bize bakılan yer camlar. ‘Bize bakmak’ istiyordum yazarken. Her birimizin içinden geçtiği sokaklara, ruh hallerine, mevsimlere bakmak... O yüzden Sanki Yarın Issızlık’ı yazarken taşınılan bir sokağı dekor yaptım. Geçmişin her zaman bir şekilde kendini hatırlattığını gözlemliyorum bizim toplumumuzda. En mutlu olduğunuz bir anda birden moraliniz bozulabiliyor. Ani bir gelişme hayatlarımızı değiştirebiliyor. Kaçınızın başına gelebilir yıldırım düşmesiyle ölüm? “Anılar sadece böyle kesik kesik görüntüler olarak anımsatıyorlar kendilerini. Bir yerde elektrik devreleri gibi yanıp kararıyorlar. Ne kadar zorlarsan zorla ilave tek bir kare göremiyorsun.” Diyorum bir öyküde. Bazen yüzleşmek için çaba harcasanız bile bu mümkün olamıyor. Eskiden yaptığınız bir hatanın gelecekte mutsuzluğunuza neden olacağını düşünüyorsunuz. Yaptığınız seçimlerle bir şeyleri değiştirmek elinizde ama o kadar güçlü hissetmiyorsunuz genelde. Kırılmalar gerekiyor toparlanmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Metinler arası ilişki kurarak yazmak, örneğin Tezer Özlü, Suat Derviş ve Selim İleri’den yola çıkarak metinler kurmak bu kitaptaki öykülerinde rastlanan bir durum. Bu etkileşimi nasıl değerlendiriyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Suda Ölen Yalı isimli bir öykü yazacaktım diyordu Selim İleri bir yazısında. Onun kırk yıl önce yazmaya başladığı ve bitiremediği öyküyü genç bir yazar olarak yazmam hoşuna gitti umarım. Öykü Marmara’nın zengin yalılarından birinde geçiyor. Yalının eski sakinlerinden bir kadının günümüzün yalısında bir hayalet gibi görünmesiyle başlıyor. Suat Derviş’in Çılgın Gibi romanının izini sürerek yazdım. Yazarların geçmişteki yazarlardan hatta dönemlerindeki başka insanlardan ses almasını doğru buluyorum. Tezer Özlü’ye gelince Türk Edebiyatının gamlı prensesi bende başka duygular uyandırıyor. Ömrü uzun olsaydı edebiyatımızda bu denli bir iz açmış olur muydu diye düşünemeden edemiyorum. Rüzgârlı Tırpan öyküsünde onun izleğinde yapıyoruz yolculuğumuzu. Sanki hepimiz bir çayır serinliğinde oturmuş rüyâlarımızı anlatıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Hayat hepimiz için bir yerlerde hikâyeler hazırlıyor.”diyorsunuz bir öykünüzde. Yaşıyorken unuttuğunuz ama hikâyelerinize ulanan incelikler, yüzler ve yaşayanların gözleri hep geçmişe dönük, gelecek sizi korkutuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Bu bilinçli bir seçim değil esasen. Yazmaya başladığınız anın sizi nereye götüreceğini kestiremiyorsunuz. Galiba benim yazı makinem beni geçmişin serin sularına götürüyor ve orada bırakıyor. Kimi zaman yaşlı bir insan, kimi zaman bir çocuk ağlayışı temize çekiyor beni. Üzüntülerin arkasında huzur var çünkü. Gelecek de orada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Ölüm, hep bir yarım kalmışlık duygusu uyandırıyor öykülerinizde. Karakterler, yaşıyorken incelikleri görmeden göçüp gidiyor başka boyutlara. Yazan için, kendini temize çekmek, yaraların yeniden yeniden sarılması mı demek geçmiş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Yaşarken ölü olan ne çok insan var aslında. Benim yazarken öykülerime bulaşan bu insanların gölgeleri. Çevresinde olup biteni göremeyen, doyasıya gülemeyen, başka insanları fark etmeyi başaramayan insanlar zaten ölü olmalı. Diyorum ya Ölüler Tanrı’nın rafında bekliyorlar sonsuz göğü. Nefes alıp vermek her zaman yaşamak mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Camlara bakan gözler hep uzaklara gitmeyi kurguluyor. Karakterler önce rüzgârı duyumsuyor ve camlar uzaktan gelen siyah bulutları görüyor. Umudu hep içeriye sığınma da mı bulur yazar? Sizce umut nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Küçük kedi yavrusu kuyruğunu yakalamaya çalışır. Kuyruğunu yakalama çabasıdır mutlu kılan. Kendi parçasını yakalamaya çalıştığını fark edemez. Bizim çoğumuz da bulunduğumuz yerlere sığamıyoruz. Gitsek birçok şeyi çözeceğimizi sanıyoruz. Yalnızlık baktığımız yerde buluyor bizi. Odamızda, sokağımızda, okulumuzda, istasyonda bizimle olan bu rüzgârlı haller. Yola çıkacak olmanın derin sessizliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Wittgenstein ilksel öğrenme dediği, hep içimizde taşıdığımız çocukluğumuzdaki ilk izlekler hâlâ camlar ardında mı yaşanmakta? Birey olmanın acısını yaşayan karakterler sokağa çıkmadıkça çocukluğunu unutmakta mı? Çocukluk sizde yaşanılmış olanların toplamı mı, eksikliklerin yaşanılmayanların listelenmesi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Daha çok Uzak Yaz’da ifade etmeye çalıştığım şeylerdi çocuk duyarlılıkları. Rüzgârlı Camlar ergenliğin ilk günlerindeki yüzler sanki. Sivilcelerinden kurtulmaya çabalayan yüzler duruyor pencerenin ardında ve onların gözlerinde var ediyor kendini öyküler. İlk önce bakarak öğreniyoruz dünyayı. Küçücük odalardan sokağa çıkmayı, kalabalıklara karışmaya heves ediyoruz. Sobaya elini değdirip yakan bir çocuk gibi canımız yanmadıkça anlamıyoruz gerçeği. Hatta canı yandıkça bile gerçeği anlamamakta ısrar ediyor bazılarımız. Sevilmemişlikler, yarım bırakılmamışlar, yeni şeyleri düşlemeyi unutmuş bireylerden nasıl bir gelecek umarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Deniz hep bakılmayı mı bekler? Öykülerinizdeki camlar hep denize açılıyor. Deniz imgesinin sizdeki yeri ne? Uzaklara gitme isteği geçmişin izine bir yolculuk mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Bu kitapta bir değişiklik olarak açılışı bir şiirle yaptım. Sahilde kumların arasında bir çocuk yüzü, belirgin hatlar veriyor ortamı anlatan. Deniz kültürü ile yetişmiş kişilerde beklemek bir ayindir. Sessizce durup kıyıda beklersiniz. Ufuk çizgisinin olduğu yere bakarsınız umutla. Uzaklara gitmekten çok, uzaklardan çıkıp gelecek birinin varlığına duyulan inanç. Deniz imgesi esasen yerleşik kalmak isteğidir bende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: “O Rus oyuncaklarındaki gibi birini açıyorsun, başka biri çıkıyor içinden. Hepsi de anı bunların. Kadın hâlâ adamın yanında. Yanağını cama dayamış. ‘rüzgârlı camlar’ diye mırıldanıyor. Kır kahvesindeki adamın beklerken yaşadığı azalmışlık duygusunu hissediyor.” Diyorsunuz bir öyküde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Her zaman aynı olamıyor insan. Sürekli bir yenilenme hali. Acıların, sevinçlerin yer değiştirdiği anlar vardır. İçinden çıkılamayacak bir durumda hissederken birden öyle bir mucize olur ki siz bile şaşırırsınız aydınlığa kavuştuğunuz için. Bazen öyküdeki gibi hepimizin başka şeyleri dert edindiğimiz gerçeğini birinin bize fısıldaması lazım… Yalnızlık duygusunun yerleşmesini istemiyorum bu hikâyeye demişim mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Şal adlı öykünüzde yaşanılmış bir ölümün ötekileştirilip anlatımı var. Çünkü sizin öykülerinizde bir iç içe geçme var. Yazan için bir hikâye nerde başlar nerde biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Öykülerimde denemekten hoşlandığım bir şey aslında bu iç içe geçmişlik hali. Hepimizin hayatından diğer hayatlar da görünür. Kiminden az bir görüntü kiminden daha çok. Yaşamın bir yerinden başlamak yeterli. Sokağa çıkan adam görüntüsü mesela bir başlangıç olabilir. Ya da perdeyi çeken bir kadın. Şal’daki gibi temizlik yapan bir kadın gelip oturabilir öykümün orta yerine. İlk kitabımdaki Öldüğümde Ağlamadım adlı öykünün başka bir pencereden görünümü aslında Şal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Golgotha adlı öykünüzde kullanılan tepe metaforu Bilge Karasu, Pavese’de sıkça görülen tepe imgesine benzeş. Yazarken kurgulanan ve boşlukta bırakılan okuyucuyla vücut bulan metaforlar okuyucunun yeniden hikâyenizi kurgulaması için mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Sadece tepe değil elbette. Bahçe, deniz, balkon, pencere gibi sıklıkla kullandığım imgeler var. Her biri tek başınalık duygusunu gelip yüklüyor insana. Zeytin ağaçları mesela bu kitapta tepe kadar çok çıkıyor karşınıza. Arka fonda belli şeyler var. Tepe, zeytin ağaçları ve yalnızlaşan insanlar. Gökyüzünde bulutlar, parıldayan yıldızlar. Hepsi hikâyenin içeriği kadar sizi meşgul etmiyor aksine rahatlatıyor. Okur olarak siz, geniş bir bahçede hiçbir şeye takılmaksızın yürüyüp gidebiliyorsunuz. En azından benim istediğim dilediğim esas kokuyu alabilmeniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Köstebek, değişme metaforu üzerine kurgulanıyor. Biz değişsek de dünyanın realitesi değişmiyor. Korkular hep diri mi tutulmalı? Bazı şeyleri daha iyi anlamamızı sağlayan korkular mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Korkular yalnız bizi içimize saklanmaya itmiyor aksine daha bir diken üzerinde yaşamak zorunda bırakıyor. Toplum olarak küçük yaşlardan itibaren sürekli bir şeylerle korkutularak yetiştiriliyoruz. En küçük hatamızda, diğerleri başımıza üşüşecek, bizi cezalandıracaklar sanarak büyüdük. Üstüne bir de doğanın bizlere yaşattıkları eklenince içinden çıkılmaz bir hal aldı yaşantımız. Köstebek öyküsündeki gibi deprem korkusunu yaşayanlar hayatlarının her anında bir sallantı bekler buluyorlar kendilerini. Korkuların üzerine gitmek ve onları yenmek gerekiyor. Çoğumuzun yapamadığı bu aslında, onu yenmek yerine kaçmayı yeğliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Yaşam, ölümden sonra da insanın geride bıraktıklarıyla devam ediyor. Sesler öykülerde dialoglara dönüşüyor ve geçmişi tekrar ediyor. Kitabınızdaki üç ana bölüm camlar, rüzgârlar ve bulutlar gökyüzü imgesini boşluğa yeniden yazılması gibi ve yaşamakta olanın nihai sonunu mu gösteriyor? Bu özel bir tercih mi? Ölüm bir final mi başlangıç mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Başlangıç. Mevsimler birbiri ardına yenileniyor. İnsanlar da öyle, her ölümle yenileniyor ve yaşamın mantığını algılama çabasından vazgeçiyor. Geçip gidenin ardından bakan bir yüze dönüşüyor. Sürekli insan o eski fotoğraflardan bir tat almaya çalışıyor hayat adına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: İnsan insanın avcısı… Kanıyorum bir taşın dibinde.” Demişsiniz İki Kısa Gece’de. Bu kadar hayatın içinde ve o kadar da dışında kahramanlarınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: İki kısa gece, kitabın en sarsıcı aşk öyküsü. Yüreğini ele geçirilen ve sonra öylece bir köşede yalnız bırakılan birinin, gidenin ardından duyduğu inanç kaybı. İnsanlara güven duygusunu yitirdiğinizde daha çok hayatın dışında kalıyorsunuz. Sevdikçe sokaklarda koşup terleyen çocuklar görüyor insan. Pencereden sarkıp birbirlerine olup biteni anlatıyor mahalleli kadınlar. İnsan insanın avcısı olmaya görsün kararıyor dünyalar. Bir çiçeğin defter arasındaki kuruyuşu, hâlâ içinde bir yerlerde var olan umudun göstergesi olamaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ergin: Okuyanın, içini yer yer üşüten rüzgârın söylediklerini duyurduğunuz bu kitap ve söyleşi için çok teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Türk: Ben teşekkür ediyorum bu içten ve zarif soruların için.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8930646709845596541?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8930646709845596541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8930646709845596541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/04/rzgrl-camlar-zerine-sylei.html' title='Rüzgârlı Camlar üzerine söyleşi'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-4769851162543383916</id><published>2008-03-21T04:04:00.000-07:00</published><updated>2008-04-24T00:36:09.001-07:00</updated><title type='text'>ölü defterler</title><content type='html'>ölü defterler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sessizliğe el vererek akşam&lt;br /&gt;söküyor avluların sesini yangınlardan.&lt;br /&gt;teninden koparır gibi her sayfasını hayatın&lt;br /&gt;ödeşiyorum batığımla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kuru otlar, yaz’ın bahçesinde&lt;br /&gt;bir anıymış. direnen heykel&lt;br /&gt;rüzgârın içinden geçen fişek&lt;br /&gt;yaşayanların kalbine değen gençlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;omurgamın orta yerinde koca bir çıkık oldun&lt;br /&gt;dikendin gülüne batan.&lt;br /&gt;ölü defterlere dönüşüyor ayrılıklar&lt;br /&gt;sahafa düşen kahır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;taşlıkları çok zamanın&lt;br /&gt;ayaklarım takılıyor yalnızlıklara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-4769851162543383916?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4769851162543383916'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4769851162543383916'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/03/zaman.html' title='ölü defterler'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3650930799719034865</id><published>2008-02-11T15:30:00.000-08:00</published><updated>2008-02-17T02:44:09.386-08:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Camlar Çıktı.</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R7gP7EwXivI/AAAAAAAAAEg/JxyTC-ZVr7I/s1600-h/rÃ¼zgÃ¢rlÄ±+camlar+kapak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167898079970953970" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R7gP7EwXivI/AAAAAAAAAEg/JxyTC-ZVr7I/s320/r%C3%BCzg%C3%A2rl%C4%B1+camlar+kapak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R7Da8UwXiuI/AAAAAAAAAEY/UCOb4bV6MmA/s1600-h/RÃ¼zgÃ¢rlÄ±+Camlar.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Rüzgârlı Camlar çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk’ün ikinci öykü kitabı Rüzgârlı Camlar çıktı. Kül Sanat Yayınlarından çıkan kitapta bir şiir ve on üç öykü yer alıyor. Camlar, Rüzgârlar ve Bulutlar olmak üzere üç bölümden oluşuyor kitap. İlk öykü kitabı Uzak Yaz ile okuyucusuyla arasında sağlam bir köprü kuran yazar geçmişi, ölümü, hayatına teğet geçen yalnız insanları ve bitmemiş aşkların ağrılarını anlatıyor. Serkan Türk’ü yeni keşfedenler için lirik bir dil ve soluksuz okunacak bir kitap Rüzgârlı Camlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka Kapak Yazısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirine çapraz duran açık kapılardan içeri sızan ışık bir gölge ile bozulacak diye geçiriyorum içimden. O anda bir gölge duvarı boydan boya geçiyor. Ve başka gölgeler zeytin ağaçlarının orada kayboluyor. Traktörler geçiyor aralıklı saatlerle. Sadece bazı yaşlı insanlar selam veriyorlar bana. Daha önce beni görmemiş olmalarının ve bir süre sonra başka birilerine selam verecek olmalarının hiçbir önemi yok onlar için. Havaya kalkan bir sağ el. Benim elimde belirsiz bir şeye uzanır gibi kalkıyor havaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan Türk&lt;br /&gt;Rüzgârlı Camlar, 96 sayfa&lt;br /&gt;Kül Sanat Yayınları&lt;br /&gt;Şubat 2008&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Trabzon'da Beşikçi, Derya, Fanzin ve Nokta Kitabevinden edinebilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3650930799719034865?