29 Mart 2013 Cuma
12 Mart 2013 Salı
31 Ocak 2013 Perşembe
Çöl'de Şaire Rastlamak
her mısra şaire
ait/ niye kendimi okuyormuş gibiyim? / şiire başlamak mümkün de / şiiri
bitirmek neden imkânsız? / mısraları unutsam kelimeleri hatırlıyorum/
kelimeleri unutsam harflerin sesleri yankılanıyor / bütün şiirleri tersinden
okumayı diliyorum/ daha çok unutmak için…
ayna insan dergisi 6.sayıda yer almıştır.
Çöl’e telmihte
bulunmuşsa şair uzak bir yolculuğa hazırlanmak düşer okuyucuya. Şair
uzakta olanı bile yanı
başındaymış gibi anlatır. Biz yanı
başımızdakine bile uzak düşeriz. Hayat ve şiir/ tezat: ” İçimiz çölse biri
geçmiştir.” Bazıları da içimizden geçip çöle varmadıysa ne yazık! İçimiz çölse dışarıda bir vadi mi vardır?
Bereketli topraklardan, gürül gürül akan sulardan sonra bir çöle nasıl varır
insan? Daha doğrusu çöl’ün mecazları çoğaldıkça
anlamı değişir mi? Serkan Türk’ün
Serander yayınlarından çıkan şiir kitabı – içimiz çölse biri geçmiştir- adını
taşıyor. Kitabın kapağındaki resmi ve bu
mısrayı birlikte okuyunca çöl uzun bir nehre dönüştü zihnimde. Çöl ve nil.
İki hece ayrı ayrı ve birçok şeyin özeti.
Uçsuz bucaksız bir kumda bir yolcunun ayak izleri. Çölün gövdesinde biriken
anılar derken bir kum fırtınası ve her şey tarumar. Aşka sonundan başlamak.
Nehir çölün neresinde? Nehir şairin kalbinde, kelimelerinde okurken duyuyorum
suyun / şairin sesini.
“her dua bir
yalnız işi
kimin
sessizliği böyle kırmakta gönlümü
yoksun gün
devirmekte kırkını”
Mırıltıların
duaya dönüşmesi mi, sessizliğin bir yontucu gibi şairi yontması mı yokluğun
yoksulluğu mu hangisi olduğunu bilemediğim çağrışım uzak duran bir sevgilinin
imgesini belirginleştiriyor zihnimde. Kimseler anlamıyor bu uzaklığı. Şair de
mi? Evet en çok o anlamıyor. Aldanmayın şairlerin her şeyi bildiklerine!
Kitabın sayfalarını çeviriyorum çöl’e başlar gibi. “terleyen bir kalp” kitabın
ilk bölümü. Hatırlıyorum kalbimin terlediği anları ve kalbinden terlemeyi
bilemeyenleri. Şairlerin yüzleri terler önce sonra kalpleri biliyorum. Bir çöl
nasıl geçilir ki başka türlü.
“hem ağrısısın
içimin
hem istediği şenlik”
Ağrıyan bir
ben özlemle bekler ağrının dineceği zamanları. Uzaktaki bir zamana postalanan
bu dilek, uzaktaki sevgilinin bir gülüşüyle gerçekleşecektir. Ne var ki o
gülüşün bir tarihi yoktur. Şair ve dil’e dökülen yalnız olamama hali/ yalnızlık
şairin en yalın hali
“her
sarsıntı bir başlangıç,
dallarımı
kıran rüzgar
uykusuz
geceleri kovamadığımdan
peri’ye
kıyamadım
içimin
bıçağıyla oydum durdum gövdemi”
Oyulduğumuz
yerden bir başkası çıksa. Ne çok başkaları olur bize benzemeyen. Bize
benzemeyenleri sevişimiz öldürüyor bizi. Ölmemek için başkasını doğuruyoruz.
“o
peri’yi öldüresiye sevdim içimden “
İçimizden sevdiklerimiz! İşte
nehrin kıvrıla kıvrıla akışı yeniden çölün sessizliğini unutturuyor bana.
Şairin hatırladıkları okuyucunun geçmiş yaşantısıdır.
