sen hep kendi evinde
uzak bir sıcaklıkla içli dışlı durursun
ışıksız kalan
ara sokaklarına düşen yalnız gölgeler
eğilmiş yüzler gibi soğurum
sonra tutup mutsuzluk yok der biri
bunca uzaktan, dağlar mor
akşamlar incinir karanlığından
çıkar gelir musluğun sesi
rüzgârın tekmelemesi pencereyi
kapı gıcırtısına benzer
her şeye karışmış bir ağrı
uzanmış yukarı sırtımızdan
aynalardan dönüp gelen
güneşli bayırını düşünürüm
dünler gibi soğurum
içimde tuttuğum sır
eskiyen bir şeye dönüşür
Serkan Türk
eliz dergisinde yer almıştır.
18 Aralık 2010 Cumartesi
13 Aralık 2010 Pazartesi
Bütün Susmalarım Tufan
“Bütün Susmaların Tufan”
Günden güne, bunalmış, eli kolu bağlı insanların oluşturduğu bir topluma dönüşüyoruz. Rutin yaşamlarında sorunlarıyla, geçim sıkıntılarıyla, ülkenin aniden değiştirilen gündemlerini kaygıyla izleyen, çeşitli açmazların koynunda mutsuz insan suretleriyle dolu yanımız yöremiz. Globalleşen dünyanın sömürü düzeni, insanların iç dünyalarında ve etik değerlerinde de yitimlere neden olmakta, duyarlılıklarını erozyona uğratmakta. Bu tabloyu izlemek üzüyor ve yoruyor beni… Elime bir fırça alıp Türkiye haritasının üzerine, maviler, turuncular, rengârenk bir gökkuşağı boyamak istiyorum!
Yaşamı güzele dönüştürme çabasında, her geçen gün biraz daha kaybolan insan duyarlığını canlı tutabilme uğraşındaki sanatçılarımızın yarattıkları güzellikler, içimizi kanatan ülke gerçeklerine ne kadar katkıda bulunabiliyor? Ben inanıyorum ve gözlüyorum ki, ülkemin sanatçıları, tüm olumsuzluklara karşın duyarlılıklarını ortaya koyuyorlar, direngen bir umutla güzelliklere açmaya çağırıyorlar yürek gözümüzü…
“sözüm söz, sesim sana iyi olmayı öğretecek!” diyen genç bir şairle birlikte şiir yolculuğumuza çıkıyoruz bu kez. Serkan Türk; “her şeyin güzel olma nedenleri” adlı ilk şiir kitabıyla yaşamı sorgularken, doğanın yaratıcılığıyla beslediği şiirleriyle, insana dair olanı, güzel olanı duyumsatıyor okuyucusuna… 1977 Trabzon doğumlu Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” ve bu günlerde Serander Yayınları’ndan ikinci baskısı yayımlanacak olan “Rüzgârlı Camlar” adlı iki öykü kitabı bulunuyor. Ayrıca Radyo Aktif’in yayın koordinatörlüğünü yapıyor.
Serkan Türk,”her şeyin güzel olma nedenleri” adlı kitabında şiirlerini “ kıblesi olmuşsun yüzümün” ve “ zaman benim acı yontucum” adlı iki bölümde toplamış. Her iki bölümde de on dört şiir yer alıyor.
“bütün kederler bir gün gelir eskiye döner” diyor şair, çünkü yaşamı güzelleştiren o kadar çok şey vardır ki, çok uzak değil “geçmiş” olan dün için bile;“ sana açtığım kapılara, baktığım gökyüzüne/ rüzgâr fısıldayacak taş binaların arkasından/ yalnız ağaç eğilecek ardından kırılmış cama/ oysa anı diyecek birileri yaşanmışa/ yaşanmamışına üzülecek birileri de”… Hayata açılan pencerelerden bakarken o kadar çok olumsuzluklarla karşılaşıyoruz ki, insan olarak küçük mutluluklara tutunup ayakta kalmayı başarmak düşüyor bizlere. Unutmalım ki her şeyin güzel olma nedenleri, biraz da yaşamı sorgulamaktan geçiyor; “yazın sırrıysa beklemek, aşk benim/ sesime yakışır, sende büyür/ ne kadar dağ varsa durur orada/ duvarda atlas, kıyımda deniz/ geçerim her kenti ödünç bir sabırla”… Nedir mürekkebi kurumuş bir dalgakıran? Denizin maviliği mi yitmiş yetim gecede, sevgilinin dokunuşlarını anımsayan yalnız parmaklar uzaklıkları çizerken kağıtlara;
“ gittiğin belli değil/ sana uzandım orası çöl/ içim eski bir pazar kadar dağınık”…
Eğrelti otları, meşe palamutları, ıtırlar… Şiirsel sezgiyi ön plana çıkarmaya çalışan şair, doğanın güzellikleriyle şiirin okuyucusunu içine çekme çabasında, kendi evreninin kapılarını aralamaktadır. “kimin sessizliği böyle kırmakta gönlümü/ yoksun gün devirmekte kırkını”… Mavi bir gökyüzü altında, küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar umut dolu oldunuz mu bir yokluğun ardından; “yalnız bırakışın sokağı aklımda/ gözlerime üşüşen sahipsiz bir bulut/ alıp başını gider içime ovduğun gül/ kalır aklımda”… Sevdiklerimizin gölgesi kalmıştır ayrılıklardan geriye ki, içimize eğilen kuyunun suyu ne görür iyileşmeyecek yaralarımızdan başka? “hepsi resim kağıdının üzerine düşmüş bir sarı/ narlar da ayrılıklardan gelir/ dağılan sonbahara kalmış bütün kederler/ öpüşün bir denize açılmakla aynı anlama gelir”…
Babanızı kaybettiniz mi siz bir güz sabahında? Anneniz, kararan bulutlara bakarak bekledi mi yağmurları babanıza sarılacağını sanarak? “ babam bir çiçek şimdi, adsız bir ot/… / babam bir güz ölüsü,/ bu yüzden sevmem kasımı/ dökülen yapraklarını ağaçların”… Su dökülmez her gidenin ardından, toprak dökerek uğurlamıştır şair “önemli bir şeyini”, bu yüzden der ki; “sırtıma alamadığım için acılarını içimde taşıyorum”…
Şair Serkan Türk, iç yolculuklar, geçmişe dönüşler, uzağın ve yakının çağrışımlarıyla besleyerek arıyor, sorguluyor “her şeyin güzel olma nedenleri”ni… Ayrılıklar üşütür içimizi, boşluktur bize kalan gidenlerin ya da yitirdiklerimizin ardından, yıldızları kayar göğümüzün, dağınık bir odada çınlar sesimiz; “ kaç çığlığımı görmezden geldi zaman/ göğsüme dar gelen sözcüklerimi/ fısıltıyla bıraktım gökyüzüne/ bu bulutlar/ yeni bir ülkeden gelmiyor/ biliyorum” ve bildiği bir başka şey; “insanın sesinde yalnız uçurumlar değil/ sarp yamaçlarda birikir”
Şair Serkan Türk, gerçek hayattan beslenen şiiriyle kendi yolunda akan bir ırmak gibi, diline yeni olanaklar kazandırma arayışını sürdürüyor; “ sen hiç kimsenin elleri/ yalnızlığın kiriyle çoğaltırsın gövdemi/ gözünü bilen uzaklardan/ kalbimin içtiği su, gözyaşı/ bütün susmaların ondan tufan”… Ayrılıklara kısa çizgiler kala, içimizdeki gölgesi kısalıyor akşamın, gönlümüzün kumbarasında zamanın fotoğrafları…”yelkenlerimi indiriyorum yalnız senin denizlerinde/ sularında kalbim oyuncak bir gemi dönüyor/ dokunuyor fırtınam içimde/ ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu/ benim tek başınalığım”…
Günden güne içimizde körelip yok olan “aşk”a sahip çıkma adına, gözümüzü ve yüreğimizi açık tutalım, çünkü her şeyin güzel olma nedenlerinden en önemlisi değil midir aşk?
Değerli şairimiz Arif Damar, şiir konulu bir yazısında diyor ki; “Şiir deniz gibidir. Nasıl denizi kimse anlatamazsa şiir tıpkı öyledir. Şiir bir yelkenlidir. Bir korsan yelkenlisidir. Hayduttur şiir. Şiir aldatmaz, çalıp çırpmaz. Doğruluktur şiir, emektir, alın teridir. Şiir inatçıdır, hırçındır ve hep ama hep yürür gider.”
Sevgili Serkan Türk, şiirin çetin yollarında azimle yürürken, yelkenlin sonsuzluklarda güzelliklere açılsın ve günlerimiz sanatın, müziğin, şiirin uçurtmasında salınsın.
Neriman Calap
Viratrabzon.com sitesinde yer almıştır.
Günden güne, bunalmış, eli kolu bağlı insanların oluşturduğu bir topluma dönüşüyoruz. Rutin yaşamlarında sorunlarıyla, geçim sıkıntılarıyla, ülkenin aniden değiştirilen gündemlerini kaygıyla izleyen, çeşitli açmazların koynunda mutsuz insan suretleriyle dolu yanımız yöremiz. Globalleşen dünyanın sömürü düzeni, insanların iç dünyalarında ve etik değerlerinde de yitimlere neden olmakta, duyarlılıklarını erozyona uğratmakta. Bu tabloyu izlemek üzüyor ve yoruyor beni… Elime bir fırça alıp Türkiye haritasının üzerine, maviler, turuncular, rengârenk bir gökkuşağı boyamak istiyorum!
Yaşamı güzele dönüştürme çabasında, her geçen gün biraz daha kaybolan insan duyarlığını canlı tutabilme uğraşındaki sanatçılarımızın yarattıkları güzellikler, içimizi kanatan ülke gerçeklerine ne kadar katkıda bulunabiliyor? Ben inanıyorum ve gözlüyorum ki, ülkemin sanatçıları, tüm olumsuzluklara karşın duyarlılıklarını ortaya koyuyorlar, direngen bir umutla güzelliklere açmaya çağırıyorlar yürek gözümüzü…
“sözüm söz, sesim sana iyi olmayı öğretecek!” diyen genç bir şairle birlikte şiir yolculuğumuza çıkıyoruz bu kez. Serkan Türk; “her şeyin güzel olma nedenleri” adlı ilk şiir kitabıyla yaşamı sorgularken, doğanın yaratıcılığıyla beslediği şiirleriyle, insana dair olanı, güzel olanı duyumsatıyor okuyucusuna… 1977 Trabzon doğumlu Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” ve bu günlerde Serander Yayınları’ndan ikinci baskısı yayımlanacak olan “Rüzgârlı Camlar” adlı iki öykü kitabı bulunuyor. Ayrıca Radyo Aktif’in yayın koordinatörlüğünü yapıyor.
Serkan Türk,”her şeyin güzel olma nedenleri” adlı kitabında şiirlerini “ kıblesi olmuşsun yüzümün” ve “ zaman benim acı yontucum” adlı iki bölümde toplamış. Her iki bölümde de on dört şiir yer alıyor.
