9 Nisan 2013 Salı

'Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri' Üzerine


her duyduğum ölüm kamburum
olurdu. sonsuz gökleri sarsardı yağmur
ellerinde kir birikmiş günahkar bir kadın
beyaz bir çarşafı gererdi bahçesinde

(notre dame'ın küskünü)


Bülent Şanlı: Bu şiirlerin bir evi var, dönüp dolaşıp sığındıkları. Atların, avluların, rüzgârın, göğün ve ayrılığın yanıbaşında bir ev. - Deyişi şiire varıncaya dek ince duyarlıklarla örmek. Bunun ardında kazanım ve yitirmelerin doğurduğu çığlığın yansısı, yaşanmışlıklarla bezeli bir zaman dilimi var, ' ağlayınca boşluk oluyor, gidince yokluk'.Şiirlerin yazılma sürecinde neler yaşarsınız. Hangi 'şey'ler o düşsel yazı odasında size eşlik eder?

Serkan Türk: Çocukluk dönemlerimde her yıl çıkan ajandalardan edinmeye özen gösterirdim. Her günün karşısına mutlaka yazılacak birkaç cümle. Sonraki dönemlerde günü gününe olmasa da haftada bir, ayda iki kere yazmaya özen gösterir olduğumu anımsıyorum. Sürekli yazma alışkanlığı kazandıktan sonra bu gün kavramı değişti tabii. Yazabildiğim her anın öncesinde çok büyük sessizlikler ya da büyük gürültüler gelir yakalar beni. Penceremin dışındakini, odamı, bahçemi, uzaklardaki dağların fısıltılarını duymaya çalışırım. Sanki içimdekine bir şey söylemek ister her biri. Giderek duyumsadığım o uğultu dinlediğim müziğin de etkisiyle sözcüklere, mısralara dönüşür. Bittiğini düşündüğüm bir metnin, şiirin sonrasında inanılmaz bir gönül rahatlığı yaşarım. Kendimi üzerek, kanatarak, kışkırtarak ve bilmediklerimi keşfettirerek yaşamayı öğretiyor bana yazın odası.

'' Mutluluk bir çeşit dengesizlik işi… ''


Bülent Şanlı: Bir şeyleri söylememek, o boşluğun imlediği aslında söylenilmeyenin bahsini açmıyor mu dolaylı olarak. Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri'nde yazıya geçmeyen ama suskuda ifade bulan coşkular, kırıklıklar yok mu? Bunlardan bahsedebilir misiniz?

Serkan Türk.: ‘Zaman acı yontucum’ derken sanırım tam bunu demeye çalışmıştım. Yaşam deneyimlerimiz bizi diğerlerine karşı hazırlar. Nerden, nasıl yaralanacağımızı biliriz. Bilinçli olarak bazen izin verdiğimiz de olur kanatılmaya. Yalnız bir şeyi kendimize yön seçer ve seçtiğimiz yöne doğru koşarız. Düştüğümüz de olur, her şey güzel giderken vazgeçmişliğimiz de. Mutluluk bir çeşit dengesizlik işi… Tam olarak yakalamanın mümkün olmadığını anladığınız anda size doğru gelmeyen şeyleri yapar bulabiliyorsunuz kendinizi. ‘allah biliyor gönlümüz bazen şen/bulduğumuza şükrediyorum birbirimizi’ dedirten gerçekte böyle bir şey. ‘ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu/benim tek başınalığım’ ı söyleten de. Kitabın büyük bölümü iki mevsimde yazıldı. Elbette yaz’ın ve güz’ün seslerinin daha çok sindiği bir kitap oldu. Kapaktaki şeytan tüyü çiçeğinin seçilmesi de bir şeyi imliyor. Gerçekleşemeyen dileklerimizi benimser olduk.

Bülent Şanlı: Birçok yazarın yazın yaşamında ürünlerinin şiir, öykü ve roman sırası dikkat çekmiştir.'Şiirle başlanılmış sonrasında öykü ve en nihayetinde romana ulaşılmış' mıdır? İki öykü kitabınızın olduğunu da göz önüne alırsak sizin yazma serüveninizde türler arası kurduğunuz diyalog ve yazma ediminizi yönlendiren savlar nelerdir?

