7 Temmuz 2020 Salı

Yunus Çinçin yazdı: Ausgang: Çıkış Yollarını Aydınlatan Bir Roman

"ne istiyordum hayattan

bunu soruyorum kendime zamanlı zamansız
geçmişi canlandıran sihirbazsın
diyor bana tanımadığınız biri
elimde bir film makinesi
ne düşüyorsa gönlümden
onu buluyorum görüntüde
birbirine doğru koşan iki kişiyi
bazı anlar bazı yaşları bekliyor doğrusu"
                   

Serkan Türk’ün “Ausgang” adlı kitabı; özgün ve yaratıcı kurgusuyla, şiirsel dili ve anlatımıyla, alışılmışın sınırlarını zorlayan anlatım tekniğiyle, ele alınan konuların çeşitliliğiyle, tarihle ilgili verilen bilgilerle, bahsi geçen yazarlar, şairler, filmler ve şarkılarla, ülke ve dünya meselelerine duyarlı yaklaşımıyla oldukça başarılı bir ilk roman.

Türk, Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan romanı “Ausgang”da işlediği konuları; suya atılan taşın suda yarattığı halkalar gibi birbirini takip eden ve etkileyen, merkezinde insanlık ve dünyanın olduğu, yerelden evrensele; bireyden topluma genişleyen halkalar gibi birbirini kapsayıp bütünleyecek şekilde ele alıyor. Romanın etkisi, bir merkezden çıkıp büyüyen halkalar gibi okundukça artıyor ve okuru her boyutuyla sarıp sarmalıyor.
Arkeolog Hami Pazarlı ve Fransız sevgilisi, Hami Pazarlı'nın annesi ve babası; Onnik Efendi ve sevgilisi Hranuş; kör, küçük kız Nahrin; fotoğrafçının kızı Karin; Sıdıka ve eşi İsmet, Sıdıka'nın annesi ve babası; Hacer ve babası; Azize ve kocası; müzisyen gençler; Hami Pazarlı’nın Bütünanne’si ve büyükbabası, Bulgaristan göçmeni Hasan; 6-7 Eylül Olayları’na karışmış İbrahim; yaralı köpek, Hami Pazarlı’nın örümceği, yavru köpek, yedi yüz yıllık zeytin ağacı, şehirler, sınırlar, evler, tarihi mekânlar, ada, deniz romanda bir bütünün parçaları gibi, ülkemizin çok kültürlülüğünü, doğanın, hayatın çok renkliliğini, çok sesliliğini yansıtıyorlar.
Romanda, yolları kesişen tüm kahramanlar; İbn-i Haldun'un "Coğrafya kaderdir." sözünü doğrularcasına, aynı coğrafyanın farklı bölgelerinde ve farklı zamanlarda yaşadıkları zorluklara, sıkıntılara, kayıplara, travmalara rağmen bir çıkış yolu bulmaya, umudu yeşertmeye, insan kalmaya çalışıyorlar. Bizler de okur olarak yazarın romanında anlattığı insan hikâyeleriyle, kahramanların yaşadıklarıyla, yüzleştikleriyle bir yapbozu tamamlar gibi; insanın, insanlığın ve dünyanın içinde bulunduğu durumu derinlemesine anlıyor ve kitap bittiğinde insana, insanlığa, dünyaya ait büyük resmi görüp insanlık için çıkışın ne olduğunu seziyoruz.
Ausgang, Serkan Türk’ün yazımın başına aldığım şiiriyle başlayıp kahramanın İstanbul’dan, iki yıl önce geldiği Gökçeada’ya (İmroz) tekrar gelişi, adada daha önce de kaldığı otele yerleşmesi, adada geçirdiği süre içerisinde hem adadaki yaşantısını hem de geçmişte yaşadıklarını ikinci tekil kişi ağzından anlatmasıyla devam ediyor.
İsmi romanda sadece bir yerde geçen kahramanın anlattıklarını okurken geçmişinde ve benliğinde yaptığı kazılara eşlik ediyoruz. Hami Pazarlı, bir yandan yeniden geldiği adada Fransız sevgilisiyle iki yıl önce yaşadıklarını hatırlarken bir yandan da adanın doğasına, tarihi dokusuna ilişkin bilgi ve gözlemlerini; doğadaki canlılarla ilişkisini anılar eşliğinde, şiirsel bir dille anlatıyor.
“Bu adayı seviyorum. asırlar önce bu adada sadece bir hayvan türü yaşarmış, biliyor muydun? Yalnız hayvanların yaşadığı bu kocaman ada, o zaman dünyanın en uygar yerlerinden biriydi muhtemelen. İnsan ehlileştirdiğini sanıyor dünyayı.”(s.14)
Hami Pazarlı, adada gezip zaman zaman geçmiş günleri hatırlayıp kendiyle ve yaşadıklarıyla yüzleşirken bir yandan yanında getirdiği günlüğü okur. Hami Pazarlı, köksüz bir nilüfere benzettiği Onnik Efendi’nin günlüğünü okudukça onun hakkında daha fazla fikir sahibi olur. Onnik Efendi, genç adamın yaşamının bir parçası haline gelir.  
“Kim bilir belki de yazıya dökülmüş bir yaşamda bulurdun kaderinin panzehirini.” (s.30)
 Hami Pazarlı, kaldığı otelde kahvaltı ederken bir televizyon kanalındaki gündüz programında, programa katılan Hacer’in hayat hikâyesini dinler. Katıldığı programda anlattıklarıyla Hacer de romana dâhil olur.
“Yoksulun fukranın yeri bellidir. En aşağı işleri yaparlar. Orada çakılı kalırlar. Çıkış yolunu bulmakta zorlanırlar. Babam belki de çıkış yolunu bulamadı da ondan gelemedi dedim anneme. Almancasını buldum Sevgi’nin sözlüğünde. Ausgang.” (s.32)
Hami Pazarlı, Onnik Efendi, Hacer ve romanın diğer kahramanları, yaşadıkları ve tanıklık ettikleri olaylarla ülkemizin ve dünyanın yakın tarihinin bir panoramasını sunarlar bizlere.  Çok katmanlı bir roman olan Ausgang’da; “savaş, siyaset, toplumsal şiddet, bireysel silahlanma, terör, asimilasyon, spordaki şiddet, etnik milliyetçilik, anadil, linç kültürü, kadına şiddet, çevre kirliliği, hayvan katliamları, nesli tükenen hayvanlar, ormanların yok edilmesi, çarpık kentleşme, tarihi dokuların tahrip edilmesi, toplumsal ve kültürel yozlaşma, faili meçhul cinayetler” gibi pek çok sorun kahramanların yaşadıkları olaylar eşliğinde ele alınır.