“bütün kederler bir gün gelir eskiye döner” diyor şair, çünkü yaşamı güzelleştiren o kadar çok şey vardır ki, çok uzak değil “geçmiş” olan dün için bile;“ sana açtığım kapılara, baktığım gökyüzüne/ rüzgâr fısıldayacak taş binaların arkasından/ yalnız ağaç eğilecek ardından kırılmış cama/ oysa anı diyecek birileri yaşanmışa/ yaşanmamışına üzülecek birileri de”… Hayata açılan pencerelerden bakarken o kadar çok olumsuzluklarla karşılaşıyoruz ki, insan olarak küçük mutluluklara tutunup ayakta kalmayı başarmak düşüyor bizlere. Unutmalım ki her şeyin güzel olma nedenleri, biraz da yaşamı sorgulamaktan geçiyor; “yazın sırrıysa beklemek, aşk benim/ sesime yakışır, sende büyür/ ne kadar dağ varsa durur orada/ duvarda atlas, kıyımda deniz/ geçerim her kenti ödünç bir sabırla”… Nedir mürekkebi kurumuş bir dalgakıran? Denizin maviliği mi yitmiş yetim gecede, sevgilinin dokunuşlarını anımsayan yalnız parmaklar uzaklıkları çizerken kağıtlara;
“ gittiğin belli değil/ sana uzandım orası çöl/ içim eski bir pazar kadar dağınık”…
Eğrelti otları, meşe palamutları, ıtırlar… Şiirsel sezgiyi ön plana çıkarmaya çalışan şair, doğanın güzellikleriyle şiirin okuyucusunu içine çekme çabasında, kendi evreninin kapılarını aralamaktadır. “kimin sessizliği böyle kırmakta gönlümü/ yoksun gün devirmekte kırkını”… Mavi bir gökyüzü altında, küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar umut dolu oldunuz mu bir yokluğun ardından; “yalnız bırakışın sokağı aklımda/ gözlerime üşüşen sahipsiz bir bulut/ alıp başını gider içime ovduğun gül/ kalır aklımda”… Sevdiklerimizin gölgesi kalmıştır ayrılıklardan geriye ki, içimize eğilen kuyunun suyu ne görür iyileşmeyecek yaralarımızdan başka? “hepsi resim kağıdının üzerine düşmüş bir sarı/ narlar da ayrılıklardan gelir/ dağılan sonbahara kalmış bütün kederler/ öpüşün bir denize açılmakla aynı anlama gelir”…
Babanızı kaybettiniz mi siz bir güz sabahında? Anneniz, kararan bulutlara bakarak bekledi mi yağmurları babanıza sarılacağını sanarak? “ babam bir çiçek şimdi, adsız bir ot/… / babam bir güz ölüsü,/ bu yüzden sevmem kasımı/ dökülen yapraklarını ağaçların”… Su dökülmez her gidenin ardından, toprak dökerek uğurlamıştır şair “önemli bir şeyini”, bu yüzden der ki; “sırtıma alamadığım için acılarını içimde taşıyorum”…
Şair Serkan Türk, iç yolculuklar, geçmişe dönüşler, uzağın ve yakının çağrışımlarıyla besleyerek arıyor, sorguluyor “her şeyin güzel olma nedenleri”ni… Ayrılıklar üşütür içimizi, boşluktur bize kalan gidenlerin ya da yitirdiklerimizin ardından, yıldızları kayar göğümüzün, dağınık bir odada çınlar sesimiz; “ kaç çığlığımı görmezden geldi zaman/ göğsüme dar gelen sözcüklerimi/ fısıltıyla bıraktım gökyüzüne/ bu bulutlar/ yeni bir ülkeden gelmiyor/ biliyorum” ve bildiği bir başka şey; “insanın sesinde yalnız uçurumlar değil/ sarp yamaçlarda birikir”
Şair Serkan Türk, gerçek hayattan beslenen şiiriyle kendi yolunda akan bir ırmak gibi, diline yeni olanaklar kazandırma arayışını sürdürüyor; “ sen hiç kimsenin elleri/ yalnızlığın kiriyle çoğaltırsın gövdemi/ gözünü bilen uzaklardan/ kalbimin içtiği su, gözyaşı/ bütün susmaların ondan tufan”… Ayrılıklara kısa çizgiler kala, içimizdeki gölgesi kısalıyor akşamın, gönlümüzün kumbarasında zamanın fotoğrafları…”yelkenlerimi indiriyorum yalnız senin denizlerinde/ sularında kalbim oyuncak bir gemi dönüyor/ dokunuyor fırtınam içimde/ ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu/ benim tek başınalığım”…
Günden güne içimizde körelip yok olan “aşk”a sahip çıkma adına, gözümüzü ve yüreğimizi açık tutalım, çünkü her şeyin güzel olma nedenlerinden en önemlisi değil midir aşk?
Değerli şairimiz Arif Damar, şiir konulu bir yazısında diyor ki; “Şiir deniz gibidir. Nasıl denizi kimse anlatamazsa şiir tıpkı öyledir. Şiir bir yelkenlidir. Bir korsan yelkenlisidir. Hayduttur şiir. Şiir aldatmaz, çalıp çırpmaz. Doğruluktur şiir, emektir, alın teridir. Şiir inatçıdır, hırçındır ve hep ama hep yürür gider.”
Sevgili Serkan Türk, şiirin çetin yollarında azimle yürürken, yelkenlin sonsuzluklarda güzelliklere açılsın ve günlerimiz sanatın, müziğin, şiirin uçurtmasında salınsın.
Neriman Calap
Viratrabzon.com sitesinde yer almıştır.
9 Aralık 2010 Perşembe
Çamburnu
bugün yeni bir anı yaptık kendimize
taşlardan tuğlalardan uzakta
ılık bir deniz günü
portakal ağaçlarının altına dökülmüş
yapraklara benzeyerek
dağılmadan onca günden sonra bile
yaktığımız ateşi daha çok üfleyerek
bugün yeni bir anı yaptık kendimize
geçmiş zamanın anılarını bırakıp bir kenara
olmayacak olanları unutarak
bedenlerimizi yalayan suyu katarak denize
kurduk günümüzü bir bahçeye
kara kedi kokuları geçerek
dolandı çevremizi, bir sözcük
başka nasıl anlatılırdı nagiş
dedi yavuz, yassılaşmış otlara basarak
yedimizde yatsı vaktini bilerek
büyüdük çocukluk evlerimizde
dünya bir daha bakarken karanlığına
pazarı soğumuş çaya benzetip
aya doğru döndü yüzünü
gülümsedik ağaçların arasından çamburnu’na
bugün yeni bir anı yaparken kendimize
geçmiş kadar güzel geldi her şey gözümüze
Serkan Türk
taşlardan tuğlalardan uzakta
ılık bir deniz günü
portakal ağaçlarının altına dökülmüş
yapraklara benzeyerek
dağılmadan onca günden sonra bile
yaktığımız ateşi daha çok üfleyerek
bugün yeni bir anı yaptık kendimize
geçmiş zamanın anılarını bırakıp bir kenara
olmayacak olanları unutarak
bedenlerimizi yalayan suyu katarak denize
kurduk günümüzü bir bahçeye
kara kedi kokuları geçerek
dolandı çevremizi, bir sözcük
başka nasıl anlatılırdı nagiş
dedi yavuz, yassılaşmış otlara basarak
yedimizde yatsı vaktini bilerek
büyüdük çocukluk evlerimizde
dünya bir daha bakarken karanlığına
pazarı soğumuş çaya benzetip
aya doğru döndü yüzünü
gülümsedik ağaçların arasından çamburnu’na
bugün yeni bir anı yaparken kendimize
geçmiş kadar güzel geldi her şey gözümüze
Serkan Türk
23 Kasım 2010 Salı
KUŞLAR, BÖCEKLER VE KARANLIKLAR
Aklımda bir kuyu var. Bir tarlanın orta yerinde seneler evvel kazılmış. Öyle çok derin olmayan bir kuyu. İçine zamanla toprak atılmış. Sonra toprağın içinden çayırlar bitmiş, uzanmışlar göğe doğru. Çocukken o kuyuya inip saklanırdım. Güneşten kaçardım çoğu kere. Oyun arkadaşımdı güneş. Kuyunun serinliğinde, çayırların arasına oturur, sırtımı taş duvara dayardım. Öylece uyumazdım, dinlerdim seslerini kuşların, ağaçların ve her zaman böcekleri... İnsanlar hep birbirleriyle ilgili olumsuz şeyler konuşurlardı. İyilik, güzellik sözcüğü yan yana olduklarında vardı aralarında. Bu yüzden belki içinde insan olmayana ilgi duydum.
Oldum olası böcekleri sevmişimdir. Görünce tiksinmek ne kelime, elimi uzatırdım onlara. Parmaklarımda yürüyen bir örümceği gördüklerinde yüzüme tuhaf tuhaf bakan insanlara gülümserdim. Ağıyla yere doğru sallandırırdım bir süre örümceği. Kuklaymış hissi verirdi bana parmaklarımdan aşağıya doğru sarkmış halde örümcek. Bazen örümceğin yerine konuşur güldürürdüm çevremdekileri. Ispanak yiyen bir örümcek hayal etmelerini sağlardım çocukların. Bu kadar çok ağ örebildiklerine göre mutlaka özel bir yiyecekle besleniyor olmalıydılar. Ağ parmaklarımın arasından kopup düşmezse bir süre sonra sıkılırdım bu oyundan. Çok erken sıkıldığımı, beklemekten usandığımı burada size açıklamakla bir şey kaybetmeyeceğim. Daha tırtılları, uğur böceklerini, peygamber böceğini nasıl sevdiğimi anlatmadım farkındaysanız. Ateş böcekleri bütün yazlarıma ışık tutardı. Karanlıktan korkmaz peşlerinden giderdik arkadaşımla.
Arılara karşı hep özel ilgim olmuştur mesela. Elimdeki kavanozla peşlerinden koşuştururdum. Hangi çiçeklere konacaklarını, nereden bal toplayacaklarını iyi bilirdim. Eskiden bu konuda uzmanlaşabilirim diye düşünürdüm. Kuyunun içinde çayırlara uzanmış yatarken, böceklerden oluşan bir bahçe kurmayı ve bunu tiksinti duyan büyüklere inat çocuklarla paylaşılacak bir zamanın parçası yapmayı hayal ederdim. Arılar diyordum onlara karşı hep özel bir ilgim olmuştur. Kraliçe arıyı, işçileri ve eşek arısını… Erkek arıların yalnız belli bir sıcaklıkta kovandan çıktıklarını öğrenmiştim. Dayımın kovanlarının arasından rahatlıkla geçerdim. Körüğün içinden duman püskürterek arıları sakinleştirip kovanları açardı. Hepsi yorgunluktan bir tarafa yığılmış halde dururlardı sanki. Hep çevresinde olurdum dayımın. O işini bitirip kovanın kapağını kapatıp gittikten sonra bile hep nasıl davrandıklarını anlamaya çalışırdım. Beni sokacaklarından endişe duymazdım.
İlla arıları çiçeklerin üzerindeyken yakalayacak ve kavanozdaki diğer arıların yanına gönderecektim. Bir süre sonra sayıları bence yeterli olduğunda, kırlardan topladığım hoşuma giden ve en çok bal yapabilecekleri çiçekleri toplar aralarına atardım. Hep o vızıldayan sesleri kulaklarımda. Yakından onları görme ve tanıma fırsatı verirdi bu kapatma işlemi. Diğer böceklerin sonları gibi bu arılarda sabah uyandığımda kavanozda uçamayacak kadar yorulmuş, kurumuş çiçeklerin arasında yatıyor olurlardı. Yapacak bir şey yok derdim öyle sabahlarda. Gidip onları en güzel çayırlara dökerdim. Saksının dibine olmaz derdim kardeşime, mutlaka çayırlara dökmeli böcek ölülerini. Zamanla arılardan da vazgeçtim.