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3650930799719034865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3650930799719034865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/02/rzgrl-camlar-kt.html' title='Rüzgârlı Camlar Çıktı.'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R7gP7EwXivI/AAAAAAAAAEg/JxyTC-ZVr7I/s72-c/r%C3%BCzg%C3%A2rl%C4%B1+camlar+kapak.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-6254291983512066702</id><published>2008-01-26T01:36:00.000-08:00</published><updated>2008-01-26T02:12:02.931-08:00</updated><title type='text'>26 Ocak Notu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5r_ZQ3FV6I/AAAAAAAAAEI/rquCkl0-G1s/s1600-h/mask_still_life_iii.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159717132594141090" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5r_ZQ3FV6I/AAAAAAAAAEI/rquCkl0-G1s/s320/mask_still_life_iii.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;birden bire aklıma iki binlerin başında yazdığım anneyle sınanan isimli hikâyem geldi. eski yayıncı arkadaşlarımdan sinan'ın iki kitabıma da koymadığım bu hikâyeyi neden çok sevdiğini tam olarak bilemiyorum. yazdığımız her satırın öncesinde yaşanmış, görülmüş, hissedilmiş şeyler var. öyle bir cümle söylüyorsunuz ki okuyucuyu yaralıyorsunuz, gülümsetiyorsunuz, şaşırtıyorsunuz. yazanın bile o anda kestiremeyeceği bir şey bu. hesaplı kitaplı yazanlardan olmadım hiç. içimden geldiği gibi yazmayı alışkanlık edindim. zira doğal anlatımının yerini hiçbir ağdalı söz öbeği dolduramaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Oyuncaklarını kırmakta da böyle hızlı mıydın sen çocukken? ". bu cümle çoğunuz için ilk anlamıyla anlaşılabilir muhtemelen. hızlı ve genç şair kardeşim ertan yılmaz'ın bu satırı yazmasının altında yatan gerçeği bilince başka türlü hissediyorum okurken. zaman zaman bende yazılarımda ilave bilgiler sıkıştırarak en azından nasıl bir ortamda yazdığımı, havanın durumunu, hissettiklerimi, bulunduğum şehir gibi ayrıntıları vererek yazı için klavuzluk yapıyorum. yazı da en çetrefilli yollar gibidir. doğru yoldan gitmezseniz sizi başka bir yerde bırakıverir, kaybolursunuz. az önceki cümleye geri dönecek olursak, kırılan bir kalbin basit bir barbi bebek gibi kenara bırakılması çocuksu bir davranış gibi gözükebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benim hikâyeme gelince o bambaşka bir şeyi anlatıyordu. programımın sıkı takipçilerinden biriyle yaptığım telefon konuşmasının hemen ardından program esnasında yazılmış cümlelerdi. fotoğrafa baktığınızda gördüğün resim değildir gerçek olan. yanyana gülümseyen insanlar bir anda işlerini güçlerini bırakıp karşılarındaki kişiye bakmışlardır hepsi bu. flaş patlar ve herkes eski vaziyetini alır. yıllar sonra fotoğrafa bakan sadece o kısa anı değerlendirir. şimdi şu cümleleri okuduğunuzda hissedeceğiniz şey esas gerçekle örtüşebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şöyle demişim o yaz günü öğlesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"durgun bir su iken çamura karıştı yürek, hüzünle. asılı kalan umutlar değildi bu kez. ten, kardeşi olduğu bedene son kez acı bir tokat vurup çekip gitti. gözlerindeki kederi topraklara düşürdün. ellerinde sıcacık duyguların ifadesi bir demet kır çiçeği, dudaklarında sen kadar gerçek bir düş. "annem yok artık" diyen şair kadar içine küsmüş sesin. seni okşayan elleri yok, seni inciten kelimleri yok. "geri dön" diyen sesine aksi cevap yok."...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her yazar aynı şeyi başka türlü anlatır. benim yazdığım hikâyede intihar eden bir annenin çocuğun kalbinde oluşturduğu yıkım, kendine güvensizlik ve tek başınalık duygusunu anlatmaya çalışıyorum. belki intihar, ölüm temasını anlattığım ilk üç cümleden sonra başka bir şeyler yazmalıydım. şimdi bunun bir önemi yok. o anda hissettiğim yanlızca buydu yazdım. sevgili ertan'ın yazdığı o cümlede olduğu gibi. sevdiklerimiz ya kendilerini, ya bizi bir kolu kırık oyuncak bebek gibi bırakıp ortada  gidince başka söylenecek bir şey kalmıyor. sevgili sinan'ın neden kitabına bu hikâyeyi koymadın sorusuna gelince şunu söyleyebilirim. kar yağıyor trabzon'a ve bir çocuk üşüyor doğurandan habersiz. bazen aynı şeyleri hatırlatmak hoş bir alışkanlık olmasa gerek.&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-6254291983512066702?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6254291983512066702'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/6254291983512066702'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/26-ocak-notu.html' title='26 Ocak Notu'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5r_ZQ3FV6I/AAAAAAAAAEI/rquCkl0-G1s/s72-c/mask_still_life_iii.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-7290668631890362664</id><published>2008-01-25T02:02:00.000-08:00</published><updated>2008-01-25T02:04:53.905-08:00</updated><title type='text'>Farklı bir boyuttan bakışın adı: "Uzak Yaz"</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5m0Mg3FV5I/AAAAAAAAAEA/aYMTwM8QlQ8/s1600-h/selluka.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159352975202015122" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5m0Mg3FV5I/AAAAAAAAAEA/aYMTwM8QlQ8/s320/selluka.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Farklı bir boyuttan bakışın adı:&lt;br /&gt;“Uzak Yaz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış mevsimi geldi de geçiyor. Doğrusu, sadece üşüdüğümde anlıyorum bu güzel ve sakin mevsimin içinde olduğumuzu. Bir de içimde, adı belli bir sızının sesi yükseldiğinde.&lt;br /&gt;Ne dersen de, neyi savunursan savun, zamana hakim değilsin işte, diyor. Zaman sana hakim. En küçük, en zahmetsiz isteğini bile gönlünce gerçekleştiremiyorsun…&lt;br /&gt;Diyor da diyor... Kitaplarla, uzun boylu baş başa kalabilmek isteğinden bahsediyor boyuna. Kışın bu fırsatı bulamazsak, daha ne zaman buluruz? Hangi mevsimde?&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Trabzonlu genç yazarlarımızdan Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” adlı öykü kitabını, aylar öncesinden okumuştum. O günlerde, kitapla ilgili yazmaya da niyetlenmiştim. Fakat ardı gelmez sorumluluk ve zorunluluklar yüzünden, taa bugüne erteledim yazıyı.&lt;br /&gt;Kendime ceza, yo aslında ödül, olsun diye, bu aralar bir kere daha okudum kitabı. İyi de oldu; kitap hakkındaki görüşlerimi tazelemiş oldum.&lt;br /&gt;Bazı kitaplar, yazılar vardır. Söylenecekler yazar tarafından dile getirildiği için size fazla bir şey düşmez. Söylenenlere ekleyecekleriniz, bir şeylerin ahengini bozmak anlamına gelebilir. O tür bir kaygıdan dolayı da susarsınız.&lt;br /&gt;Her şey, o kadarıyla da sınırlı değildir. Yazarın duyarlılıklarını keşfedip, işaret ettiği ayrıntılarda gezinerek de sizinkileri çoğaltabilmeniz mümkün. Kafanızda oluşan birtakım sorulara yanıt bulmanızı da sağlar uzayıp giden satırlar.&lt;br /&gt;Hatta içinizde hapsolup kalmış sözcüklerinizi, dilinizin ucundakileri harekete geçirir. İçinizde nicedir adlandırılamamış duygu ve düşünce karmaşasına, sonunda bir ad koymanıza da katkıda bulunur. Kitap okumanızdaki asıl amacı unutturmayıp duyumsatır size.&lt;br /&gt;Uzak Yaz, işte o incelikli kitaplardan biri. İçsel, şiirsel bir anlatım söz konusu her öyküde. Ele aldığı konulardan, ya da satır arkası cümlelerinden yola çıkarak, faklı bir boyutta yaşadığını sezinlediğiniz yazarın dünyasında gezinirken, sonsuz bir keyif duyuyorsunuz.&lt;br /&gt;Sizi götürdüğü yerler, öyküleme yetisi mi ön planda? Tanıştırdığı yeni insanlar ya da onların ekonomik, sosyal ya da kültürel şartları mı? Hayır! Daha çok da anlatımdaki şiirsellik ve akıcılık çekiyor ilginizi. Şairlere taş çıkartırcasına sıralanan o çarpıcı imgeler.&lt;br /&gt;Bir öykücü için iyiye mi, yoksa kötüye mi işarettir bütün bunlar, varın siz karar verin.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kül Sanat yayınlarından çıkan Uzak Yaz’daki öykülerin salt adları bile ilginizi çekmeye yetiyor:&lt;br /&gt;iki yüzlü arzuhalci, iyimser diyaliz merkezi, bendeki ömür ikimize yetse, yel değirmeni ve vişne ağacı, öldüğümde ağlamadım, ah biriktiren kumbaradır kalbim, çizgili ölüm, uzak yaz, mahallenin en mutlu ağacısın, ilkel ağrı…&lt;br /&gt;Bu ilginç başlıkların ardındaki satırlarsa kesinlikle yanıltmıyor sizi. Başlığın gölgesinde kalmayıp, aynı güzellikte devam ediyor. Türü belirlenmiş bir kitabın adını, okuma esnasında yeniden koyuyorsunuz. Deneysel metin, öykü ya da şiir.&lt;br /&gt;Serkan’ın kitabına sadece öykü demek, eksik bir adlandırma gibi geldi bana. Şu üç türden birine,“deneme”ye daha yakın buldum kitabı. Biliyorum, rast gele seçtiğim şu satırlardan –ki her satırı, her paragrafı buna benzer güzellikte- yola çıkarak, şiire daha yakın bulacaksınız.&lt;br /&gt;“…göğsümde bir ağrı. unutmak istemiyorum seni. bir kez seslenseydin arkamdan, sokağa çıkarken, ‘bir kağıt helva da bana getir,’ deseydin. gözlerin hep ıslak bulut. yetseydi bendeki ömür ikimize. gün ağarırken yeniden, üzerimden geçmiş kaç mevsim?”&lt;br /&gt;“…aynı coğrafyada yaşayan bir azınlık gibi duruyorduk yan yana.” ”…tek celsede yitirsen de incelikleri ayağa kalkmak ve yaşama tutunmak geçer içinden.”&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu kez, siz kitapseverler için sevgili Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” adlı kitabını ele almaya çalıştım. Keşke, herkes, hepimiz için ekmek kadar, su kadar önemli ihtiyaç olsa kitaplar. Peş peşe kitaplar bitiremediğimiz günleri, boşa geçmiş saysak. Ve o kaygıyla, kitaplara sarılsak.&lt;br /&gt;Ömrümüzün sadece küçük bir bölümünü okumaya ayırabilsek. Kuşkusuz, kendimizden başlayarak, başka insanları da sevip önemsediğimizin en belirgin göstergesi olur bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma Babuşcu&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Taka Gazetesinde 24 Ocak 2008 Tarihinde Yayımlanmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-7290668631890362664?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7290668631890362664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/7290668631890362664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/farkl-bir-boyuttan-bakn-ad-uzak-yaz.html' title='Farklı bir boyuttan bakışın adı: &quot;Uzak Yaz&quot;'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5m0Mg3FV5I/AAAAAAAAAEA/aYMTwM8QlQ8/s72-c/selluka.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8542240457271642619</id><published>2008-01-25T01:59:00.000-08:00</published><updated>2008-01-25T02:02:44.288-08:00</updated><title type='text'>bir düşe dokunuş "Uzak Yaz"</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5mztg3FV4I/AAAAAAAAAD4/nEYpiHNHYEc/s1600-h/137.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159352442626070402" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5mztg3FV4I/AAAAAAAAAD4/nEYpiHNHYEc/s320/137.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;bir düşe dokunuş ”Uzak Yaz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne kadar zaman olmuş içimizde hüzünlü, o sessiz çocuğu kaybetmemiz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzak yaz’ı elime aldığımda farklı bir yazın-tarzıyla karşı karşıya olduğumu fark etmem uzun sürmedi.. elimde böyle çok ender sayıda kitap vardı(r), kitaplığımda tutup, ama onları okumak için bir süre ertelediğim. dönüp dolaşıp, gelip bakıp elimde tuttuğum. ama daha iyi anlayabileceğim zamanı kendime tanıdığım. sonra bu gidip gelmelerden dönüp durmalardan ezberime aldığım adıyla, başlarım hep…&lt;br /&gt;- başladım okumaya içini kitabın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve ilk sorduğum yazara “yazın” neden bu kadar “uzak” olduğuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;okudukça anlattı bana Serkan Türk, okudukça, yazın içimizde gelip geçer sıcaklığıyla yer ettiği ama bütün ihtişamıyla yaşansa bile, kapıya dayanan güzle rüzgârın savurduğu hazanlar gibi bittiğini de… bu hüzünle kalakalma ihtimalinin katı gerçekliğini..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın çok erken fark etmesi olabilir miydi bu gerçekliği, kitabına isim olarak kazıması?&lt;br /&gt;İnsan ömrü bu kadar kısa ve bu kadar üşürken yalnızlığıyla ve kendi varlığıyla yanarken bunca…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi soruyorum; yaza ve sıcaklığa hep uzak durmayı ne kadar başarabilir insan? hele yaşanan onca iç “yazı”ndan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazla yol alan, yazla terleyen, yazla serpilen ne romanlar ne öyküler ne şiirler edebiyat tarihine bırakılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uzak Yaz” da başka bir yaz anlatısı, sımsıcak ve epeyce içerlerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“bu yazı bambaşka düşünüyorduk:&lt;br /&gt;geniş bahçede biz iki çocuk&lt;br /&gt;gibi dalacaktık geçen günlere&lt;br /&gt;Hâmit Macit&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta sondan ikinci öyküye ismini veren “zambula” nı giriş dizeleri bunlar.