“İster sarılar kazansın, ister yeşiller, hepsi bir bütün renge bürüyemiyorlar bu yurdu. Bu ülke her dönem kendi zencisini yaratmakta pek mahir.”(s.37)
“Binaları yıkıyor, arsaları açıyorlar. Ağaçları yerinden   söküyorlar. Bunca mazi, harabelerin altında kalıyor, yazık.”(s.42)
“Bu sokaklarda bir süre sonra yükselecek binalar, her yeri değiştirecek. Bir yerin yerlisi olmak, tarih; bir yerin yabancısına dönüşmek, zorunluluk olacak. Şimdi makineler yapıyor bu büyük değişimi. Önceden savaşlarla iktidarlar yapardı aynı işi. Yeryüzü   büyük süngüler görmüş bu yüzden. Doğdukları yerde ölemeyenlerin hep bir gözü açık olsa gerek.”(s.42-43)
“Doymak bilmeyen toprak, sulandıkça sulandı da bitmedi kan isteği. Ateşkes kalıcı olur umarım. Şunun şurasında kaç yıl önceydi oysa, isteyen istediği gibi geçip gidiyordu ülkeden ülkeye. Şimdi hepimiz bir kafesin içinde kanat çırpıyoruz.” (s.64)
Romanda sadece yaşama dair olumsuzluklar anlatılmaz. Hami Pazarlı’yla Fransız sevgilisi arasındaki aşk, iç burkan ve yürek dağlayan bir seyir izlese de Hami Pazarlı’nın sevgilisine sadakati içimizi ısıtır, aşka ve insana dair umutlarımızı yeşertir. Yine Onnik Efendi’nin sevgilisi Hranuş’a duyduğu aşk bir vefa örneği olarak romandaki yerini alır ve kalplerimizi yumuşatır.
Romandaki güzellikler aşkla sınırlı kalmaz. Hacer, yaşadığı her türlü olumsuzluğa rağmen umudunu yitirmez ve babasına ulaşmaya,  bulamadığını düşündüğü çıkış yolunu ona göstermeye çalışır. Sıdıka ve ailesinin, yaşadığı büyük travmadan sonra Onnik Efendiyi sahiplenmeleri, onun fiziksel ve ruhsal yaralarını sarmaları ve Onnik Efendiyle Sıdıka’nın dost olmaları insanımıza güvenimizi tazeler.
 “6-7 Eylül Olayları”na katılıp insanları darp eden İbrahim’in yaralı bir köpeği ölümden kurtarıp geçmişte yaptıklarından pişman olduğunu belirtmesi; Hami Pazarlı’nın yedi yüzyıllık zeytin ağacıyla bağ kurması; Onnik Efendi’nin kapısına bırakılan köpek yavrusunu koruyup kollaması, sevgiyi, merhameti, cana saygıyı, empatiyi bizlere yeniden hatırlatır.
Romanda, Hami Pazarlı’nın sen diliyle konuşturulması gibi edebi metinlerde pek alışık olmadığımız bir anlatımı başarıyla gerçekleştirmiş yazar. Bunun yanında, Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan “Uyurgezer Bir Gölge” adlı öykü kitabındaki “Köpek” adlı öyküsünü ve şiir kitaplarından bazı şiirleri eserine alarak postmodern anlatı tekniklerinden metinlerarasılığı ustaca kullanmış. Yazar, romanında anlattığı konulara uygun ve bazıları kendi şiirlerinden alınan etkileyici epigraflar, alıntılar kullanarak romanının içeriğini daha da zenginleştirmiş.
“Parka gittiğim vakit
Sorardım ağaçların hatırını.”
                                Muzaffer Tayyip Uslu
 “sen sarıl diye gelinir dünyaya
boynunu bükük bırakmam çiçeklerin.”
                                                      Serkan Türk
“Kalbin arzuladığı yere giden bütün yollar uzundur.”
                                                               Joseph Conrad
 “balkonlar evlerin kirpikleri değil mi
zaman zaman açılıp kapanan sokağa
yine de gözlerini severim evlerin
bir pencere ne çok yalnızlıktır aslında”
                                         Serkan Türk
“Ölüm; kapının önünde ne çok ayakkabı!”
                                                                Kadir Aydemir
“Şehrin en güzel manzarasına /mezarlar bakar sevgilim,”
                                                                        Onur Şahin
Serkan Türk, romanında her ne kadar ülkemizde ve dünyada yaşanan olumsuzluklardan söz etse de Mevlana’nın Mesnevi’sindeki bir hikâyede bahsi geçen istiridyenin içine giren ve kendisini rahatsız eden bir kum tanesini inciye dönüştürmesi gibi,  olumsuzlukları olumluya, çirkinlikleri güzelliğe dönüştürmeyi ustaca başarıyor. Hami Pazarlı, Onnik Efendi’nin yaşadığı her türlü olumsuzluğa, acıya rağmen içinde büyüttüğü umudu ve yaşama sevincini daha da yeşertmek üzere Onnik Efendi’den devralıyor.  Yazar Serkan Türk,   romanı  “ Ausgang”la umudumuzu; iyiye, doğruya, güzele olan inancımızı tazeleyerek bizlere çıkışı sezdiriyor.
Çok zengin bir içeriğe sahip olan, şiir tadında okunan bu güzel romanı okumanızı tavsiye ederek yazımı Türk’ün romanının sonuna eklediği güzel şiiriyle bitiriyorum.
"Ne buluyordum hayatta
gam keder biraz ömrün perişanlığını
atlar dağ başlarından ovalara
demek isterdim kuş sürüleri bahçelerde
binalar hep binalar betondu hapishanemiz
hepsi muamma bu beklemelerin
koşan bacaklar yürüyen bacaklar kırılan bacaklar
yorulan gönlümüz kalacak aklımızda
biraz da geleceğin iskeletidir hüzün"