“benim
sırtım kime dönük
tanrı bilir o değil mi içime dolduran ağaçları
susayan
nehirleri kalbimden geçiren”
Tanrı en çok
içimiz çölken mi anıyor bizi? Ve biz neden duyamıyoruz Tanrı’nın bizi andığını.
Şair duyuyor duymasına da kilidi kırıp bir adım öteye geçemiyor.
“ben kendimi
dike dike
söke söke derimden
bazı kazak,
bazı çorap
ördüm içimde”
Sökmesini
bilen şair, örülense şiirdir. Kim için örüldüyse şiir “ona” yokluğa emanet!
Şairi var eden her mısra ‘o’ nu daha da uzaklaştırıyor. Susmak için, noktayı koyabilmek
için bazen ne çok konuşuruz. Anlattıkça hafifleyip, içimizdeki yükten
kurtulacağımızı sanırız. Bir el, içimizde öre durur anlattıklarımızı, bir de
bakarız her şey yerli yerinde.
Kitabın ikinci
bölümü “ kaburgalar ülkesi” kalbime dokundum! Yerindeydi evet! Bütün iç
organlarım da yerli yerindeydi. Ve kaburgalarım bir zırh gibi gövdemi
örtüyordu. Şair ne diyordu:
sahip
çıkılmamış bir kalp duruyor
ölü doğmuş bir çocuktur
aramızdaki mesafe
görmek acısı,
yurdu uzak kaburgalar ülkesi
yollar köprüler
atılıyor.
“ölü doğmuş
bir çocuktur aramızdaki mesafe” uzaklığın en uzak hali. Ne denir ki! Susmak
geliyor içimden.
“bana kendi
dilinde sus yaşlı dünya
sana bütün
dillerde yanayım”
Serkan Türk’ün
ikinci şiir kitabı imge yüklü. Çöl’den geçip de gelmişlere, çöl’ü hiç
bilmeyenlere, içi çöl olanlara ve de
uzaktakilere gönderilmiş mısralar yalnızlığı en yalın haliyle duyumsatıyor.
Açılmayı bekleyen kilitler vardır. O kadar uzun sürer ki o kilitleri açmak. Her
okuyucunun açtığı kilit farklı olacaktır. Kim bilir kaç okuyucunun düş gücüyle
açılacak kilitler? Ne yazık hiç birimiz o anı göremeyeceğiz yine de
hissedeceğiz…
Arzu ALKAN ATEŞ
10 Ocak 2013 Perşembe
gece defteri
beni unutuyorsun artık
aşkını unuttuğun gibi unutuyorsun
yavaş yavaş siliniyor her şey belleğinden
kiminin yazgısı belirirken
kiminin ömrü tükeniyor bu karanlıkta
ah gece, sesini duyduğumdan beri
yıldızlarına bakıyorum
uzun uzun öpüyorum gönderilen mektupları
eskiyen bir yaz’ı buluyorum resimlerde
uzayıp gidiyor o günler
sonumuz ayrılık olmasın diyorum
ben bildiğim her şeyin ona çıktığını sanıyordum
sen bildiğin her şeyin ondan geçtiğine inanıyordun
oysa ikimiz de kan ağladık,
bir güz bitkisinin kaderini yaşadık,
beni unutuyorsun artık
aşkını unuttuğun gibi unutuyorsun
körün istediği göz onun kalbi
Serkan Türk
Ayna İnsan 6.sayı
aşkını unuttuğun gibi unutuyorsun
yavaş yavaş siliniyor her şey belleğinden
kiminin yazgısı belirirken
kiminin ömrü tükeniyor bu karanlıkta
ah gece, sesini duyduğumdan beri
yıldızlarına bakıyorum
uzun uzun öpüyorum gönderilen mektupları
eskiyen bir yaz’ı buluyorum resimlerde
uzayıp gidiyor o günler
sonumuz ayrılık olmasın diyorum
ben bildiğim her şeyin ona çıktığını sanıyordum
sen bildiğin her şeyin ondan geçtiğine inanıyordun
oysa ikimiz de kan ağladık,
bir güz bitkisinin kaderini yaşadık,
beni unutuyorsun artık
aşkını unuttuğun gibi unutuyorsun
körün istediği göz onun kalbi
Serkan Türk
Ayna İnsan 6.sayı
30 Kasım 2012 Cuma
Serkan Türk'ün Üçüncü Öykü Kitabı Tanrı'nın Yalnız Kırları
Tanrı'nın Yalnız Kırları Mahalle meydanlarından, sokağın kuytusuna inip, oradan Tanrının yalnız kırlarına uzanan bir okuma yolculuğuna çağırıyor Serkan Türk bizi. "İçimiz Çölse Biri Geçmiştir"in şairi geçtiği yerleri çöle çeviren insanların dünyasında, Tanrı'nın yalnızca kırlara bahşettiği umudu öyküye taşıyor. "Serkan Türk üçüncü öykü kitabıyla kendi öykü serüveninin zirvesinde."