&lt;br /&gt;Altta olanlarsa yazarın kendini satırbaşlarına vurduğu yerler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“başka kentlere düşmeyeli yolum, daha bir körüm. içimde anlamadığım ne çok kelime gizleniyor. kahroluyorum serin esen rüzgârların gözyaşlarımı savurmasına. kışı gerilerde bıraktım da ne değişti hayatımda? bahar geldiğinde her şeyin başka türlü olacağını hesap etmişim. salkım saçak çiçeklendi bahçe. derdimse çoğalarak yayıldı günüme. şimdi başımı kaldırıp kimseye bakmak istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı gayet iyi gördüğü iç gözleriyle üstelik, çok da yaz(ıy)a uzak olamamıştır aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“eskimiş her şey göğsümde hayat bulur. bir fırtına, bir rüzgâr yakalasa beklenmedik bir anda; kaçıp saklanacağım yerim sendin. yağmurun yağdığı akşamüzerleri saçaklardan sızan damlalara aldırış etmeksizin yürürdüm. köşedeki manav yeniden açmaktadır kasaların üzerindeki örtüyü. sarı sarı ayvalar, yağmur sonrası kokusunu içime çektiğim toprak…puslu camından içerisini görmekte zorlandığım kahvehane yine tıklım tıklım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın avuçlarına açtığı yaralarıyla, tuzunu koynunda tutup ve tek sığınağının yazı olduğunu bilerek, göz(lem)lerini sağaltır kağıda, acı suyunu da katarak. Yeni insan yüzlerine bakmak istemez… Sonrası da bütün iç kalabalığına rağmen yalnızlığı her şeyin üstüne çıkmış, ateşböcekleri gibi atmıştır kendini yazın ateşine doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“susma”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birikmiştir ve betimlemeleriyle görsel bir dünya yaratmıştır. evet abartısızdır ama çoğu insana sıradan gelebilecek haller onun için ayrıntılara dönüşmüş... Çiçekler, rüzgâr, sokak köpekleri, başını camdan sarkıtan herhangi bir kadın… her şeye rağmen, hayatın tekdüzeliğiyle işleyişidir. Artalanda kalsa da, bir gerçekliğe akıp gider önümüzden bu görüntüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“sustun ve yalnızlığımı arttırdın. ya yana iken ben senin yüzündeki çizgilere dalıp gitmişken sen uzak diyarlarda olmak ihtimaliyle meşgul ediyordun içini. sustun öyle gürültü biçimindeki kendi dinginliğimden korktum. nereye gidersem gideyim hep benimle geliyordu derin bir yaranın sızlaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dağlara bakma gönlümden düşüremediğim, susup da aratma küçük kentleri, kasabaları. köşeyi geçince bulursun dedikleri bir mağaza önünde bekliyor kimsesizliğin. ellerinin karasını kirini biriktirme düşünüp de döndürme kırmızı gülleri geriye boş bir zarf, boş bir kâğıt belki aradığın sorunun cevabı. günlerin öğrettiği yetişmek istenilene. su kıyısında kağıt gemiler yüzdürmek ve batırmak gözyaşıyla geçen günleri. eline geçmeyecek kocaman tuzdan uzak tutulan bir yaradan başkası. sen yüzümün gülümseyişini dondurma, asılı kalmasın yalnız bir tebessüm. üşüyen ellerini uzat yanındayım. aynı manzara aylarca karşısında duracak boy aynasına bakar gibi görüp hüzünleneceğin. ben ki yolu uzatanlara bilerek gönül verdim. türlü şiirler ezberledim. kiraz mevsiminde kavuşmayı umdum. bekledim. susma yalnızlığımı yanındayken çoğaltma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susar içerleri!.. düşleri akar, akar da demir raylarından süzülür, dolu dolu vagonlarıyla yeni iç kentlere düşürür yolunu ... Üstelik sever de bu yolları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“öldüğümde ağlamadım”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ah bellek, acı bellek!&lt;br /&gt;hem arısın sen&lt;br /&gt;hem kim bilir hangi gülden&lt;br /&gt;kalma diken?”&lt;br /&gt;Hilmi yavuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öykü başlığının altında ki dizelerle öykülerinin çoğunun şiir damarından beslendiği anlaşılıyor. yazım dilinin şiirselliği belki de bu damardan geliyordur belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“dünya bazen uzun cümlelerle anlatılmayacak basitlikte”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, hayatın yaşa başa baktırmadığını, yarım kalan yaşanmışlıkların insanı derviş bile yapabildiğine şahit oluruz.&lt;br /&gt;Diriyken bile insan, hiçi hiçine bir çürümedeyken zaman içinde… Kendi isteğiyle girmemiştir o bulanık suya ve taşmasından anlarız ki ölümün soğuk yüzünü, ölünün kendi sesinden vermek de yüreklicedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“kenardan bakanlar suyun dibini göremiyorlardı. sonsuza kadar burada kalacak, çürüyecektim. kurbağalar yumurtalarını bırakmış kenarda vıraklıyorlardı. birkaç gün sonra moraran ve sararan ellerimi böcekler didiklemeye başladı. oysa o akşam kremlerimi sürmüştüm üzerlerine özenle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykünün başkahramanı bir kadındır ve çamurlu bir gölcüğün içinden olan biteni anlatıyordur. Ama ölü ama her tarafı şişmiş ve bedeni ters dönmüş biçimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oraya gelirken gördüğü her şeyin ve bütün bir mahallenin krokisini çıkarır. Mahalle çocuklarını, boş arsanın yalnızlığını, kedilerin çöpü karıştırmasını, ana caddeden geçen arabaların karmaşasını hatta klakson sesine kadar gün içinde olabilecek her türlü sesi ve imgeyi sahneye yayar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ana caddeden geçen otomobillerin o bildik sesi buluyor seni. ışıklı caddelerde dolaşmıştık. bir evin penceresini sonra perdenin çekilişini, ışığın yitişini de görmüştük. müziğin o duvarlaın ardından sokağa taşması da bildikti. kedilerin çöp kovalarında gezintileri, ıslık sesi, bebek ağlayışı, bir adamın karısına bağırması da geliyor sokaktan kulağımıza kadar. ya sen bunlar olurken susuyor musun? belki de beni sararken nasıl iteceğini düşünüyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“hâlâ eskiden olduğu gibi çocuklar inşaat çukurlarına ilgi gösteriyordu. gazetelerde okunan üçüncü sayfa bir haber olacaktım hepsi bu. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“içlerinden iri yarı olanı suya girdi üzerini çıkararak. bir süre sonra suyun içinden gövdem çıkarken açık gözlerimle gördüm yüzlerini. içlerinde o da vardı. iyice çürümüş yüzüme baktı başka biriymişim gibi tiksinti duyarak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa metrajlı film kadar özgün görüntülerdir bize verdiği yazarın ve en baştan beri kulağa üflenen ninniden de başlayarak her tür histen nağmelere de bir sitemle bitirir ve kendi ışıklarını açtırır okuyucuya.. sessizce kalkılır sandalyelerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“beni itmeden önce kulağıma söylediğin şarkıyı hatırlamaya çalışıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaba ismini veren “uzak yaz” başlığının altında birikenlerse dip vurgunlarıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“yağmurun geleceğini bildirişi midir bulutların kararması?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar masumane bir cümlede derin kırgınlıkları hissetmemiz… ama bir o kadar da umudu görmemiz kaçınılmazdır. Çünkü yağmur hem hüzün, hem berekettir de iç dünyasında yazarın.&lt;br /&gt;Ve yağması dinmeyen içinin!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“karanlık o yolu geçip gitmiştir diğerlerinin peşinden. ayva çalılığında uyuyakaldığına mı kızmalısın, uzak yazlara mı?”&lt;br /&gt;-hâla eskisi kadar yakın mıyım sana?&lt;br /&gt;uzak bir şehir, uzak bir ülke, uzak bir kıta var seninle aramızda. ıslak bir gülüş; yağmurlu bir bakış, sıcak bir soba üzerindeyse yanan kestaneler… gitgide yakınım sana. kâğıttan bir mendil; para diye uzanan elinin ellerime değmişliği…tanımadık yüzlerin kederlerini saklıyorum, ışık sızmayan odalara. sardunyalar hızla sararıyor ve kuruyorlar incecik yapraklarından başlayarak. bir mevsim ancak bu kadar yalnızlık doğurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“yeniden çiçeklenecek dallar… koşmalısın şimdi başka evlere.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahat yatağında ölüm ne kadar çekici gelir ki dirime, uzaklaşmışken kendinden…Belki de yazarın bizi götürmek istediği yer içidir. Şehirler, kırlar, yanan soba ve kavrulan kestaneler sadece birer simge olarak bilinçli seçilmiştir. Sürekli canlı duran yalnızlığına dokunan bir el istemediğini anlarız ama bir yandan da umut ağacı eker bahçelerinde… Üstelik ağaç simge olarak doğurganlığın ve köklü yaşamın en vurucu öğesiyken yanına yeni evler de inşa eder. yeni çiçekler…Yeni ölümlere rahat yatak hazırlayan yazı bekleyip durur… Yazarın hayata derin bağlılığıdır bu yine de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“nefes nefese girerdim kapıdan içeri. her şey sessizdi evin içinde. masa, kanepe, ve örtüler. yaşanmışlık vardı hepsinde ama hepsi derin uykudaydı. hafif aralarsın kapıyı. yatakta uzanmıştır. sırtını görürsün yaklaşırsın biraz, yanına sokulmak akşamın karanlığını içinden söküp atsın istersin sıcaklığı ile ama rüzgâr onun saçlarından son kez geçerken, içindeki hayat kıpırtısını da alıp gitmiştir. birkaç saat önce, sen o ağaçların arasında saklanırken muhtemelen kapamıştır gözlerini. rahat ölüm dilemiştir hep. karanlık yolu o geçip gitmiştir diğerlerinin peşinden.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“iki yüzlü arzuhalci”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı çizili ilk koyu başlığı ve kitabın içindeki diğer öykülerinde de olduğu gibi oldukça çok şiiri barındırıyor içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ah kalbim. yokluk, tenimi yalayıp geçen rüzgârın sesinde daha bir dokunaklı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“yokluk mudur? çoğu zaman içimize tüneyen?”&lt;br /&gt;uğultularım artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“merdivenleri koşup üst kata çıksam, pencereyi aralasam. sana doğru kalbim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir çok satırı birbirine eklesek aslında hayatı şiirsel duyarlılıkla gözlemlemiş bir şair portresi de yakalamış oluruz. Kolay bir şey değildir her gözün göremediği ufak ayrıntıları uzun soluklu yazım diline çevirmek. Heyecanı hep yüksek tempoda tutmak ve yaşayan bir yazı duyurmak yaşanacak yeni mevsimlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap içindeki diğer öykülerine gelince “serin bahçelerden geçerken” platonik sevdaların limon tadında biraz ekşi, biraz iştah açıcı tadını yaşatır okuyucuya. “kalmamış böyle aşklar” dedirtecek kadar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“karyolanın soğuk demirleri”, “iyimser diyaliz merkezi”, “bendeki ömür ikimize yetse””yel değirmeni ve vişne ağacı”, “ah biriktiren kumbaradır kalbim”, “çizgili ölüm”, “rüzgârlı sokaklar”, mahallenin en mutlu ağacısın”, “senin gittiğin yöne doğru bakıyorum” “bebek”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kitaptaki diğer öykü başlıklarıdır ve hepsinde görsel ve içsel tadı buluruz çünkü iyi bakan bir gözün ve iyi bir duygu sarrafının derin kırıklarıyla dokunmuş örgüsel tarz ve o kırıkların içinde okuyucuyu saran birikmiş, biriktirilmiş sıcaklığı ve çocuksu titremeyi de vermiş. “uzak yaz” ve Serkan Türk’le tanışmak güzeldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 Aralık’ında Kül Sanat’tan çıkan ilk sıcak kışlı yazı(nı) olmuş Serkan Türk’ün ve okuyanları daha çok, pek çok mevsimlere çağıracağa benzer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çoğu insanın unuttuğu, içindeki hüzünlü ve sessiz çocuğu ortaya çıkararak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe Keskin&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Eşik Cini Dergisinin 12. Sayısında Yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8542240457271642619?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8542240457271642619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8542240457271642619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/bir-de-dokunu-uzak-yaz.html' title='bir düşe dokunuş &quot;Uzak Yaz&quot;'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5mztg3FV4I/AAAAAAAAAD4/nEYpiHNHYEc/s72-c/137.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1175690682121504008</id><published>2008-01-24T01:51:00.000-08:00</published><updated>2008-01-24T01:53:31.744-08:00</updated><title type='text'>Radyo Film Programı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5hgDw3FV3I/AAAAAAAAADw/t0e5S5mvg1A/s1600-h/trabzon+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5158978990924715890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5hgDw3FV3I/AAAAAAAAADw/t0e5S5mvg1A/s320/trabzon+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Radyo Film / Serkan TÜRK&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.aktifradyo.com.tr/"&gt;http://www.aktifradyo.com.tr/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'nin en en uzun soluklu radyo programlarından Radyo Film Pazartesi- Perşembe akşamları 21:15 - 24:00 saatleri arasında yayımlanıyor. Edebiyat dünyamızdan şair ve yazarların seçkin eserlerinden örneklerinin yer aldığı programda; en çok satan kitaplar ve dergi tanıtımları yanı sıra, dinleyici mektupları ve elektronik postalara da yer veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her programda genç şairlerimizden birinin şiirleri okunuyor ve hakkında kısaca dinleyenler bilgilendiriliyor. En çok şiirinin duyduğunuz bazı isimler şöyle: Ayşe Keskin, Barış Ağır, Bilal Kolbüken, Birhan Keskin, Can Bahadır Yüce, Çiğdem Sezer, Derya Önder, Ertan Yılmaz, Ercan Yılmaz, Gonca Özmen, İbrahim Tenekeci, Kadir Aydemir, Onur Caymaz, Mehmet Şamil, Serkan Ozan Özağaç, Selahattin Yolgiden, Şeref Bilsel, Yılmaz Arslan, Zeynep Uzunbay...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Edebiyatının en güzel öyküleri de bu programda dinleyenlerle paylaşılıyor.&lt;br /&gt;A.Vahap Akbaş, Ayfer Tunç, Arzu Alkan, Ayşe Sarısayın, Bilge Karasu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Ferid Edgü, Jaklin Çelik, Jale Sancak, Karin Karakaşlı, Murathan Mungan, Nalan Barbarosoğlu, Oktay Akbal, Orhan Pamuk, Refik Algan, Sadık Yalsızuçanlar, Selim İleri, Seyit Göktepe, Sevinç Çokum, Peride Celal, Tezer Özlü, Yavuz Ekinci, Yekta Kopan...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1175690682121504008?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1175690682121504008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1175690682121504008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/radyo-film-program.html' title='Radyo Film Programı'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5hgDw3FV3I/AAAAAAAAADw/t0e5S5mvg1A/s72-c/trabzon+1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3243119507270757988</id><published>2008-01-23T13:34:00.000-08:00</published><updated>2008-01-23T14:15:28.688-08:00</updated><title type='text'>Seyit Göktepe'nin "Ben Ol da Gör" Kitabı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5e71g3FV2I/AAAAAAAAADo/OI1u8K1XMlE/s1600-h/seyit.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5158798426204624738" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5e71g3FV2I/AAAAAAAAADo/OI1u8K1XMlE/s320/seyit.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;bahar sabahları bahçeden kesilmiş birkaç gül koyuyorsunuz mutfak masasında vazoya. hemencecik gül kokusu doluyor mutfağa. gül kokusu gibidir taze kitap kokusu. içinize sinmesine izin verirsiniz. her cümle size başkalıklar bağışlar. &lt;em&gt;incecikten bir rüzgârda başakların mırıltısı&lt;/em&gt; nı duyarsınız. duymaktır insanın yaşayan yapan. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;kendini yazmak. olanı, olduğu gibi defterlerine yazmak. çikolata kağıtlarını, yaz'ları, bir ömür boyu aslında hep çocuk kalacak olanı yazmak. onun yaptığı da bu, düpedüz kalbini kanatıyor kelimelerin. esases kelimeleri rahatta gibi görünse de, hep esas duruşta kahramanları. ceplerinde kuşüzümleri olan kahramanlar hayal ediyorum okurken. oysa kimi savrulan hayatları şiirsellikle anlatıyor bize. yanyana yaşadığımız bir komşumuz oluveriyor teninde gül izleri. diken kokusu teninde.