güneşli bayır, heyamola yayınları’ndan çıkan, “trabzon’dur yolumuz dizisi”nde yer alan 22 kitaptan biri. kitabın yazarı serkan türk. kitap, yer yer otobiyografik izler taşıyor ancak genel itibariyle, trabzon’da doğup büyümüş olan bir yazarın, kadim bir kentin değişimine tanıklık ederek; cumhuriyet türkiye’sinin önemli anadolu kentlerinden birinin, tarihi süreçte, nasıl evrildiğini, kültürel ve mimari yozlaşmaya maruz kalışını (plansız büyüyen bütün kentlerde olduğu gibi) ama her şeye rağmen, farklı bir duyarlıkla bakıldığında göze görünen güzelliklerini, akıcı ve şiirsel bir dille anlatıyor.
bir dönem trazbzon’da yaşamış biri olarak, bir çırpıda okuduğum bu güzel kitap, serkan türk’ün iyi bir öykücü oluşunun da etkisiyle; normalde her okuyucuya hitap etmeyen bu tarz bir metnin okunurluğunu arttırarak, bu küçük ve sevimli karadeniz kentini hiç görmemiş okurlar için de, zevkle okunabilecek bir hâle getirmiş. kitabın girişinde, “umarım, birlikte yol alacağımız bu sayfalarda sen de geçmişinle geleceğin arasında içini ısıtan gerçekler bulursun. anılar değil mi bizi biz yapan?” diyerek okuyucu selamlıyor, yazar. ilk iki metin (bir semte ilk kez bakmak ve babamın sesi), baba metaforunun yoğun olarak işlendiği, otobiyografik izler taşıyan metinler.ayrıca aynı metafor üzerinden, bir semtin; varlığını koruyan ya da yok olmuş mekanlarla/sisli ve hiç unutulmayan anılarla örülmüş bir coğrafyaya dönüşerek, bireysel ve resmi tarihte yerini alışını anlatıyor. yazarın objektifinden çıkan görüntüler, okuyanlara tanıdık gelecektir aslında; işsiz güçsüz insanların doldurduğu kahvehaneler, çeşmeler, camiler, parklar, pazar yerleri, güvercinler… fakat kitabı okudukça bu kentin, çoğu anadolu kentiyle ortak özellikler barındırsa da, tarihiyle ve doğasıyla, kendine has bir dokusunun olduğunun ayırdına varıyor okuyucu. kitaba renk katan en güzel şeylerden biri de, semt insanlarının yaşam öyküleri ve izdüşümleri olsa gerek. türlü yaşanmışlıklar, bir lakabı ve öyküsü olan insanlar… kentin ve erdoğdu’nun öyküsüne dalmışken, ansızın bir şiirin öyküsüyle karşılaşmak ve o şiiri okumak ayrı bir lezzet katmış, bu kitaba. “erdoğdu kitaplığı” ve “bir alfabe yaratmak” adlı bölümler, tüm kitap boyunca, tekdüze bir anlatım ve kurgunun bayağılığından uzak kalınmasını sağlamış, ek olarak.
güneşli bayır, kent temasından bağımsız olarak, seksenler ve doksanların karakteristik özelliklerini yansıtması açısından, bir dönem kitabı olarak da okunabilme imkanı tanıyor okuyucuya. kısacası; şair, öykücü ve radyocu bir yazarın, bir kente, çok katmanlı bakışının sonucu olarak oraya çıkan pitoresk bir manzarayı seyredebileceğiniz, güzel bir çalışma olan bu eser, kesinlikle ve kesinlikle okunmaya değer…
yıldırım vural
28 Eylül 2011 Çarşamba
19 Eylül 2011 Pazartesi
Rüzgârlı Camlar’dan Bakmak-Arzu Alkan'ın Kaleminden
Rüzgârlı Camlar’dan Bakmak-Arzu Alkan
Masalların anlatıldığı uzun kış geceleri geçmişte kaldı. Masal dinleyen çocukların büyülü dünyası da.“Yaşam yaşam olmayan bir şeyle çatışıyor” artık. Görselliğin hayal gücünün yerini doldurduğu dünyamızda kim bir kitabın sayfalarını çeviriyor? Satır aralarında biriken acıları paylaşmak ve kendinde olmayanı bulmak için kim hikâye kitabı okuyor şimdilerde?
Kar yağıyor yaşadığım şehirde. Döne döne eteğinde biriktirdiklerini boşaltıyor gökyüzü. Camdan dışarıya bakmak olup biteni geçmiş zaman kipiyle anlatmak gibi. Buğulu bir camın arkasındaysanız eğer yaşanılana müdahale etme hakkınız olmuyor. Biri kayıp düşerken elinden tutamıyorsunuz. Ama düşerken yüzündeki hayreti görüyorsunuz. Onun hissettiğinden daha çok hissediyorsunuz düşmenin acısını. Çünkü camın arkasındasınız. Olup bitene şahit olan ama değiştiremeyensiniz. İçimden bunlar geçiyor. Masanın üzerinde duran “Rüzgârlı Camlar” kitabına bakıyorum yeniden. Karların üzerinde duran bir kız çitin önünden bakıyor sonsuzluğa. Elinde tuttuğu şemsiye yüzünü görünmez kılıyor. Ama bu duruşta bir serzeniş bir ima var sanki. Derken hava karamaya başlıyor. Sokaktan gelen gürültüler azalıyor. Beyazın yansıması dışında hiçbir şey görünmez oluyor. Okumaktan olmaya dönüşecek birkaç saat var önümde. Bir ayine hazır gibi hazırım şimdi Rüzgârlı Camlar’ı okumaya. Secret Garden melodileri arka fonda hafiften dolduruyor odanın içini.