Kuyunun dibinde uzanmış yatarken düşünürdüm. Kelebeklerin peşinde koştuğum yaz öğlelerinin sayısı giderek artıyordu. Boyum uzuyor, ellerimin üzerlerindeki sarı tüyler kararıyordu. Bir süre sonra taşlara basarak çıktığım kuyunun ağzına rahatlıkla boyum yetişecekti. Hiçbir böceği yanımda tutmayı başaramıyordum. Kuşlara baktım. Güvercinleri hiç düşünmek istemedim.- İlk ölüsünü elime aldığımda başı yana düşmüştü birinin. -Yalnızca serçeler avucumun içinde sıcacık atan yürekleriyle, belki de korkarak durabilirdi bir süre. Hayır, onları da düşünme dedim kendime. Kuşlar da giderler, onları da boş ver. Çiçekler öyle mi sahi. Suyunu verdiğin sürece, kurumadıkları sürece yanında dururlar. Saksıları dilediğin yere döndürebilir, yerini değiştirebilirsin rahatlıkla. Tenekenin içinde büyüyemem diye itiraz etmezler. Sarılırlar bir avuç toprağa kökleriyle. Nereye gidersen git onları götürebilirsin yanında. Kışın bir oda sıcaklığı, yazın bir pencere önü, balkon pervazı yeterlidir yapraklılarına.
Çiçekleri hep tercih ettim. Böcekleri ve kuşları yok saymadım elbette. Bildim. Yalnız insan kökleriyle var olabilir. Kanatların ve ayakların sayısı öğrenilebilir, kuyunun derinliği zamanla tersine çevrilirmiş. O eski taşlar ve kuruyan otlar yaşanmakta olanı işareti olarak orta yerinde duruyor tarlanın. Sular çekilir, ses değişir ve karanlık çöker anıların üzerine.
Oldum olası böcekleri sevmişimdir. Görünce tiksinmek ne kelime, elimi uzatırdım onlara. Parmaklarımda yürüyen bir örümceği gördüklerinde yüzüme tuhaf tuhaf bakan insanlara gülümserdim. Ağıyla yere doğru sallandırırdım bir süre örümceği. Kuklaymış hissi verirdi bana parmaklarımdan aşağıya doğru sarkmış halde örümcek. Bazen örümceğin yerine konuşur güldürürdüm çevremdekileri. Ispanak yiyen bir örümcek hayal etmelerini sağlardım çocukların. Bu kadar çok ağ örebildiklerine göre mutlaka özel bir yiyecekle besleniyor olmalıydılar. Ağ parmaklarımın arasından kopup düşmezse bir süre sonra sıkılırdım bu oyundan. Çok erken sıkıldığımı, beklemekten usandığımı burada size açıklamakla bir şey kaybetmeyeceğim. Daha tırtılları, uğur böceklerini, peygamber böceğini nasıl sevdiğimi anlatmadım farkındaysanız. Ateş böcekleri bütün yazlarıma ışık tutardı. Karanlıktan korkmaz peşlerinden giderdik arkadaşımla.
Arılara karşı hep özel ilgim olmuştur mesela. Elimdeki kavanozla peşlerinden koşuştururdum. Hangi çiçeklere konacaklarını, nereden bal toplayacaklarını iyi bilirdim. Eskiden bu konuda uzmanlaşabilirim diye düşünürdüm. Kuyunun içinde çayırlara uzanmış yatarken, böceklerden oluşan bir bahçe kurmayı ve bunu tiksinti duyan büyüklere inat çocuklarla paylaşılacak bir zamanın parçası yapmayı hayal ederdim. Arılar diyordum onlara karşı hep özel bir ilgim olmuştur. Kraliçe arıyı, işçileri ve eşek arısını… Erkek arıların yalnız belli bir sıcaklıkta kovandan çıktıklarını öğrenmiştim. Dayımın kovanlarının arasından rahatlıkla geçerdim. Körüğün içinden duman püskürterek arıları sakinleştirip kovanları açardı. Hepsi yorgunluktan bir tarafa yığılmış halde dururlardı sanki. Hep çevresinde olurdum dayımın. O işini bitirip kovanın kapağını kapatıp gittikten sonra bile hep nasıl davrandıklarını anlamaya çalışırdım. Beni sokacaklarından endişe duymazdım.
İlla arıları çiçeklerin üzerindeyken yakalayacak ve kavanozdaki diğer arıların yanına gönderecektim. Bir süre sonra sayıları bence yeterli olduğunda, kırlardan topladığım hoşuma giden ve en çok bal yapabilecekleri çiçekleri toplar aralarına atardım. Hep o vızıldayan sesleri kulaklarımda. Yakından onları görme ve tanıma fırsatı verirdi bu kapatma işlemi. Diğer böceklerin sonları gibi bu arılarda sabah uyandığımda kavanozda uçamayacak kadar yorulmuş, kurumuş çiçeklerin arasında yatıyor olurlardı. Yapacak bir şey yok derdim öyle sabahlarda. Gidip onları en güzel çayırlara dökerdim. Saksının dibine olmaz derdim kardeşime, mutlaka çayırlara dökmeli böcek ölülerini. Zamanla arılardan da vazgeçtim.
Kuyunun dibinde uzanmış yatarken düşünürdüm. Kelebeklerin peşinde koştuğum yaz öğlelerinin sayısı giderek artıyordu. Boyum uzuyor, ellerimin üzerlerindeki sarı tüyler kararıyordu. Bir süre sonra taşlara basarak çıktığım kuyunun ağzına rahatlıkla boyum yetişecekti. Hiçbir böceği yanımda tutmayı başaramıyordum. Kuşlara baktım. Güvercinleri hiç düşünmek istemedim.- İlk ölüsünü elime aldığımda başı yana düşmüştü birinin. -Yalnızca serçeler avucumun içinde sıcacık atan yürekleriyle, belki de korkarak durabilirdi bir süre. Hayır, onları da düşünme dedim kendime. Kuşlar da giderler, onları da boş ver. Çiçekler öyle mi sahi. Suyunu verdiğin sürece, kurumadıkları sürece yanında dururlar. Saksıları dilediğin yere döndürebilir, yerini değiştirebilirsin rahatlıkla. Tenekenin içinde büyüyemem diye itiraz etmezler. Sarılırlar bir avuç toprağa kökleriyle. Nereye gidersen git onları götürebilirsin yanında. Kışın bir oda sıcaklığı, yazın bir pencere önü, balkon pervazı yeterlidir yapraklılarına.
Çiçekleri hep tercih ettim. Böcekleri ve kuşları yok saymadım elbette. Bildim. Yalnız insan kökleriyle var olabilir. Kanatların ve ayakların sayısı öğrenilebilir, kuyunun derinliği zamanla tersine çevrilirmiş. O eski taşlar ve kuruyan otlar yaşanmakta olanı işareti olarak orta yerinde duruyor tarlanın. Sular çekilir, ses değişir ve karanlık çöker anıların üzerine.
8 Kasım 2010 Pazartesi
Babamın Sesi
Babamın çekmecesinden çıkan kasette yıllar öncesine ait bir konuşma kayıtlı. Sesler; görüntüler değişse de yok olmuyorlar tümden. İçimizde bir yere çarpıp dönen anılar, seslerle var oluyor bunca zaman sonra bile. Pencerenin dışında yaşanan güneşli bir yaz gününü hatırlatıyor o ses. Elli metre uzaktaki yaşlı elma ağacı, kuruyan dallarına son kez can istemiş olacak ki yüzlerce elma sarkıyor yaprakların arasından. Toprağa bir fide olarak dikildiği zamanlarda da yeryüzünde insanlar doğuyor ve ölüyordu. Şimdi bir resme bakar gibi bu anı düşündüğüm anda da kim bilir kaç nefes daha kesildi aniden.
Pencereye kadar getiriliyor, yatağından iki kişinin yardımıyla kaldırılan yaşlı adam. Başını uzatıyor geçmişine. Her şey bu kadar tanıdıkken hafızanın dipsiz kuyusundan bildik hiçbir şey çıkmıyor. İlk kez görüyormuş gibi bakıyor ağaçlara, evlere, gökyüzüne, bulutlara, karşıda sıralanmış dağlara. Bir zamanlar o dağları adımladığını bilemeyecek kadar geçmiş kendinden. Dağın sırtından yukarı çıkan ormandaki ağaçları kendi elleriyle dikmiş üstelik. Kalabalık ağaçlar birbirlerine doğru sokulmaya başladığında daha çok gençmiş. Karısı beşinci çocuğunu doğurmak üzeredir o zamanlar. Sonra apansız bir hastalıkla pençeleşecek; gözünün önünde uzandığı yatağında doğrulamadan ölüp gidecektir genç yaşta.
Görmediğim bir olayı görmüş gibi mi anlatıyorum ben? Odasını yüzlerce kere adımlamıştım. Gölgesi kalmış olsa, onu da görecek kadar çok biliyordum her taşını. Her şey silinip gitmişti yaşlı adamın belleği gibi odadan. Elinin değdi her şey yabancıya dönüşmüştü çoktan.
Toprak bir başkasınınmış. Kapısının önünde uzun bir sırığa tutunmuş uzayan fasulyeler de bilmediği kimseler tarafından oraya ekilmiş gibi öyle yabancı gözlerle bakıyor gördüklerine. Kollarından tutan torunlarını tanıyamayan yaşlı adam ilk oğlunun adını mırıldanıyor. “Buralar kimin?” diye soruyor. Aldığı yanıtta kendi adını unuttuğunun farkında değil. Üzerinde haftalardır giydiği mavi soluk bir pijama takımı. Hep nefret ettiğim o iri düğmelerden birkaçı açık. Büyük oğlunun da böyle bir yer sahibi olmasını diliyor. Son kez o pencereden gördüğü bulutlar teni kadar beyaz; gökyüzü, gözleri kadar mavi. Rüzgârın yüzünü yokladığı o birkaç dakika yaşıyor kılıyor yaşlı adamı. Sonra yatağına götürülüyor. Yastığı başının altına yerleştiriliyor. Sırtının teri siliniyor. Yatağın karşısındaki kanepede oturmakta olan komşular güzel şeylerden bahsediyorlar. Gelecek senelerin düğünlerinden. İki torunu üzerine anlatılanları dinliyor. Gülümsüyor bazen tavana bakarak. Orada bir kapı var ve aniden açılacak onu içeri çekeceklermiş gibi korkuyorum. Benim gördüğümü bunları düşündüğümü kimse hissetmiyor. Dışarıdan içeriye dolan kuş sesleri arasında babam küçük bir teybi o anda çıkarıyor kutusundan. İçine önceden yerleştirilmiş kaset kırmızı tuşa bastığı anda dönmeye başlıyor. Dönüyor dünya gibi aynı hızla.
Yaşlı adam hırıltılı sesiyle sorulanlara karşılık vermeye çalışıyor. Yatağının kenarında oturan kadınlardan biri elindeki bezi alnına yerleştiriyor. Şimdi benim gözüme her şey o kadar başka görünüyor. “Kemal nerede?” diye soruyor yanındaki kadına. “Erdoğdu’da,” diyor kadın. “Nalbur dükkânı açtılar Hüseyin’le,” diye devam ediyor.