Serkan Türk: Esas olan yazabilmek olsa gerek. Şiirle bağım öyküden daha eski. Zaman zaman insan iyi arkadaşlarını kaybedebiliyor ya da nedensiz uzaklaşabiliyor. Belli aralardan sonra yeniden yan yana geldiklerinde her şeyin aynı kaldığını, devam edebildiğini görüyor. Benim düz yazıya yakınlığımdan sonra şiirle yeniden buluşmamı bu arkadaşlığa benzetiyorum. Aradan ne kadar süre geçerse geçsin hep aynı dosttan bahsetmekten haz alır gibi şiirim yazılarımın içinde oldu. Şiirime de öyküsel ifadeler yerleştirmeyi belki bu yüzden seviyorum. Büyülü olan sözcükler ve söylenebiliyor olmaları. Ben romana ulaşır mıyım, şimdilik kuşkularım var. Biraz daha şiir ve öyküyle devam edecek serüven.

''Hiçbir şair yüzüstü bırakmadı beni.''

Bülent Şanlı: Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri ”' nde Meriç'in Suyu adlı bir şiiriniz de var. Edirne sizin için özel bir şehir olmalı.

Serkan Türk.: Bazı kentlere hiç gitmeseniz de o kentin sizin belleğinizde başka türlü bir yeri olabiliyor. Duyduklarınız, okuduklarınız ve dinlediklerinizle oluşan bu fikir size farklı kapılar açabiliyor. Seksenli yılların sonunda ülkemize bir şekilde kaçak yollarla girmeye çalışan insan hikâyelerini, suyun fazlasının nasıl bizi acılara boğduğuna dair haberleri duyarak, yaşadığım kentten kilometrelerce ötede bu kentle bir bağ kurduğumu hissettim. Sonra bir gece ansızın kendini yazdırdı şiir. Tunca’yı, Meriç’i yalnız o zaman haber bülteninde görmüşlüğüm vardı. Edirne’yi sonraki yıllarda görme fırsatını yakaladığımda daha iyi anladım nedenini. Meriç’i akıp gittiği nehir yatağı, çevresindeki o büyük ağaçlar ve üzerindeki gökyüzü tanıdıktı benim için. Nehrin üzerindeki köprüde durup yeniden soluklanma şansım olsun istiyorum.

Bülent Şanlı:  ''Yazarlardan çok şairlerden beslendiğim doğru. Bir dizenin sizi alıp götürdüğü yer bir öyküye sığamayacak kadar geniş olabiliyor. Şairlerim, sözcükleri paylaştığım akrabalarım hepsi. Ruh akrabalığımız yıllardır sürüyor. Büyükbabam sigarası için ‘tek arkadaşım’ derdi. Hiçbir şair yüzüstü bırakmadı beni.'' demişsiniz bir röportajınızda. 'Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri'nde Gülten Akın, Ahmet Oktay, Haydar Ergülen, Birhan Keskin, gibi şairlerden alıntılar yapmışsınız. Şiirinize yön veren, sizde sarsıcı bir etki bırakmış şiirler şairler söyleyebilir misiniz?

Serkan Türk: Bahsettiğiniz şairlere ilave birkaç isim verebilirim. İlhan Berk, Hilmi Yavuz, Kenan Sarıalioğlu, Behçet Aysan, Çiğdem Sezer, İbrahim Tenekeci, Derya Önder gibi. Farklı şiir anlayışlarına sahip bu şairlerin benim duygu ve düşünce dünyama yansıma biçimini tam olarak kestiremesem bile, her şair yeni gözler demek benim için. Ve edindiğim yeni gözlerle soluk alan çalıyı, taşın sesini, güneşin sevecenliğini duyumsayabiliyorum. Bu da az şey değil sanırım.


Bülent Şanlı:  Son olarak 'Düş' okurlarına neler söylemek istersiniz ?

Serkan Türk.: Şiir okumak için yalnız aşık olmak gerekmez. Günde vitamin niyetine bir şiir bütün uyuşmuş yerlerinizi fark etmenize yeterli gelir. Ülkemizde olup bitenleri anlayabilmek için birbirimize bakmayı başarmamız gerekiyor. Bunu yapabilirsek kolaylaşacak başkalarına sarılmamız, bir arada yaşamamız. 