20 Kasım 2012 Salı
Ağaç gölgeleri, yaprak hışırtıları
Şiir ve öykü dünyasından gelen ince söyleyiş ve imgeleriyle dikkat çeken Serkan Türk özellikle ‘Rüzgârlı Camlar’ adlı öykü kitabıyla adından söz ettirmişti. Yazarın ilk öykü kitabı olma içtenliğini taşıyan ‘Uzak Yaz’ da geçenlerde yeni bir basımıyla okurlarla buluştu.
‘Uzak Yaz’ yüreğinde bir şairin evrenini taşıyan yazar Serkan Türk’ün şiire çok yakın duran anlatımlarıyla ve imgeleriyle incecik örüp dokuduğu öykülerden oluşuyor. İnsani durumlardan insani dramlara uzanan yolda genç öykücünün duyarlılıkla ve incelikli bir gözlem gücüyle, pek çok insan tarafından fark edilemeyen ayrıntılarda yoğunlaşan yaşamı, tüm şiirselliği ve felsefi derinliğiyle dile getirdiğini görüyoruz. İnsanın ruhsal dünyasının anlatımlarının ve ifadesinin önemli yeri var bu öykülerde. Öykülerin pek çoğunun 2. tekil kişiye hitaben yazıldığı görülüyor. Bu durum, öykülere içtenliğin ve naifliğin kapılarını açıyor. Aynı zamanda bir mektubun ya da bir anı defterinin satırları arasında kayboluyoruz duygusu sarıyor içimizi bütün gizemiyle.
Öykülerinde çocukluk ve ilkgençlik izlenimlerinin ardına düşen yazarla birlikte okur da yitik bir zamanın ardına düşüp geçmişe yolculuğa çıkıyor. Uzak geçmişte yitip giden çocukluk zamanına açılan loş pencereler, serin bahçeler… Ağaç gölgeleri ve yaprak hışırtıları… Uzakta kalmış ama yürekte sızılı izler bırakmış çocukluk aşkları… İç acıtan bir hüznün kuşattığı onlarca öykü var ‘Uzak Yaz’da. Serkan Türk bu hüzün duygusunu şiirselliğin yumuşak üslubu içinde eriterek veriyor. Bazen bir intiharın ardından zamansal geri dönüşlerle, yaşanan geçmiş, şiirsel dilin sunduğu anlam ve imge zenginliğiyle okurun yüreğinde çoğaltıyor hüznünü. Kahramanların yalnız ve hayatın kıyısında duran kişiler oluşu da ilgi uyandırıyor.
Karyolanın Soğuk Demirleri öyküsünde başarılı zaman geçişleriyle, olay zamanlarını parçalayarak kurgulayan yazar, hem modern ve özgün bir öykü metni oluşturmuş oluyor hem de ruhsal sorunları olan yaşlı bir adamın bilincinden, onun zihninin içinden yansıyanları gösteriyor. Yaşlı adamın klinikten kaçmış olduğunu; zaman kırılmalarıyla, parça parça görüntülerle fark ettiriyor. Tomris Uyar’ın dikkat çektiği “öyküdeki aydınlanma anlarını” okura derinden yaşatıyor. İleri-geri sarılan zamanda savrulan öykü kişisinin çok derin bir acıyı nasıl içselleştirdiğine dikkat toplamayı başarıyor. Bebek ve İlkel Ağrı öykülerinde aynı olayı farklı açılardan göstermeyi deneyimliyor yazar; bu öykülerde özneler yer değiştiriyor, böylece yaşanmış aynı anlar içindeki farklı derinliklere ve yoğun anlamlara açılıyoruz.