Serkan Türk, Ausgang, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul, 2020




12 Mayıs 2020 Salı

Ausgang'a Dair

“Yazı seviyorum. Belki biraz da güzü. Doğanın, cesaretini kazanıp her şeyin örtüsünü yenilemesini. Yeşilin, pembenin, morun, beyazın birbirine karışmasını. Belki de benim cesedim, bu renklerden birine dönüştürecek üzerimde büyüyen otları. Yaşlanırken bunları da düşünüyor insan. Solgunlaşan yanak derisinin pembeliğini toprağa vereceğini.”
Almancasını buldum Sevgi’nin sözlüğünde. Ausgang.
Bir diğer adıyla “Çıkış” demekmiş.
İnsanlar tarafından önemsiz görülen Onnik Efendi’nin yine insanlar tarafına bir şey ifade etmeyen günlüğü valizinden çıktığında hikaye sizi farklı coğrafyalara, yeni insanlara, şehirlere, acıya, sevince ve hayata daha doğrusu hayatın olağan akışına bırakıyor.
“İnsan neden günlük yazar ki, diye soruyor içlerinden biri.
Kaç yaşında olursa olsun insan anlaşılmak istiyor. Bir anlayan bulamasa da hafızasını diri tutma ihtiyacı hissediyor.”

Romanın ilk anlatıcısı Hami Pazarlı’nın günün birinde Onnik Efendi’nin günlüğünü bulmasıyla hikaye başlıyor aslında. Romanın diğer anlatıcısı ise geçmişe ve anılara karışmış Onnik Efendi’den başkası değil. Karakterin kendini bir adaya sürüklemesiyle hikâye devam ediyor. Kendi içinde verdiği iç hesaplaşmalar, geçmişi, şimdisi, yalnızlığı gibi pek çok şeyi düşünmesi için adayı bir sığınak bundan öte bir kaçış hatta “çıkış” olarak görüyor diyebiliriz.
Onnik Efendi’nin hikâyesi ise, “Zaman bize istediğimizi değil, istediğini verir” cümlesiyle eş değer. Coğrafya kaderdir, sözünü de keza Onnik Efendi bana yeniden hatırlatıyor. Yalnızlığın, unutulmuşluğun sembolüdür Onnik Efendi. Canı yanmasına rağmen içinde kötülük barındırmayan, yardımsever, haksızlığa uğrasa dahi kendi kendine merhem olan bir karakter. Sokakta, caddede herhangi bir yerde karşılaşmak, kendisine içten bir tebessüm bırakmak hatta elini dostça sıkmak istediğim bir beyefendi kendisi.