Düş Fanzin Söyleşisi-Bülent Şanlı

4 Nisan 2013 Perşembe

ADA DERGİSİ KARADENİZ EDEBİYAT BULUŞMALARI-3


ADA DERGİSİ KARADENİZ EDEBİYAT BULUŞMALARI-3
Ada Dergisi ve Türkiye Yazarlar Birliği Trabzon Şubesinin birlikte organize ettiği Karadeniz Edebiyat Buluşmaları'nın 3.sünde Serkan Türk bu defa genç kuşağın iki önemli romancısı Güray Süngü ve Işık Yanar'ı konuk ediyor.
Oğuz Atay Roman Ödülü ve Türkiye Yazarlar Birliği Roman ödülünü kazanan Güray Süngü, Son romanı Taşra Şairi ile dikkatleri üzerine çeken Işık Yanar yazma deneyimlerini ve merak edilen soruları yanıtlıyor.
Trabzon Sanayici ve Girişimci İş adamları Derneği (TSGİAD) ve TÖMER Dil Merkezi Trabzon Şubesi ve Teorem Sanat Merkezinin katkı sunduğu Karadeniz Edebiyat Buluşmaları'nın program günü ve saatleri şöyle:
5 Nisan Cuma günü KTÜ İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü 17:00-19:00 arasında, 6 Nisan Cumartesi önce Teorem Sanat Merkezinde resim bölümü öğrencileri ile 13:00-14:00 arası özel bir söyleşi gerçekleştirecek olan yazarlar son olarak aynı gün Trabzon Sanavevi’nde Salon Garaj’da 17:00-19:00 saatleri arasında Karadeniz Edebiyat Buluşmalarında kapsamında okurlarla buluşacak ve ardından kitaplarını imzalayacaklar.
Ada dergisi editörü Serkan Türk’ün sunduğu program kapsamında geçtiğimiz aylarda Mehmet Yaşın ve Yavuz Ekinci’de Trabzon’da okurlarla buluşmuştu.

31 Ocak 2013 Perşembe

Çöl'de Şaire Rastlamak

her mısra şaire ait/ niye kendimi okuyormuş gibiyim? / şiire başlamak mümkün de / şiiri bitirmek neden imkânsız? / mısraları unutsam kelimeleri hatırlıyorum/ kelimeleri unutsam harflerin sesleri yankılanıyor / bütün şiirleri tersinden okumayı diliyorum/ daha çok unutmak için…
Çöl’e telmihte bulunmuşsa şair uzak bir yolculuğa hazırlanmak düşer okuyucuya. Şair
uzakta olanı bile yanı başındaymış gibi anlatır.  Biz yanı başımızdakine bile uzak düşeriz. Hayat ve şiir/ tezat: ” İçimiz çölse biri geçmiştir.” Bazıları da içimizden geçip çöle varmadıysa ne yazık!  İçimiz çölse dışarıda bir vadi mi vardır? Bereketli topraklardan, gürül gürül akan sulardan sonra bir çöle nasıl varır insan? Daha doğrusu çöl’ün mecazları çoğaldıkça  anlamı değişir mi?  Serkan Türk’ün Serander yayınlarından çıkan şiir kitabı  – içimiz çölse biri geçmiştir- adını taşıyor.  Kitabın kapağındaki resmi ve bu mısrayı birlikte okuyunca çöl uzun bir nehre dönüştü zihnimde. Çöl ve nil. İki  hece ayrı ayrı ve birçok şeyin özeti. Uçsuz bucaksız bir kumda bir yolcunun ayak izleri. Çölün gövdesinde biriken anılar derken bir kum fırtınası ve her şey tarumar. Aşka sonundan başlamak. Nehir çölün neresinde? Nehir şairin kalbinde, kelimelerinde okurken duyuyorum suyun / şairin sesini.   

“her dua bir yalnız işi
kimin sessizliği böyle kırmakta gönlümü
yoksun gün devirmekte kırkını”

Mırıltıların duaya dönüşmesi mi, sessizliğin bir yontucu gibi şairi yontması mı yokluğun yoksulluğu mu hangisi olduğunu bilemediğim çağrışım uzak duran bir sevgilinin imgesini belirginleştiriyor zihnimde. Kimseler anlamıyor bu uzaklığı. Şair de mi? Evet en çok o anlamıyor. Aldanmayın şairlerin her şeyi bildiklerine! Kitabın sayfalarını çeviriyorum çöl’e başlar gibi. “terleyen bir kalp” kitabın ilk bölümü. Hatırlıyorum kalbimin terlediği anları ve kalbinden terlemeyi bilemeyenleri. Şairlerin yüzleri terler önce sonra kalpleri biliyorum. Bir çöl nasıl geçilir ki başka türlü.
           