Kitabın öteki öykülerinde ölümün, ruhsal kırılmaların, insanı derinden yaralayan anların hüzünlü atmosferinde soluk alıyor öykü kahramanları. Mecazi olarak çöllere düşseler de yolları denizlere açılıyor. Öykülerin içinde insan gerçeğinin şiirsel anlatımlarla ve modernist kurgularla dile getirilmesinden doğan estetik tatlar, okuru içten, doğal, naif, lirik ve pastoral bir evrene alıp götürüyor. Bir şiiröykünün odağından bakıyor her sayfada; olayın değil durumun incecik ayrıntılarına tutunuyor insan; boşluklarda zihinsel yollar açıyor ve yarattığı anlam merdivenleriyle geçiyor tüm satırların üzerinden. Görülüyor ki yazarın incelikli bakışından süzülenler öykülere dönüşüyor ve öykünün ıssızlığı içinde yankılanıyor yaşamın uğultulu rüzgârları…
Geriye yoğun bir edebi-estetik tat kalıyor; hayatın tadı, denizin tuzu gibi… ‘Uzak Yaz’, uzak, puslu ve gölgeli anıların şiirsel, modernist öyküleri olarak, ilgiyle ve beğeniyle okunacak genç öykü kitapları arasında yer alıyor.
UZAK YAZ - Serkan Türk
Hülya Soyşekerci-Radikal Kitap 2012
15 Ekim 2012 Pazartesi
Uzak Yaz Üzerine-Karin Karakaşlı'nın Kaleminden
Serkan Türk'ün yeni baskısını yapan öykü kitabı Uzak Yaz, lirik ve yoğun anlatımı ile dikkat çekiyor. Uzak Yaz'ı okuyunca, kendi acılarımızı sahiplenmeyi öğreniyoruz. Kim bilir bizim çocukluk bahçemizde neler saklı...
Bir kitap yıllar sonra yeni baskısı ile okurların karşısına çıktığında, insan eski bir dostu yeniden bulmuş gibi olur. İlk baskısını 2006'da Kül Sanat'tan yapan ve Serkan Türk'ün de ilk öykü kitabı olan Uzak Yaz, bu kez Yitik Ülke Yayınları'ndan karşımızda. Henüz keşfetmemiş olanlar ve yeniden görüşmek isteyenler için bir fırsat var artık. Serkan Türk doğduğu ve yaşadığı Trabzon'da, yıllardır hem radyo programları hem de editörlüğünü üstlendiği Ada dergisiyle iki ayrı koldan dünyalar kurmuş bir isim. Bağımsız kalıp kimsenin bahşetmediği yaşam alanlarını korumanın ne zor olduğunu hepimiz biliriz. Bu inançlı inat, Türk'ün edebiyatında da var. Serkan Türk, bir de kitap yazmış olmak için değil, o kitaplarla kendi kainatını kurmak, orada önce kendisi soluklanmak için yazıyor. Uzak Yaz neyi anlatıyor deseniz, öyle bir cümleyle kesinkes ve pat diye söyleyemem. Zaten Uzak Yaz, "konu özeti" kavramının iflas ettiği, insanı edebiyattan soğutan derslerin müfredat programı dışında kalan bir noktadan sesleniyor. Burası hayat ve edebiyatın kesiştiği o belirsiz ve büyüleyici ufuk çizgisi. Çağrışımlarla hareket eden bütün bu öyküler, yazarın meramı dışında okurun kendi öykülerine de açık. Ne de olsa hepimiz denizde sektirilen o taşın ortaya çıkardığı halkalar misali, birbirimizden yeni öyküler çıkarırız. DEĞİRMENİN VE AĞACIN SESİ