Gözlerinde bir yokuşu nefes nefese tırmanırken görüyorum yaşlı adamı. Durup soluklandığını… Anasız kalan Kemal’i için yeni bir analık aldığını… Kilerin yanındaki küçük odada yere serilmiş minderlerin üzerinde küçük oğlunun uyuyakaldığını düşündüğünü sonra. Alnında biriken terler gibi gözlerinin de terlediğini görüyorum. Ölüp gittiği o sabahı unutuyorum. Yalnız kendi elleriyle yaptığı pencereden, baktığı o anı tutup çıkarıyorum geçmişten. Kırmızı tuşa basılıp kaydedilmiş sesini dinlediğimi hatırlamıyorum. Çekmecede duruyor diğer öteberi gibi senelerdir. Babamı yitirdiğimde açtığım komodinin çekmesinde öylece duruyor kaset. Üzerine el yazısıyla “Babamın sesi” yazıyor.
Serkan Türk
ada dergisi 11.sayıdan..
Pencereye kadar getiriliyor, yatağından iki kişinin yardımıyla kaldırılan yaşlı adam. Başını uzatıyor geçmişine. Her şey bu kadar tanıdıkken hafızanın dipsiz kuyusundan bildik hiçbir şey çıkmıyor. İlk kez görüyormuş gibi bakıyor ağaçlara, evlere, gökyüzüne, bulutlara, karşıda sıralanmış dağlara. Bir zamanlar o dağları adımladığını bilemeyecek kadar geçmiş kendinden. Dağın sırtından yukarı çıkan ormandaki ağaçları kendi elleriyle dikmiş üstelik. Kalabalık ağaçlar birbirlerine doğru sokulmaya başladığında daha çok gençmiş. Karısı beşinci çocuğunu doğurmak üzeredir o zamanlar. Sonra apansız bir hastalıkla pençeleşecek; gözünün önünde uzandığı yatağında doğrulamadan ölüp gidecektir genç yaşta.
Görmediğim bir olayı görmüş gibi mi anlatıyorum ben? Odasını yüzlerce kere adımlamıştım. Gölgesi kalmış olsa, onu da görecek kadar çok biliyordum her taşını. Her şey silinip gitmişti yaşlı adamın belleği gibi odadan. Elinin değdi her şey yabancıya dönüşmüştü çoktan.
Toprak bir başkasınınmış. Kapısının önünde uzun bir sırığa tutunmuş uzayan fasulyeler de bilmediği kimseler tarafından oraya ekilmiş gibi öyle yabancı gözlerle bakıyor gördüklerine. Kollarından tutan torunlarını tanıyamayan yaşlı adam ilk oğlunun adını mırıldanıyor. “Buralar kimin?” diye soruyor. Aldığı yanıtta kendi adını unuttuğunun farkında değil. Üzerinde haftalardır giydiği mavi soluk bir pijama takımı. Hep nefret ettiğim o iri düğmelerden birkaçı açık. Büyük oğlunun da böyle bir yer sahibi olmasını diliyor. Son kez o pencereden gördüğü bulutlar teni kadar beyaz; gökyüzü, gözleri kadar mavi. Rüzgârın yüzünü yokladığı o birkaç dakika yaşıyor kılıyor yaşlı adamı. Sonra yatağına götürülüyor. Yastığı başının altına yerleştiriliyor. Sırtının teri siliniyor. Yatağın karşısındaki kanepede oturmakta olan komşular güzel şeylerden bahsediyorlar. Gelecek senelerin düğünlerinden. İki torunu üzerine anlatılanları dinliyor. Gülümsüyor bazen tavana bakarak. Orada bir kapı var ve aniden açılacak onu içeri çekeceklermiş gibi korkuyorum. Benim gördüğümü bunları düşündüğümü kimse hissetmiyor. Dışarıdan içeriye dolan kuş sesleri arasında babam küçük bir teybi o anda çıkarıyor kutusundan. İçine önceden yerleştirilmiş kaset kırmızı tuşa bastığı anda dönmeye başlıyor. Dönüyor dünya gibi aynı hızla.
Yaşlı adam hırıltılı sesiyle sorulanlara karşılık vermeye çalışıyor. Yatağının kenarında oturan kadınlardan biri elindeki bezi alnına yerleştiriyor. Şimdi benim gözüme her şey o kadar başka görünüyor. “Kemal nerede?” diye soruyor yanındaki kadına. “Erdoğdu’da,” diyor kadın. “Nalbur dükkânı açtılar Hüseyin’le,” diye devam ediyor.
Gözlerinde bir yokuşu nefes nefese tırmanırken görüyorum yaşlı adamı. Durup soluklandığını… Anasız kalan Kemal’i için yeni bir analık aldığını… Kilerin yanındaki küçük odada yere serilmiş minderlerin üzerinde küçük oğlunun uyuyakaldığını düşündüğünü sonra. Alnında biriken terler gibi gözlerinin de terlediğini görüyorum. Ölüp gittiği o sabahı unutuyorum. Yalnız kendi elleriyle yaptığı pencereden, baktığı o anı tutup çıkarıyorum geçmişten. Kırmızı tuşa basılıp kaydedilmiş sesini dinlediğimi hatırlamıyorum. Çekmecede duruyor diğer öteberi gibi senelerdir. Babamı yitirdiğimde açtığım komodinin çekmesinde öylece duruyor kaset. Üzerine el yazısıyla “Babamın sesi” yazıyor.
Serkan Türk
ada dergisi 11.sayıdan..
10 Ekim 2010 Pazar
cimri bir eğreltiotu-serkan türk
meşe palamutlarını taşlıyor
serin gölgeliklere eğilmiş rüzgâr
beklemeye durmuşum bana bak
ben mi dedim zaman mı fısıldadı geceye
kalbim oyun hamurun, ov
bir ıtır gibi salayım kokumu gövdene
senin ellerin hünerli, tenime gün doğuşu
bütün dehlizlerimi ışık basacak sonra
tanrı cimriyi sevmez cömert ol
başka birine dönüşürken zamanda
bazı yalanlar alır yaşananların tozunu
fotoğraflar hep başkasının olur
insan bir eğreltiotu gibi kururmuş
kurudum, dudaklarımda o mırıltılar
dedin ki: sessizliğinden korkuyorum en çok
bütün ışıklar yanarken
ürkek bir çocuk gibi kendime dönmekten
gidememekten o yolları seninle
sesini duyuyor olsam
içimdeki boşluğu kaldırır atardım
nalınların altında kalıyor yağmur
ıslanan sarı yaprak
yelelerini silkeler
akşam gibi geçerken kapı önlerinden o atlar
yutarmış göğü gözlerin
gördüğüm dallarda
yerine konulamaz bir şeyini yitirmenin adı
seni mi yitirdim
yoksa erken düşmüş bir güzü mü
beklemeye durmuşum bana bak
Serkan Türk
(her şeyin güzel olma nedenleri kitabında yayınlanmıştır.)
serin gölgeliklere eğilmiş rüzgâr
beklemeye durmuşum bana bak
ben mi dedim zaman mı fısıldadı geceye
kalbim oyun hamurun, ov
bir ıtır gibi salayım kokumu gövdene
senin ellerin hünerli, tenime gün doğuşu
bütün dehlizlerimi ışık basacak sonra
tanrı cimriyi sevmez cömert ol
başka birine dönüşürken zamanda
bazı yalanlar alır yaşananların tozunu
fotoğraflar hep başkasının olur
insan bir eğreltiotu gibi kururmuş
kurudum, dudaklarımda o mırıltılar
dedin ki: sessizliğinden korkuyorum en çok
bütün ışıklar yanarken
ürkek bir çocuk gibi kendime dönmekten
gidememekten o yolları seninle
sesini duyuyor olsam
içimdeki boşluğu kaldırır atardım
nalınların altında kalıyor yağmur
ıslanan sarı yaprak
yelelerini silkeler
akşam gibi geçerken kapı önlerinden o atlar
yutarmış göğü gözlerin
gördüğüm dallarda
yerine konulamaz bir şeyini yitirmenin adı
seni mi yitirdim
yoksa erken düşmüş bir güzü mü
beklemeye durmuşum bana bak
Serkan Türk
(her şeyin güzel olma nedenleri kitabında yayınlanmıştır.)
22 Eylül 2010 Çarşamba
Melahat Hanım’ın Çığlığı
Melahat Hanım’ın Çığlığı
Serkan Türk
Sıcaklardan şikâyet eden insanların kendilerini parklara, bahçelere ve balkonlara attığı günlere denk geliyor bu olay. Bozcaada göğünde yüzlerce ölü yıldız akıp gidiyor uzaklara.
Apartmanın en alt katında yaşayan yaşlı kadın bir gece yarısı çığlık çığlığa bağırıyordu. Yataktan ter içinde kalktım. Her zaman geç saatlere kadar çalıştığımdan en ufak gürültüyü duyar, ne olup bittiği konusunda kolaylıkla fikir yürütürdüm. Neler duymuyordum ki gece olunca. İki gecedir sabahlara kadar çalışıp üzerine gündüz de yapmam gereken görüşmeler olunca çok az uyumuştum. O akşam da kanepeye uzanmış, elimdeki çeviri kitabına göz atıyordum. Yorgunluktan gözkapaklarımı açık tutamadım. Ne kadar uyudum bilemiyorum. Anlatacağım olay elbette benim uyumamla ilgili değil. Esas konu birinci kattaki Melahat Hanım’ın çığlığı sonrasında apartmanda yaşanması gereken hareketliliğin olmaması…
İnsanlar benim yataktan fırlamama neden olan sesi duymamış olamazlardı. Önce düpedüz apartmanda benden başka kimse yokmuş gibi düşündüm. Kanepeden fırlayıp hole çıktım ama gözlerim hâlâ kapanıyordu. Duvara çarpa çarpa kapının anahtarını çevirdim. Sadece anahtarı üzerinde tutmam yetmezmiş gibi üstüne bir de zincirlemiştim kapıyı. Beşinci katta olmam bir şeyi değiştirmezdi; ne de olsa hırsızlar her istedikleri yere girerlerdi. Alimallah boğazımı kesseler kimsecikler duymazdı burada... Kapıyı açmayı başardım. Apartman otomatiği kapıyı açmamla birlikte pat diye yandı. En üst katta oturuyorum. Hep apartman girişlerinde, boyası badanası dökülmüş yerlerde yaşadım daha önce. İyice romatizma sorunları yaşayınca yemin ettim, bir daha başka bir yere çıkarsam mutlaka üst katlarda olacak diye.
Bizim eski ev sahibi de gençten bir delikanlıydı.
“Kirayı artırmalısın abi,” dedi.
Ben de “Zaten iki yüz veriyorum; burası için çok bile,” dedim. Arkadaşça konuşuyoruz güya.
“İki yüz elli verirsen kal, yoksa çık abi. Havada karada ben burayı üç yüze veririm!” dedi. “Üç senedir burada çok uygun bir rakama oturuyorsun. Kirayı da bazen geciktirdin, bir şey demedim,” dedi.
Ben de “Tamam kardeş, bir haftaya yeni bir yer bulur çıkarım,” dedim.
Biraz bozuldum bu konuşma üzerine. Ev bulmak o kadar kolay değil. Günlerce sokak sokak gezdim. Girmediğim mahalle kalmadı. Boynum tutuldu pencerelere bakmaktan. Yaz günü tek başıma, elimde su şişesi, bilmediğim ne kadar muhit varsa hepsini keşfettim. Ara sokaklarda ne güzel eski konaklar varmış meğer. Bahçelerinde rengârenk çiçekler açmış, balkonlarından sardunyalar sarkıyor; o insanın içini kışkırtan kokularıyla yaşama isteği veriyorlar. Ara ara durup soluklandım. İhtiyarlarla kahvelerde oturdum. Sokaklarda çocukların ayağındaki topu çaldım, peşimde koşuştular. Gençliğimde yaptıklarımı yeniden yaşadım.