“hem ağrısısın içimin
 hem istediği şenlik”

Ağrıyan bir ben özlemle bekler ağrının dineceği zamanları. Uzaktaki bir zamana postalanan bu dilek, uzaktaki sevgilinin bir gülüşüyle gerçekleşecektir. Ne var ki o gülüşün bir tarihi yoktur. Şair ve dil’e dökülen yalnız olamama hali/ yalnızlık şairin en yalın hali

            “her sarsıntı bir başlangıç,
            dallarımı kıran rüzgar
            uykusuz geceleri kovamadığımdan
            peri’ye kıyamadım
            içimin bıçağıyla oydum durdum gövdemi”

Oyulduğumuz yerden bir başkası çıksa. Ne çok başkaları olur bize benzemeyen. Bize benzemeyenleri sevişimiz öldürüyor bizi. Ölmemek için başkasını doğuruyoruz.
            “o peri’yi öldüresiye sevdim içimden “
İçimizden sevdiklerimiz! İşte nehrin kıvrıla kıvrıla akışı yeniden çölün sessizliğini unutturuyor bana. Şairin hatırladıkları okuyucunun geçmiş yaşantısıdır.


            “benim sırtım kime dönük
             tanrı bilir o değil mi içime dolduran ağaçları
            susayan nehirleri kalbimden geçiren”

Tanrı en çok içimiz çölken mi anıyor bizi? Ve biz neden duyamıyoruz Tanrı’nın bizi andığını. Şair duyuyor duymasına da kilidi kırıp  bir adım öteye geçemiyor.

“ben kendimi dike dike
söke söke derimden
bazı kazak, bazı çorap
ördüm içimde”

Sökmesini bilen şair, örülense şiirdir. Kim için örüldüyse şiir “ona” yokluğa emanet! Şairi var eden her mısra ‘o’ nu daha da uzaklaştırıyor. Susmak için, noktayı koyabilmek için bazen ne çok konuşuruz. Anlattıkça hafifleyip, içimizdeki yükten kurtulacağımızı sanırız. Bir el, içimizde öre durur anlattıklarımızı, bir de bakarız her şey yerli yerinde.

Kitabın ikinci bölümü “ kaburgalar ülkesi” kalbime dokundum! Yerindeydi evet! Bütün iç organlarım da yerli yerindeydi. Ve kaburgalarım bir zırh gibi gövdemi örtüyordu. Şair ne diyordu:
sahip çıkılmamış bir kalp duruyor
            ölü doğmuş bir çocuktur aramızdaki mesafe
görmek acısı, yurdu uzak kaburgalar ülkesi
yollar köprüler atılıyor.

“ölü doğmuş bir çocuktur aramızdaki mesafe” uzaklığın en uzak hali. Ne denir ki! Susmak geliyor içimden.

“bana kendi dilinde sus yaşlı dünya
sana bütün dillerde yanayım”

Serkan Türk’ün ikinci şiir kitabı imge yüklü. Çöl’den geçip de gelmişlere, çöl’ü hiç bilmeyenlere,  içi çöl olanlara ve de uzaktakilere gönderilmiş mısralar yalnızlığı en yalın haliyle duyumsatıyor. Açılmayı bekleyen kilitler vardır. O kadar uzun sürer ki o kilitleri açmak. Her okuyucunun açtığı kilit farklı olacaktır. Kim bilir kaç okuyucunun düş gücüyle açılacak kilitler? Ne yazık hiç birimiz o anı göremeyeceğiz yine de hissedeceğiz…

                                                                                    Arzu ALKAN ATEŞ       


ayna insan dergisi 6.sayıda yer almıştır.