Solmakla başlayan bir varoluş. Ölmekle bitmeyen bir ömür gibi. “konuşmuyorum seninle tutup ölüyorsun / ellerin kuş tüyleri d/oluyor öldüğünde.” Bir öykü kitabına dizelerin dimağımızda bıraktığı imgelerle başlamak kışkırtıyor bizi. Yol almak ve öykülerin kalbine akmak için telaşlanıyoruz. “Celile’nin hayaletiyle karşılaşınca da kibritin eninde sonunda çakılacağını hissediyoruz. Bir ölünün isteğine karşı koyamıyor yazar. Çünkü biliyor ki “ölüler tanrının rafında bekliyor.” Belki de beklemekle kalmıyor gözetliyorlar biz yaşayanları. Gözetleyen ölüler, gözetlenen de yaşayanlar olunca her şey yer değiştiriyor. Ve kibriti çakan çocuk, yalıyı yaktığı için bağışlanıyor, hem okuyucunun hem de ölülerin gözünde. “Muhittin’in Cinleri’ni” biz okuyuculardan başkası görüyor mu bilmiyorum. Hem şimdi nerden çıktı bu cinler diye geçiriyorum içimden. Belli ki yazar hayal gücümüzü biraz daha kışkırtmak istiyor. Hayal gerçeğe dönüşür mü? Cinler de bilinmek ister mi? Kimleri seçiyorlar sahiplenmek için. Belki de bu dünya da sahipsiz olanları arayıp buluyorlar. Zeytin ağaçlarının arkasında ay doğarken bir kadının sureti kalıyor hafızamızda. Seçilmiş ve diğerlerinin arasından çıkarılmış, bir kadının, bir tatil kasabasında küçük bir motelde anlattığı öyküyü kendi öykümüzle karıştırıyoruz. Bizi de bir gün sahiplenir mi “Muhittin’in Cinleri diye düşünmeden edemiyoruz.
Yalnızlıkları bir metafora dönüşmüş hikâye kahramanlarının. İçlerinden konuşmasalar ve yazar bu konuşmaları bize aktarmasa bilemeyeceğiz var olduklarını. Tontirik’in Hayaleti öyküsünde geçmişin izlerinden kurtulamayan bir kahramanla yüzleşiyoruz. Yaşadığının kendine ispatı hayalinde beliren bir yüz. Her seferinde bir kuyumcu titizliğiyle arayıp buluyor o yüzü. Karakalem bir porte gibi. Bir bakış ki kelimelerden daha güçlü. Susan bir çocuğun yakarması gizli bu bakışta. İşte bu yakarış var etmiş kahramanı. Hiçbir şeyin önemi yok. O bakış için yaşayabilir kahramanımız. Yaşamış da. İncelmiş bir ruhun derinliklerinde pusuda bekleyen bir yüz yaşamı anlamlı kılmış. Kalbimizden birçok yüz geçiyor geçmesine de içimizden susuyoruz. Derken öykü bitiyor. Derken başka bir öykü başlıyor. Saati kuruyor yazar. Gece yarısına beş kala dirilecek bütün ölüleri. İşte o zaman merak ediyorum yazarın kalbinde hangi yüz belirecek diye…
Bir nehir mutlaka bir yerlerde denize dökülür. Ve denizin içinde tekrar eder kendini. Gâh kaybolur, gâh yeniden bulur yolunu. İşte Serkan Türk’ün kahramanları da bizdeki denizle buluşuyor. Bazen biz bazen onlar tekrar ediyoruz geçmişi ve kendimizi. “Bisikletim merdivenin altında eskiyor” öyküsünde takvimden kopartılmış bir tarih belki de yıllar sonra çıkıyor karşısına kahramanın. Geçmişte kalan yüzler kadar geçmişte kalan günler de içimizden akıyor bir nehir gibi. O günlerde bir ölünün peşinden ağlayan çocuk, geçmişi yâd ederken kararıyor içinden. Yetişkin olduğu için belki ağlayamıyor şimdi. Ama var ettiği görüntü çiviliyor onu baktığı yere. Tekrar edilen acı olunca mıh gibi oluruz kendimize. Her an etimizin bir yerinde duyarız o acıyı. Camın önündeki begonyaları sulayan Sebahat Abla sanki başını okşayacak ve kahramanın acısını unutturacak kadar gerçek. Kim bilebilir geçmişte kalan bir günün hangi kapıları yıllar sonra aralayacağını. Kendine kapanmalı her insan. Kapanmalı ve gizli tarihine göz atmalı. Gördüğü hayaletlerden de korkmamalı. Yazarın hatırlatmak istediği bu mu? Kapatın gözlerinizi ve kayığınızın yönünü değiştirin der gibi.
“Ruhu bir ipten geçirip altındaki sandalyeyi iteleyip sallandırmak geçmişi” diye başlıyor “ Bulut Düşkünü” hikâyesi. Kendini tamamlayamamış bir kadın, mavi elbisesiyle uzanıyor yatağın üzerine. Avucunda uyku ilaçları… Tutunmak istemiş bir başka bedene. Bedeni askıda kalmış. Boşluğuyla karşılaşmış. Daha önce bilmediği bir boşluk. Örselenmiş ruhu. İncinmiş. Bir evin içinde hatıralarla baş başa kalmış. Gidenin bıraktığı boşluğu neyle dolduracağını bilememiş. Bütün lambalarını yakmış evin. Yakmış da kendi karanlıkta kalmış. Nereye sığacağını bilememiş. Ölmek yeniden başlamak için, ölmek unutabilmek için, ölmek sağalmak için, ölmek kendini bulmak için… Ölmek yaşamın altını çizmek için. Ve ölememek. O hatıradan ayrılmamak için ölememek. Son nefesine kadar onu düşlemek için ölememek. Ruhu o görünmez ruha değsin diye ölememek. “gördüler günde bin kez öldüğümü / binde birini hikâye etmişler” demek için ölememek. Kaybolmak ama kaybetmemek için ölememek. Bulutlara yazgılı bir ömür. Bulutlar gibi her an dolu dolu. İçini boşaltmaya hazır yeniden dolmak için. İçindeki kadını mavi elbisesiyle yatağa uzatan kahraman hepimize çok tanıdık geliyor. Bulut düşkünü olduğumuz günleri tersinden okuyoruz. Geçiyoruz köprüleri. “yalnızlığımızın bizi yok gördüğü” günlere varıyoruz.
“Biri var, alır eline bütün varlıkları, / parmakları arasından kum gibi akıtır.” Diyor Rilke Görüntüler Kitabı’ndan da. Serkan Türk, bir tepeden bakmış ve görmüş herkesin göremediğini. İşitmiş rüzgârın sesini. Ruhuna üflenen ağıdı dillendirmiş. Dillendirmezse nasıl var ederdi kendini? “Bütün kuşlar sesine üşüşmüş”, gagalarından düşürerek kelimeleri. Sağ omzundaki meleğe selam olsun. Okuduk ve bildik, anlatılmaz olanı.