Serkan Türk'ün öykü dünyasında insanlar kadar mekanlara da yer var ve bu mekânlar, arka plan görüntüsü olmaktan çok, bir hayat damarı olarak yer alıyor. Kaç kuşağı eskitmiş, emektar bir yel değirmeni bütün bir hayat döngüsünü paylaşabiliyor, örneğin ve onca yıkımdan geriye en çok yakınındaki genç vişne ağacının kökünden sökülüşünde hissettiği sızı kalıyor. Derken başka ağaçlarla tanışıyoruz, incir, elma, mandalina... Her biri başka bir gerçeklikten sesleniyor da en çok incirin sesi kalıyor bizde: "Çabucak kuruyan bir ağaçtan gelir neslim. İçten içe kuruyan/ susan bir ağaçtan. İncirim. Kör olası bir incir. Dayanıklı incir. Hem ağacım, hem değil. Dinlensem bir ağacın gölgesinde." Dar sokaklardan, serin avlulardan, kuytu bahçelerden geçeriz. Ve o ses, koku, doku mutlaka bizimle kalır. Bunca ayrıntıya özen gösterilince, sinematografik yönü ağır basan bir öykü dünyası çıkıyor karşımıza elbet ve biz bir sahnenin tam içine düşüyoruz. Bu sahnede zaman ve mekân alışılageldik anlamlarından sıyrılıyor. Geniş zamanlardan ve belirsiz mekânlardan yazıyor Serkan Türk. Hakikatin peşindeyken, ölçülebilir olana takılmadan ruh uzamından hareket ediyor. Bu boyut aynı zamanda hatırlayışın ve unutuşun coğrafyası. Tam da kendisinin bir söyleşide dediği gibi: "Yer yer hatırladıklarımızı unutmaya çabaladıklarımız ile değiş tokuş ettiğimizin kanısındayım. O arada bir yerde Uzak Yaz duruyor." Öykü karamanları birbirilerine selam ederek ilerlerken, kitap da bir bütünlüğe kavuşuyor, daha da büyük, derin bir girdap duygusu yaratıyor. Hesaplaşılmamış ne varsa, bellek bir otobüsün, trenin camlarından akan görüntülerden kendi çağrışımlarını seçerek, filmi çekmeye başlıyor. Onca bastırılmışlığa inat nice pişmanlık ve özlem yeniden diriliyor. Kaçınılamayan gerçeklerden biri de ölüm. Işıl ışıl toplanıp da kavanoza konduğunda umuda yakın duran ateşböcekleri, ertesi gün nereye bırakılacakları düşünülen bir ölüye dönüşüyor. Bir çocuğun gözünden ölümün soğukluğunu görüyoruz. Derken karısını kaybetmiş, yaşlı bir adamın ölümle hasbıhaline tanık oluyoruz. Başımıza gelmeden dert etmediğimiz ne varsa, karşımızda. O yaşlı adam oluveriyor, beden pörsür, ruh dirilirken yaşanan tezatın yakıcılığında bir an birlikte kavruluyoruz. Ölüm kimi zaman, karşı dairenin bir anda boşalmış olduğu gerçeğiyle çıkıyor karşımıza. O ana kadar önemsenmemiş bir koordinat kayıverince, hayatımızın nasıl sarsıldığına şaşıyoruz. Öldüğümde ağlamadım başlıklı öyküde ise basbayağı bir ölü konuşuyor bize. Sevdiği adam tarafından suya itilip boğulmuş bu genç kadının sesi, o kirli suları tenimizde hissettirirken, güvenle sarıldığın anda ihanete uğramanın hoyratlığı ile üşütüyor: "Öldüğümde ağlamadım. Bir kuru ayaz çıkmış sanıyorsunuz. Üşüyorsunuz yalnızca. Beyninin içerisine binlerce ses üşüşüyor ve tek tek ayırıyor, hepsini atıyorsun. Ölü olduğunu anlıyorsun" diyor kadın ve hâlâ aklına, yüreğine takılan bir ayrıntıyla acıtıyor içimizi: "Beni itmeden önce kulağıma söylediğin şarkıyı hatırlamaya çalışıyorum." Hayatın en acı gerçeklerine dokunsa da Serkan Türk'ün öyküleri asla umutsuz değil. Bilakis, hüznü ve acıyı, umudu yeniden yeşertmenin biricik yolu olarak kutsar gibiler. Nitekim kendisi de "Acım benimdir. Atmaya kıyamadığım tüm eşyalar gibi bir çekmecede zaman zaman açılıp kurcalamaktan bir çeşit haz alıyor olmalıyım. Bak diyorum bunun üstesinden gelmişsin, bunu da aşınca iyi hissedeceğin zamanlar gelecek," diyor zaten. Uzak Yaz'ı okuyunca, kendi acılarımızı sahiplenmeyi öğreniyoruz. Kim bilir bizim çocukluk bahçemizde neler saklı... Bulmayı göze alıyoruz bu kez.