10 Ocak 2013 Perşembe

gece defteri

beni unutuyorsun artık
aşkını unuttuğun gibi unutuyorsun
yavaş yavaş siliniyor her şey belleğinden

kiminin yazgısı belirirken
kiminin ömrü tükeniyor bu karanlıkta

ah gece, sesini duyduğumdan beri
yıldızlarına bakıyorum
uzun uzun öpüyorum gönderilen mektupları

eskiyen bir yaz’ı buluyorum resimlerde
uzayıp gidiyor o günler 
sonumuz ayrılık olmasın diyorum

ben bildiğim her şeyin ona çıktığını sanıyordum
sen bildiğin her şeyin ondan geçtiğine inanıyordun
oysa ikimiz de kan ağladık, 
bir güz bitkisinin kaderini yaşadık, 

beni unutuyorsun artık
aşkını unuttuğun gibi unutuyorsun
körün istediği göz onun kalbi

Serkan Türk

Ayna İnsan 6.sayı

30 Kasım 2012 Cuma

Serkan Türk'ün Üçüncü Öykü Kitabı Tanrı'nın Yalnız Kırları


Tanrı'nın Yalnız Kırları Mahalle meydanlarından, sokağın kuytusuna inip, oradan Tanrının yalnız kırlarına uzanan bir okuma yolculuğuna çağırıyor Serkan Türk bizi. "İçimiz Çölse Biri Geçmiştir"in şairi geçtiği yerleri çöle çeviren insanların dünyasında, Tanrı'nın yalnızca kırlara bahşettiği umudu öyküye taşıyor. "Serkan Türk üçüncü öykü kitabıyla kendi öykü serüveninin zirvesinde."


20 Kasım 2012 Salı

Ağaç gölgeleri, yaprak hışırtıları


Uzak geçmişte yitip giden çocukluk... Hüznün kuşattığı onlarca öykü var 'Uzak Yaz'da


Şiir ve öykü dünyasından gelen ince söyleyiş ve imgeleriyle dikkat çeken Serkan Türk özellikle ‘Rüzgârlı Camlar’ adlı öykü kitabıyla adından söz ettirmişti. Yazarın ilk öykü kitabı olma içtenliğini taşıyan ‘Uzak Yaz’ da geçenlerde yeni bir basımıyla okurlarla buluştu. 


‘Uzak Yaz’ yüreğinde bir şairin evrenini taşıyan yazar Serkan Türk’ün şiire çok yakın duran anlatımlarıyla ve imgeleriyle incecik örüp dokuduğu öykülerden oluşuyor. İnsani durumlardan insani dramlara uzanan yolda genç öykücünün duyarlılıkla ve incelikli bir gözlem gücüyle, pek çok insan tarafından fark edilemeyen ayrıntılarda yoğunlaşan yaşamı, tüm şiirselliği ve felsefi derinliğiyle dile getirdiğini görüyoruz. İnsanın ruhsal dünyasının anlatımlarının ve ifadesinin önemli yeri var bu öykülerde. Öykülerin pek çoğunun 2. tekil kişiye hitaben yazıldığı görülüyor. Bu durum, öykülere içtenliğin ve naifliğin kapılarını açıyor. Aynı zamanda bir mektubun ya da bir anı defterinin satırları arasında kayboluyoruz duygusu sarıyor içimizi bütün gizemiyle. 

Öykülerinde çocukluk ve ilkgençlik izlenimlerinin ardına düşen yazarla birlikte okur da yitik bir zamanın ardına düşüp geçmişe yolculuğa çıkıyor. Uzak geçmişte yitip giden çocukluk zamanına açılan loş pencereler, serin bahçeler… Ağaç gölgeleri ve yaprak hışırtıları… Uzakta kalmış ama yürekte sızılı izler bırakmış çocukluk aşkları… İç acıtan bir hüznün kuşattığı onlarca öykü var ‘Uzak Yaz’da. Serkan Türk bu hüzün duygusunu şiirselliğin yumuşak üslubu içinde eriterek veriyor. Bazen bir intiharın ardından zamansal geri dönüşlerle, yaşanan geçmiş, şiirsel dilin sunduğu anlam ve imge zenginliğiyle okurun yüreğinde çoğaltıyor hüznünü. Kahramanların yalnız ve hayatın kıyısında duran kişiler oluşu da ilgi uyandırıyor. 
Karyolanın Soğuk Demirleri öyküsünde başarılı zaman geçişleriyle, olay zamanlarını parçalayarak kurgulayan yazar, hem modern ve özgün bir öykü metni oluşturmuş oluyor hem de ruhsal sorunları olan yaşlı bir adamın bilincinden, onun zihninin içinden yansıyanları gösteriyor. Yaşlı adamın klinikten kaçmış olduğunu; zaman kırılmalarıyla, parça parça görüntülerle fark ettiriyor. Tomris Uyar’ın dikkat çektiği “öyküdeki aydınlanma anlarını” okura derinden yaşatıyor. İleri-geri sarılan zamanda savrulan öykü kişisinin çok derin bir acıyı nasıl içselleştirdiğine dikkat toplamayı başarıyor. Bebek ve İlkel Ağrı öykülerinde aynı olayı farklı açılardan göstermeyi deneyimliyor yazar; bu öykülerde özneler yer değiştiriyor, böylece yaşanmış aynı anlar içindeki farklı derinliklere ve yoğun anlamlara açılıyoruz. 