Varlık Dergisinde Yayınlanmıştır.2008
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Yeni Kitabım Güneşli Bayır

"Trabzon’dur Yolumuz… ...Bir kentin yolunu, tarihini, coğrafyasını, denizini, toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, insan tiplerini, atmosferini, doğal güzelliklerini, unutulan değerlerini, müziğini, çocuk oyunlarını, yeme içme kültürünü, gecesini gündüzünü, yazını kışını, folklorunu, eğlence hayatını, daha bin türlü özelliğini, herkes kendince görür. Tarihçi başka, coğrafyacı başka, turizmci başka, asker başka, öğretmen bambaşka bir gözle görür ve kendi bakış açısıyla yazmak ister. Ama bir yazar-edebiyatçı, kendince bir duyarlıkla yaklaşır kentine. Çevresine gönül gözüyle bakar. Kendisini değişik insanların yerine koyar, onların yüreğiyle de hissetmeye çalışır, öylece yazar… Yazar yazdığı zaman, birçok kimse o yazıda kendi duygularını, düşünüp de söyleyemediklerini bulur. Kendisinden önce yazılmış olanları da anımsamak ister… Bu düşünceden yola çıkarak, Trabzon’un yirmi iki edebiyatçı yazarı, yine Trabzon’un yirmi iki semtini kaleme aldı. Okurla aynı zamanda buluşan bu yirmi iki kitaplık dizi hem bir ilk olması hem de Trabzon’un son elli yılına tanıklık etmesi ve yazarlarının kente kolektif bir armağanı olması açısından yüksek değer taşımaktadır."
Uzun seneler boyunca başka kentlerde yaşamını sürdürmüş kişiler için, doğdukları, yaşamlarının belli bölümlerini geçirdikleri mekânların büyülü bir yanı vardır. Onlarca yıl sonra size o günleri anlatırken öyle ayrıntılar verirler ki siz o anlatılan yerleri daha önce görmüş olmanıza karşın hiç görmemiş gibi hissedersiniz. Badanaları iyice dökülmüş bir ev, onun on metre uzağında gövdesini iki elinizle saramadığınız bir ağaç değildir anlattığım. Yoldan geçerken bahçesinden yükselen limon çiçeklerinin kokuları arasında kalmış çocukluk koşuşturmaları. Kadınların bir araya toplanarak, ramazan ayı için yufka açarken anlattıkları hikâyeler. Hepsi bu büyülü anların bir parçasıdır. Oysa o anları hafızamızda büyütüp geliştirirken, seneler boyunca korumak için belki özel gayret gösterirken her şey yitmiş gitmiştir. Geri döndüğünüzde sokağınız oradadır. Yine üst geçidi geçtikten sonra köşedeki fırını, solundaki iki kahvehaneyi ve önündeki dut ağacını aynı bulabilirsiniz. Birkaç adım daha attığınızda gördüğünüz manzara sizi şaşkına çevirebileceği gibi yalnızlık duygusuyla tanıştırabilir. Dünya dönmüş, sokağın sakinleri; insanlığın kirlenmiş olması gibi kendi geçmişlerini de kirletmişlerdir.
***
Küçük semtlerde, ilişkilerdeki samimiyeti ortaya koyan hitap şekilleri vardır. Fiziksel özelliklerinizden ya da davranışlarınızdan dolayı size takılmış lakaplar, üzerinize yapışır, seneler geçmesine rağmen unutulmaz. Uzun yılların eskittiği birçok şey varken bu isimler kimliğinizde yazılıymış gibi gerçek isimlerin önüne geçer. Erdoğdu semtinde Buzlu Dere Sokak ve çevresinde öyle isimlerden bahsedilir ki aradan geçen kırk elli sene onların güncelliğini yitirmediğinin kanıtı gibidir. Şişko Hala, Deli Fuat, Muşmul Temel, Hamsici Hemit, Koyuncu Celal ve Kazuk Menşure gibi zamanla çok sayıda lakap türemiştir. Bu insanların hayatlarına baktığınızda filmleri aratmayacak, romanlara konu olacak olaylarla karşılaşırsınız.
12 Temmuz 2011 Salı
ada 14. sayıya ulaştı.

Yeni sayımız için hazırlıklarımız günler sürdü. Mevsimler birbiri ardına devrilip giderken çevremizde olan bitenin farkına varamadığımız sayısız an yaşadık. Şiir, öykü ve romanlar yazmaya devam etti inatla şair ve yazarlarımız. Yazmadan yaşama tutunmayı denedi kimisi. Dünya acıyı da sevinci de bal eyleyenlere imkânlar sunmayı sürdürdü. Ve biz bir avuç okur kaldık. Anılar defterinde gül yaprağı kuruttuk.
ada’nın 14. sayısını üzerine çok yazılan ve çizilen bir şair-yazar Cahit Zarifoğlu’na değinmek istedik. Dosyamızda Selçuk Küpçük, Ramazan Parladar, Ertuğrul Aydın ve İbrahim Adem yazdı. Burak Köse dosyamız için resimlediği Zarifoğlu şiirlerine bir de metin yazarak katkı yaptı.
Attila Aşut ada’nın bu sayısında da “Dilin Kemiği “ başlığı altında “Cumhuriyet’ten Seçmeler” yaptı.
Edit Tasnadi ada için Macar Edebiyatının önemli yazarlarından Frenc Santa’nın bir öyküsünü çevirdi. ada’nın diğer öykücüleri Ahmet Büke, Hasan Topur ve Sedat Demir.
ada’nın bu sayısında şiirleriyle Fatma Esti, Halil İbrahim Özcan, Hazal Sarıalioğlu, İlyas Tunç, Murat Saldıray, Nadir Aşçı, Serkan Türk, Şinasi Tepe ve Yılmaz Arslan yer aldı.
Hülya Soyşekerci’nin ada için yazdığı “Işığa Adanmış Bir Yaşam ”Sabattin Ali” ve Ayşe Keskin’in Özge Dirik’in son gününü anlatan “Kızgın Değilim” başlıklı yazısının dikkatinizi çekeceğini umuyoruz.
Hüseyin Alemdar şiir ve sinema ilişkisi üzerine çok defa yazdı ve konuştu. Bu sayımızda ada için kaleme aldığı “Sıkışık7” adını verdiği metin ve “Sevmek Zamanı Dövmesi” başlıklı şiiri Türk Sineması severler için küçük bir gezinti demek. Ayrıca bu sayımızda Rıza Kıraç’ın ilk uzun metraj filmi Küçük Günahlar’ın arka planını anlattığı yazısını keyifle okuyacağınızı umuyoruz.