KARİN KARAKAŞLI-SABAH KİTAP 14 NİSAN 2012
Yaz’a Uzak hayata yakın öyküler
Yaz’ın
edebiyatımızda oldukça geniş bir kullanım alanı var. Öykü ve romanlarda mekânın
rengine denk düşen bir dokunuş sunar yaz; zamanın başarılı bir tasviri yine
çoğu zaman onun üzerinden yapılır. Yazın sıcaklığı bizi edebiyatın o samimi
havasına taşır. Kumsallarda esen meltem, papatyalardan serili yeryüzü halıları,
denize düşen karpuz kabuğu, çocuklar için gerçeğe dönüşen dondurma rüyası,
ailece çıkılan piknikler ve uzun, pürüzsüz bir tatil hayali; yaz’ın ‘biz’den
olma halinin sahici delilleridir. Bunlar gerçek hayatın canlı ses ve
görüntüleri olduğu gibi edebiyatımızda da bir mekân ve olay örgüsü, bir zaman
algısı veya bir imgenin içini dolduran taze bir nefes olarak çıkar karşımıza.
Yaz’ın yazı
ile olan bu derin bağlantısı genç öykücülerimizden Serkan Türk’ün de ilgisini
çekmiş olmalı ki; ilk kitabının adını, araya belli bir ‘mesafe’ de koyarak
üstelik yine bu mevsimden devşirmiştir. Uzak Yaz, ilk göz ağrısı, bir ilk kitap
olarak 2006 yılında buluşmuştu ilk defa okuyucuyla. O tarihten bu zamana birçok
dile misafir olmuş, birçok okur gönlüyle sıcak, samimi temaslar kurmuştu.
Aradan geçen altı yılın ardından ikinci baskısını Dedalus Yayınları’ndan yapan
Uzak Yaz, adı gibi uzak bir akraba, bir dostun yeniden karşımıza çıkıp bize
eski güzel günlerden, yer yer hüzünlü ama hep umutlu an(ı)lardan bahsetmesi
gibi hoş bir heyecana dönüştü yazın hiç de uzak olmadığı şu günlerde.
Uzak Yaz, bir
özlem türküsü gibi ses veriyor geçmişten. ‘Hüzün’ tele dokunur bir nakarat gibi
tekrar ediyor kendini her öyküde. Belli ki yazarın başat duygularından ‘hüzün’.
Hani kitapta bir öyküsüne kapı yaptığı bir alıntı vardı Hilmi Yavuz’dan; şöyle
diyordu şair: “ah bellek, acı bellek! hem
arısın sen hem kim bilir hangi gülden kalma diken?” Mademki yazarın ruh
akrabalarıydı şairler, bir dizenin kapsamı bir öyküye sığamayacak kadar geniş
olabiliyordu; Hilmi Yavuz’un hüznü yücelten şu dizeleri Serkan Türk’ü haklı
çıkarmaya yetiyor bu bilinçli tercihinde: “hüzün
ki en çok yakışandır bize, belki de en çok anladığımız.”
Bir öykücünün
şair yönünün de olması ve şiirden bolca beslenmesi muhakkak ki öykülerine yeni
imkânlar katacaktır. Serkan Türk’ün öykülerinde de bu fazlasıyla hissediliyor.
Cümlelerin kurulumundaki devriklik, anlatımda kendini yer yer gösteren
kapalılık, epigraflardaki şair egemenliği, dar kalıpları sırtlanan derin
anlamlar, her biri ayrı birer imge olarak kabul edilebilecek duygu ve düşünce
saçakları bu verimli bahçenin mahsulleri olarak değerlendirilebilir sanıyorum. ‘Bahçe’
demişken bunun öykücümüzün kullandığı en önemli imgelerinden olduğunu
hatırlatmakta yarar var.