Kitabın öteki öykülerinde ölümün, ruhsal kırılmaların, insanı derinden yaralayan anların hüzünlü atmosferinde soluk alıyor öykü kahramanları. Mecazi olarak çöllere düşseler de yolları denizlere açılıyor. Öykülerin içinde insan gerçeğinin şiirsel anlatımlarla ve modernist kurgularla dile getirilmesinden doğan estetik tatlar, okuru içten, doğal, naif, lirik ve pastoral bir evrene alıp götürüyor. Bir şiiröykünün odağından bakıyor her sayfada; olayın değil durumun incecik ayrıntılarına tutunuyor insan; boşluklarda zihinsel yollar açıyor ve yarattığı anlam merdivenleriyle geçiyor tüm satırların üzerinden. Görülüyor ki yazarın incelikli bakışından süzülenler öykülere dönüşüyor ve öykünün ıssızlığı içinde yankılanıyor yaşamın uğultulu rüzgârları… 

Geriye yoğun bir edebi-estetik tat kalıyor; hayatın tadı, denizin tuzu gibi… ‘Uzak Yaz’, uzak, puslu ve gölgeli anıların şiirsel, modernist öyküleri olarak, ilgiyle ve beğeniyle okunacak genç öykü kitapları arasında yer alıyor. 



UZAK YAZ - Serkan Türk 

Hülya Soyşekerci-Radikal Kitap 2012

15 Ekim 2012 Pazartesi

Uzak Yaz Üzerine-Karin Karakaşlı'nın Kaleminden


Serkan Türk'ün yeni baskısını yapan öykü kitabı Uzak Yaz, lirik ve yoğun anlatımı ile dikkat çekiyor. Uzak Yaz'ı okuyunca, kendi acılarımızı sahiplenmeyi öğreniyoruz. Kim bilir bizim çocukluk bahçemizde neler saklı...
Bir kitap yıllar sonra yeni baskısı ile okurların karşısına çıktığında, insan eski bir dostu yeniden bulmuş gibi olur. İlk baskısını 2006'da Kül Sanat'tan yapan ve Serkan Türk'ün de ilk öykü kitabı olan Uzak Yaz, bu kez Yitik Ülke Yayınları'ndan karşımızda. Henüz keşfetmemiş olanlar ve yeniden görüşmek isteyenler için bir fırsat var artık. Serkan Türk doğduğu ve yaşadığı Trabzon'da, yıllardır hem radyo programları hem de editörlüğünü üstlendiği Ada dergisiyle iki ayrı koldan dünyalar kurmuş bir isim. Bağımsız kalıp kimsenin bahşetmediği yaşam alanlarını korumanın ne zor olduğunu hepimiz biliriz. Bu inançlı inat, Türk'ün edebiyatında da var. Serkan Türk, bir de kitap yazmış olmak için değil, o kitaplarla kendi kainatını kurmak, orada önce kendisi soluklanmak için yazıyor. Uzak Yaz neyi anlatıyor deseniz, öyle bir cümleyle kesinkes ve pat diye söyleyemem. Zaten Uzak Yaz, "konu özeti" kavramının iflas ettiği, insanı edebiyattan soğutan derslerin müfredat programı dışında kalan bir noktadan sesleniyor. Burası hayat ve edebiyatın kesiştiği o belirsiz ve büyüleyici ufuk çizgisi. Çağrışımlarla hareket eden bütün bu öyküler, yazarın meramı dışında okurun kendi öykülerine de açık. Ne de olsa hepimiz denizde sektirilen o taşın ortaya çıkardığı halkalar misali, birbirimizden yeni öyküler çıkarırız. 