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;beklemek sessiz geceyi. uzak yerlerdeki ışıkları görmeye çalışmak. uzak yerlerdeki hayatın atışını duymaya zorlamak kendini. geçmiş yılların içinden çıkıp gelen kalp atışlarını düşürmek sayfalara. dokuz öyküsüyle genç bir yazar giriyor kapınızdan. ben ol da gör diyor okuyucusunu üçüncü kez selamlarken. daha önce &lt;em&gt;ilkyazların anısıyla&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;defter ve çikolota&lt;/em&gt;'da sergilediği iyi öykücülüğünü yepyeni kitabı ile birkez daha biz okurlara gösteriyor. yky'ndan çıkan &lt;em&gt;ben ol da gör&lt;/em&gt; adlı kitabı&lt;em&gt; seyit göktepe'&lt;/em&gt;nin uzun yıllar türk edebiyatında var olacağını gösteriyor. ilerleyen günlerde daha kapsamlı bir yazı yazarak sizinle paylaşacağım.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3243119507270757988?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3243119507270757988'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3243119507270757988'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/seyit-gktepenin-ben-ol-da-gr-kitab.html' title='Seyit Göktepe&apos;nin &quot;Ben Ol da Gör&quot; Kitabı'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R5e71g3FV2I/AAAAAAAAADo/OI1u8K1XMlE/s72-c/seyit.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5372478936536579597</id><published>2008-01-16T02:51:00.000-08:00</published><updated>2008-01-16T02:58:11.096-08:00</updated><title type='text'>Öykü Kitabımla İlgili Söyleşi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43jNJfDgOI/AAAAAAAAABU/Mskqqsbmlk0/s1600-h/uzak_yaz_.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5156026963433062626" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43jNJfDgOI/AAAAAAAAABU/Mskqqsbmlk0/s320/uzak_yaz_.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Rüzgârlı Camlar için çok kısa bir süre kaldığını öncelikle söylemeliyim. Geçen sene Uzak Yaz'ın çıktığı günlerde Ercan Yılmaz'ın benimle yaptığı bu söyleşiyi ekliyorum bloga. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kül Öykü Gazetesi&lt;br /&gt;Ercan YILMAZ&lt;br /&gt;Serkan TÜRK’e soruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Sevgili Serkan, Necatigil’in tavsiyesine uymuşsun; -‘hüznün keyfini sür’üyor gibisin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüzünlü olmanın, hüznü yaşıyor olmanın rahatlatıcı bir yanı var. Kendimi daha rahat hissediyorum. İçimdeki insanın ben’imi rahatsız etmesine dayanmayı deniyorum. Dayanmayı başardığım sürece içimdeki tüm yerlerimi görebileceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Uzak Yaz’da, Dünya’yı değiştirmek isteyen değil, sadece ‘temâşâ’ eyleyen bir yazar var. Bu ‘temâşâ’, seni yer yer metafizik-olan’a doğru da sürüklüyor sanki.. Ama Nâilî gibi ‘âlemin mest eden nakışlarını’ ‘bir özge temâşâ’ ile geçmiyor, sanki o ‘temâşâ’ esnasında eriyip gidiyorsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birer pencere var önümüzde. Kimi otobüsün, kimi trenin, kimi bir lokantanın camından dışarıyı seyrederken, dokunulmak istenen sayısız görüntünün içinden bazılarına seyirci kalıyoruz. Bir bekleme zamanından geçiyoruz. Senin dediğin gibi belki zamanın ara odalarında soluklanıyoruz. Her bir öykü kendi zamanından çıkıveriyor. Kimi gün gökten, kimi gün geçmişten alacaklı olma durumu bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Uzak Yaz’da dikkati çeken bir diğer nokta da, birçok öyküne epigraflarla başlaman. Alıntı yaptığın Haydar Ergülen, Hilmi Yavuz, Cemil Meriç, Can Yücel, Oruç Aruoba, Edip Cansever, Çiğdem Sezer, Behçet Aysan ve Hamit Macit gibi şair ve yazarlarla nasıl bir akrabalığın söz konusu? Ayrıca bu isimlerden Cemil Meriç hariç diğerlerinin şair oluşu genellikle şairlerden beslendiğin anlamına mı geliyor biraz da?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarlardan çok şairlerden beslendiğim doğru. Bir dizenin sizi alıp götürdüğü yer bir öyküye sığamayacak kadar geniş olabiliyor. Şairlerim, sözcükleri paylaştığım akrabalarım hepsi. Ruh akrabalığımız yıllardır sürüyor. Büyükbabam sigarası için ‘tek arkadaşım’ derdi. Hiçbir şair yüzüstü bırakmadı beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Hemen her öykünde birtakım kelimeler var ki, senin için özel bir anlamı olmalı bu kelimelerin. Bahçe gibi, ağaç gibi, bavul, hüzün, balkon, sardunyalar gibi.. Ne ifade ediyor bütün bunlar senin için?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçe başlı başına benim için önemli bir hazine. Latife Tekin’in Unutma Bahçesi isimli romanı yayımlandığında bu adı kullanmasına ne çok kızgınlık duydum bilemezsin. Bana ait bir isimmiş gibi sahiplenmiştim bahçeyi. Diğer söylediğin kelimeler de sardunya, balkon, hüzün ben’imin toplamı gibi. Gökyüzüm hepsi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Yer yer Sait Faik’i andıran bir tarzın var.. Öykülerinin çoğunda olay, zaman ve mekân sanki silinip gitmiş ya da erimiş gibi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayların zamanlarını bir öğle sonrası, akşamüzeri veya sabahın erken saatleri diye belirtmiş olsam da bunun bir önemi yok aslında. Neyin ne zaman olduğundan çok içimdeki yansısın istiyorum sözcüklerle. Söylemek istediğim, üzerinde durduğum şeyi anlatmak derdindeyim. Sait Faik gibi güçlü bir kalemin yolunda ilerlemek isterim. Ama yazdıklarımın şu ya da bu kişiye benzerliği üzerine kafa yormadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Hatırlama’ ile ‘unutuş’ arasında kurulmuş bir kitap Uzak Yaz; sanki Zaman’a geri kalıyor; Dil için hep ileri gidiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, zaman geçerken kendi ile bir hesaplaşmak zorunda kalıyor. Eğer kendine bir yerden durup rahat bakamıyorsa, yaşamını hep bir organdan noksanmış gibi tamamlamak zorunda kalacaktır. Yer yer hatırladıklarımızı unutmaya çabaladıklarımız ile değiş tokuş ettiğimizin kanısındayım. O arada bir yerde Uzak Yaz duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Ve şiir… Birçok öyküde dizelere rastlamamız bir tesadüf olmasa gerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında şiiri ben’ime yazmaya başlayalı yirmi yıl oldu. İlk önce onlarca defter doldurup şiir yazıyorum sandım. Sonra şiir’in kıyısına kadar gelip öykü’de karar kıldım. Her bir öyküme düşmüş birkaç dal parçası varsa bundan olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Sevgili Serkan, bu kadar ‘kırılgan’ olmak; -bu, öykülerin için bir tehlike oluşturmuyor mu? Zira kimi yerlerde Duygu Dil’in önüne geçiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi neden ayrı olsun? Dil kendi kurgusunda naif öyküler yazdırıyorsa önüne geçmek istemiyorum. Okuyucu kötü olmuş diyebilir. Ben onların değil kendimi yazmanın derdindeyim. Her okur kendi öyküsünü okumak için sayfaları çevirse bile benim öyküm onlara yenilerini hatırlatacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Öykülerde hep bir ayrılık-veda, kıyıda durma-içe kapanıklık, gözyaşı-hüzün, sahip olamama-umut var.. Bilinçli bir kurgu mu bu, yoksa ‘her şey olayların normal akışına dahil’ mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah uyandığınızda perdeyi çektiğinizde karşı dairenizin boş olduğunu görüyorsunuz. Hiç konuşmadığınız hatta selamlaşmadığınız insanlardan bahsediyorum. Orada olmaları size güven veriyordur aslında. Oturup kederleniyorsunuz okuduğunuz bir haberden sonra. Düğünlerdeki veda sahneleri de çok sarsıcı bir görüntüdür benim için. Mutlu bir şeyin içine gözyaşı sızabiliyor. Tam göğsünde büyütürken hayalleri o uzaklarda yaşamayı göze alıp gidebiliyor. Sonra siz bir eşyanın durduğu yerden içinize baktığını düşünürsünüz. Orada yaşayıp giderken sorunsuzluk ırmağının yanı başında kâğıt gemilerde yüzdürülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Nereye ya da kime düşüyor Uzak Yaz’ın gölgesi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta olmayan bir metinde şöyle diyor hikâye kişisi, biri gelip gölgesi ile huzursuz edecek beni diye çok korkuyorum. Bazen tetikte beklersiniz. Hayat ani olaylarla allak bullak ederken içinizi de karşısına dikilip hesap soramazsınız. Yeniden kurarsınız, dağılan parçaları bir araya getirmeyi denersiniz. Elbette uzak yaz’da gölgeler hayatlarımız üzerine düşüyor. Eski evlerde özellikle duvarlarda üzeri örtülü fotoğraflar vardır. Dönüp bakmayı içimizden geçirsek de tedirgin oluruz. Geçip giden ruhlar bize gözleri ile oradan bakıyor sanırız. O yüzden daha çok o fotoğraflarda kalanlara düşüyor benim öykü kahramanlarımın gölgeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Yıllardır radyoculuk yapan biri olarak, bir şekilde tinsel diyebileceğim bir bağ kurduğun insanlarla ya da dünyayla, kitabın oluşumu arasında ilginç ve gizemli bir bağ var sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı öykülerin bu paylaşım dilimlerindeki izleklerden sonra veya o an yazılmaya başladığına şahit oldum çoğu kez. Birilerine bir şeyler anlatırken aslında kendimle yüksek sesle konuşurken yazdımdı çoğunu. Kelimelerin sihri onlarla birlikte olduğum zamanlarda anlattıklarımdan yola çıkarak yaşadıklarına yansıdığını gördüğümde bu bağın ne kadar güçlü olduğunu anlayabiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Son dönemdeki genç şair ve yazarların çoğunun eserlerin de varoluş çırpınmaları görüyoruz; hiçlik, hoşnutsuzluk, kaos, bunaltı, bulantı gibi… Uzak Yaz, bu durumun uzağında bir kitap. Acının ve hüznün dinginliği, deyiş yerindeyse huzurunun, güz güneşinin sırtımızı ısıttığı gibi içimizi ısıttığı bir kitap Uzak Yaz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acım benimdir. Atmaya kıyamadığım tüm eşyalar gibi bir çekmecede zaman zaman açılıp kurcalamaktan bir çeşit haz alıyor olmalıyım. Bak diyorum bunun üstesinden gelmişsin, bunu da aşınca iyi hissedeceğin zamanlar gelecek. Acı ve hüzünle kendimi terapi seanslarına sokuyorum. Bir dönem okuduğum kitaplardaki bu tür cümleleri daha huzurlu okuyabiliyorum. Hani bildik hikâyedir oğlunu kaybeden bir anne içindeki acıyı dindiremez ve kapı kapı dolaşır. Çarenin hardal tohumu olduğunu söyleyen bir bilgeyi dinler ve şehir şehir o hardal tohumunu aramak için insanlarla tanışır, acılarını dinler. Ve zamanla acısı azalır gider. Hoşnutsuzluğumu çok geride bırakmış olmalıyım ben de çok insan dinledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kitabın ilk öyküsü, ‘iki yüzlü arzuhalci’, ‘birkaç gün sonra bir boşluğa bakar buldular yüzümü’ cümlesiyle bitiyor. ‘iki yüzlü arzuhalci’, hep boşluğa mı bakıyor senin gözlerinle ya da senin gözlerinde? Belki de kahraman (iki yüzlü arzuhalci), yazar (Serkan Türk)ın gözlerinde var ediyor kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O öyküyü yazdığım yağmurlu bir akşamdı. Ve boş gözlerle baktığımız hayatın aslında bir boşluğa bakar buldular yüzümü dedirtecek noktaya gelmesini kabul etmiyordum. Bir tür başkaldırıydı. ‘Oysa gidecek bir yer vardı ve sakladın benden’ der öykü kahramanı. Gidilen yer ölümün soğuk bahçesiydi. Oraya dikmiş gözlerini boşluğa bakarken, bir hayat akıyordur sokakta. Kaldırımda ellerine nefesini üfleyip ısınmaya çalışan insanların varlığını doldurmaya çalışıyordur gözlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Neden ‘bahçe’ metaforu Serkan? Mazi ile geleceği lehimliyor sanki senin öykülerinde ‘bahçe’. Ve Dıranas’ı dizesini biraz değiştirerek söylersem, ‘bir hüzün çığlığı içinde bahçeler’ bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bahçelerde büyüdük. Bizi bir bahçe büyüttü demeliyim. Her kıyısında bir ağaç gölgesi düştü üzerimize. Kimi zaman o dallara uzandık küçük ellerimizle. Kimi zaman saklandık gölgesinde. Her çocuğun bir bahçesi ve ağacı olduğuna inanırdım eskiden. Şimdiki zamanda apartman dairelerinde yetişen çocukların balkonlarında iki saksı bile göremediğini düşündükçe o yıllardan çok söz açışım normal değil mi? İnsanlar özlediklerini anlatmaz mı hep?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Küçük mahalleler, dar sokaklar, bahçeli evler… Mekân ve insan üzerine yoğunlaşıyor senin anlatın.. Bu kadar ‘hayat’ın içinde olmak neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O beyaz badanalı evlerde büyütünce insanlarımı, dar sokakları, bahçeli evleri, limon çiçeklerini göremeden yapamıyorsunuz. Bir yerlerde bekliyor o insanlar. Rüzgârın esip geçtiği avluları, su döküp dönecekleri bekleyen kadınları, çocukları anlatmak bir tercih meselesi olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· ‘işaretlere inanırdım eskiden beri’ diye bir cümle var ‘iyimser diyaliz merkezi’ başlıklı öykünde. Her şeye işaretmiş gibi bakan ve her şeye bilgece tahammül eden bir kalp ile yazılmış öyküler bunlar; -bir anlamda, çocukluk ile bilgelik’in kaynaşmasından doğan… Ne dersin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak Yaz’daki o çocuk eskiden beri işaretlere inanarak büyümüş. Gökyüzünü hesabından çıkarmadan bir bulut hareketine, bir kuş uçuşuna, bir yaprak kıpırtısına anlamlar yüklemiş ve öylece büyümüş zamanın beşiğinde. Belki yaşadığı koşulların etkisi ile yaşından büyük davranmak zorunda kalmış. Ve zamanın tüm önüne koyduğu acı tatları kabullenmesini bilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· ‘yel değirmeni ve vişne ağacı’ öykünü Çehov’un ‘Vişne Bahçesi’nin mütevekkil ve âsûde hüzün ırmağı besliyor mu dersin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çehov vişne bahçesini ölümüne yakın bir dönemde yazdı. Benim anlattığım öyküdeyse, ölümüne yakın bir dönemde bir yel değirmenini ve sahibinin birlikte yaşlanmasını konu ediyorum. Hüzünlü bir öyküdür. Bir yerde yıllarca dururken sizi etkileyen en önemli olayın ne olduğunu düşünün. Gencecik bir vişne ağacının köklerinden sökülmesi elbette çok hazindir. Ömrümüz gencecik fidanların köklerinden söküldüğüne ses çıkarmadan geçiyor belki. Birimiz o dalların kırılmasına kızıyoruz ve buduyoruz dallarını bir sabah. Hangisi vahşice olanı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· ‘öldüğümde ağlamadım’ çok hazin, çok derin ve çok zarif bir ifade. Bütün kitabı özetliyor gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldüğümde ağlamadım adlı öykümde bir kadının en güven duyduğu anda sevdiği adam tarafından boğularak öldürülmesi konu ediliyor. Bir ölünün dilinden yarım kalmış bir şarkının söylenmesi. Kulağın duyduğu, gözün gördüğü yerlerdeki boşlukları anlatmak derdindeyim. Bir an için huzur duydunuzsa gönlünüz rahat bütün sonlara hazırlanıyorsunuz. Kederlerimi bu yüzden severim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Ve Ölüm; o ‘herkesin ekmeği’ olan ve ‘meyvenin çekirdeğini taşıması gibi içimizde taşıdığımız’ ölüm! Uzak Yaz, biraz da ‘ölüm’ü mü imliyor ya da ‘ölüm’ün imlediği bir kitap mı ‘Uzak Yaz’?