Seviye Merih’in ikinci öykü kitabı Çakıltaşları’nı Zafer Doruk yazdı.
Arzu Alkan bu sayıda Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi üzerine kurduğu bir metin ile aramızda. Harun Yavruoğlu ve Muammer Kotbaş bu sayıda çizgileriyle yer aldılar.
Ayrıca Ercan Yılmaz’ın Trabzon’un en sevilen mekânlarından biri olan Ganita için kaleme aldığı kitaptan küçük bir bölüm bu sayımızda yayımlıyoruz.
Yeni bir sayıda daha buluşmak üzere,
“Her zaman başka bir ada vardır.”
Bilgi İçin: 0 505 496 94 93
e-posta: serkanturk61@gmail.com
Yazışma adresi: PK. 203 Trabzon
Ada Dergisine Yıllık abone olmak için Serkan Türk adına
6240215 posta çeki hesabına 40 YTL yatırılarak
adresinizi posta ya da mail yoluyla bildirmeniz
yeterlidir.
8 Temmuz 2011 Cuma
içime ovduğun gül
içime ovduğun gül
'' bir sır- çocuksun, baştan çıkarır gibi açığa çıkardın beni
ayrılık mı; beni aşka terkettiğin için seviyorum seni! ''
Haydar Ergülen
bu ağaç ne kadar yakın bana
kökü köküme değse fırtınalar patlar
yağmuru söker bulutlardan yoksullar
her dua biraz yalnız işi
kimin sessizliği böyle kırmakta gönlümü
yoksun gün devirmekte kırkını
küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar coşkulu
gökyüzü kıvrılıyor başımda, aynen öyle mavi
elini kaldırışın, başını sallayışın sözlerime
yalnız bırakışın sokağı aklımda
gözlerime üşüşense sahipsiz bir bulut
alıp başını gider, içime ovduğun gül
kalır aklımda,
bilsem sonu bir bahçeye çıkar
koşacağım sularının ardından
Serkan Türk
'' bir sır- çocuksun, baştan çıkarır gibi açığa çıkardın beni
ayrılık mı; beni aşka terkettiğin için seviyorum seni! ''
Haydar Ergülen
bu ağaç ne kadar yakın bana
kökü köküme değse fırtınalar patlar
yağmuru söker bulutlardan yoksullar
her dua biraz yalnız işi
kimin sessizliği böyle kırmakta gönlümü
yoksun gün devirmekte kırkını
küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar coşkulu
gökyüzü kıvrılıyor başımda, aynen öyle mavi
elini kaldırışın, başını sallayışın sözlerime
yalnız bırakışın sokağı aklımda
gözlerime üşüşense sahipsiz bir bulut
alıp başını gider, içime ovduğun gül
kalır aklımda,
bilsem sonu bir bahçeye çıkar
koşacağım sularının ardından
Serkan Türk
30 Haziran 2011 Perşembe
yirmi beşimden sonra
Yirmi beşimden sonra
yirmi beşimden sonra iki kez sarsıldım
iki kez gök başımda döndü
çıktığım yokuş ağrılı,
yeni bir ülke getirecek sandım gönlüme
her sarsıntı bir başlangıç,
dallarımı kıran rüzgâr
uykusuz geceleri kovamadığımdan
peri’ye kıyamadım
içimin bıçağıyla oydum durdum gövdemi
içime kaçmış ruh gördü uzak istasyonları
bütün raylar bana gelen olmaz yolcuyu taşıdı
kaçtığım mı diyeyim koştuğum mu
birden yakaladı bendeki yalnızı
suya eğilmiş ağaçlar,
kalbimden geçen okun dallarıymış
günler yerine ufkumda geceler,
büyüdü yirmi beşimden sonra
birincisi sonlandığında yaşayamam sandım
ikincisi gitmesin derken
dışıma taşırdım gözyaşlarını
çiçekler saksılar yer değiştirdi evlerde
o peri’yi de öldüresiye sevdim içimden
Serkan Türk
yirmi beşimden sonra iki kez sarsıldım
iki kez gök başımda döndü
çıktığım yokuş ağrılı,
yeni bir ülke getirecek sandım gönlüme
her sarsıntı bir başlangıç,
dallarımı kıran rüzgâr
uykusuz geceleri kovamadığımdan
peri’ye kıyamadım
içimin bıçağıyla oydum durdum gövdemi
içime kaçmış ruh gördü uzak istasyonları
bütün raylar bana gelen olmaz yolcuyu taşıdı
kaçtığım mı diyeyim koştuğum mu
birden yakaladı bendeki yalnızı
suya eğilmiş ağaçlar,
kalbimden geçen okun dallarıymış
günler yerine ufkumda geceler,
büyüdü yirmi beşimden sonra
birincisi sonlandığında yaşayamam sandım
ikincisi gitmesin derken
dışıma taşırdım gözyaşlarını
çiçekler saksılar yer değiştirdi evlerde
o peri’yi de öldüresiye sevdim içimden
Serkan Türk
yer yüzünün kuğuları
yer yüzünün kuğuları
“Reddettim, bütün kesinlikleri, kalbim
bu hayale bir daha inansın diye”
Birhan Keskin
geceleri mezarlara benzetiyorum balkonları
uzaklararası bir yalnızdan kayıyor yıldızlar
otlarım kurumuştu sazlığımda
ağzındaydı yanan yazları anılarımın
yazın sırrıysa beklemek, aşk benim
sesime yakışır. sende büyür
ne kadar dağ varsa. durur orada
duvarda atlas, kıyımda deniz
geçerim her kenti ödünç bir sabırla
kuğular çarpar bana teninden uçuşan
ellerim tutar kokusunu yer yüzünün
gelirim yoklarım gövdendeki uçurumları
ırmak boylarımı suların tuttu
yalnız tanrı’nın günü cuma
kelebeği sen çiçeklerimin
veremli ağaçlar, göğe doğru uzanmış
sayıklıyor adını beyaz bir hayvanın,
atların boyunları uzuyor
geçen güzün gölgesi çocuklar
camlardan bakıyor havuza
yapraklar sokaklarını süpürür
omuzların kaybolur karanlıkta
hangi yeşil sana yakışmaz bilirim
benim gönlüm sende durur her küstüğünde
Serkan Türk
“Reddettim, bütün kesinlikleri, kalbim
bu hayale bir daha inansın diye”
Birhan Keskin
geceleri mezarlara benzetiyorum balkonları
uzaklararası bir yalnızdan kayıyor yıldızlar
otlarım kurumuştu sazlığımda
ağzındaydı yanan yazları anılarımın