Senin neyine be adam top koşturmak? Akşam eve geldim, bir öksürme tuttu sormayın. Ciğerlerim yerinden fırlayacak her öksürmemde. Derken ateşim çıktı. İki gün öylece yataktan kalkamadım.
Bizim Murat geldi akşama yakın. Zile bastı. Kalkamıyorum ki gidip kapıyı açayım. Sesim çıkmıyor.
“Evde olduğunu biliyorum, çıkmamışsın,” dedi kapı önünden.
Sesi her zamanki gibi neşeli geliyor. Yeniden yerimden kalkmaya yeltendimse de yapamadım. O sırada sesi kesildi. Gitmiştir, dedim ben de. Meğer evin arka tarafındaki kapıyı kullanmak için dolaşmış bahçe duvarını. Balkon kapısı iyice eskimiş, ittiği gibi içeriye girdi. Birden odanın orta yerinde dikilince nasıl korktum anlatamam. O da yüzü benzi atmış biçimde birden beni yatakta görünce korkmuş.
“Öldün de burada çürümeye yüz tuttun diye endişelenmeye başlamıştım,” dedi. Bakkalın çırağı, abi sizinki iki gündür evden çıkmadı, demiş. O da içeride olduğumu anlamış. Neyse, beni öyle yatakta küçülmüş görünce sırtladığı gibi yakınlarda bulunan hastaneye götürdü. Röntgendi, filmdi derken bayıldık mı yüz yirmi lirayı? Adamın parası yok ki versin, ama gönlü çok zengin çocuktur. Üstüne bir çanta ilaç yazdı doktor. Eskiden beri sevmem ilaçları. Annemin masasının üzerinde her sabah ve her akşam içmesi gereken ilaçları olurdu. Bildiği halde sorardı, bunu şimdi mi içeceğim, diye. Birbirine benzeyen, renkleri başka, o ilaçları yutarken bir sabah onu ölü bulacağımı düşünürdüm. O ilaçlardan benim içmem gerektiğinde ağzımın içine içene sokardı parmaklarının ucunda tuttuğu ilacı. İçmeyeceğimden korkardı belki de.
Eczaneden çıkıp eve geldik. “Ben şimdi sana bir çorba yaparım, bir şeyciğin kalmaz abicik,” dedi Murat. Bol maydanozlu bir çorba pişirdi mutfakta.
Beşinci günün sonunda nihayet iyileştim.
Biz, beş kuşaktır Bozcaadalıyız. Babam kumarda her şeyini kaybedince kalkıp Çanakkale’ye yerleşmek zorunda kaldık annemlerle. Bunca yıldan sonra ani bir kararla baba memleketine dönmeyi düşündüğümü Murat’a söyledim.
“Olur abi, ben de gelirim seni zaman zaman görmeye,” dedi.
Birkaç gün sonra her şeyi kutulara koyup adaya geldik. Ada kıyıdan başlayarak öyle güzel bir bitki örtüsüyle sarılıydı ki çocukluğumdan beri unuttuğum ne kadar şey varsa hepsini anımsadım kısa bir an. Burada, kendime yeni bir dünya kuracaktım. Gözlerimiz pencerelerde ‘kiralık’ yazısı aramaya başladık. Kısa sürede adanın bir ucundan diğerine kadar yürüdük. Sonunda bu oturduğum evi bulduk. Birinci katta ‘kiralık daire’ yazıyordu. Pencerelerinde perde olduğundan emin olamadık ama çaldık zili. Yaşlıca bir kadın camdan uzattı başını.
“Kimi arıyorsunuz evladım?” dedi.
Murat, “Kiralık daire yazısını görmüştük onun için gelmiştik...” dedi.
“Bekleyin kapıyı açıyorum,” dedi kadıncağız.
O gün tanıştık dünya tatlısı Melahat Hanım’la. Gözleri pek iyi görmezmiş. Çocukluğunda güneşe bakamazmış. Ama inatla şişeleri kırar ve parçalarını tutup camın arkasından bakmaya çalışırmış. Ağaçlar camın arkasından gölgelik yerlerde duruyor gibi görünürmüş anlattığına göre. Murat’la bakıştık. “Böyle olur mu abicik?!” diye sordu. Dirseğine vurdum: “Kadın duyacak!” dedim alçak sesle.
Eve bakmamız için anahtarı bize verdi. En üst katta geniş bir balkonu vardı. İki büyük odası ve güzel bir mutfağı… Şehri tepeden gören bir semtti. Özellikle yaz akşamları buranın nefis olacağı üzerine konuştuk Murat’la. Beş dakika sonra merdivende bizi beklerken bulduk kadını. Kira konusunda onunla anlaşmamız zor olmadı. Yalnızlıktan çok sıkıldığını, çocuklarının yurt dışından üç senede bir yalnızca iki haftalığına geldiğini söyledi. Bu sırada ben, evinin içindeki eşyaları inceliyordum. Sanki daha yeni alınmış hissi veren koltuklarının arasında, büyük saksılardan sarmaşıklar yükseliyor, odayı dört dönüyordu. Dördüncü köşenin sonundaki ucuysa, aşağıya doğru sarkıyor, yeniden saksısına dönecekmiş gibi bir izlenim veriyordu. Çevreyi incelemeyi sürdürürken bizim için hazırladığı, içinde buz parçaları olan oraleti içmiştik. Melahat Hanım yalnızlığını bozacak her şeye açıktı. Oraya taşındıktan sonra, iki günde bir mutlaka kapısını çalıp hatırını sordum. Ben kapısını çalmasam bile o pencereden dışarı bakarken karşılaşırdık, gülümserdi oğlunu görmüş gibi. Apartmanda yaşayanlardan bir de Salim Bey vardı, ara sıra sohbet ettiğim. Öğretmen emeklisi candan birisidir. Bahçedeki çiçeklerle oyalanır çoğu zaman. Sevgiyle kurumuş dalları, yaprakları koparır çiçeklerden.
Öyle kolay sinirlenen biri değilimdir. Yataktan fırladığım gibi alt kata inince biraz panik yapmış olabilirim, kabul. Durduk yere niye bağırıp çağırayım insanlara canım. Melahat Hanım’ın çığlığını iki üç dakika evvel duymuş olmalıydım en çok. Ayakkabılarımı giyemedim o telaşla. Kadıncağızın kapısı açıktı. İçerisi karanlık. Kapıyı elimle hafifçe ittirdim. İçeriden ses gelmiyordu. Tam o sırada apartman otomatiği pat diye söndü. Elim o karanlıkta Melahat Hanım’ın duvarındaki lambayı aradı. Karanlıkta bir köre dönüştüm. Bulup yaktım lambayı. Dedim ya, arada bir gelirdim yanına. Her zaman oturduğu odaya baktım. Birkaç koltuğun üzerinde beyaz çarşaflar vardı. Daha önce bu çarşafları gördüğümü hatırlamıyordum. Yatak odasına baktım hemen sonra. Balkona da baktım, orada da değildi. Yaşlı kadıncağız uçmadı ya? Başına bir iş gelmiş olabileceği hususunda daha çok endişelendim o vakit. Yan dairenin zilini çalmak üzere kapıdan adımımı atmıştım ki iç çamaşırlarıyla Ahmet Bey açtı kapıyı. Ne yapıyorsun bu saatte burada der gibi yüzüme baktı. Bir şeyler de söyledi sonra, ama benim endişem onun söylediklerini bastırıyordu. Yaşlı kadının sesini duyduğumu, yardıma ihtiyacı olabileceğini düşündüğümü filan söyledim.
“Git işine, delirdin mi be adam, gece gece belanı arama!”
“Siz ne bencil adamlarsınız, yan dairenizde kadın kaçırılıyor, kadının sesini ben duyuyorum beşinci kattan. Sizi uykunuzdan uyandırdığımı söyleyip bana deli muamelesi yapıyorsunuz!” dedim.
“… Ahmet Bey bunun üzerine yaşlı kadının iki ay kadar önce öldüğünü, bağırmasının mümkün olmadığını, Bahçecik Mezarlığı’na gömüldüğünü söylediği sırada boğazına sarıldım. Aramızda biraz arbede yaşanmış olacak ki, sonradan fark ettiğimde onun gözünde ve suratının belli noktalarında şişlikler vardı. Benim ise ne halde olduğumu bilmiyordum, ama yüzümde bir yanma hissediyordum. Kavgayı duyan üst kattaki komşular gelip bizi ayırdı. Sonra da kendimi burada buldum Komiser Bey,” dedim.
Komiser, iyi olmadığımı düşünmüş olacak ki karşımdaki koltukta düşünceli oturuyordu. Sanki o değil de koltukta Hulusi Kentmen varmış ve bıyıklarının uçlarını buruyormuş gibi hissettim bir an. Bıyıklarının altında dudakları bir homurtuyla açılıp bir şeyler söyledi.
“Evden bir şey de çalınmadığına göre, şikâyetçi olmazsanız daha iyi olacak,” dedi.
Yan dairedeki Ahmet Bey benim tıkırtılarımı duyunca kapıyı açmış. Hırsız girmiştir daireye, diye düşünmüş. Beni karşısında öyle görünce şaşırmış tabii. Ben hırsızlık olayını duyunca daha çok sinirlenip üzerine yürüdüm. O esnada Murat, karakola gelip olan biteni öğrenmek istemiş. Genç memurlar da pek bir şey söylemeyince Komiser Bey’in odasına ansızın dalmış. Arkasından iki memur… Komiser onu görünce ‘Sen de kimsin be adam!’ der gibi bakındı.
“Özür dilerim Komserim, abicik ilaçlarını almayınca her şeyi unutur. Unutma hastalığı var,” dedi. Belleğimin giderek zayıfladığından, bunun nasıl ortaya çıktığından bahsetti. “Yarın siz, burada olan konuşmaları sorsanız, hatırlamayacak inanın.”
Belleğimin zayıf olması ya da hiçbir şeyi hatırlamayacak olmamla ilgilenmiyordum o anda: “Komiser Bey, ben Melahat Hanım’ın evini soymaya girmedim! Hırsız değilim!” deyip duruyordum.
Apartman sakinleri şikâyetçi olmadılar da oradan çıkıp buraya geldik. Komiser, “Kaç senedir bu adada görev yaparım böyle şey görmedim hayatımda,” diye söylendi durdu arkamızdan.
Olayın olduğu gece, Melahat Hanım’ın kırkı çıkmış. Öldüğünü, onu evde benim bulduğumu, cenazesinde tabutunu mezara taşıyanlardan birinin ben olduğumu, annemin ölümünde bile bu kadar çok ağlamadığımı Murat hatırlattı bana.
Serkan Türk
Sıcaklardan şikâyet eden insanların kendilerini parklara, bahçelere ve balkonlara attığı günlere denk geliyor bu olay. Bozcaada göğünde yüzlerce ölü yıldız akıp gidiyor uzaklara.