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün sokaktaki bir tabela gibi her an karşımıza çıkabileceğini şüphesiz biliyoruz. Her öyküde birden karşınıza çıkıyor ölüm. Çıplak ve tek hissediyorsunuz. Zamanın sararttığı tüm fotoğraflar eski yazlarda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Öykülerini yazıp bitirdikten sonra, onları mürekkepleri kurusun diye rüzgâra mı bıraktın sevgili Serkan?&lt;br /&gt;Belirgin bir süreçte karaladıklarınız defter sayfalarında bir süre kalırken bazıları acele ile fatura dekontunun arkasına yazılmış oluyor. Bir kitabın içinde de duruyor bazı cümleler. Ve zamanı gelince yeniden kendini yaşanılır kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Uzak Yaz da Selim İleri tesiri var mı dersin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim İleri en sevdiğim yazarlardan biridir. Onun Cumartesi Yalnızlığı’na benziyor benim Uzak Yaz’daki kalanlarım. Hep bir beklenti içinde olan insanlar. Bir tıkırtıya bir mektuba ölesiye ihtiyaç duyan insanlar. Hepimiz ortak kaderleri yaşıyoruz. Elbette tesiri vardır. Yaşasın kapı dürbünlerinden bakan yaşlı kadınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Ve çok özel bir soru: Neden incir ağaçları?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçten içe kuruyan bir ağaçtır incir. Biz erkekler olarak derdimizi kederimizi rahatlıkla ifade edemeyen insanlar olarak yetiştiriliyoruz Türk toplumunda. Daha çekingen, daha içe dönük. Ve durup dururken kuruyoruz genç yaşlarımızda. Elma ağacı olmayı başkalarına bırakıyorum. Diyorum ya: ‘hayat ağaç olma hakkını vermez bize, kimine düşen bir ağacın gölgesinde dinlenmek.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Okuyanın, kalbini rüzgârın ve bahçenin harfleriyle yeniden yazacağı bu kitap için çok teşekkürler Serkan Türk kardeşim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben teşekkür ediyorum zarif soruların için. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-5372478936536579597?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5372478936536579597'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5372478936536579597'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/yk-kitabmla-ilgili-sylei.html' title='Öykü Kitabımla İlgili Söyleşi'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43jNJfDgOI/AAAAAAAAABU/Mskqqsbmlk0/s72-c/uzak_yaz_.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-4023013239141193421</id><published>2008-01-16T00:46:00.000-08:00</published><updated>2008-01-16T00:52:09.426-08:00</updated><title type='text'>Rüzgârlı Tırpan</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43FPJfDgMI/AAAAAAAAABE/1KR2DpKZeQ0/s1600-h/tezerim++Ã¶zlÃ¼.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43FbZfDgNI/AAAAAAAAABM/NQEDIjDYf64/s1600-h/tezerim++Ã¶zlÃ¼.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5155994222897365202" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43FbZfDgNI/AAAAAAAAABM/NQEDIjDYf64/s320/tezerim++%C3%B6zl%C3%BC.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Rüzgârlı Tırpan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli Tezer Özlü'yü düşünüyorum. Senin doğduğun yıl öldü o. Tutup en çılgınca gelen bir şeyi normalmiş gibi yapabilirdi. O yüzden yaşamak zor geldi ona. Zamana yayarak öldürdü kendini. Zaten her insan biraz böyle ölmez mi? Kızıl saçları omuzlarının üzerinden dökülüyor-hep öyle görmek istediğimden olabilir. Belki hep aynı fotoğrafa baktığımdan.- Ben yaşlanırken, o hep genç bakıyor zamanlar ötesinden. Oysa ölenlerin fotoğrafları sararırdı. Bir kitabın kapağında durduğundan mı nedir hep bir gülümseme var yüzünde.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tahta evlerin olduğu tepelere doğru koşuyor ince bacakları ile küçük bir kız. Havuzun kenarında oturmamış mıydı? Kalkıp oradan, kasabayı çevreleyen yeşilliklerin göründüğü yolda duruyor kımıltısız. İçeri bakmak isteyip başını geri çekiyor pencereden.- Hep dışarıya bakılır pencerelerden.-köpek tam tersine hareketli daireler çizerek ilerliyor orada. O an söylüyor belki “elimin nereye değin uzanabileceğini bilmiyorum”. Belki kuruduğunu sandığı o nehre doğru uzatmalıydı elini. Gökyüzünde beyazlıklarını yitirmeye yüz tutmuş iki bulut kümesi.-Gündüz yağan yağmurları görmüyorsun sen. Bu kadar uyumamalısın.- Saatlerce yağdığı olur. Sokaklar değen her damlayı uzun parmakları ile tutup götürür ağzına. Yaz günleri, tren rayları ve sonsuzluk duygusu yitip gidiyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Berlin’de dolaşıyoruz onunla. Sokaklarında yaşlı insanların çok olduğu bir öğlen sonrası güneşe bakıyoruz. Bir gece önce günün ölmeye çalıştığı saatleri zor geçirdiğini fısıldıyor bana. İnsan bedeni eskidikçe başkaları ile uçurumumuz büyüyor. “eski aşk” meyhanesinde sokağı gören bir masada oturuyor, duvardaki resimlere bakıyor. Barın gerisinde gençken gördüğü adam yaşlanmış, pazıları atletinin kolundan dışarı fırlamış. Şimdi çocukları barın önünde hizmet ediyor. Elli yıllık bir meyhane masasında otururken, onun içindeki duvarların ne kadar dar olduğunu fısıldıyor. —Yaşamı bana bu kent hatırlatıyor, bu kent ölümü fısıldıyor her seferinde. Seninle dolaşabildiğimiz çok az yer var bu kentte. Denizin üzerinde yalpalayan kayıkların arasında oturmuştuk bir keresinde. Sonra daha önce hiç girmediğimiz dağ yolunda karanlığa karışmaktan çekinmeden ilerlemen. Az ilerideki kenti görmüştün. Bildiğin yerlerdeki kadar rahattın o yüzden.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İki küçük çocuğun bahçedeki üzüm sepetinin altındaki oyununu bozuyor biri. Hızla oradan mutfak kapısına kadar koşarak geliyor küçük kız. İçeri girdiği gibi gördüğü büyükanne karnına bir bıçak dayamış tezgâhın önünde hareketsiz duruyor.-Eski Bahçe-Eski Sevgi kitabındaki hikâyesinde- başka bir an beliriyor. Büyükanne çukur kazıyor o yaşlı cılız kolları ile. Derileri iyice kemiklerine yapışmış, tüyleri sararmış. Yanına uzanıyor çocuk hali ile Tezer. Elma ağacının arkasında durmuş onlara bakıyorum. Tülbendi rüzgârda uçuyor. O çukura büyükannenin yanına uzanmasını garipsemiyorum. O dağların ardında yitip gidemeyeceklerini, en azından düşüncelerimle onları o çukurdan çıkarabileceğimi sanıyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çok sonra o şokları yaşarken, kemerle yatağa bağlanmış bir kadının kendi kendini iyileştirebileceğini sananlar yanıldı. Her sarsıntı yeniden başka birine dönüştürürken bilincini, yitirip kazandığı tüm yaşam, onun ilaç şişelerinin dibinde bir aydınlığı aramadığını gösteriyordu.- Elindeki sigarayı hademenin sildiği yerde söndürmesine gösterdiği tepki sonra. Hiçbir yere konulmamış kül tablaları. Kolları ve bacakları kemerle bağlı. Hastanedeki herkesten yardım isteyen çığlığını, başka bir odadan gelen acıklı bir kadın sesi bastırıyor. Bir tür şarkı söylüyor kadın.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Orta Avrupa’da onun sevdiği kentte yeniden gün doğuyor. Balkona masa atmış mıydı? Gazeteden yıllar önce kestiği bir fotoğraftaki silikleşmiş insan yüzüne bakıp düşünüyor ilişkilerini. Hayalet Oğuz’un getirip bıraktığı valizdeki eşyalar sonra. Sanki ben açtım ve içindekileri ayırdım bir kenara. Hangi kitaplar çıkmıştı o kirli çorapların yanındaki valizden? Bir yerlere yazıp iliştirdiği notlara bakıyorum. Pavese, Hemingway’e 1948’de yazdığı gibi “Piedmontese tepelerini gördün mü? Onlar kahverengi, sarı ve puslu, zaman zaman da yeşil… Görsen severdin, Senin C.P.” Tezer Özlü, başka tepelere bakıyor, her birine başka bir renkte yalnızlık bulaştırıyor. Şunun gibi bir şey de yazmış olmasını isterdim belki. Her hangi bir tepeden bakarken, denizin maviliği gökyüzüne doğru kat kat başka türlüdür. Böyle olduğunu görsen sen de sonsuza kadar burada yalnız bir yatakta bir bedenin yanında uzanmasına razı gelirdin. Belki o zaman Vivaldi’nin müziğini yankıladığın duvarlar daha yaşanılabilir olduğunu fısıldayabilirdi. Hayat ölümlüyü doğururken biliyordu çığlık atması gerekir şaplaktan sonra. Attığın çığlığı duydum. Sen yaşamaya başlamıştın bile.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Senin doğduğu zamanlardan daha eskide kalan insanları düşündüğün oluyor mu? Ayhan Işık’ın ince bıyıklı hali… Yılmaz Güney’in elinde silah tuttuğu bir resmini kesmişsindir sen de çocukluğunda. Beyaz bir defterin içine gelişi güzel diğerlerinin yanına yapıştırmışsındır. Zaman, zamanın içinden fırlıyor şimdi. Tanımadık sesler, yalnız yazdıklarıyla, yalnız eski görüntüleriyle varlıklarını koruyorlar. Bu cümleleri yazdığım gün onun doğduğu şehre Kütahya’ya gitmeden bir arkadaşım beni ziyarete geldi, ellerinde papatyalar vardı. Vazoya koydum çiçekleri. Çocukluğundaki bahçede çiçekleri kesip pencere önündeki masadaki porselen vazoya koymuş muydu Tezer? Kokular çocukluğa çağırıyor ve hepsi naftalinli.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Otel odalarının o kimsesiz görüntüsü. Serin çarşafların üstüne uzanıp geçmişten bir yazarın peşine takılmakta neyin nesi? Onun dolaştığı caddeleri, gördüğü ağaçları, baktığı tepeleri, uzandığı çimenleri görmek. Yazdıklarında bir gerçeklik aramak, inanmak hepsindeki yalnızlığa… Üzüm bağlarının altında yeniden gerçek yalnızlığı keşfetmek- Sen de bir çatı katından bakıyorsun denize. Belli ki ilerideki ışıklara, evlere, balkonlara, sigaranın çıkardığı cılız ışığa, yüzlerce yıl önce ölmüş yıldızlara bakıyorsun. Uzaktaki yeşilliklere bakıyorsun. Nerede olursan ol yaşadığın şeyin kendine dokunmak olduğunu biliyorsun. Bu yüzden senin fotoğraflarına bakarken hiç gitmediğimiz yerlerde yaşadıklarını kendi hikâyem gibi görebiliyorum. – Sonra başka bir otel odası daha, yeniden gitme hissi veriyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzü oturduğu terastan görünüyordur. Altında kalabildiği her an’ı bir tatil gibi yaşamak arzusunda konuşuyordur etrafındaki herkesle. Kim olduklarını, nereden gelip nerede yok olacaklarını umursamadan konuşuyordur onlarla.-Bir hikâyenin doğacağını anlar insan. O anlarda hikâyenin yönünü değiştirmek ister ve girer hayatların içine. Ben senin hayatına, günlüklerine sızmayı başardım mı? Ne diyeceğini biliyorken yine de soruyorum başkaca şeyler duymak için.-bir daha görmeyeceği o insanları dolduruyor hafızasına benim gibi. Tren yolculuklarını seviyor musun sen de? Çocukluğumda sadece filmlerde gördüğüm kompartımanların, yıllar sonra kaç defa beni bir yerden başka yerlere götürürken içindekilerle anlam kazandığını anımsıyorum. Orada tanımadığım yüzlere bakarken, geride kalan her şeye bakarken yeniden geri dönerim diye de düşünmüyordum. Onun yolculuklarından birinde babaları ile iki kız çocuğunun olduğunu, ellerinde hasır şapkalarını tuttuğunu ve onların denize gittiğini görür gibi oluyorum. O yolculuk bunun içindi. Kendi babasının onları götürdüğü yerleri yeniden anımsasın diye. Sevevo’nun kentinin rüzgârlarını hissetmek ve aynı zamanda diş ağrıları yaşamak. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kafka, Sevevo, Pavése’nin ellerine uzanmak için geçip gittiği tüm yolları, tren istasyonlarını, seviştiği ve acı çektiği bütün günleri, çocukluğunu, ülkesinin tüm yokluklarını, devam eden savaşları, Leyla’ya yazdığı mektupları düşündüm uzun uzun. Yazılanlarda belli belirsiz bir geleceğe tutunma çabası. –Bir araya gelmekten, özlemekten bahsediyordu. Sen hiç kimseyi özlemediğini söylüyorsun her fırsatta. Belki de özlem duygusundan hiç ayrı düşmediğinden böyle değerlendiriyorsun içindeki durumu.- Deli gömleğini giydirir hademe, kollarını ve bacaklarını çekerek bağlar onu yatağa. Üç yatak var odada. –Bu kadarını bilmemizi istediğinden belki odanın içindeki üç yatağı, koridordan onu odaya sürükleyen hademeyi anlatır bize. Hastalardan, hemşirelerden, hatta gelen ziyaretçilerden yardım isteyen sesini işitmiş gibi oluruz. İşte o anlarda daha çok ölmek isteğini düşünüyorum. Bir süre sonra gözlerini sonsuza değin kapayacak. Issız kasabalardan geçen bir trenin içinde, belki ellilerden kalma bir otobüste yol alacak kendi sessizliği ile. Uzaklardan görünen ışıklar Anadolu’nun çok ötesinde. Seninle bir tren yolculuğu yapalım biz. Eylül her şeyin rengini ayrılığa benzetsin.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Benim görüntülerim de iç içe giriyor- S.Stefano Belbo istasyonunda inmiş, alanın ilerisin bulunan kahvenin önündeki sandalyelerden birinde oturup sallanmış. Tanımadığı insanlar arasında ne kadar rahat hissediyor kendini. –Trendeki Yunanlı delikanlının da omzuna yaslanmıştı dişi ağrıyorken. –Sevdiği yazarın hikâye karakteri Nuto, onun sandalyede salladığı sırada, başka bir yerde dükkânın önündeki ağacın altında oturup gazete okuduğunu düşünmüş müdür? Sonra 305 numaralı otel odasında kapıdan adımı atıp tahta yatağa baktığı o an, ölüm bütün binayı terk etmiş olmalı. Belki ileride bir yerdeki tepelerin ardında kaybolmuştu. Kendi bahçesini gece karanlığında bile çok iyi bilirken burada başkasının ülkesinde durup akşam rüzgârının fısıltısından anlamlar çıkarmaya çalışmıştır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Mumlar odanın içinde yanıyor. Kadın haline, çocuk haline değiyor ışığı mumun. Sonsuz bir karanlık çökmüş avluya. Odadaki eşyaları, duvar saatini, bibloları, üzerinde el yazısı ile karalanmış mektupların üzerine boynu bükük gölgesi düşüyor ışığın. Sayısız cümlenin üzerinde ölgünleşiyor kara zaman. Kapatıp gözlerini bir teras düşünüyor sanırım. Camın önünde oturup bakıyor ötelere. Sayısız yer gezmiş, insanlarla konuşmuş, dünyanın tüm zevklerini tatmaya çalışmış olduğunu düşünmüş olabilir. O yüzden ölmek o kadar korkutucu gelmiyordur ona. Deniz’den sonrası ve öncesi arasında neler değişmiştir hayatında?- Bir çocuk büyür içinde. İrileşip dalından düşmeye hazır bir meyve gibiyken alırlar ellerine küçük bedeni. -Başını buz kütlesinin içinde saatlerce tutamayacağını söylüyor hemşireye.- Hepsini hayal meyâl mi hatırlıyor orada dururken? Deniz büyüyorken ya Tezer ne olmaktadır?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tezer önündeki yaşamı dalgakıranlarla koruyamadı. O, kendi dünyasından kabuklarından dışarı çıkmak için sürekli gagalayarak hayatı yaşamayı/ölmeyi denedi. Sürekli şoklar gören bedeni yenilmek için hazırdı çoktan. Oysa antik bir tiyatronun basamaklarında oturmuş güneşin dağları bürüyeceği renkleri görmeliydi. Senin doğduğun yıl ölen bir kadını düşünüyorum. “Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak”. Söylediği gibiydi o şubat. Tüm acılarını bir yana bırakıp yaşamaya tutunmaya karar verdiği anda rüzgârlı tırpan biçip gitti çayırlarını.