yazın sırrıysa beklemek, aşk benim
sesime yakışır. sende büyür
ne kadar dağ varsa. durur orada
duvarda atlas, kıyımda deniz
geçerim her kenti ödünç bir sabırla
kuğular çarpar bana teninden uçuşan
ellerim tutar kokusunu yer yüzünün
gelirim yoklarım gövdendeki uçurumları
ırmak boylarımı suların tuttu
yalnız tanrı’nın günü cuma
kelebeği sen çiçeklerimin
veremli ağaçlar, göğe doğru uzanmış
sayıklıyor adını beyaz bir hayvanın,
atların boyunları uzuyor
geçen güzün gölgesi çocuklar
camlardan bakıyor havuza
yapraklar sokaklarını süpürür
omuzların kaybolur karanlıkta
hangi yeşil sana yakışmaz bilirim
benim gönlüm sende durur her küstüğünde
Serkan Türk
28 Haziran 2011 Salı
Mağusa'da Bir Sabah
Hâlâ bakamıyorum yüzüne. Gözlerim kamaşıyor gün ışığından. Önüm sıra küçük bir orman uzuyor. Çoğu çam ağacı… Deniz usulca kıyıya dil uzatırken kumsal şimdilik boş. Bir saat kadar önce üç dört kişi yürüyordu orada. Otelin balkonundan bakıyorum sana Mağusa. Karşıda yeni bir bina yapılmış. Sekiz kat tam, saydım. Demir ustası önündeki demirlere çekicini ya da benzeri bir aleti indiriyor. Sesini duyuyorum. Görmek için balkondan bakıyorum. İki kişiler. Biri ağacın arkasında kalıyor. Demirlere elindeki aleti indiren o. Diğeri ayakta demir çubuğu tutuyor. Ben bunları görüp yazarken duruşları değişiyor. Her şey baktığım manzaranın aksine hareketli. Beş yaz önce denize girdiğim kumsal orada. Sanıyorum küçük ormanın bir parçası askeriyenin içinde bitiyor.
Kumsal yakınlarında birkaç çakıl tepeciği. Her şey yeniden inşa ediliyor gibi. Oysa burada daha önce gördüğüm bir boşluktu. Yükselmeyen binaları, eskimiş evleriyle neredeyse uyuyan bir şehir.
Günlerden Çarşamba ve bu saat için hayli bir dış ses var. Az önce yatakta uzanmış balkon kapısının içeri soktuğu rüzgârı sırtımda hissederken aynı anda kuş seslerini, demir döven ustanın çekiç sesini de duyuyordum. Bu bana Pazar sabahları odamda yatarken duyduğum çocuk seslerini de hatırlatıyor. Yabancılık hissetmedim. Kuşlar kumru muydu? Emin değilim. Güvercin olsalar uğuldarlardı. Göğüsleri yükselip alçalırdı.
Dört ayımı geçirdiğim Güvercinlik buradan on beş kilometre uzakta olmalı. Gördüğüm o dağ ve vadi hepitopu aynı uzaklıkta. Oradaki herkes yerini başkalarına bırakmış başka kentlere, kasabalara, hayatlarına döndüler. Yalnız o köylüler yine zeytin ağaçlarının oradan geçerken belli belirsiz kollarını havaya kaldırıyor ve selam veriyorlar tanımadıkları çocuklara. –Rüzgârlı Camlar’ın bir öyküsünde bu sahneyi anlatmıştım hatırlarsan okur. -Orada olduklarını, görüldüklerini bilmek mutlu ediyor çocukları. Hafıza en çok bu anı çekip çıkarıyor kuyusundan. Traktörün arkasından bakan gencin özlemle yolun diğer yanına geçme isteğini. Zeytin ağaçlarının olduğu bahçe arkasına bir dağın manzarasını saklıyor. Vadi, en çok güneş batarken yakınlaşıyordu kalbime.
Tahsil Yücel’in Komşular kitabındaki karakterlerde benimle bakıyorlar sanki manzaraya. Nerede o karı koca şimdi? -Akşam yemeği için masa hazırlamışlar. Çocuklar pek sessiz. Anne babalarının her hareketini izliyor gibiler. Taze fasulye pişirilmiş, mevsim salatası yapılmış gibi. Yanında iki kadeh koca için. Sen beni sevmiyorsun diyecek gibi kadın orta yere. Kavga başlayacak ve ben yazarı gibi izleyen olacağım sanki.- İçeri geçmeli yeniden. Duymamalı hiçbir yabancı sesi.
Şimdi daha iyi bakıyorum sana Mağusa. Nefes almaya çalışır gibisin. Daha çok anı yaşatır gibi. Saklıyorsun insanları evlerin içinde. Sonsuzlukta kısa bir anın içinden geçiriyorsun beni, hepsi bu.
Kumsal yakınlarında birkaç çakıl tepeciği. Her şey yeniden inşa ediliyor gibi. Oysa burada daha önce gördüğüm bir boşluktu. Yükselmeyen binaları, eskimiş evleriyle neredeyse uyuyan bir şehir.
Günlerden Çarşamba ve bu saat için hayli bir dış ses var. Az önce yatakta uzanmış balkon kapısının içeri soktuğu rüzgârı sırtımda hissederken aynı anda kuş seslerini, demir döven ustanın çekiç sesini de duyuyordum. Bu bana Pazar sabahları odamda yatarken duyduğum çocuk seslerini de hatırlatıyor. Yabancılık hissetmedim. Kuşlar kumru muydu? Emin değilim. Güvercin olsalar uğuldarlardı. Göğüsleri yükselip alçalırdı.
Dört ayımı geçirdiğim Güvercinlik buradan on beş kilometre uzakta olmalı. Gördüğüm o dağ ve vadi hepitopu aynı uzaklıkta. Oradaki herkes yerini başkalarına bırakmış başka kentlere, kasabalara, hayatlarına döndüler. Yalnız o köylüler yine zeytin ağaçlarının oradan geçerken belli belirsiz kollarını havaya kaldırıyor ve selam veriyorlar tanımadıkları çocuklara. –Rüzgârlı Camlar’ın bir öyküsünde bu sahneyi anlatmıştım hatırlarsan okur. -Orada olduklarını, görüldüklerini bilmek mutlu ediyor çocukları. Hafıza en çok bu anı çekip çıkarıyor kuyusundan. Traktörün arkasından bakan gencin özlemle yolun diğer yanına geçme isteğini. Zeytin ağaçlarının olduğu bahçe arkasına bir dağın manzarasını saklıyor. Vadi, en çok güneş batarken yakınlaşıyordu kalbime.