Geçmişe dönüşle birlikte şimdi’nin buluşması olmuş Ausgang. Trajik insan hikayelerini içinde saklıyor. İşinden kovulan, televizyona çıkan, sokaktaki insandan, hırsızlık yapana kadar pek çok insan hikâyesi barındırıyor. Bunun yanı sıra “sınır” “ülke” “dil” ve “zaman” kavramları gibi bizlere bu kavramları bir kez daha irdelememizi ve düşünmemizi sağlıyor. Zamanın insanları nasıl yoğurduğu, insanların acısını, geçmişini, sevincini, hüznü, savaşı, yarım kalan aşkı nasıl anıya dönüştürdüğünün hikâyesi. Bu yüzden kelimelerle oynayıp düşündüren, yüzleştiren ve görmediğimiz yüzlerini bize gösteren kalemleri her zaman seviyorum.
Ausgang, görünürde 190 sayfa olmanın ötesinde mütevazı ve sade diliyle içeriği yoğun bir kitap.


Bunun yanında bir de doğa var. Sayfaları çevirdiğinizde doğanın seslerini yanınızda hissedebilir, Serkan Türk’ün şiirsel dilini romanında da kaybetmediğini okurken anlayabilirsiniz. Harika bir pasaj,


“Küçük ırmak nereye akarsın?
Sana akarım.
Neler gördün yeryüzünde?
Taşlar gördüm. Her şeyi bilip susan. Kırlar gördüm, yayla kuzuları görmüş. Ağaçları dinledim.
Neler anlattı sana o ağaçlar?
Gök birdir, sana yeter onun altında geçirdiğimiz zaman.”

Eserde sevdiğim beni düşündüren altını keyifle çizdiğim pek çok alıntı var. Farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda geçen farklı acıların bir bütünü diyorum. “Ada” kavramı bile bence insanın zihninde başlayıp sonlanan bir şey. Belki bir metafor belki karakterin kendi ütopyası, bilemiyorum. Karakterin bir “çıkış” yolu aramasıyla bile bizlere aslında umudu fısıldıyor. Hepimizin zaman zaman “alıp başımı gidesim var” dediği zamanla örtüşüyor ve aslında çıkışın bir adaya, bir sahil kasabasına gitmekle bitmeyeceğini öğretiyor. Önemli olan kişinin kendiyle yüzleşmesi, kendi iç hesaplaşmalarına yanıt bulabilmesi ve yine insanın kendi özgürlüğünü kendinin yaratabilmesiyle alakalı. Kimine göre “son çıkış” kavramı bir son gibi görünürken kimine göre ise yalnız görmesi gereken bir umut ışığı...

“Zamanın seni bilmediğin, korktuğun bir şeye dönüştürmesine izin verme. Karanlık, kimine göre yeryüzünün apaçık görüldüğü tek şey. O parlak ışıkların altında başını dik tut ve sadece yürü. Sırtına güven. İçine hapsolduğun o sığınaktan, korkulardan ve korkuluklardan uzaklaşacak ve hayatın olanaklarını fark edip çıkışı bulacaksın…”

Her bir sayfası geçmiş ve şimdi olan bu romanda tanıdığım her karakteri de ayrı ayrı sevdiğimi belirtmek isterim. Sıdıka, İsmet, Hacer, Hranüş ve diğerleri. Hepsi çok kıymetli.

Bizler, zamanın içine hapsolmuş varlıklarız. Hepimizin kendi içinde aradığı bir “çıkış, son çıkış” var. İrdelemek isteyenlere, keyifli okumalar olsun.

Mihriban Akçay-1000 Kitap Yorum

17 Nisan 2020 Cuma

Güneş

kızıma babamın adını verdim
diyor fırat, günü dağların ardından başlatmış gibi,
güneşi gördüm yüzünde, kırk yıllık serüveni

selvili tepeyi, zeytin ağaçlarını ve limonları
o tuhaf nehrin böyle uluorta aktığını
buldum gönlü bulutlu zamanları
ankara’yı bursa’yı çoğu yalnız akşamı
defterine düştüğü satırları
cümle gölgesinde büyüyen sancıyı
yason burnu’ndaki o fotoğrafı
kızıma babamın adını verdim
diyor fırat, son güzü yaprak açması sanarak
dünyaya bıraktı tomurunu

insanın kalbi ayna,
bir bebekle görünür olan yüzümüz
duydukça nefesini, gülüşünü kızının
yarım sevgisini tamamlayan