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kitap-lık Dergisi Kasım 2007 sayısını yer almıştır.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-4023013239141193421?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4023013239141193421'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4023013239141193421'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/rzgrl-trpan.html' title='Rüzgârlı Tırpan'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43FbZfDgNI/AAAAAAAAABM/NQEDIjDYf64/s72-c/tezerim++%C3%B6zl%C3%BC.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-8419574528080072249</id><published>2008-01-16T00:34:00.000-08:00</published><updated>2008-01-16T00:36:54.161-08:00</updated><title type='text'>Soluyorsun</title><content type='html'>Soluyorsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konuşmuyorum seninle tutup ölüyorsun&lt;br /&gt;ellerin kuş tüyleri d/oluyor öldüğünde.&lt;br /&gt;kumrular havalanıyor çam ağaçlarından&lt;br /&gt;yağmur az önce yağmış&lt;br /&gt;seslerini nereye kaldırıyorlar?&lt;br /&gt;nereye düşüyor göğsündeki o çukur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fotoğraflarda kalan silik gözlü çocuk s/oluyorsun&lt;br /&gt;bir deniz günü ellerinde çakıl taşları ve kayabalıkları&lt;br /&gt;uzun çizmeleriyle balıkçı gözden henüz kaybolmamış&lt;br /&gt;ölü dalgalar, usulca değiyor çıplak ayaklarıma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arkamdaki kumluktan geçiyorsun&lt;br /&gt;sonra tutup ölüyorsun bir kaç kuş için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göğebakma Durağı Dergisinde yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-8419574528080072249?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8419574528080072249'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/8419574528080072249'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/soluyorsun.html' title='Soluyorsun'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1486816517468365100</id><published>2008-01-16T00:22:00.000-08:00</published><updated>2008-01-16T00:45:37.459-08:00</updated><title type='text'>Başka Bir Ülke'de, Katya'nın Yazı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43C_5fDgJI/AAAAAAAAAAs/H_sGIjhGSTo/s1600-h/katyanÄ±n+yazÄ±.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5155991551427707026" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43C_5fDgJI/AAAAAAAAAAs/H_sGIjhGSTo/s320/katyan%C4%B1n+yaz%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Başka Bir Ülke’de, Katya’nın Yazı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan TÜRK&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Elinizin altında evirip çevirip bir kenara koyduğunuz sayısız kitap orada masanın üstünde, raftaki yerinde okunmayı bekliyordur. Bir gün başka bir nedenle-içine koyduğunuz bir fotoğraf, telefon numarasını kaydettiğiniz bir kâğıt, belki üç beş cümlelik bir not için- aralanır. Sonra o notlar içinden alınmışken araladığınız sayfaya göz atmak geçer içinizden. Rasgele okuduğunuz o ilk cümle sizi diğerlerini de okumaya zorlayacaktır. Öykü kişisi kitapta başka bilmediğiniz bir ülkenin soğuk kışlarını anlatırken, siz yaz günlerinin sıcağında kumların üzerinde serinlemeye çalıştığınızı düşünmezsiniz benim gibi. Katya’nın buzların altında yıllardır duran diri bedenini düşünmeden edemezsiniz. İlk gençliğin coşkusu içlerinde, dağ tepe aşarak bir kentte ömürlerinin geri kalanını geçirmeyi mi düşünerek yola çıkarlar? Okuduğum satırlardan anlayabildiğim o yolculuğun son gününde duyulan kahkaha sesini, bir çığlığın takip ettiği. Buz kesmiş yüz ifadesi ile arkasından bakan rehberin duyduğu korku. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonrasından başlıyor öykü. “Bayan Mercer içeri girdiğinde kocasını iyi görmedi”. İlk cümle ile başlar gerçek öyküler. Kendini yazdırdığı gibi okutuyor da olmalı. Dışarıdan gelen kadının, kocasını nasıl bir durumda gördüğü üzerine düşünmenizi sağlar ve türlü varsayımlarla sizi içine çekmeyi başarır. Ben ilk cümleden etkilenip mi okumaya devam ettim öyküyü? Hayır demeliyim. “onu bulmuşlar” dedi adam. Bu cümle uzun süredir aradığımız bir sorunun cevabını duymak istermiş gibi durdurdu beni. Bayan Mercer’in “kimi bulmuşlar” diye sorduğu o odanın içinde, birkaç eski koltuğu, duvarlarında sayıları hayli çok fotoğrafları, eski siyah beyaz bir televizyonu düşünmek bana kalıyordu. “Katya”yı yanıtını adamın yaşlı dudaklarından sevdiği bir sözcükmüş gibi çıkardığını duyumsayabiliyordum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Geçen yaz Mağosa’da, o kumsalda ayaklarımı kumların içine sokmaya çabalarken elimde bulunan kitabın karakteri Katya’nın fırfırlığı eteği ile-şimdi öyleydi diye düşünüyorum.- bisikletin üzerinde genç doktorla ağacın altında karşılaştıkları öğleye doğru gidiyorum. O genç ve güzel, en önemlisi diri bir kızken bu kitabın Katya’sı ile karşılaşmamız kayıp biri ile yeniden buluşmaya benziyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Adamın elinde bir mektup, mutfak masasının önünde durmuş anlatıyor Bayan Mercer’e. Kadın “bu adı unutmam imkânsız daha önce bahsetmedin” diyor. Adamsa her şeylerinin paylaştıkları hususunda arka arkaya birkaç cümle daha kuruyor. Bir mektup aldığını anlıyoruz sonra, elinde gözlükleri ve o zarfı tutuyor. Burada kapamalı mı kitabı, yoksa o mektubun sonunda mahrem bir yaranın kanadığını mı okumalı? Oysa ilk paragrafta genç kadının buzların altında kalmış bedeninden bahsetmiştim. O yolculuğa başladıklarında heyecanlıydılar. Her geçtikleri kasabada biraz daha hedefe doğru ulaşmış olacaklardı. Ellerindeki harita bir süre sonra işe yaramaz olmuş, sora sora yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Bazen bir rehber onlara eşlik ediyordu. Olayın olduğu günde rehber onlarla birlikteydi. Genç kadınla aynı dili konuşuyordu rehber. Adamsa yeni öğrenmeye başladığı o dili tam anlayamıyordu. Arkalarında kalmayı tercih ettiğini söylüyor.-herkesin çok eğlendiği fakat sizin daha çok içinize kapandığınız o anlar en çok sesinizin çıktığı zamanlardır aslında. Garip bir kıskançlık çöreklenir mi içinize?- adam kıskanmadığını ama geride kalmayı tercih ettiğini söylerken gerçekten böyle mi düşünür bilemiyorum. Gece yarısı Bayan Mercer’in yanından kalkıp onun kitabını, fotoğraflarını bulmak için karanlık odasından bir hayalet gibi çıktığında öyle olduğunu düşündürüyor. Buzul çağların içine yuvarlanmadan hemen önce küçük sırtındaki çantasında taşıyormuş eşyalarını. Sayfa aralarında yassılaşmış yılanotları vardı. -bende severdim çocukken kitapların aralarına böyle çiçekler, yapraklar koymayı. Bazı kokuları şimdi bile içimde hissedebiliyorum.- İtalya’ya doğru gidiyorlardı. Son yapacakları tırmanışla hedeflerine ulaşmayı düşünüyorlardı ama o gün öyle olmadı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bay Mercer’in elinde tuttuğu fotoğrafta Katya aynı olduğu gibi çıkmıştı. “Uzun bir etek giymiş, ince, gülümsüyor.” Ya benim o kumsaldaki kitabımdaki Katya? Genç doktor kasabanın uzağındaki evlerine gitmeye başladığında o özel bahçesine onu götürürdü. Evin arka tarafındaki patikayı biraz geçince, orada özel bir köşesi vardı. Birbirlerine dokunmadan saatlerce konuşarak zamanı tüketiyorlardı. Sürekli odasında kitaplarına gömülmüş yaşlı babasını da anımsıyorum. Tıpatıp kendisine benzeyen erkek kardeşini de.- Oysa Başka Bir Ülke’nin Katya’sı yapayalnız. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bugünle arasındaki tek bilinen bağ Bay Mercer’den başkası değil. Belki o yüzden onunla ilgili mektubu aldığı gün çok huzursuz olmuş ve tüm anıları yerlerinden çıkarma vaktinin geldiğini de düşünmüştür. “Katya’m hamileydi” dediğinde karısının gözlerini görmeye çalışıyordu. Sanırım mutfak masasından kalkıp yediği tabağı yerine koyup oradan çıktı kadın. Sonra ki günler daha az konuştular. Aynı evde yaşıyor, birlikte yatağa giriyorlar, yemek hazırladığında kocasına sesleniyordu ama bir sessizlik tüm evi kaplıyordu. Yaşları iyice ilerlemiş iki insan geçmişlerinin tüm hayal kırıklıklarından muhtemelen arınmak istiyorlardı. Altı haftalık olan bebeği düşünüyordu adam. Hatta bunun için tavan arasına çıkıp orada bir şeylerin arkasında kalan bir ansiklopediyi bulacak ve cenin fotoğraflarına bakacaktı, gerçek bir bebeğe bakar gibi. Tavan arasında günlerce kaldığı o dönemde birlikte yaptıkları o yolculuğun her bir parçasını yeniden anımsıyordu. O son uyandıkları güne dönmek mümkün olsaydı… Oteldeki yataklarından her zamankinden erken mi kalkıp yola çıkmışlardı. Bazen çok erkenden yola çıkarlardı. Önce Bay Mercer’ mi uyanıp bakmıştı Katya’nın yirmi yaşındaki güzel yüzüne? Belki siyah saçlarına da parmakları dokunmuştur. O yaşam dolu gözler aralandığında ışımış da olmalı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Katya’nın Yazı*’ndaki doktor patika yoldan her geçişinde başka bir şeyler karşılaşıyordur. Yağmur yağsa orada misafir edilebilir, ertesi sabah birlikte kasabaya dönebilirlerdi. Kimsenin ne dediğine aldırmayan bir kızdı Katya. Bisikleti ile kasabaya gelir, alışveriş yapar, sonra geri dönerdi. Bazen birlikte çay içtikleri cafedeki oturmalarını saymazsak hiç kimse ile konuşmak zorunda değildi. Ona göre daha kapalı erkek kardeşi, sürekli üst kattaki çalışma odasında olan akli dengesi tam olarak yerinde olmayan babası dışında bir dünya keşfetmesine neden olan genç bir doktor.-bitmesin diye sıkça ara veriyordum kitaba. Tuzlu denizin içinde çok kalmamaya özen gösteriyor, yakıcı güneşin altında şemsiyenin gölgesine doğru uzanıyordum. Ötede bir yerlerde başka bir dünya vardı görüyor ama içine karışamıyordum.- Belki Katya gibi sürekli yer değiştirmek zorunda kalarak yaşayacaktım. Yanımdaki yüzler sürekli değişse de içimdeki yalnızlık aynıydı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O sabah Bayan Mercer’in dış kapıdan çıkmasından hemen sonra, eski harita elinde göründü Bay Mercer. Kısa bir not yazıp gitmek zorunda olduğunu, geri döndüğünde her şeyin düzeleceğini karaladı bir kâğıda. Yeniden onunla karşılaşmaya hazır mıydı acaba? Küresel ısınma sonucu buzlar çözülmüştü ve çağlar ötesi kadar uzak bir zamanda kalmıştı genç kız. Hâlâ yirmi yaşındaki bedeni ile orada çürümeden duruyordu. Adam yaşamının son demlerinde bedenine sayısız kere sokulduğu kadına son kez bakacaktı. Elinde mektuplar ve fotoğraflarla aksi bir duruma karşı dünyadaki tek yakını benim demeye getiriyordu. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kitabın arasındaki telefon numarasını almıştım. Okumaya başladığım o ilk cümlelerden sonra buraya kadar geldiğime göre Bay Mercer’in o uzun yolculuğa çıkıp çıkmadığını, Katya’ya son bir kez bakıp ağlayıp ağlamadığını da anlatmamı beklersiniz. Elbette bunu yapmamak için nedenlerim yok değil. David Constantine’nin “Başka Bir Ülkede” adlı öykü kitabının dilimize İnci Ötügen çevirmiş. On dört öyküden oluşan bu kitap, metis yayınlarından Aralık 2006’da basılmış. “Başka Bir Ülkede”, okumanızı salık verebileceğim türden bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Kaytanın Yazı: “Trevanian” takma adlı ünlü Amerikalı romancı Rodney Whitaker’ın kitabı&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kül Öykü Gazetesinde Yayımlanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1486816517468365100?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/1486816517468365100/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=1486816517468365100' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1486816517468365100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1486816517468365100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2008/01/baka-bir-lkede-katyann-yaz.html' title='Başka Bir Ülke&apos;de, Katya&apos;nın Yazı'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43C_5fDgJI/AAAAAAAAAAs/H_sGIjhGSTo/s72-c/katyan%C4%B1n+yaz%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5239949251878641696</id><published>2007-12-31T01:37:00.000-08:00</published><updated>2008-01-16T00:56:31.793-08:00</updated><title type='text'>Uzak Yaz</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;uzak yaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içime giren kuşlar uçamaz olurlar.&lt;br /&gt;mevsim yaz,&lt;br /&gt;heryerde yalnız bacalar.&lt;br /&gt;tülden bir örtüyle kapattım içimdekileri.&lt;br /&gt;sahilde kalabalıklar arasında bir kaya&lt;br /&gt;yalnızlığım. bir yengeç suya atar gövdesini&lt;br /&gt;süreyerek yavaş.&lt;br /&gt;dönecek kadar yerim yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-kıyılar besliyor gemileri&lt;br /&gt;ki her akşam vakti yanaşıyorlar korkmadan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saçlarımı tarayan rüzgârlara kırgınımdır.&lt;br /&gt;göç yollarında bir tıkanmadır özlemelerim.&lt;br /&gt;asla kilitsiz dolaşmaz&lt;br /&gt;dilime sarılan zehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanın sesinde yalnız uçurumlar değil,&lt;br /&gt;sarp yamaçlar da birikir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaz biterken bulutlar çoğalır&lt;br /&gt;dağların göğsünde,&lt;br /&gt;beni bırakıp gitmekte yaprak dökecek.&lt;br /&gt;sularımın üzerinde kağıttan gemiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ah yaz kalbimin yamasını.&lt;br /&gt;ağaç sırtını dayamış bana&lt;br /&gt;koruklar sus pus.&lt;br /&gt;leylekler yönlerini değiştirmiş&lt;br /&gt;sazlıklarda kuruyorlar yuvalarını.&lt;br /&gt;güneş yükseliyor ince otların arasından.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-5239949251878641696?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/5239949251878641696/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=5239949251878641696' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5239949251878641696'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/5239949251878641696'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2007/12/uzak-yaz.html' title='Uzak Yaz'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1546228890648704091</id><published>2007-12-31T01:35:00.000-08:00</published><updated>2007-12-31T01:37:04.595-08:00</updated><title type='text'>Kadınlar Gökyüzüne Doğru Ağlar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Kendimden çok şey beklemiyorum artık. Hayatın beni sürüklediği bu kıyıda yaşayıp gidiyorum. Ağzımın kenarında kalmış bir yalnızlık şarkısına dönüşüyor “Every Time”.  Yeniden yola koyulabilme gücüm yok. Rüzgârlı bir sabah uyanıp bahçeyi geçmeli. Çiçek tarlasının ilerisindeki asfalt yolu bulmalı. Koca gövdeli incirin altında durup soluklanmalı. Ayağının altındaki küçük kaya parçalarını ovalayıp düşünmeli şehirleri. Belki o şehirlerde koca gövdeli ağaçlar büyümüştür ve çocuk sesleri duyuluyordur her parkta.