Tahsil Yücel’in Komşular kitabındaki karakterlerde benimle bakıyorlar sanki manzaraya. Nerede o karı koca şimdi? -Akşam yemeği için masa hazırlamışlar. Çocuklar pek sessiz. Anne babalarının her hareketini izliyor gibiler. Taze fasulye pişirilmiş, mevsim salatası yapılmış gibi. Yanında iki kadeh koca için. Sen beni sevmiyorsun diyecek gibi kadın orta yere. Kavga başlayacak ve ben yazarı gibi izleyen olacağım sanki.- İçeri geçmeli yeniden. Duymamalı hiçbir yabancı sesi.
Şimdi daha iyi bakıyorum sana Mağusa. Nefes almaya çalışır gibisin. Daha çok anı yaşatır gibi. Saklıyorsun insanları evlerin içinde. Sonsuzlukta kısa bir anın içinden geçiriyorsun beni, hepsi bu.
27 Mayıs 2011 Cuma
Üç Yazar-Üç Hayat
ERZURUM ETKİNLİĞİ
Ayşe Keskin, Serkan Türk ve Kadri Özcan'ın katılacağı program çerçevesinde Üç Yazar-Üç Hayat başlığında şiir, roman ve öykülerindeki insan temasını anlatacaklar.
Kayıp Dağ ve Şubat'ın Islak Elleri kitaplarıyla Ayşe Keskin,
Trabzonlu Aleko kitabıyla Kadri Özcan,
Uzak Yaz, Rüzgârlı Camlar ve Her şeyin Güzel Olma Nedenleri kitaplarıyla Serkan Türk..
Ada Dergisi ve Serander Yayınları ortak etkinliğinde şair ve yazarlar söyleşi sonrasında kitaplarını okurları için imzalayacak.
28 Mayıs Cumartesi · 15:00 - 18:00
ITIR Akademi Kültür Kafe (Eski Üniversite Kitabevi)
Cumhuriyet Caddesi, Kızılay İş Merkezi, Zemin Kat, 25100 Erzurum
Ayşe Keskin, Serkan Türk ve Kadri Özcan'ın katılacağı program çerçevesinde Üç Yazar-Üç Hayat başlığında şiir, roman ve öykülerindeki insan temasını anlatacaklar.
Kayıp Dağ ve Şubat'ın Islak Elleri kitaplarıyla Ayşe Keskin,
Trabzonlu Aleko kitabıyla Kadri Özcan,
Uzak Yaz, Rüzgârlı Camlar ve Her şeyin Güzel Olma Nedenleri kitaplarıyla Serkan Türk..
Ada Dergisi ve Serander Yayınları ortak etkinliğinde şair ve yazarlar söyleşi sonrasında kitaplarını okurları için imzalayacak.
28 Mayıs Cumartesi · 15:00 - 18:00
ITIR Akademi Kültür Kafe (Eski Üniversite Kitabevi)
Cumhuriyet Caddesi, Kızılay İş Merkezi, Zemin Kat, 25100 Erzurum
18 Mayıs 2011 Çarşamba
Üç Konukla Trabzon ve Edebiyat
Kayıp Dağ ve Şubat'ın Islak Elleri kitaplarıyla Ayşe Keskin,
Trabzonlu Aleko kitabıyla Kadri Özcan,
Uzak Yaz, Rüzgârlı Camlar ve Her şeyin Güzel Olma Nedenleri kitaplarıyla Serkan Türk..
Ada Dergisi ve Serander Yayınları ortak etkinliğinde şair ve yazarlar söyleşi sonrasında kitaplarını okurları için imzalayacak.
21 Mayıs Cumartesi · 15:00 - 18:00
Trabzon Eğitim Kültür ve Sanat Derneği (İstanbul)
Ihlamurdere Cad. Mısırlıbahçe Sok. No: 14 Türkali Mh. Beşiktaş, İstanbul,
Tel: (212) 236 6261
Trabzonlu Aleko kitabıyla Kadri Özcan,
Uzak Yaz, Rüzgârlı Camlar ve Her şeyin Güzel Olma Nedenleri kitaplarıyla Serkan Türk..
Ada Dergisi ve Serander Yayınları ortak etkinliğinde şair ve yazarlar söyleşi sonrasında kitaplarını okurları için imzalayacak.
21 Mayıs Cumartesi · 15:00 - 18:00
Trabzon Eğitim Kültür ve Sanat Derneği (İstanbul)
Ihlamurdere Cad. Mısırlıbahçe Sok. No: 14 Türkali Mh. Beşiktaş, İstanbul,
Tel: (212) 236 6261
9 Mayıs 2011 Pazartesi
Rüya Kasrı İçin Ercan Yılmaz ile Söyleştik.
Ercan Yılmaz'a Sordum..
Ercan Yılmaz, 'Âherli Zamanlar' ve 'İncire Yemin'den sonra üçüncü şiir kitabı 'Rüyâ Kasrı ile okuru selamladı. İstiâre Kuşları, Vera', Acemi Bahçe başlıklı üç bölümden oluşan kitap, Yılmaz'ın şiir yolculuğunda yeni bir aşamayı işaret ediyor. Şairin yaklaşımı ise daha lirik: "İbn Arabî'nin 'hayâl'inden yola çıktım; Gazzalî'nin 'rüyâ'sına vardım."
'Âherli Zamanlar' (2002) ve 'İncire Yemin'den (2007) sonra 'Rüyâ Kasrı' geçtiğimiz kasım ayında yayımlandı. Bu zaman içinde okurla aranda dilediğin bağın kurulduğunu söyleyebilir misin?
Bazı okurlarla bir yer altı ırmağı gibi, bazı okurlarla da âşikâr bir bağ kuruldu galiba. İlk kitabım Âherli Zamanlar'da 'varlıkla yokluk arasına, rüyadan/asma köprüler kurduğumuz' diye bir mısra var. O asma köprülerde kâh hayalî kah da ete kemiğe bürünmüş okurlarla buluşuyorum zaman zaman. Ama itiraf etmeliyim ki, bir okur olarak kendimle istediğime yakın bir bağ hatta ünsiyet kurduğumu söyleyebilirim ki bu durum bana bir hayli keyif veriyor.