tanrı’nın mucizesini anlatır gibi
kızıma babamın adını verdim, diyor fırat


Serkan Türk

2 Aralık 2019 Pazartesi

Koza Dergisi için yaptığımız söyleşi


Örsan Gürkan: Yazma istencine yazarlar tarafından verilen anlam değişiyor. Yazmak sizin için ne anlama geliyor, yazma eyleminin yaşamınız içindeki anlamı nerede başlayıp nerede bitiyor?
Serkan Türk: Kör bir çocuk tanımıştım. Aynı apartmanda oturuyorduk. O benden sürekli olarak gördüklerimi ona anlatmamı istiyordu. Deniz nasıl bir şey, diye soruyordu. Kuşlar da bizim gibi çeşit çeşit mi, diyordu. Ben çirkin miyim, neden senin dışındaki çocuklar benimle konuşmak istemiyor, ben de senin gibi uzağa düşmeden koşabilir miyim bir gün, diyordu. Her dediğine bir şeyler bulup yanıt veriyordum. Kendi gönlümde de öyle sesler, öyle çatlaklar buluyordum ki tanımlaması güç. O çatlağı, o sesi dışımdakilere göstermek olmadı en azından işaret etmek istiyordum. Sözcükleri buldum başkaları gibi. Onları yan yana getirmeye, bir dünya kurmaya yetecek gücü de zamanla keşfettim. Önümde koşacağım geniş araziler yoktu. Çirkinliği, güzelliği tarif edecek, sesi soluğu başkalarına taşıyacak hikâyeler buldum. Oradaydı, tam içimde, zihnimde. Yalnız iki gözüm, iki kulağım, bir kalbim yoktu. Yazdıklarımın gördüklerimle, duyduklarımla, hissettiklerimle bir bütün olabildiği nokta da başlayıp bitiyor diyebilirim.


Semih Samyürek:  Yazma pratiğinizi anlatır mısınız?
Serkan Türk: Bu zamanla değişen bir hal aldı. Yazmaya başladığım ilk dönemlerde günlük tutuyordum. Her gün en azından bir sayfa bir şeyler yazıyordum. Sonraları haftada birkaç gün, ayda birkaç güne dönüştü. Anlatmak istediğimde, söyleyebilecek bir şeyim olduğuna karar verdiğimde geçtim defterin başına. Yazma pratiğinin en önemli bölümünün okumak olduğunun altını çizmekte yarar var. Çünkü ben her şeyden önce bir okurum. Okuduklarımı düşünmek ve orada kullanılan teknikleri, anlatım biçimlerini, kurguyu kavramaya çalışmak benim için öğretici ve yazma eylemi kadar zevkli bir deneyim.
Örsan Gürkan: Hayal etme eylemi birçok öykünüzün temelini oluşturuyor. Okuyan bir zaman sonra öykülere düşüyor ve okudukları sanki içinde konuşulanlarmış gibi hissedebiliyor. Hayal kurmanın ve kurgulamanın gerçek bir yönü var mı, oluşturulabilir mi?

Serkan Türk: Bir öykümde hayal etmek bütün günümü alıyor, diyordum. Sanırım günlerimi aldı bu eylem hep. Düşündüklerimden korkmadan onlarla karşılaşmaya çabaladım. Zira çoğu hikâye anlatılmak yazılmak için bir yerlerde bekliyor. Beni bulmalarına zemin hazırladım. İşaretlere inandım ve gördüğüm ışığa doğru yürümekten çekinmedim. Bazen yazdığım bir şeye sonradan şahit oldum. Yazmak bunun için belki büyülü bir şey.

Örsan Gürkan: “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” kitabınızın ilk öyküsü olan Hitler ve Yoldaki Üç Kişi”yi okurken bir alt metin yakaladım. Üç yolcunun ideolojisi Hitler’in ideolojisine yakın konumlanmaktaydı. Odadaki diğer kişiye baskıcı bir şekilde davranıyorlar, ona eziyet ediyorlardı. Öykü kurgularınızı bu öykü çerçevesi içinde nasıl değerlendirirsiniz?
Serkan Türk: Her hikâyenin okunduğunda fark edilen yanları olduğu kadar tekrar okumalarla belirginleşen yönleri var. Bazen o silik, belirsiz şeyi anlatmak için bütün kurguyu özenle çalıştığım olur. Bu yüzden seçtiğim konuyu nasıl anlatacağımı uzun uzun düşünürüm. Dil olanaklarını, üslubu, olayları ona göre zihnimde oturturum. Bir resim, bir filmden bir parça görüntü gibi ona sahip olabildiğimde yazdığım olur. Kahramanlarımın boyu posunu anlatmasam bile onları bütün olarak tanıdıktan sonra cümle cümle yazmayı tercih ederim. Bazen bunun tersi de olur. Hiç bilmediğim bir sokakta kaybolmuş gibi etrafa bakarken karşılaştığım kahramanlarım da yok değil. O kompartımandaki gergin yüz ifadesini, baskıyı önce ben hissettim. Ondan sonra kahramanımın sıkışmışlığını anlattım.