Apartmanın en alt katında yaşayan yaşlı kadın bir gece yarısı çığlık çığlığa bağırıyordu. Yataktan ter içinde kalktım. Her zaman geç saatlere kadar çalıştığımdan en ufak gürültüyü duyar, ne olup bittiği konusunda kolaylıkla fikir yürütürdüm. Neler duymuyordum ki gece olunca. İki gecedir sabahlara kadar çalışıp üzerine gündüz de yapmam gereken görüşmeler olunca çok az uyumuştum. O akşam da kanepeye uzanmış, elimdeki çeviri kitabına göz atıyordum. Yorgunluktan gözkapaklarımı açık tutamadım. Ne kadar uyudum bilemiyorum. Anlatacağım olay elbette benim uyumamla ilgili değil. Esas konu birinci kattaki Melahat Hanım’ın çığlığı sonrasında apartmanda yaşanması gereken hareketliliğin olmaması…
İnsanlar benim yataktan fırlamama neden olan sesi duymamış olamazlardı. Önce düpedüz apartmanda benden başka kimse yokmuş gibi düşündüm. Kanepeden fırlayıp hole çıktım ama gözlerim hâlâ kapanıyordu. Duvara çarpa çarpa kapının anahtarını çevirdim. Sadece anahtarı üzerinde tutmam yetmezmiş gibi üstüne bir de zincirlemiştim kapıyı. Beşinci katta olmam bir şeyi değiştirmezdi; ne de olsa hırsızlar her istedikleri yere girerlerdi. Alimallah boğazımı kesseler kimsecikler duymazdı burada... Kapıyı açmayı başardım. Apartman otomatiği kapıyı açmamla birlikte pat diye yandı. En üst katta oturuyorum. Hep apartman girişlerinde, boyası badanası dökülmüş yerlerde yaşadım daha önce. İyice romatizma sorunları yaşayınca yemin ettim, bir daha başka bir yere çıkarsam mutlaka üst katlarda olacak diye.
Bizim eski ev sahibi de gençten bir delikanlıydı.
“Kirayı artırmalısın abi,” dedi.
Ben de “Zaten iki yüz veriyorum; burası için çok bile,” dedim. Arkadaşça konuşuyoruz güya.
“İki yüz elli verirsen kal, yoksa çık abi. Havada karada ben burayı üç yüze veririm!” dedi. “Üç senedir burada çok uygun bir rakama oturuyorsun. Kirayı da bazen geciktirdin, bir şey demedim,” dedi.
Ben de “Tamam kardeş, bir haftaya yeni bir yer bulur çıkarım,” dedim.
Biraz bozuldum bu konuşma üzerine. Ev bulmak o kadar kolay değil. Günlerce sokak sokak gezdim. Girmediğim mahalle kalmadı. Boynum tutuldu pencerelere bakmaktan. Yaz günü tek başıma, elimde su şişesi, bilmediğim ne kadar muhit varsa hepsini keşfettim. Ara sokaklarda ne güzel eski konaklar varmış meğer. Bahçelerinde rengârenk çiçekler açmış, balkonlarından sardunyalar sarkıyor; o insanın içini kışkırtan kokularıyla yaşama isteği veriyorlar. Ara ara durup soluklandım. İhtiyarlarla kahvelerde oturdum. Sokaklarda çocukların ayağındaki topu çaldım, peşimde koşuştular. Gençliğimde yaptıklarımı yeniden yaşadım.
Senin neyine be adam top koşturmak? Akşam eve geldim, bir öksürme tuttu sormayın. Ciğerlerim yerinden fırlayacak her öksürmemde. Derken ateşim çıktı. İki gün öylece yataktan kalkamadım.
Bizim Murat geldi akşama yakın. Zile bastı. Kalkamıyorum ki gidip kapıyı açayım. Sesim çıkmıyor.
“Evde olduğunu biliyorum, çıkmamışsın,” dedi kapı önünden.
Sesi her zamanki gibi neşeli geliyor. Yeniden yerimden kalkmaya yeltendimse de yapamadım. O sırada sesi kesildi. Gitmiştir, dedim ben de. Meğer evin arka tarafındaki kapıyı kullanmak için dolaşmış bahçe duvarını. Balkon kapısı iyice eskimiş, ittiği gibi içeriye girdi. Birden odanın orta yerinde dikilince nasıl korktum anlatamam. O da yüzü benzi atmış biçimde birden beni yatakta görünce korkmuş.
“Öldün de burada çürümeye yüz tuttun diye endişelenmeye başlamıştım,” dedi. Bakkalın çırağı, abi sizinki iki gündür evden çıkmadı, demiş. O da içeride olduğumu anlamış. Neyse, beni öyle yatakta küçülmüş görünce sırtladığı gibi yakınlarda bulunan hastaneye götürdü. Röntgendi, filmdi derken bayıldık mı yüz yirmi lirayı? Adamın parası yok ki versin, ama gönlü çok zengin çocuktur. Üstüne bir çanta ilaç yazdı doktor. Eskiden beri sevmem ilaçları. Annemin masasının üzerinde her sabah ve her akşam içmesi gereken ilaçları olurdu. Bildiği halde sorardı, bunu şimdi mi içeceğim, diye. Birbirine benzeyen, renkleri başka, o ilaçları yutarken bir sabah onu ölü bulacağımı düşünürdüm. O ilaçlardan benim içmem gerektiğinde ağzımın içine içene sokardı parmaklarının ucunda tuttuğu ilacı. İçmeyeceğimden korkardı belki de.
Eczaneden çıkıp eve geldik. “Ben şimdi sana bir çorba yaparım, bir şeyciğin kalmaz abicik,” dedi Murat. Bol maydanozlu bir çorba pişirdi mutfakta.
Beşinci günün sonunda nihayet iyileştim.
Biz, beş kuşaktır Bozcaadalıyız. Babam kumarda her şeyini kaybedince kalkıp Çanakkale’ye yerleşmek zorunda kaldık annemlerle. Bunca yıldan sonra ani bir kararla baba memleketine dönmeyi düşündüğümü Murat’a söyledim.
“Olur abi, ben de gelirim seni zaman zaman görmeye,” dedi.
Birkaç gün sonra her şeyi kutulara koyup adaya geldik. Ada kıyıdan başlayarak öyle güzel bir bitki örtüsüyle sarılıydı ki çocukluğumdan beri unuttuğum ne kadar şey varsa hepsini anımsadım kısa bir an. Burada, kendime yeni bir dünya kuracaktım. Gözlerimiz pencerelerde ‘kiralık’ yazısı aramaya başladık. Kısa sürede adanın bir ucundan diğerine kadar yürüdük. Sonunda bu oturduğum evi bulduk. Birinci katta ‘kiralık daire’ yazıyordu. Pencerelerinde perde olduğundan emin olamadık ama çaldık zili. Yaşlıca bir kadın camdan uzattı başını.
“Kimi arıyorsunuz evladım?” dedi.
Murat, “Kiralık daire yazısını görmüştük onun için gelmiştik...” dedi.
“Bekleyin kapıyı açıyorum,” dedi kadıncağız.
O gün tanıştık dünya tatlısı Melahat Hanım’la. Gözleri pek iyi görmezmiş. Çocukluğunda güneşe bakamazmış. Ama inatla şişeleri kırar ve parçalarını tutup camın arkasından bakmaya çalışırmış. Ağaçlar camın arkasından gölgelik yerlerde duruyor gibi görünürmüş anlattığına göre. Murat’la bakıştık. “Böyle olur mu abicik?!” diye sordu. Dirseğine vurdum: “Kadın duyacak!” dedim alçak sesle.
Eve bakmamız için anahtarı bize verdi. En üst katta geniş bir balkonu vardı. İki büyük odası ve güzel bir mutfağı… Şehri tepeden gören bir semtti. Özellikle yaz akşamları buranın nefis olacağı üzerine konuştuk Murat’la. Beş dakika sonra merdivende bizi beklerken bulduk kadını. Kira konusunda onunla anlaşmamız zor olmadı. Yalnızlıktan çok sıkıldığını, çocuklarının yurt dışından üç senede bir yalnızca iki haftalığına geldiğini söyledi. Bu sırada ben, evinin içindeki eşyaları inceliyordum. Sanki daha yeni alınmış hissi veren koltuklarının arasında, büyük saksılardan sarmaşıklar yükseliyor, odayı dört dönüyordu. Dördüncü köşenin sonundaki ucuysa, aşağıya doğru sarkıyor, yeniden saksısına dönecekmiş gibi bir izlenim veriyordu. Çevreyi incelemeyi sürdürürken bizim için hazırladığı, içinde buz parçaları olan oraleti içmiştik. Melahat Hanım yalnızlığını bozacak her şeye açıktı. Oraya taşındıktan sonra, iki günde bir mutlaka kapısını çalıp hatırını sordum. Ben kapısını çalmasam bile o pencereden dışarı bakarken karşılaşırdık, gülümserdi oğlunu görmüş gibi. Apartmanda yaşayanlardan bir de Salim Bey vardı, ara sıra sohbet ettiğim. Öğretmen emeklisi candan birisidir. Bahçedeki çiçeklerle oyalanır çoğu zaman. Sevgiyle kurumuş dalları, yaprakları koparır çiçeklerden.
Öyle kolay sinirlenen biri değilimdir. Yataktan fırladığım gibi alt kata inince biraz panik yapmış olabilirim, kabul. Durduk yere niye bağırıp çağırayım insanlara canım. Melahat Hanım’ın çığlığını iki üç dakika evvel duymuş olmalıydım en çok. Ayakkabılarımı giyemedim o telaşla. Kadıncağızın kapısı açıktı. İçerisi karanlık. Kapıyı elimle hafifçe ittirdim. İçeriden ses gelmiyordu. Tam o sırada apartman otomatiği pat diye söndü. Elim o karanlıkta Melahat Hanım’ın duvarındaki lambayı aradı. Karanlıkta bir köre dönüştüm. Bulup yaktım lambayı. Dedim ya, arada bir gelirdim yanına. Her zaman oturduğu odaya baktım. Birkaç koltuğun üzerinde beyaz çarşaflar vardı. Daha önce bu çarşafları gördüğümü hatırlamıyordum. Yatak odasına baktım hemen sonra. Balkona da baktım, orada da değildi. Yaşlı kadıncağız uçmadı ya? Başına bir iş gelmiş olabileceği hususunda daha çok endişelendim o vakit. Yan dairenin zilini çalmak üzere kapıdan adımımı atmıştım ki iç çamaşırlarıyla Ahmet Bey açtı kapıyı. Ne yapıyorsun bu saatte burada der gibi yüzüme baktı. Bir şeyler de söyledi sonra, ama benim endişem onun söylediklerini bastırıyordu. Yaşlı kadının sesini duyduğumu, yardıma ihtiyacı olabileceğini düşündüğümü filan söyledim.
“Git işine, delirdin mi be adam, gece gece belanı arama!”
“Siz ne bencil adamlarsınız, yan dairenizde kadın kaçırılıyor, kadının sesini ben duyuyorum beşinci kattan. Sizi uykunuzdan uyandırdığımı söyleyip bana deli muamelesi yapıyorsunuz!” dedim.
“… Ahmet Bey bunun üzerine yaşlı kadının iki ay kadar önce öldüğünü, bağırmasının mümkün olmadığını, Bahçecik Mezarlığı’na gömüldüğünü söylediği sırada boğazına sarıldım. Aramızda biraz arbede yaşanmış olacak ki, sonradan fark ettiğimde onun gözünde ve suratının belli noktalarında şişlikler vardı. Benim ise ne halde olduğumu bilmiyordum, ama yüzümde bir yanma hissediyordum. Kavgayı duyan üst kattaki komşular gelip bizi ayırdı. Sonra da kendimi burada buldum Komiser Bey,” dedim.
Komiser, iyi olmadığımı düşünmüş olacak ki karşımdaki koltukta düşünceli oturuyordu. Sanki o değil de koltukta Hulusi Kentmen varmış ve bıyıklarının uçlarını buruyormuş gibi hissettim bir an. Bıyıklarının altında dudakları bir homurtuyla açılıp bir şeyler söyledi.