"Dün gece rüyamda yokluğu gördüm" diyor Mevlânâ asırlar öncesinde. Rüyâ Kasrı'nda sen kimlerin ya da nelerin yokluğunu gösteriyorsun okuruna?
Benden öncekilerin 'rüyâ' gibi metinlerinden hareketle yazıldı bu şiirler; onların ilhamıyla. Ben, eğer becerebilirsem tabii, başta dünyanın yokluğunu göstermek istiyorum. Dünyada oluşumuza kim şehadet edebilir ki? Meselâ 'ben' diye birinin var olmadığını, vehimden ve hayâlden ibaret olduğumuzu rüyâ diliyle imâ etmeye çalışıyorum. Bazen 'kim kurtaracak beni var olmaktan' bazen de 'olmamaktan yoruldum' diyerek. Velhasıl İbn Arabî'nin 'hayâl'inden yola çıktım; Gazzalî'nin 'rüyâ'sına vardım ben!
Rüyâ Kasrı ne yapmaya çalışıyor diye sorsam...
Bir yandan kendi hâlimce, metaların insan varlığına hakim oluşuna karşı bir tavır geliştirmeye çalışıyorum. Öte yandan da Tanpınar gibi 'En uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak...' gibi bir gayretim var. Valery'nin 'büyü üretimi' olarak tanımladığı şiirin, bende 'rüyâ üretimi' olarak tezahür ettiğini söyleyebilirim.
İstiâre Kuşları, Vera', Acemi Bahçe adını verdiğin üç bölümden oluşuyor Rüya Kasrı. Daha çok yaz'ı çağrıştıran şiirler, rüyâ âlemine açılan kapıları yaz'ın odalarında, teraslarında mı karşıladın?
'Uçurum oteli'nde yazıldı Rüyâ Kasrı. 'Ben şiiri bir yaz gününden öğrendim' der Hilmi Yavuz. Ben de varlığımın halkalarını daima yaz günlerinde sayarım. Güneşin, yaz ikindilerinin, meselâ haziran sabahlarının, ağustosböceklerinin hayranıyım ben. Ya benim hayranlığımın suç ortakları?
'Yaz ve Arı ve Erguvân' şiirinde bazı imgeler, bazı şairleri çağrıştırıyor. Taş'ın Birhan Keskin'i, Nar'ın Haydar Ergülen'i, Erguvân'ın Hilmi Yavuz'u anımsattığı gibi. Bir şair geçtiği yollarda karşılaştığı şairlere aynı imgeleri tekrarlayarak mı selâm verir? İmgelerinizden biri de 'dil' mi?
Dil/söz ayrımından hareketle şiirin bir dil meselesi olduğuna ilişkin bir tavır var kitapta. Dil, bir imgeden ziyade şiirin yapıtaşı. Ben, bunu ustam Hilmi Yavuz'dan öğrendim. Yani güllerin şiirde sadece okunabileceğini. Gerisi metafizik boyut bana göre. Zaten metinlerarası yolculuk bende daima tinlerarası bir yolculuğa dönüşmüştür. Bachelard'ın 'anlık bir metafizik' olarak ifade ettiği tecrübeyi de göz ardı etmemek gerek.
Yeniyle değil de geçmişin sözcükleriyle yazılmış bir dil'i neden tercih ediyorsunuz şiirinizde?
Geçmişin kelimeleriyle yazmıyorum; yaşayan ya da yaşamasını istediğim bir dili tercih ediyorum. Divân şairlerinden el almaya çalışan birinin atmosfer kurma çabası diyebilirsin buna. Yani dolaşımdaki dilin ötesinde durmak. Bu, aynı zamanda varolan dile karınca kararınca bir tavır alıştır. Biraz vicdan meselesi yani.
Rüyâ varsa uyanmak, uyanınca bakılacak tabir kitapları vardır. Siz rüyâlarınızı neye yordunuz anlatırken?
Daha görülmeden tabir olunan rüyâların peşindeyim ben. Rüyâ Kasrı'nda varlığın bir rüyâ oluşuna imâ söz konusu. Bir yandan rüyâların hakikatin bir cüzü olduğuna inanan birinin kaleminden çıkmış şiirler olarak da bakılabilir. Ne diyordu Dostoyevski: 'İşte, olup olmuşu bu bir rüya, diye bana dudak büküyorlar. Hakikati rüyalar sayesinde görüyorsam, gerçekmiş, değilmiş, ne önemi var?'
'Şairlerin yaşamı yoktur. Şiirlerdeki yaşama yaşam diye bakarlar. Başka bir yaşam bilmezler' diyor bir söyleşisinde İlhan Berk. Ercan Yılmaz'ın şiiri yaşamıyla ne kadar örtüşüyor?
Şiir ile hayatı ne kadar ayrı tutmaya çalışırsam çalışayım, karşımda dil'in aynası, yalancılığımı her an yüzüme vuruyor. Beni hakikat medeniyetine yaklaştıran bir vasıta şiir. Belki de tüm çabam, şiirim gibi yaşadım diyebilmek için...
Rüyâ Kasrı'ndan sonra ne var yazı masanızda? Şiir dışında başka türde yazdıklarınızı okuyabilecek miyiz?
Şu sıralar, Trabzon'un meşhur Ganita'sı ile ilgili bir kitabı bitirmek üzereyim. Mekânın poetikasına ilişkin bir deneme çabası. Bir de her gün yeni şeyler eklediğim bir Ada Defteri var. Yeni şiirler içinse yaz'ı bekliyorum; İkbal gibi 'Allah'ım bana akıl verdin, divânelik de ver' diyerek...
Ercan Yılmaz, 'Âherli Zamanlar' ve 'İncire Yemin'den sonra üçüncü şiir kitabı 'Rüyâ Kasrı ile okuru selamladı. İstiâre Kuşları, Vera', Acemi Bahçe başlıklı üç bölümden oluşan kitap, Yılmaz'ın şiir yolculuğunda yeni bir aşamayı işaret ediyor. Şairin yaklaşımı ise daha lirik: "İbn Arabî'nin 'hayâl'inden yola çıktım; Gazzalî'nin 'rüyâ'sına vardım."
'Âherli Zamanlar' (2002) ve 'İncire Yemin'den (2007) sonra 'Rüyâ Kasrı' geçtiğimiz kasım ayında yayımlandı. Bu zaman içinde okurla aranda dilediğin bağın kurulduğunu söyleyebilir misin?