Örsan Gürkan: “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” Kitabınız üzerine yazılanlarda ve size yöneltilen sorularda karakterlere vurgu yapılıyor. Ancak ben öykülerinizdeki karakterlerin hatta olay örgülerinin bir arka plan işlevi görmekte olduğunu düşünüyorum. Bazı öykücülerimiz olay örgüsünü ve karakterleri ile öykülerinin iskeletini çizerken siz buna ihtiyaç duymuyorsunuz. Sizin öykülerinizde psikolojik durum, o an neler düşünüldüğü, neler hissedildiği işleniyor. Ancak asla çerçeve yokmuş algısı oluşmuyor. Bu konu üzerine, öykü bize ne anlatır, nasıl anlatır?
Serkan Türk: Kendi öykü evrenimin mihenk noktası belki de duygular ve hisler. Bütün metni okuyup bitirdiğimizde içimizde oluşan şey kırıklık, yalnızlık hissi, tedirginlik veya sevinç hali şeklinde olabilir.  Bir kitap neyi anlatmalı ya da neyi işaret etmeli diye soruyorsan gövdesinde ruhunda oluşmuş boşluğu diyebilirim. Öykülerde de böyle. Bendeki Ömür İkimize Yetse adlı bir öyküm vardı ilk kitabımda. Dilsiz bir kardeş ve ondan büyük bir ağabeyin dünyasını anlatıyordu. Ağabey kardeşin mutsuzluğunu, umutsuzluğu ve eksikliğini kavrayamadığından kıskançlık kıskacında dönüp duruyordu evin içinde. Sonra kardeş dilini makasla kesmeye yeltenirken bir ağacın arkasında durmuş kendi içinde bu durumu tartıyordu. Her öykü aslında gönlümüzdeki terazinin neyle dolduğuyla ilgili.

Örsan Gürkan: Öykülerinizde tam bir olay ve karakter çevresi çizmediğinizi ortaya atmıştım. Öykü kişisinin neleri düşündüğü, neleri hissettiği üstüne odaklandığınızı söylemiştim. Duygu ve düşünceler öyküyü yazmaya başladığınız anda ortaya çıkanlar mı yoksa önü arkası olan tasarlanmış kalıpları var mı?
Serkan Türk: Elbette iki türlüsü de bir yazar olarak sizi buluyor. Yoğun şekilde düşünülmüş, tasarlanmış bir metin gibi daha önce hiç üstünde durmadığınız- ya da öyle olduğunu sandığınız- bir konu-his gelip kendini yazdırabiliyor. Her iki durumda da ortaya çıkan şeyin yazar olarak sizi şaşırtmasını, istediğiniz biçimde anlatabildiğinizden emin olmanızı gerektiriyor.
Örsan Gürkan: Kendinize ait bir öykü dili oluşturmayı başardığınızı düşünüyorum. Anlatıyla öykü arasını tutan bu üslup sizi farklı kılıyor. Bu anlatım tarzınız nasıl oluştu, üslup seçiminizin nedenleri nelerdir?
Serkan Türk: İnsan dokunur. İz bırakır. Yazar olarak benim yaptığımın da bu olması gerektiğini düşünüyorum. Kendi sesimle, hissettiklerimle belirginleşen bir dil. Bu da zamanla, yaşamın önüme serdikleriyle, yaşattıklarıyla oluştu diyebilirim. Kör bir çocuktan bahsetmiştim başta. Sonraki yıllarda sağır insanlar tanıdım, vurdumduymaz, ketum insanlar da. Zalimi de gördüm, zavallıyı da. Sürünmeyi öğrenmeye çabaladığımda yürümek istediğiyle doluydum. Yürümeye başladığımda da koşmak ve gitmek. Bitmez bir istek silsilesi hayat. Kimin kalbini dinlemeyi istediğiniz, kimin kalbinden geçtiğiniz belirliyor yerinizi.

Örsan Gürkan: Anlatı tarzını benimseyen bir öykücünün yazdıklarında kendi yaşamından izler kaçınılmaz olarak belirir. Benim de öyküleri okurken size ait olabileceğini düşündüğüm bölümler var. Okuduğum başka bir söyleşinizde sorulara “zihin” kavramı ile açıklık getiriyorsunuz. Bu anlatı dilinin bende oluşturduğu bir algı yanılsaması mı yoksa öykülerinizde sizin duygu ve düşünceleriniz zihninizden kâğıda mı dökülüyor? Buna bağlı olarak Öykülerde karakterler mi konuşuyor yoksa sizin sesinizin farklı boyutlarını mı dinliyoruz?

Serkan Türk: Bu çok sık karşılaştığım sorulardan biri. Bir yazar olarak kurguladığınız metnin sahici olarak algılanması, o olay sizin başınızdan mı geçti diye sorulmasını bir yere kadar normal karşıladığımı belirteyim. Bir yerden sonra ise sinir bozucu olabiliyor. Benim başımdan geçti desem daha mı ilginç bulunacak öykü? Hayır, benimle hiç ilgisi yok mu desem daha mı çarpıcı bulunacak metin? Yazarın düş gücüne, anlatımına, hikâyenin büyüsüne kapılmak yerine yanlış yerlerde oyalandığımızı düşünüyorum. Elbette benim süzgecimden geçiyor metin. Binlerce defa hissettiğim farklı duygulardan damıttıklarımdan sızıyor. Sonra başkaca şekillerde gün yüzü görüyor o deneyimler.