“Evden bir şey de çalınmadığına göre, şikâyetçi olmazsanız daha iyi olacak,” dedi.
Yan dairedeki Ahmet Bey benim tıkırtılarımı duyunca kapıyı açmış. Hırsız girmiştir daireye, diye düşünmüş. Beni karşısında öyle görünce şaşırmış tabii. Ben hırsızlık olayını duyunca daha çok sinirlenip üzerine yürüdüm. O esnada Murat, karakola gelip olan biteni öğrenmek istemiş. Genç memurlar da pek bir şey söylemeyince Komiser Bey’in odasına ansızın dalmış. Arkasından iki memur… Komiser onu görünce ‘Sen de kimsin be adam!’ der gibi bakındı.
“Özür dilerim Komserim, abicik ilaçlarını almayınca her şeyi unutur. Unutma hastalığı var,” dedi. Belleğimin giderek zayıfladığından, bunun nasıl ortaya çıktığından bahsetti. “Yarın siz, burada olan konuşmaları sorsanız, hatırlamayacak inanın.”
Belleğimin zayıf olması ya da hiçbir şeyi hatırlamayacak olmamla ilgilenmiyordum o anda: “Komiser Bey, ben Melahat Hanım’ın evini soymaya girmedim! Hırsız değilim!” deyip duruyordum.
Apartman sakinleri şikâyetçi olmadılar da oradan çıkıp buraya geldik. Komiser, “Kaç senedir bu adada görev yaparım böyle şey görmedim hayatımda,” diye söylendi durdu arkamızdan.
Olayın olduğu gece, Melahat Hanım’ın kırkı çıkmış. Öldüğünü, onu evde benim bulduğumu, cenazesinde tabutunu mezara taşıyanlardan birinin ben olduğumu, annemin ölümünde bile bu kadar çok ağlamadığımı Murat hatırlattı bana.
19 Eylül 2010 Pazar
Uzaklık Cehennemi-Serkan Türk
Bütün gece rüzgârın sesini duydum. İleride bir yerde, büyük ağaçların arasından eğilip geçiyor ve hemen şurada göreceğiniz taşlığın orada duruyor sanki. Taşlar, yaşlı insanlar gibi her şeyi bilip susuyor. Kırmızı ağaçlar yine görünüyor baharla birlikte aralarında. Uzaktan görsem bile tanırım bu ağaçları yapraklarından. Sonra, buğday başaklarına benzer bir görüntü gözlerimin önünde. Öyle inanılmaz bir yeşil. Serinlik duygusunu hissediyorum o yeşille birlikte. Sağa sola doğru yatıyor başaklar. Arasından yavaşça geçiyorum uzun otların. Gökyüzü aydınlık mı, farkında değilim. Gece mi yoksa? Onu da bilemiyorum. Yalnızca uzun otlara sürtünerek geçiyorum. Orada bir yerlerdesin. Sana doğru mu ilerliyorum? Kaç gün olmuş yüzünü görmeyeli. Elli bir gün, diyor içimdeki o küskün ses. Elli bir. Bunca zaman nasıl seni aramaz. Nasıl görmeden durabilir seni. Mutlaka gizlice neler yaptığını kontrol ediyordur. Hep aynı sokaktan geçiyorsun, aynı lokantada yemek yiyorsun. Otobüs durağının oradaki parkta bir yere sinmiş görüyordur mutlaka seni. Yoksa bunca söz yalan olabilir mi? Yalan işte, hepsini unuttu gördüğün gibi. En son ne zaman göğsüne başını yaslamıştın. İçeride biriken hıçkırıklar aniden çıkıverecek ortaya diye endişelenmiştin içten içe. Gözlerini yummuş ve sadece o an olması gerekeni yaşamıştın. Sessizlik aranızdaki en tanıdık şeydi. Uzunca süre susuyor ve sonra bir türlü tamamlayamadığınız konuya geri dönüyordunuz.
Her şeyiyle onu kabullendiğini söylemenin bir işe yaramadığını öğrenmek mi üzüyor şimdi seni diye soruyorum kendime. Trenin kalkmasına az zaman var. Yan yana oturmuş başka yönlere bakıyoruz. Sözcüklerin anlamını yitirdiği bir zaman daha yaşanıyor. Birazdan o da trene binecek. Asla bir daha her şeyin aynı olmayacağından endişe duyuyor olmakla açıklanabilir mi bu durum? Oysa birlikte biniliyor trene. O evine gidecek. Kararıyor görüntü. Filmin sonuna geldik. Yaşadığımız her ânı bir filmin sahneleri gibi yorumluyorduk. Otlar diyordum ya, işte onların arasından ona doğru gidiyordum. Günlerce, sanki orada denizi ikiye ayırmış Musa gibi ilerliyordum. Her adımımda önümdeki su çekiliyordu. Sen daha uzaktaydın. Sana yaklaşmama çok vardı.
Pencerene baktım. Kapalıydı. Perdeleri sıkıca çekmiştin. İçeri güneş girsin istemiyordun. Bense her gece güneşliği de aralıyorum. Sabah güneş içeri herkesten önce giriyor. Çıplak bacağıma düşüyor ışığı. Bir süre sonra yüzüme vuruyor. Böyle zamanlarda mutlu oluyorum. Uyandığım ve gözlerinle karşılaştığım birkaç sabahı anımsıyorum böyle zamanlarda. Yattığım yerden biliyorum dışarıda güzel bir hava var. Gökyüzü sevdiğim kadar mavi. Bir şeylerin yeniden başlayabileceğini düşünüyorum. Sokakta beni karşında görsen ne düşünürdün sabah sabah? Elli bir gün olduğunu biliyor musun acaba? Hiç bana gelmeyi düşünmüş müydün? Bazı şeylerin yanıtını bilememek değil mi birlikte yaşatan. En büyük düş gücü acabalar. Ansızın hiç ummadığınız bir yerden çıkıveren gölgelerin insana yaşattığı heyecanı başka nasıl açıklayabilir insan.
Penceren, diyorum, kapalıydı. Özellikle o sokaktan geçmedim. Dolmuşa yaşlı bir kadın bindi. “Evladım, beni filanca sokakta bırakır mısın?” dedi. Şoför nedense “Ben o yöne gitmiyorum,” demedi. Saat on biri geçti. Belki iyilik yapacağı tuttu. Arka koltukta oturduğumu unuttu bir an. İtiraz etmedim geç kalacağım filan diye. Bütün gece şehrin ara sokaklarını birlikte gezsek de bir şey demeyecektim. Gitmek istediğim bir yer yoktu sonuçta. Her şeyin sana çıktığı bu şehirden kaçmak mümkün değildi. Kaçmadım. Alıştım bu duyguyla yaşamaya. Yaşlı kadın evinin birkaç bina uzağında indi. Bu gece seninle karşılaşmamı isteyen bir melek olmalı bu kadın dedim kendime.
Hayır, seni göremedim. Işığın sönüktü. Orada inip zilini çalabilir miydim? Otların arasından geçtiğim gecede olduğu gibi bunu yapmamak için kendimi zorladım. “Madem bu kadar çok istiyorsun onu görmeyi, neden yapmıyorsun?” dedi içimdeki ses. Sus, dedim ona. Kapa çeneni! O esnada balkon kapısını açık bırakmışım, rüzgârdan çarptı. Üşenmeme rağmen kalktım kapısını kapadım. Karşı tepelerde her şey yeşermişti. Orada da kırmızı ağaçları görebiliyordum. Balkonumdaki çiçeklerden birkaçı susuzluktan ya da soğuktan kurumuştu. “Günlerdir neye bakıyorsun sen, çiçekleri kurutacak kadar geçmişsin kendinden,” dedi içimdeki ses bana. Ayçiçekleri gibi güneşe yüzümü döndüm. Onun dışında bir şey göremeyecek kadar körüm dedim.
“Geçen bahar hiç böyle değildin,” diye devam edecek oldu ses. Geçen bahar her şeyin başka olması için çok çaba harcadım. Gözümün önünde olmandan inanılmaz bir mutluluk duydum. Yeni bir eve taşınmıştım. Başka sokaklara bakıyordum artık seninle. Kıyı boyunca yürüyorduk. Dağlara bakıyorduk. Torosların yükseklerinde henüz kar erimemişti. Bir şeye bakmanın en güzel haliydi yüzün, hep karşımdaydı.
Kalın bir kitabı okumaya başlamıştım seninle. En heyecanlı sayfalarında olmalıydım hikâyenin. Bir sayfayı bitiriyor, diğer sayfaya geçeceğim an heyecanlanıyordum. Sonra öyle bir an geliyor ki kötülük sızıyordu hikâyeye. Kılıçlarımızı çekmiş, bekliyorduk. Düşman askerleri dağın yamacından koşarak üzerimize doğru geliyordu. Her yönden geliyorlardı. Bize kaçacak yer bırakmıyorlardı. Ağızlarından salyalar akıyordu. Öyle yüksek sesle bağırıyorlardı ki sağır olmamak için biz de onların üzerine üzerine koşuyor ve bağırıyorduk. Sonra demirin sesi… Kılıçların çarpışması. Kim kimi öldürüyordu? Neden yapıyorduk bunu birbirimize? O soğuk demiri en derinine kadar sokuyordum. Acıtıyordum o sevdiğim tenini. Gözlerinde umutsuz bir bakış beliriyordu. Sonra aniden elindeki kılıcı hatırlıyor ve saplıyordun onu bana. Sırtımdan çıkıyordu diğer ucu. Sonraki sahnede hepimiz dört bir yanda uzanmış yatıyoruz. Ölü müyüz? Değiliz sanırım. Gözlerimiz açık. Gökyüzünde siyah bulutların arasından görülen mavilik… Yağmur yağacak ve her şey eskisi gibi olacak diye geçiriyorum içimden. O sırada sen nerede yatıyorsun? Sonsuza kadar orada uyuyacağımı sanıyorum. Beni öldürenler arasında yüzün belirecek. Kaldırıp bir çukura atacaksınız beni. Öyle olmuyor. Sonsuza kadar kendi cehennemimi yaratıyorum. ‘Uzaklık cehennemi’ diyorum adına. Her gün biraz daha yakıyorum kendimi. Anılarsa her geçen gün daha çok belirginleşiyor. Çiviyle yazıyorlar anıları derime. Denizin ortasına kadar ilerleyip orada kalmış bir Musa kadar inançla bakıyordum yaşantımıza. Suların beni yavaş yavaş kapadığından habersiz kanıyordum.
hece öykü 40.sayıda yer almıştır.
Her şeyiyle onu kabullendiğini söylemenin bir işe yaramadığını öğrenmek mi üzüyor şimdi seni diye soruyorum kendime. Trenin kalkmasına az zaman var. Yan yana oturmuş başka yönlere bakıyoruz. Sözcüklerin anlamını yitirdiği bir zaman daha yaşanıyor. Birazdan o da trene binecek. Asla bir daha her şeyin aynı olmayacağından endişe duyuyor olmakla açıklanabilir mi bu durum? Oysa birlikte biniliyor trene. O evine gidecek. Kararıyor görüntü. Filmin sonuna geldik. Yaşadığımız her ânı bir filmin sahneleri gibi yorumluyorduk. Otlar diyordum ya, işte onların arasından ona doğru gidiyordum. Günlerce, sanki orada denizi ikiye ayırmış Musa gibi ilerliyordum. Her adımımda önümdeki su çekiliyordu. Sen daha uzaktaydın. Sana yaklaşmama çok vardı.