Zamanın bir
kum saatinde olduğu gibi akıp gittiği, mekânın da bir yel gibi savrulduğu
öykülerin toplamı Uzak Yaz. Güneşin varlığı ya da kaybıyla ilintilenen zaman
aralıklarından gösteriyor renklerini. Öyküye fon oluşturacak ortamın ya da onu
vakitli bir seyre bırakacak görselin değil içindekilerin ne dediğinin derdinde
olan bir anlatım yeğleniyor. İnsanın kadim hallerinden olan iç hesaplaşmalar
başköşede duruyor. ‘Hüzün’ kadar ‘acı’ da itibar sahibi Serkan Türk’ün
nazarında. Hayatta olanın hakkını vermek demek, mutluluğun yanında kederden de alacağını
almayı gerektiriyor. Başta ‘öldüğümde ağlamadım’ olmak üzere öykülerinde bu
unsurlara olan sadakatini gözlemlemek hiç de zor değil.
‘Özlem’ bir
gölge gibi takip ediyor öykülerde kahramanları. Geçmişin sarsıntısı şimdinin
sancısına dönüşüyor. Hatıralar hak ettiğini buluyor; sokak aralarında, mahalle
içlerinde, bahçelerde… Bir çocuk kaçan topun peşinden gidiyor, bir arazi bomboş
duruyor öylece, uzakta bir köpeğin havlama sesi duyuluyor, kediler çöpü alaşağı
etmiş aranıyorlar, yağmur sonrası içe çekilen toprak kokusunun ve kentlere,
kasabalara ulaşmak arzusuyla yollara düşmenin cazibesi kendine yetiyor… Balkonda
saksılarını sulayan kadın nereye bakıyor öyle? Serkan Türk, bunlar gibi birçok
aşina manzarayı bir emanetçi gibi gelip bırakıyor zihnimizin kuytularına.
Yaklaşık üç
yıl önce okumuştum Uzak Yaz’ı ilk kez. Bu yıl bir hatırlatmayla çıktı okurunun
karşısına Serkan Türk. Yeni bir öykü kitabı, belki bir roman beklerken kendisinden,
ilk kitabın yeni basımının haberini vermesi sevindirici aslında… Bu durum
kitabının on yedi öyküsünün ayrı kollardan edebiyat denen o büyük denize usulca
döküldüğünün ispatıdır. Yazarın, bu denizin rengine ve kokusuna kendinden
kalıcı bir şeyler bulaştırdığının göstergesidir aynı zamanda.
ALPER SARI'NIN KALEMİNDEN..
25 Eylül 2012 Salı
Karadeniz Edebiyat Buluşmaları-1
Ada Dergisi ve Karadeniz Yazarlar Birliği'nin ortaklaşa düzenlediği Karadeniz Edebiyat Buluşmaları'nın ilk konuğu 22 dilde eserleri çevrilen Kıbrıslı şair-yazar Mehmet Yaşın olacak."Edebiyatla Sınırları Aşmak" başlığı verilen programı ada dergisi editörü Serkan Türk sunuyor.
Serkan Türk ve Mehmet Yaşın 3 Ekim günü saat:13:30-15:00 arası Karadeniz Teknik Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrencilerle buluşacak ve program sonunda kitaplarını imzalayacaklar.
Programın ikinci günü ise 4 Ekim perşembe günü saat:13:30-15:00 arası Avrasya Üniversitesi'nde, 18:00-20:00 saatleri arasında ise Trabzon Sanatevi'nde gerçekleştirilecek.
Karadeniz Edebiyat Buluşmaları-1 , 5 Ekim cuma günü Ordu'da Serüven Kitabevinde 17:00-19:00 saatleri arasında, 6 Ekim günü saat 16:00-18:00 arasında Endülüs Kitabevi Samsun'da gerçekleştirilecek söyleşi ve imza günleri ile noktalanacak.
19 Eylül 2012 Çarşamba
29 Haziran 2012 Cuma
radyo film kuzey fm'de devam ediyor
Serkan Türk'ün sunduğu Türkiye'nin en en uzun soluklu radyo programlarından Radyo Film Salı ve Cuma akşamları 21:00 - 23:30 saatleri arasında KUZEY FM'de yayımlanıyor. Edebiyat dünyamızdan şair ve yazarların seçkin eserlerinden örneklerinin yer aldığı programda, en çok satan kitaplar, dergi tanıtımları ve elektronik postalara da yer veriliyor. www.kuzeyradyo.com
http://www.yayindakiler.com/Player/Players.php?ID=161
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Başka Bir Ülke’de, Katya’nın Yazı Serkan TÜRK Elinizin altında evirip çevirip bir kenara koyduğunuz sayısız kitap orada masanın üstünde, raf...