Esra Sağlık:  “sürün gövdem sürün
aşk bir geçiştir alemlerden alemlere
saçlara düşense beyaz bir leke”

“bir deri bir kedi kaldım dünyada
karanlığı kurutan kimsesiz ay” 

dizelerinizden yola çıkarak sormak istiyorum. Yalnızlık, aşk acısı, yenilgiler olmasaydı şiir olur muydu? En büyük yenilgilerinizin yengisi şiir mi oldu sizin için?

Serkan Türk: Şiir bir devinim ve döngü meselesi. Yaşamın getirdikleri ve götürdüklerine karşı sergilediğiniz bir duruş. Üç şiir kitabımda da birbirinden farklı imgeler aracılığıyla ortaya koymaya çalıştığım bir mesele. Son kitabımdan örnekleyecek olursak şöyle bir dert bu:

‘sakallarımın altına sakladım gençliğimi
hangi gökyüzü bakıyor geçmiş diye yüzüme
insanın bulup yitirdiği kendisi
yaşam dediğimiz biraz incinmişliktir belki’

‘tahtası değil çivisi çıkan dünyan çürüdü
bebeler beşikte, gençliğin mezarda
kalbindeki sevinçleriyle halkın çürüdü
bir zulüm kaldı ayakta kökü soluğu uzun’

‘sanki insan kökünden sökülmüş yeşil ot
kara lekeler gibi kuruyoruz gri gökyüzünün altında
karıncaların, böceklerin adımladığı bir evrende
bu yalnızlıklar, savaşlar hepimize fazla’





Esra Sağlık: Uzun Ruhlu Bir Cüce’de etkileyici aşk şiirleri göze çarpıyor. Şiirler aşka dair birçok cepheden beslenebildiği gibi cinsellikle de beslenebilir. Serkan Türk şiirlerinde cinselliği ıskalıyor diyebilir miyiz?


Serkan Türk: Hayır, diyemeyiz. Bütün toplumun aynı dili kullanıp başkaca şeyler anladığını düşünecek olursak, bir kitabı da okuyanlar arasında da başkaca fikirler, tespitlerin olmasını normal karşılamalı. Aşağıda yine dört şiirden bölümlerle hissettirmeye çalışayım yapmaya çalıştığımı.

‘gün uzak bir dağ gibi dikiliyor aramızda
gölgeni de seviyorum gölgemle bir olunca’

‘ellerin vardı kimsesiz
bazı gecelerde aradığım
öyle soğuk ve yalnız ellerin
kaburgamda bir kemik olsaydılar derdim
yaşama sevincime dönüşen tenin’

‘ben kendimle nereye taşınsam
orası gecenin köründe sana gelir
geçmiyordum, geçemiyordum senden,
kararlı bir gül gibi batmıştım dikenlerine
sanki kocaman kulağıydım evrenin’

‘aşk gelsin yersiz yurtsuz etsin bizi
demiştim körün gözündeki ışık kalbinden gelir
bal dudağın, kırçıl sakalım hayatın dersin
aradığımız cennet yüzünde, bilen bulur
insan insana, bütün denizler birbirine dökülür’





Esra Sağlık: Son zamanlarda sosyal medyanın da yaygınlaşmasıyla dilimizde bir yozlaşma göze çarpıyor. Birçok televizyon programı bu olumsuz tutumu adeta destekliyor. Siz edebiyatçı kimliğinizin yanı sıra radyocu kimliğinizde bu konuda bir sorumluluk hissediyor musunuz?

Serkan Türk: Türkçenin imkânlarıyla yazan ve konuşan bir birey olarak olabildiğince düzgün bir dille derdimi karşı tarafa aktarmaya özen gösteriyorum. Yazdıklarımın gölgesinde kılçıksız, duru bir dili ve Türkçeyi tercih ediyorum.

Esra Sağlık: Hem radyocu hem edebiyatçı olmak yapıtlarınızı besliyor mu yoksa bu durumun çelişkilerini de yaşıyor musunuz?

Serkan Türk: İkisinin de dilden beslendiğini düşünürsek sadece besleyici bir yanı olduğunu fark ederiz. Küçük bir stüdyodan sesinizin nereye gittiğini bilmeden konuştuklarınızla dergilerde ve kitaplarda yazdıklarınızın benzer şekilde insanlara sözünüzü ulaştırma hedefini yerine getirme çabası olduğunu…