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Büyük çölün ortasında bir kamp düşünün. Açlık kendini boş çanaklarla, ölü çocuklarla gösteriyor. Sinekler üşüşüyor küçücük cesetlerin üzerine. Toprak kazılıyor ve kadınlar ağlıyorlar gökyüzüne doğru. Kadınlar hep gökyüzüne doğru ağlarlar. Aşk içinde gökyüzüne bakarlar. Çadırların arasından rüzgâr geçiyor. Büyük askeri kamyonetlere, otobüslere insanlar yükleniyor birer hayvanmış gibi. Ve bir kadın oğlunu uyandırıyor uykusundan. “Git, git, yaşa ve ol.” diyor. “Yaşayalım” demiyor. Hayatta kalmasının tek seçeneğini biliyor. Ayrılırsak yaşayacak, diye düşünüyor. Kocasını savaşta kaybetmiş bir kadın, iki çocuğunu çölün kumuna saklamış. O kadın, tek varlığını kendinden uzaklara göndermeyi göze alabiliyor. Çocuk cılız kollarıyla başka bir kadının elini tutuyor. Kilometrelerce uzakta bir ülkeye gidiyorlar. Başka kimlikler buluyorlar kendilerine. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak için bir sırrı olmalı insanın. Büyük kulakların duyacağı bu sır, çocuğun da içinde büyüyor. Çöldeki kalan annesini düşünüyor hep. Dokuz yaşında bir çocuk geldiği yere doğru on iki kilometreyi koşuyor, yürüyor. Bitkin düşüyor onu bulduklarında. Yemeyi ret ediyor. Kavgacı biri olup çıkıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir kova su için öldürülmüş bir başka çocuğun varlığını anlatıyor sonra.&lt;br /&gt;Onu evlat edinen aileye tam olarak bağlanamıyor. Onu büyüten bakan kadına içindeki acıyı anlatırken, bir gül bahçesinden bahsediyor çocuk. İçine batan dikenlerin ağrısından kurtulamadığından… Hep o dikenler batacak kalbimize. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çöldeki operasyonla binlerce insanın başka bir yere doğru sürüklenişinin öyküsü. Çoğu açlıktan, hastalıktan yorgun düşüp ölüyor. Bir yerden bir yere sürülenlerin kaderi bu olsa gerek.&lt;br /&gt;Koca gövdeli bir ağacın altında çıkarıyorsunuz ayakkabılarınızı ve yürüyorsunuz çimenlerin üzerinde. Eski alışkanlıkların insanı hayalet gibi takip etmesi deyin siz buna. “Va, Vis et Deviens” isimli bu film bunun hikâyesini anlatıyor bana.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Aşık oluyorsunuz ve sırrınız boğuyor o aşkı. İnsanın ilk önce kırmızı yaratıldığını anlatıyor çocuk filmin bir sahnesinde daha büyük haliyle. Beyaz bir kadının zenci bir adama bağlanması… Başka biri olmanın ezikliğini duyuyor içten içe. Neden daha farklı olmak zorunda bırakılırız? Başka bir ülkeye, başka bir dünyayı bulmak için yolculuk yapıyor. Çocukluğundan beri İbranice mektuplar yazdırıyor yaşlı bir adama. Neden Anne“git, git, yaşa ve ol” dedin diye hesap soruyor. Dünyada yalnız kalmayı göğüslemiş bir kadının içindeki o büyük hasreti düşünemeden.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;            İçimi yokluyorum bu görüntülerden sonra. Bir kadın bir çadırın önünde yüzündeki peçesinden sadece gözlerindeki yorgunluğu görüyorsunuz. Bekleyen kadınların yüzlerini düşünün. Üzerinizden kargalar uçar. Üzerinizden bulutlar geçer. Yağmura dönüşür içinizdeki o duygu. Yıllarca bir çığlık biriktirmişsinizdir içinizde. Hangi sarp yamaçtan savurursunuz o çığlığı. Bütün dünyanın duyacağı bir çığlık birikti göğsümde bugün. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Her hikaye içinde bir çok ayrıntı barındırabiliyor. Benim gözüm başka ayrıntıları seçiyor. “Le mensonge” isimli o dokunaklı şarkıyı dinlerken defalarca yolcuydum. Çölü görmüştüm. Bağışlanabilir bir hayatımız var mı? Bir kuyunun başında elimizde su kovamızla bekliyoruz. Birazdan öldürmeye gelecekler bizi. İçimizdeki kan oluk oluk akarken toprağa, gözlerimizle gökyüzüne yeniden bakacağız. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1546228890648704091?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/1546228890648704091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=1546228890648704091' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1546228890648704091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1546228890648704091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2007/12/kadnlar-gkyzne-doru-alar.html' title='Kadınlar Gökyüzüne Doğru Ağlar'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-4044382760808811428</id><published>2007-12-31T01:34:00.000-08:00</published><updated>2007-12-31T01:35:40.607-08:00</updated><title type='text'>Rüyalarım Olmasa</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Rüyalarım Olmasa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“kendimi de koysam ayağımın altına yine de yetişemiyorum ey aşk, omzunun hizasına.”&lt;br /&gt;Ibrahim tenekeci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"seni görmem imkansız rüyâlarım olmasa" bu şarkıyı ilk dinleyip aklımda tuttuğum zamanların çok önce olduğunun ayrımındayım, fakat her seferinde aynı şarkıyı karşıma çıkaran yaşam biraz hepimize haksızlık mı yapıyor? insanın sadece rüyâlarında görebilecek olması sevdiklerini nasıl kötü bir durumdur bilirsiniz. istediğiniz anda arayıp seslerini duyma şansını çoktan yitirmişsinizdir. “hep söyleyecek şeylerimiz olduğundan daha çok üzülüyoruz” diyordu bir dostum. haklı değil miydi düşüncesinde? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;ömür dediğimiz şey nasıl değiştiriyor bizi. şöyle bir düşünün bakalım birilerinin gözüne girmek için biraz farklı görünmek için çabalarınız oldu mu? hatırladığım ilk değişim hareketimi 3. sınıfa giderken yapmışım.-harf devrimim sonrasında. -arka sırada oturan şimdi adını hatırlayamadığım bir kız çocuğu içimi bulandırmış, yazılarımı küçücük okunamayacak hale sokmuştum. kargacık burgacık kelimeleri nasıl okuyordum inanın bilmiyorum ama bildiğim yazıyı yazarken zorlandığımdı. ne zaman daha okunaklı yazmaya başladım inanın hatırlamıyorum. gözüne girmiş miydim yazımı değiştirerek diye soracak olursanız sanmam. başka bir anısı yok. o okulda kısa süreli kalmamın etkisini hesaplamalı. o okul senin, bu okul senin yerimi değiştirdi durdular. kök salamadım hiçbir yere. sevecek kadar zamanım olmadı kimseyi. kolay sevmediğimden değil bu durum. bir çeşit kalkan oluşturmuşum o dönem kendime. şimdi yüzünü bile hatırlamıyorum o küçük kızın. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;hayatının sonuna kadar yalnız kalan insanları düşünüyorum. gazete haberlerine konu olan sonlarını sonra. ne çeşit bir haksızlık yapmış olabilirlerdi ömürlerinde. bir çeşit cezaymış yaşanılan günler. odaları soğuyacak yavaş yavaş. kapı önünden geçen seslerden umutlanacak bir nebze olsun. rahatlatacaklar içlerini. eski bir komşu çocuğu, uzak bir akrabaya düşkün olacak belki. kitaplıktaki romanlar tozlanacak, fotoğraflardaki yüzler hep aynı kalacak. bunların arasında değişen bir sen kalacaksın. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;geçtiğimiz bir kaç zor günün ardından bu sahah güneşle uyandım. yatağımın üzerine başka doğmuştu bu kez. perdeyi aralayıp içeri girmişti sabah rüzgârının yerine. kalktım ve güne karıştım. cumartesileri son dönemde en yoğun günüm oldu. eskiden bu günü boşaltır evde geçirmeye çalışırdım. zaten yeterince dışarıda vakit geçiriyordum. cumartesileri benim olmalıydı. selim ileri'nin cumartesi yalnızlığı'nı anımsadım birden. oradaki gibi, hep bekleyen kişiyi yaşıyordum. kaçmak, bir şeyleri göze almak yaş ilerledikçe ne kadar zorlaşıyor.'alıp başımı gideceğim' diyemiyorsunuz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;bazen düzelmesi gereken şeyler için durup beklemek yerine, devam etmek gerekiyor. devam etmeli değil mi? bulutlara bakıyorum. pencere kenarlarındaki sardunyalara. kokularını almaya çalışıyorum yaprakların. hayatın tüm zorluğuna rağmen mutlu kılıyor bu sade görüntü. "seni görmek imkansız rüyâlarım olmasa" şarkısını kasetlere okuduğum zamanlardan çok uzakta, giderek yaş alırken, eskirken, biliyorum doğruluğunu bu şarkının.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-4044382760808811428?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/4044382760808811428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=4044382760808811428' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4044382760808811428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4044382760808811428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2007/12/ryalarm-olmasa.html' title='Rüyalarım Olmasa'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-1232652431165200384</id><published>2007-12-31T01:31:00.000-08:00</published><updated>2007-12-31T01:33:37.781-08:00</updated><title type='text'>Zeytin Ağaçları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;"Önde zeytin ağaçları arkasında yar&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sene 1946&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Mevsim&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sonbahar&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dalları neyleyim.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim."&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;bedri rahmi eyüpoğlu, böyle der bir şiirinde. geçen haziran ayından eylül sonuna kadar hergün zeytin ağaçlarına bakarak akşamı beklediğimden o zeytin ağaçlarının bir büyüsü olması gerekiyormuş gibi hisse kapılmam normal değil mi? kısacık boyları ile güneşin altında bir tarlanın sınır boyunda büyümeye çalışıyordu zeytin ağaçları. onlara dokundum mu? sormayın, üzülürüm. bir başka ülke’de kendi bahçenin dışına çıkamazsın. onlar, dağların önünde bir gölgelik oldular, hiç altlarına uzanamadığım o öğleden sonralarını özlüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Boş pencereden&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;çocuk diri ve koyu tepelerdeki geceye bakardı&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;ve şaşırırdı tepeleri üst üste yığılmış görmekten&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;belirsiz ve berrak devinimsizlik. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Karanlıkta hışırdayan&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;yapraklar arasında, tepeler belirdi&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;orada güne ait her şey, kıyılar&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;ve ağaçlar ve üzümbağları apaçık ölüydü&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;ve yaşam bir başka yaşamdı, rüzgârdan, gökyüzünden&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;yapraklardan ve hiçlikten"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugünlerde bir de yukarıya bir bölümünü aldığım pavése'nin şiirine bayılıyorum. gece isimli bu şiir belki benim o zeytin ağaçlarının olduğu köye dönmemi sağlıyordur. sabaha doğru önümdeki vadinin arkasındaki dağın yavaş yavaş belirmeye başladığı o serin zamanlara… güvercinlerin uğultularını nereye koydum bu iç döküşte? ikiyüzlü arzuhalci isimli öykümde diyordu anlatıcı -"güvercinlerden biri kör oldu. uçamazlar oldular. uğultuları kesildi. birkaç gün sonra bir boşluğa bakar buldular yüzümü". aylarca o dağlara baktığımı düşünürken şimdi düpedüz baktığım boşluktur diyorum. ve o tek gün yağan yağmurda toprağın nasıl susuz kaldığını ve düşen her damlayı büyük bir iştahla yudumladığını gördümdü. şimdi bizde karanlıkta belli belirsiz çıkan sesleri düşünüp ürküyoruz. belki cesare pavése'de italyanın santo stefano belbo köyünde yaşadığı 1917 yılında, o çocuk haliyle kendini kırlara vurmasaydı, dinlemeseydi taşın, dağın sesini, soramazdı bu soruyu "değer mi bunca yalnızlık, gittikçe daha yalnız olmak için?".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saint remy. ve bir ressamın fırçasından tuvale düşürdüğü zeytin ağaçları. ağaçların hemen gerisinde bir ev. yalnızlığımızı mı anlatıyor? o susan ağaçları bir adam niye arkasına alır? dünün aksine bugün hava serin ve cumartesilerinin o yalnızlığı. taş kitabeler, kayıp mezarlar, kurak topraklar, sokak araları, çok az çayır bitmiş bahçelere döndürüyor beni. okuduğum kitabın kapağında suluboya ile yapılmış bir pencere duruyor. sıcacık evleri olsun insanların koyun koyuna yatabilecekleri. küçük bir divana razı insancıklar. hani o rus yazarın hikâyesindeki adam gibi söylüyorum: anacığım, bugünlerde sıkıntılarımın üzerine bir örtü çekeceğim, hepsi yok olup gidecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-1232652431165200384?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/1232652431165200384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=1232652431165200384' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1232652431165200384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/1232652431165200384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2007/12/zeytin-aalar.html' title='Zeytin Ağaçları'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-4765502351616760480</id><published>2007-12-31T01:27:00.000-08:00</published><updated>2008-01-16T00:42:27.569-08:00</updated><title type='text'>Yaşanan an da anı olacak</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43DbZfDgKI/AAAAAAAAAA0/QdCSCVt0Y3k/s1600-h/toroslar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5155992023874109602" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43DbZfDgKI/AAAAAAAAAA0/QdCSCVt0Y3k/s320/toroslar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;"Anılar sadece böyle kesik kesik görüntüler olarak anımsatıyorlar kendilerini. Bir yerde elektrik devreleri gibi yanıp kararıyorlar. Ne kadar zorlarsan zorla ilave tek bir kare göremiyorsun. Resim yapmaya veriyorsun kendini. Karakalemle çiziyorsun kâğıtlara sonrasındaki görebileceklerini. Hiçbir çağrışım yapmıyor çizdiklerin." böyle diyor yeni hikâye karakterlerimden biri. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;hemen hemen çoğunuzun evinde bir tanecik bile olsa vardır öğrencilik döneminde boyanmış bir tablo. boyanmış diyorum, gelişi güzel sallanmış fırça darbeleri tuvalin üzerinde bazen farklı yerlere sürülmesi ile başka bir görüntü oluşturulmuş. o günlerde bir çiviye asılarak duvara sabitlenmiş, bir ânıya dönüştürülmüş ressamlığımız. "bizim kız yapmıştı" ya da "bizim oğlan güzel resim yapardı" gibi ifadelerle nadiren de olsa o tablo için iki kelime edilir. o güne geri dönecek olsanız belki bu sefer sokak üzerinde kartpostal satıcısında aldığınız başka bir kartpostalı resmederdiniz. -torosları resmediyorum içime.- en iyi resimleri içimize düşürmeyiz mi zaten? gözlerimizi kapatıp o günlerin tüm anılarını getirmek isteriz bugüne. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;karabük'te bir odanın duvarına asılmış o resmi anımsıyorum nedense şimdi. kocaman orantısız bir ev çizmiş ve boyamış yağlıboyalarla. ellerine yakışan ölmek değilse de öldü. bir temmuz sabahı erkenden çekildi bedeni sokaklardan. hep gezip hayat bulduğu kaldırımları yalnız koyup gitti.- iki kişi görürsünüz sokakta. hep görürsünüz o iki kişiyi. sonra başka birgün tek kişiye raslarsınız aynı yerlerde. düşünür müsünüz nerede diğeri?- yaprakların arasından meyveler irileşip görünüyordur. ve yaz güneşi perdeyi delip giriyordur odaya. balkonda ikindi üzeri saatlerce oturup sokağa bakarsınız gelecek günlerinize bakar gibi. yalnız ve tenhasınız da. şimdi aynı duvarda durup durmadığından emin olamadığınız tabloyu düşünürsünüz. kocaman çizilmiş evin hiçbir odasına sığdıramadığı yaşamı gelir gözlerinizin önüne. orada bulutlar akşamın yaklaştığı saatlerde beyazlıklarını yavaş yavaş kaybetmek üzeredir. ve dağlara sizin duyamadığınızdan sessizlik çökecektir.-o hiç torosları görmedi. hani torosların denize dikey indiği o görüntüyü.- bildiğim kenarından nehir geçen evler çiziyordu sürekli. ve arkasında sıra dağlar evlerin. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;bazen çok hatırlamak istesenizde yüzler silinir, sesler yitip giderler. neredeler kim bilir? kurbağaların seslerini duyuyorum. bir yerlerden gelip buluyorlar beni. ansızın küçük bir kıpırtı bile döndürebilir sizi başka zamanlara. o tepelerde güneş batarken birilerinin hep evlere doğru gittiğini düşünüyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Savinio'nun yıllar öncesinden gelen sesini duyuyorum sanki. "yaşanan an da anı olacak." &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-4765502351616760480?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/4765502351616760480/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=4765502351616760480' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4765502351616760480'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/4765502351616760480'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2007/12/yaanan-da-olacak.html' title='Yaşanan an da anı olacak'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_mMNghpckw64/R43DbZfDgKI/AAAAAAAAAA0/QdCSCVt0Y3k/s72-c/toroslar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-99308149539366962</id><published>2007-12-31T01:24:00.000-08:00</published><updated>2007-12-31T01:26:32.441-08:00</updated><title type='text'>Güzel Şeyler, Acı Şeyler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;kapının önündeki park etmiş otomobillerin üzerine güneş vuruyor. hatta bende bazen o güneşe aldanıyorum ve sırtımı bir kertenkele gibi dönüyorum güneşe. hergün ağaçlardaki canlanmayı gözlemleyebiliyorum. birkaç haftaya hepsi çiçeklenecek biliyorum. evimin yolunun üzerinde bulunan mimoza ağaçlarını gördüğümde anlayacağım yeniden başlıyor güzel şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tezer özlü'den leyla erbil'e mektuplar'ını okudum iki gün önce. bir yazarın en kötü dönemleri belki uzakta olmaktır. ülkenden uzaktasın ve yalnızsın onca yabancılığın arasında. insanın en yakın bulduklarına karaladıkları arasında öyle cümleler çıkar karşınıza anlarsınız tüm kırılganlıklarını. en üretken olabileceği yaşlarda sağlık sorunları yaşamış, çeşitli bunalımları atlatmayı denemiş tezer özlü. geride bıraktığı kitaplarda hep varolanı, kalanlarını anlamaya çalıştığını gözlemleyebiliyoruz. "baktığım gördüğüm yaşlılardan, yollardan dükkânlardan zevk alıyorum" diyor mesela bir cümlesinde. herbirinde gördüğü bitmek bilmez yaşam çoşkusunu içinde duyumsuyor. ama yaşam karşı çıkmak değil mi? diye sormayı da ihmal etmez. olanla yetinmek istemez kendi dünyasını kurmaya çalışır. yazın diline kattığı yeni bir söylem var mıdır yok mudur bunu anlatmak derdinde değilim. o kendi dünyasından, kabuklarından dışarı çıkmak için sürekli gagalayarak hayatı yaşamayı denedi. sürekli şoklar gören bedeni yenilmek için hazırdı çoktan.yenildiğinde daha kırküç yaşındaydı. dostuna yazdığı mektuplarda sürekli birlikte olmaktan, sahip olmaktan, özlemlerinden bahsediyordu. yarına bırakmak istemediklerinden belki. gittiği kentlerde aldığı kartpostalların arkasında karaladığı birkaç cümle ile hayatını özetliyordu. en son kimden bir kart aldınız? kime gönderdiniz en son yazdığınız kartpostalı? mektuplar özel tarihlerimiz, gizli hazinelerimiz. benimde bir dönem çeşitli dostlara gönderdiğim mektuplar oldu ama bir kitap olmalarını istemezdim doğrusu. belki bu kitabı okurken alabildiğim hüznü kimse bende görmesin diyedir bu tercihim. şöyle diyor bir mektubunun sonunda "aynı senin dediğin gibi, her şey burada, duygularda, sende, ölüler de... ve yürünecek sokaklar da var. bütün dünya benim, bunu algılıyorum".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu sabah telefon çaldı. erken saatlerde çalan telefonların, kapı zillerinin içimde hep korkuya yol açtığını söylemeliyim. çocukluğumda oturduğum mahalleden bir komşu annenin ölüm haberini veriyordu ablam. acılar çeken bir kadındı ölen. tezer özlü gibi aynı sarsıntıları yaşamıştı kaç yıldır. göğsündeki hayat kaynağını söküp almışlardı bedeninden. hayat verdiği yerden ölmeye başlamıştı komşu annem. çocukları büyümüş ana olmuş baba olmuştu çoktan. penceresinin önündeki saksıları eşi suluyordu kaç senedir. o balkondan bakarken sokaktaki çocuklara gülümsediğini görüyorum şimdi. yakantop oynuyor çocuklar bağırtılar arasında. iyice küçülmüş yüzü solup gidiyor. artık fırtınaları dinlemeyecek, yağmuru dinlemeyecek... gözlerime dolduracağım yeni bir hayata bakınıyorum hepsi bu.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-99308149539366962?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/99308149539366962/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=99308149539366962' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/99308149539366962'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/99308149539366962'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2007/12/gzel-eyler-ac-eyler.html' title='Güzel Şeyler, Acı Şeyler'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-3792272540317508714</id><published>2007-12-31T01:20:00.001-08:00</published><updated>2007-12-31T01:42:40.003-08:00</updated><title type='text'>Kalbimizin Kuzey Kapısı Trabzon</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Havaların soğuması ile birlikte kapandığımız evlerimiz, işyerlerimizin daha havadar olmasını sağlayacak neler yapabiliriz? Bu soru hemen hemen her mevsim ağzımın içinde eveleyerek verdiğim değişik yanıtlarla yerine başka şeylere bırakır. Kimi mevsim okunacak kitapların çoğunlukla roman olması gerektiğini düşünürken, bazı mevsimlerde şimdi olduğu gibi anlatı kitaplarına sığınma ihtiyacı hissederim. Her anı temize çeker bendeki geçmişi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kıyı boyu çizmeli balıkçıların ayak seslerini duyar gibi olurum. Suları yara yara ilerleyen motorların içinde bir sis perdesinin ardındadırlar çoğu zaman. Ağları suya atmışlar birazdan çekecekler balıkları. Geceleyin denize çıkıldığı düşünülürse doyasıya sessizliği çekecekler içlerine. Bir bardağa dökülen çay genizden yavaş yavaş aşağıya inerken şehrin ışıkları görülecek denizden. Kıyılar balıkçılar için hem ev demek, hem de gurbet. Trabzon’un geçmiş yüzyıllarını düşündüğümüzde ne çok gurbete giden ve dönmeyenle karşılaşıyoruz. Hep ağlamak kalıyor bekleyenlere. Bu coğrafya sadece deniz değildir elbette. Sıra sıra yükselen dağların, sarp yamaçların bağrında yeşil vadiler uçsuz bucaksız bir gökyüzüne doğru sıralanmış yerleşim yerleri her an horona hazır insanlar. Doğası gereği her an tetikte her biri. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu şehre denizden gelebilenler ilk önce dağları görürler. Eteklerinde yan yana yükselen evleri. Son yıllarda evlerle deniz arasına girmiş karayolu görüntüsünü yer yer dalgakıranlar bozabiliyor sadece. Doğu’dan ya da Batı’dan geldiğinizde iyice büyüyen bir şehir görürsünüz. Öyle bir büyümedir ki bu sahil boyunca bir evlik boş arsa, arazi kalmamıştır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Güneyden geliyorsanız bu şehre o zaman biraz daha başkaca bakabilirsiniz. Zigana tünelinin o boğucu birkaç dakikalık karanlığını geçebildiyseniz ışıkla yeniden mutlu kılacak gözlerinizi.-Tünelleri oldum olası sevmediğimden belki böyle söyleyişim.-Yavaş yavaş karayolunda seğirten aracınızın içinde doğanın tüm güzelliğini özümsemeye çalışırsınız. Hamsiköy’ün dağın eteklerine doğru yer yer serpilmiş köy evlerinde gecelemek geçer içinizden. Az yukarıda her daim yeşil ağaçlar görülüyordur.-Gördüğüm görüntü bir tablo gibidir. Fırçayı sallamıştır ressam ve dağın üzerinde görüp görebileceğiniz en beyaz bulut kümeleri.- Yol giderek dağın göğsüne kıvrılıp vazgeçiyor gibidir. Kışın geçmekteyseniz bu yoldan iyice yavaşlamanız gerekir. Yol kenarlarındaki “kendin pişir, kendin ye” türünde tesisler mola vermek için idealdir. Yedi sekiz kilometre içinde sayısız köprü, köy geride kalmıştır. Trabzon’a giderek yaklaşırken içinde Sümela’yı da barındıran Maçka çıkar karşınıza. Oradadır hep sizi bekleyen ana gibi bakar pencereden. Son yıllarda yapılan binaların arttığı gözlemlense de on sene öncesine göre değişen çok az şey olduğunu bilirsiniz. Hâlâ insanlar birlikte çay bahçelerinde oturur, tarlada kazma sallar, birlikte ağlar bir ölünün ardından. Kentler büyüyünce yabancıları çoğalır demek geçiyor içinden. O yüzden yabancısı en az olan yerlerden biridir Maçka. Trabzon’a bir adım daha yaklaşmak için o kısa tüneli geçip geride bırakırsınız Maçka’yı. –İlçenin kapısıdır o tünel geçince bağrına alır sizi.- &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Güneşli bir sabah yaptığınız bir yolculuksa bu değmeyin keyfinize. Sayıları o kadar çokmuş gibi gelir ki sanki küçük köprülerle iki dağ birbirine teyellenmiş gibidir. Yol kenarından akıp gitmekte olan bir dere çağıldar durur. Yaklaşılan kent uzun süredir görmediğin bir dost sıcaklığıyla bekliyordur sizi kapı önünde. Yer yer sanayi siteleri görünüyordur gözünüze. Bir şehrin gelişmişliğinin göstergesi bu yapıların çokluğudur sanırım. Birkaç kilometre boyunca yitip yeniden görülen kömürcüler, benzin istasyonları… Erzurum yolunun başladığı o kavşağa geldiğinizde başınızı kaldırdığınız anda çarpar gözünüze Boztepe. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir şehre yukarıdan bakmanın içinden geçmek gibi olmadığını bilirsiniz. Her bina, park ve bahçe oradan minicik figürler gibi görünürken deniz havanın durumuna uygun-belki ruhunuzun durumuna demeliyim- bir rengi giyinmiştir. Özellikle bu kış gününde sıcacık yazları anımsamak için güneşli bir öğlen sonrası oradan baktığımızı düşünüyorum.- Dalının dibine düşmüş bir elma gibi kızarmışsınız memleket güneşinde. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çiğdem Sezer’in son kitabı Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon’da anlattığı kent duruyor önünüzde. Çocukluğun bir limana bakmakla eş anlamlı olduğu bir başka yer var mıdır bu ülkede? Her çocuk biraz büyük olmak zorundadır okul bahçesindeki ağaçlar gibi. Bu kentin en önemli sanatçılarından Bedri Rahmi’nin söylediği gibi bitirelim bu yazıyı. “Kirazın derisinin altında kiraz / Narın içinde nar / Benim Yüreğimde boylu boyunca / Memleketim var”.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4770458587325537386-3792272540317508714?l=serkan-turk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serkan-turk.blogspot.com/feeds/3792272540317508714/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4770458587325537386&amp;postID=3792272540317508714' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3792272540317508714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4770458587325537386/posts/default/3792272540317508714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serkan-turk.blogspot.com/2007/12/kalbimizin-kuzey-kaps-trabzon.html' title='Kalbimizin Kuzey Kapısı Trabzon'/><author><name>serkanturk</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07281798756052333045</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-8qMz6CqPUS4/ToItlVnMSHI/AAAAAAAAALU/G0tEUlNj3Mc/s220/strk.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4770458587325537386.post-5461146304251673181</id><published>2007-12-31T01:18:00.000-08:00</published><updated>2007-12-31T01:19:09.995-08:00</updated><title type='text'>Muhteşem Süleyman, Aytmatov ve Hazar Şiir Akşamları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Muhteşem Süleyman, Aytmatov ve Hazar Şiir Akşamları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havalar iyice soğumaya başladı. Geçtiğimiz günlerde evinin balkonundan soba borularını alıp bahçede temizlerken söyleniyor bir teyze. Ağzının içindeki mırıltı bana kadar ulaşmıyor ne yazık ki. Pencereden bakıyorum karşı bahçeye. İncir ağacının dalına kurulmuş bir salıncak rüzgârda salınıyor. Yakında her yer kar altında kalacak. Sayısız köy yolu günlerce ulaşıma kapanacak. Çocuklarını hastaneye yetiştiremeden yolda doğurmak zorunda kalacak bazı köylü kadınlar. Ölecek yaşlı amcalar bu soğuk mevsimde yalnızlıktan. Bir yerlerde kan dökülecek o beyazların üzerine. Her biri gencecik delikanlılar, göğüslerine bastırdıkları fotoğraflara bir kez daha bakamadan ölecekler hem de. Özellikle bunu düşünmesi bile yıpratıyor içimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıya neden böyle başladım inanın bilmiyorum. Geçtiğimiz hafta otobüsle Trabzon'dan 14 saat uzaklıkla bir şehre gittim. Diğer doğu şehirleri gibi olmadığını daha önceki gidişimden tespit ettiğim Elazığ ülkemizin atmosferinin fazlasıyla içinde. Gittiğim sabah erken saatten itibaren insanlar bir şeyin hazırlığı içindeydiler. Şehre ilk kez gelen biri bu hareketliliği gözlemlerken kalabalık bir şehirdeyim diye de düşünebilir. Yerel televizyon kanallarında öğle saatlerinde yapılacak miting için reklâmlar dönüyordu. Birbiri ardına şehirdeki politikacılar, sendikacılar, sivil toplum örgütleri ve dernek yöneticileri mitingde yer alacaklarını bildiriyorlardı. Çoğu ilk kez kamera karşısında bulunmanın verdiği şaşkın ifadeyle "bizde oradayız" diyordu. Madem bu kadar çok insan orada ben de gitmeliydim değil mi? Gittim tabii. Yüz bin kişi şehrin en büyük caddesine doğru insan seli olmuş akıyordu. Ellerinde ayyıldızlı bayrağımız, ağızlarında vatanın bölünmez bütünlüğünü anlatan sözcüklerle. Yüz bin insan kol kola, omuz omuza, yürek yüreğe. Elazığ insanı içinde bulunduğumuz dönemin hassasiyetini alanlara taşıdı. Elazığ Belediye başkanının kürsüdeki konuşmasını hep bir ağızdan bölüp seslendiler. " Muhteşem Süleyman Bizi Irak'a Götür".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci defa gi