Pencerene baktım. Kapalıydı. Perdeleri sıkıca çekmiştin. İçeri güneş girsin istemiyordun. Bense her gece güneşliği de aralıyorum. Sabah güneş içeri herkesten önce giriyor. Çıplak bacağıma düşüyor ışığı. Bir süre sonra yüzüme vuruyor. Böyle zamanlarda mutlu oluyorum. Uyandığım ve gözlerinle karşılaştığım birkaç sabahı anımsıyorum böyle zamanlarda. Yattığım yerden biliyorum dışarıda güzel bir hava var. Gökyüzü sevdiğim kadar mavi. Bir şeylerin yeniden başlayabileceğini düşünüyorum. Sokakta beni karşında görsen ne düşünürdün sabah sabah? Elli bir gün olduğunu biliyor musun acaba? Hiç bana gelmeyi düşünmüş müydün? Bazı şeylerin yanıtını bilememek değil mi birlikte yaşatan. En büyük düş gücü acabalar. Ansızın hiç ummadığınız bir yerden çıkıveren gölgelerin insana yaşattığı heyecanı başka nasıl açıklayabilir insan.
Penceren, diyorum, kapalıydı. Özellikle o sokaktan geçmedim. Dolmuşa yaşlı bir kadın bindi. “Evladım, beni filanca sokakta bırakır mısın?” dedi. Şoför nedense “Ben o yöne gitmiyorum,” demedi. Saat on biri geçti. Belki iyilik yapacağı tuttu. Arka koltukta oturduğumu unuttu bir an. İtiraz etmedim geç kalacağım filan diye. Bütün gece şehrin ara sokaklarını birlikte gezsek de bir şey demeyecektim. Gitmek istediğim bir yer yoktu sonuçta. Her şeyin sana çıktığı bu şehirden kaçmak mümkün değildi. Kaçmadım. Alıştım bu duyguyla yaşamaya. Yaşlı kadın evinin birkaç bina uzağında indi. Bu gece seninle karşılaşmamı isteyen bir melek olmalı bu kadın dedim kendime.
Hayır, seni göremedim. Işığın sönüktü. Orada inip zilini çalabilir miydim? Otların arasından geçtiğim gecede olduğu gibi bunu yapmamak için kendimi zorladım. “Madem bu kadar çok istiyorsun onu görmeyi, neden yapmıyorsun?” dedi içimdeki ses. Sus, dedim ona. Kapa çeneni! O esnada balkon kapısını açık bırakmışım, rüzgârdan çarptı. Üşenmeme rağmen kalktım kapısını kapadım. Karşı tepelerde her şey yeşermişti. Orada da kırmızı ağaçları görebiliyordum. Balkonumdaki çiçeklerden birkaçı susuzluktan ya da soğuktan kurumuştu. “Günlerdir neye bakıyorsun sen, çiçekleri kurutacak kadar geçmişsin kendinden,” dedi içimdeki ses bana. Ayçiçekleri gibi güneşe yüzümü döndüm. Onun dışında bir şey göremeyecek kadar körüm dedim.
“Geçen bahar hiç böyle değildin,” diye devam edecek oldu ses. Geçen bahar her şeyin başka olması için çok çaba harcadım. Gözümün önünde olmandan inanılmaz bir mutluluk duydum. Yeni bir eve taşınmıştım. Başka sokaklara bakıyordum artık seninle. Kıyı boyunca yürüyorduk. Dağlara bakıyorduk. Torosların yükseklerinde henüz kar erimemişti. Bir şeye bakmanın en güzel haliydi yüzün, hep karşımdaydı.
Kalın bir kitabı okumaya başlamıştım seninle. En heyecanlı sayfalarında olmalıydım hikâyenin. Bir sayfayı bitiriyor, diğer sayfaya geçeceğim an heyecanlanıyordum. Sonra öyle bir an geliyor ki kötülük sızıyordu hikâyeye. Kılıçlarımızı çekmiş, bekliyorduk. Düşman askerleri dağın yamacından koşarak üzerimize doğru geliyordu. Her yönden geliyorlardı. Bize kaçacak yer bırakmıyorlardı. Ağızlarından salyalar akıyordu. Öyle yüksek sesle bağırıyorlardı ki sağır olmamak için biz de onların üzerine üzerine koşuyor ve bağırıyorduk. Sonra demirin sesi… Kılıçların çarpışması. Kim kimi öldürüyordu? Neden yapıyorduk bunu birbirimize? O soğuk demiri en derinine kadar sokuyordum. Acıtıyordum o sevdiğim tenini. Gözlerinde umutsuz bir bakış beliriyordu. Sonra aniden elindeki kılıcı hatırlıyor ve saplıyordun onu bana. Sırtımdan çıkıyordu diğer ucu. Sonraki sahnede hepimiz dört bir yanda uzanmış yatıyoruz. Ölü müyüz? Değiliz sanırım. Gözlerimiz açık. Gökyüzünde siyah bulutların arasından görülen mavilik… Yağmur yağacak ve her şey eskisi gibi olacak diye geçiriyorum içimden. O sırada sen nerede yatıyorsun? Sonsuza kadar orada uyuyacağımı sanıyorum. Beni öldürenler arasında yüzün belirecek. Kaldırıp bir çukura atacaksınız beni. Öyle olmuyor. Sonsuza kadar kendi cehennemimi yaratıyorum. ‘Uzaklık cehennemi’ diyorum adına. Her gün biraz daha yakıyorum kendimi. Anılarsa her geçen gün daha çok belirginleşiyor. Çiviyle yazıyorlar anıları derime. Denizin ortasına kadar ilerleyip orada kalmış bir Musa kadar inançla bakıyordum yaşantımıza. Suların beni yavaş yavaş kapadığından habersiz kanıyordum.
hece öykü 40.sayıda yer almıştır.
Yalnızlığın Göğsü-Serkan Türk
insanlar baksın, tepeyi de şuracığa
kondurmuşlar yalnızlığın göğsüne
benim sırtım kime dönük,
tanrı bilir, o değil mi içime dolduran ağaçları
susayan nehirleri kalbimden geçiren
ben mi bir mağara ağzındayım
yoksa bir mağara mı bakıyor
açmış göğe ağzını kuşları yutuyor
ordaydı gök, çam ağaçları, yoksulluk
canı çıksın terk edenlerin, diyen
söylenen ordaydı taşların arasında
çıplak bir dal gibi salınan boşlukta
tanrı’nın günü varla yok arası
sırtında çağla ağaçlarının bittiği tepe,
gök de ordaydı, başımızın hemen üstünde
o çayırların içinde uzanmışken eski bir ot gibi
yalancı postacılar geçiyordu gözlerimden
insanlar çıksındı insindi tepeyi de şuracığa
kondurmuşlar yalnızlığın göğsüne
Serkan Türk
yeniyazı dergisinde yer almıştır.
kondurmuşlar yalnızlığın göğsüne
benim sırtım kime dönük,
tanrı bilir, o değil mi içime dolduran ağaçları
susayan nehirleri kalbimden geçiren
ben mi bir mağara ağzındayım
yoksa bir mağara mı bakıyor
açmış göğe ağzını kuşları yutuyor
ordaydı gök, çam ağaçları, yoksulluk
canı çıksın terk edenlerin, diyen
söylenen ordaydı taşların arasında
çıplak bir dal gibi salınan boşlukta
tanrı’nın günü varla yok arası
sırtında çağla ağaçlarının bittiği tepe,
gök de ordaydı, başımızın hemen üstünde
o çayırların içinde uzanmışken eski bir ot gibi
yalancı postacılar geçiyordu gözlerimden
insanlar çıksındı insindi tepeyi de şuracığa
kondurmuşlar yalnızlığın göğsüne
Serkan Türk
yeniyazı dergisinde yer almıştır.
Karıncalar-Serkan Türk
bu gece de yalnız uyuyacak
ayaklarımda sallanan rüzgâr
karışacak ayın gölgesi dal sesine
ışığı sönecek o evin
saatin tıkırtısına takacağım
sabahlar zor olacak bazı zamanlarda
battaniyemi çekecek aydınlık üzerimden
göğsüm alçalıp yükselirken
gün girecek içeri
kınından çıkmış güneş
kırarım kanatlarımı uçmam bir daha yalnızlığa
sana geldim ıslak kalabalık orman ağzında
hepsi bir dolu marangoz karınca,
çürümüş dalları çekiyorlar ölü ağaçlara
şeker tozlarından yolları
çocukluğumdan aklımda
acısı da içinde insanın mutluluğu da
sana geldim,
yalnız senin bahçenin çiçekleri kokar bana
Serkan Türk
muaf dergisinde yer almıştır.
ayaklarımda sallanan rüzgâr
karışacak ayın gölgesi dal sesine
ışığı sönecek o evin
saatin tıkırtısına takacağım
sabahlar zor olacak bazı zamanlarda
battaniyemi çekecek aydınlık üzerimden
göğsüm alçalıp yükselirken
gün girecek içeri
kınından çıkmış güneş
kırarım kanatlarımı uçmam bir daha yalnızlığa
sana geldim ıslak kalabalık orman ağzında
hepsi bir dolu marangoz karınca,
çürümüş dalları çekiyorlar ölü ağaçlara
şeker tozlarından yolları
çocukluğumdan aklımda
acısı da içinde insanın mutluluğu da
sana geldim,
yalnız senin bahçenin çiçekleri kokar bana
Serkan Türk
muaf dergisinde yer almıştır.
15 Eylül 2010 Çarşamba
Geçen Kış-Serkan Türk
Geçen Kış
babamı bahçeye gömdük geçen kış
en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim
tepeleri göstererek arkadaşlarına
öyle birden bire uçtu
kuşlarımdı, yolunmuştu göğüm
alçaktı, tavandı ve yalnızlıktı sonra
gökkuşağı yağmurundu
açılmış bir zarftı sözün saflığı: ölüm
iki kiraz da güzelleştirebilirdi
yetinmekti kurtaran bizi yalnızlıktan
çok ağlama diyordum kendime
sen de çok ağlama boşalttığın odalarda
o gün içimi nereye bıraktım
yıkasınlar götürsünler bütün gölgelikleri
her yerde aynı zamansızlık
dökülür perdeler akşamlara
babamı bahçeye gömdük geçen kış
en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim
ağlayan soran arkadaşlarına
Serkan Türk
Türk Edebiyatı dergisinin ekim 2009 sayısında yer almıştır.
babamı bahçeye gömdük geçen kış
en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim
tepeleri göstererek arkadaşlarına
öyle birden bire uçtu
kuşlarımdı, yolunmuştu göğüm
alçaktı, tavandı ve yalnızlıktı sonra
gökkuşağı yağmurundu
açılmış bir zarftı sözün saflığı: ölüm
iki kiraz da güzelleştirebilirdi
yetinmekti kurtaran bizi yalnızlıktan
çok ağlama diyordum kendime
sen de çok ağlama boşalttığın odalarda
o gün içimi nereye bıraktım
yıkasınlar götürsünler bütün gölgelikleri
her yerde aynı zamansızlık
dökülür perdeler akşamlara
babamı bahçeye gömdük geçen kış
en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim
ağlayan soran arkadaşlarına
Serkan Türk
Türk Edebiyatı dergisinin ekim 2009 sayısında yer almıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Başka Bir Ülke’de, Katya’nın Yazı Serkan TÜRK Elinizin altında evirip çevirip bir kenara koyduğunuz sayısız kitap orada masanın üstünde, raf...