Semih Samyürek: Uyurgezer Bir Gölge’de, dikkatimi çeken öykülerden biri Lunapark oldu. Güvencesiz işçiliğin ve gelir adaletsizliğinin yarattığı bir durumu ele almışsınız. Öyküdeki hikayenin Şanlıurfa’da gerçekten yaşanmış olduğunu da biliyoruz. Ancak öyküde, söz konusu toplumsal durumlara karşı son derece içe kapanık, bireysel hatta saçma (absürt) tepkiler veren ve gelir durumu iyi olan bir başkarakter görüyoruz. Böyle bir toplumsal soruna karşı öykü karakterlerinden daha farklı tepkiler bekleriz. Ancak sizin seçiminiz çok farklı. Bu farklılığı kurgulamanızın sebebi nedir?  Okuyucularınızın bu farklı seçime nasıl yaklaşması gerekir?
Serkan Türk: Lunapark adlı öyküde geçmişinde benzer bir yoksulluktan gelmiş ama geldiği yeri unutmuş bir adamın sancıları üstünden biraz absürt biraz masalsı bir yöntemle ele aldım meseleyi. Evsizliğini ve çaresizliğini masallarla aşmaya çalışan bir baba, yalnızlığını yatağında bulduğu pire ile azaltmaya çalışan masal kahramanı kral, dolabın içine saklandığında her şeyin uzağında kalacağını düşünen zengin bir adam ve onu anlamaktan uzak bir sevgili... Değer yargıları kişisel bilinçle şekillenir. Her okuyucunun başkaca bir yerinden tutmayı tercih edeceği gelir dağılımı, adalet, ahlak kavramları bu öykünün temel izleği. Lunapark şenlikli ve pırıltılı hayatımızın öyle olmadığının göstergesi bir bakıma.
Semih Samyürek: Kitaba da adını vermiş olan Uyurgezer Bir Gölge adlı öyküde, kendiyle ve hayatla kavga eden, aidiyet duygusu olmayan, varoluş sancısı çeken ve manik depresif olan Sylvia Plath’in yaşamını görüyoruz. Size Sylvia’yı yazdıran itici güç neydi? Sylvia’nın öyküsünü yazmayı neden istediniz?
Serkan Türk: Aslına bakarsanız intihar eden insanlar konusu uzun yıllardır düşündüğüm meselelerden biri. İnsanın yaşama inancını yitirmesi, onu sürdürecek nedenler bulamaması veya başkaca unsurlarla vazgeçmek istediği, geride kalan için nelere yol açmıyor ki.
Neslihan Önderoğlu bir gün bu konuyla ilgili bir dosya hazırladığını ve benim bu çalışmada olmamın güzel olacağını söyledi. Bir yazar düşünmemi rica etti benden. Bu isim bir şekilde yazdıklarıyla bende karşılığı olan biri olmalıydı. Birkaç günlük süre sonunda karar verdim. Sylvia Plath’ın yaşamı ve geride bıraktıkları edebiyat meraklıları gibi beni de düşündürüyordu. Öyküyü ortaya çıkarmam dört ayımı aldı. Yazarın son yirmi dört saatini onun ağzından kaleme aldım. Bütün yapıtlarını yeniden okuyarak, üzerine düşünerek ve içselleştirerek ortaya çıkardım metni.

‘Frieda ve Nick zar zor uyudu. Artık ölebilirsin Sylvia, diyor içimdeki ses. Onlar için hiçbir şey yapamıyorum. Geçen gün banyoda dakikalarca kaldık. Nick’i yıkayamadım.  Jillian geldiğinde yüzüme üzülerek baktı. Çocuğu kucaklayıp kuruladı. Bazen benim için iyi bir şeyler yapmak istediğini hissederken bazen bana dayanamadığını düşünüyor ve sıkılıyorum. Yine de bugünlere dayanabilmemi sağlayan eşsiz bir dost. Pazar yemeği için güzel şeyler hazırladı. Rosto, peynir, tatlı ve beyaz şarap. Jillian neşeli şeyler anlattı yemek boyunca. Dans edip etmediğimi hatırlamıyorum. Müzik dinleyip dinlemediğimizi de. Her zaman içki biraz gevşememi sağlar ve bulduğum ilk yere uzanırım. Yine öyle oldu. Birkaç saat uyuduk. Uyandıktan bir süre sonra Gerry beni ve çocukları eve bıraktı. Bir yandan istersen dönelim, dedi. Yollardaki kar biraz erimişti. Sinirden ağladım. Bozulan arabaya, yaşama, kalbimin eskisi gibi böbürlenecek şeyler bulamamasına. Israrcı olmayıp eve döndü. Çamaşırları katlamam gerektiğini söyledim ağlarken bir yandan.’

 Semih Samyürek: Yeni kitap hazırlıklarınız, projeleriniz var mı?
Serkan Türk: Sevgili Semih, üzerinde çalıştığım üç farklı kitap projesi var. Bunlardan ilki dünya sinemasıyla ilgili… 2014 yılında Türk Sinemasının 100. yılına denk gelen dönemde Yüzyıllık Perde adlı bir çalışma derlemiştim. Bu kitabın devamı niteliğinde hazırladığım Dünya Sinemasından örnek filmlerle yazarların kişisel hikâyelerinin ortak birer metinde buluştuğu bir proje. Yakın bir dönemde bitmiş olacak. Umuyorum 2019 yılı içinde okuyabileceksiniz.  Diğerleri de sürpriz olsun.


İlk yayın: Koza Düşünce Dergisi 2018

Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG

Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...