Bazı okurlarla bir yer altı ırmağı gibi, bazı okurlarla da âşikâr bir bağ kuruldu galiba. İlk kitabım Âherli Zamanlar'da 'varlıkla yokluk arasına, rüyadan/asma köprüler kurduğumuz' diye bir mısra var. O asma köprülerde kâh hayalî kah da ete kemiğe bürünmüş okurlarla buluşuyorum zaman zaman. Ama itiraf etmeliyim ki, bir okur olarak kendimle istediğime yakın bir bağ hatta ünsiyet kurduğumu söyleyebilirim ki bu durum bana bir hayli keyif veriyor.
"Dün gece rüyamda yokluğu gördüm" diyor Mevlânâ asırlar öncesinde. Rüyâ Kasrı'nda sen kimlerin ya da nelerin yokluğunu gösteriyorsun okuruna?
Benden öncekilerin 'rüyâ' gibi metinlerinden hareketle yazıldı bu şiirler; onların ilhamıyla. Ben, eğer becerebilirsem tabii, başta dünyanın yokluğunu göstermek istiyorum. Dünyada oluşumuza kim şehadet edebilir ki? Meselâ 'ben' diye birinin var olmadığını, vehimden ve hayâlden ibaret olduğumuzu rüyâ diliyle imâ etmeye çalışıyorum. Bazen 'kim kurtaracak beni var olmaktan' bazen de 'olmamaktan yoruldum' diyerek. Velhasıl İbn Arabî'nin 'hayâl'inden yola çıktım; Gazzalî'nin 'rüyâ'sına vardım ben!
Rüyâ Kasrı ne yapmaya çalışıyor diye sorsam...
Bir yandan kendi hâlimce, metaların insan varlığına hakim oluşuna karşı bir tavır geliştirmeye çalışıyorum. Öte yandan da Tanpınar gibi 'En uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak...' gibi bir gayretim var. Valery'nin 'büyü üretimi' olarak tanımladığı şiirin, bende 'rüyâ üretimi' olarak tezahür ettiğini söyleyebilirim.
İstiâre Kuşları, Vera', Acemi Bahçe adını verdiğin üç bölümden oluşuyor Rüya Kasrı. Daha çok yaz'ı çağrıştıran şiirler, rüyâ âlemine açılan kapıları yaz'ın odalarında, teraslarında mı karşıladın?
'Uçurum oteli'nde yazıldı Rüyâ Kasrı. 'Ben şiiri bir yaz gününden öğrendim' der Hilmi Yavuz. Ben de varlığımın halkalarını daima yaz günlerinde sayarım. Güneşin, yaz ikindilerinin, meselâ haziran sabahlarının, ağustosböceklerinin hayranıyım ben. Ya benim hayranlığımın suç ortakları?
'Yaz ve Arı ve Erguvân' şiirinde bazı imgeler, bazı şairleri çağrıştırıyor. Taş'ın Birhan Keskin'i, Nar'ın Haydar Ergülen'i, Erguvân'ın Hilmi Yavuz'u anımsattığı gibi. Bir şair geçtiği yollarda karşılaştığı şairlere aynı imgeleri tekrarlayarak mı selâm verir? İmgelerinizden biri de 'dil' mi?
Dil/söz ayrımından hareketle şiirin bir dil meselesi olduğuna ilişkin bir tavır var kitapta. Dil, bir imgeden ziyade şiirin yapıtaşı. Ben, bunu ustam Hilmi Yavuz'dan öğrendim. Yani güllerin şiirde sadece okunabileceğini. Gerisi metafizik boyut bana göre. Zaten metinlerarası yolculuk bende daima tinlerarası bir yolculuğa dönüşmüştür. Bachelard'ın 'anlık bir metafizik' olarak ifade ettiği tecrübeyi de göz ardı etmemek gerek.
Yeniyle değil de geçmişin sözcükleriyle yazılmış bir dil'i neden tercih ediyorsunuz şiirinizde?
Geçmişin kelimeleriyle yazmıyorum; yaşayan ya da yaşamasını istediğim bir dili tercih ediyorum. Divân şairlerinden el almaya çalışan birinin atmosfer kurma çabası diyebilirsin buna. Yani dolaşımdaki dilin ötesinde durmak. Bu, aynı zamanda varolan dile karınca kararınca bir tavır alıştır. Biraz vicdan meselesi yani.
Rüyâ varsa uyanmak, uyanınca bakılacak tabir kitapları vardır. Siz rüyâlarınızı neye yordunuz anlatırken?
Daha görülmeden tabir olunan rüyâların peşindeyim ben. Rüyâ Kasrı'nda varlığın bir rüyâ oluşuna imâ söz konusu. Bir yandan rüyâların hakikatin bir cüzü olduğuna inanan birinin kaleminden çıkmış şiirler olarak da bakılabilir. Ne diyordu Dostoyevski: 'İşte, olup olmuşu bu bir rüya, diye bana dudak büküyorlar. Hakikati rüyalar sayesinde görüyorsam, gerçekmiş, değilmiş, ne önemi var?'
'Şairlerin yaşamı yoktur. Şiirlerdeki yaşama yaşam diye bakarlar. Başka bir yaşam bilmezler' diyor bir söyleşisinde İlhan Berk. Ercan Yılmaz'ın şiiri yaşamıyla ne kadar örtüşüyor?
Şiir ile hayatı ne kadar ayrı tutmaya çalışırsam çalışayım, karşımda dil'in aynası, yalancılığımı her an yüzüme vuruyor. Beni hakikat medeniyetine yaklaştıran bir vasıta şiir. Belki de tüm çabam, şiirim gibi yaşadım diyebilmek için...
Rüyâ Kasrı'ndan sonra ne var yazı masanızda? Şiir dışında başka türde yazdıklarınızı okuyabilecek miyiz?
Şu sıralar, Trabzon'un meşhur Ganita'sı ile ilgili bir kitabı bitirmek üzereyim. Mekânın poetikasına ilişkin bir deneme çabası. Bir de her gün yeni şeyler eklediğim bir Ada Defteri var. Yeni şiirler içinse yaz'ı bekliyorum; İkbal gibi 'Allah'ım bana akıl verdin, divânelik de ver' diyerek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Başka Bir Ülke’de, Katya’nın Yazı Serkan TÜRK Elinizin altında evirip çevirip bir kenara koyduğunuz sayısız kitap orada masanın üstünde, raf...