DEĞİRMENİN VE AĞACIN SESİ 

Serkan Türk'ün öykü dünyasında insanlar kadar mekanlara da yer var ve bu mekânlar, arka plan görüntüsü olmaktan çok, bir hayat damarı olarak yer alıyor. Kaç kuşağı eskitmiş, emektar bir yel değirmeni bütün bir hayat döngüsünü paylaşabiliyor, örneğin ve onca yıkımdan geriye en çok yakınındaki genç vişne ağacının kökünden sökülüşünde hissettiği sızı kalıyor. Derken başka ağaçlarla tanışıyoruz, incir, elma, mandalina... Her biri başka bir gerçeklikten sesleniyor da en çok incirin sesi kalıyor bizde: "Çabucak kuruyan bir ağaçtan gelir neslim. İçten içe kuruyan/ susan bir ağaçtan. İncirim. Kör olası bir incir. Dayanıklı incir. Hem ağacım, hem değil. Dinlensem bir ağacın gölgesinde." Dar sokaklardan, serin avlulardan, kuytu bahçelerden geçeriz. Ve o ses, koku, doku mutlaka bizimle kalır. Bunca ayrıntıya özen gösterilince, sinematografik yönü ağır basan bir öykü dünyası çıkıyor karşımıza elbet ve biz bir sahnenin tam içine düşüyoruz. Bu sahnede zaman ve mekân alışılageldik anlamlarından sıyrılıyor. Geniş zamanlardan ve belirsiz mekânlardan yazıyor Serkan Türk. Hakikatin peşindeyken, ölçülebilir olana takılmadan ruh uzamından hareket ediyor. Bu boyut aynı zamanda hatırlayışın ve unutuşun coğrafyası. Tam da kendisinin bir söyleşide dediği gibi: "Yer yer hatırladıklarımızı unutmaya çabaladıklarımız ile değiş tokuş ettiğimizin kanısındayım. O arada bir yerde Uzak Yaz duruyor." Öykü karamanları birbirilerine selam ederek ilerlerken, kitap da bir bütünlüğe kavuşuyor, daha da büyük, derin bir girdap duygusu yaratıyor. Hesaplaşılmamış ne varsa, bellek bir otobüsün, trenin camlarından akan görüntülerden kendi çağrışımlarını seçerek, filmi çekmeye başlıyor. Onca bastırılmışlığa inat nice pişmanlık ve özlem yeniden diriliyor. Kaçınılamayan gerçeklerden biri de ölüm. Işıl ışıl toplanıp da kavanoza konduğunda umuda yakın duran ateşböcekleri, ertesi gün nereye bırakılacakları düşünülen bir ölüye dönüşüyor. Bir çocuğun gözünden ölümün soğukluğunu görüyoruz. Derken karısını kaybetmiş, yaşlı bir adamın ölümle hasbıhaline tanık oluyoruz. Başımıza gelmeden dert etmediğimiz ne varsa, karşımızda. O yaşlı adam oluveriyor, beden pörsür, ruh dirilirken yaşanan tezatın yakıcılığında bir an birlikte kavruluyoruz. Ölüm kimi zaman, karşı dairenin bir anda boşalmış olduğu gerçeğiyle çıkıyor karşımıza. O ana kadar önemsenmemiş bir koordinat kayıverince, hayatımızın nasıl sarsıldığına şaşıyoruz. Öldüğümde ağlamadım başlıklı öyküde ise basbayağı bir ölü konuşuyor bize. Sevdiği adam tarafından suya itilip boğulmuş bu genç kadının sesi, o kirli suları tenimizde hissettirirken, güvenle sarıldığın anda ihanete uğramanın hoyratlığı ile üşütüyor: "Öldüğümde ağlamadım. Bir kuru ayaz çıkmış sanıyorsunuz. Üşüyorsunuz yalnızca. Beyninin içerisine binlerce ses üşüşüyor ve tek tek ayırıyor, hepsini atıyorsun. Ölü olduğunu anlıyorsun" diyor kadın ve hâlâ aklına, yüreğine takılan bir ayrıntıyla acıtıyor içimizi: "Beni itmeden önce kulağıma söylediğin şarkıyı hatırlamaya çalışıyorum." Hayatın en acı gerçeklerine dokunsa da Serkan Türk'ün öyküleri asla umutsuz değil. Bilakis, hüznü ve acıyı, umudu yeniden yeşertmenin biricik yolu olarak kutsar gibiler. Nitekim kendisi de "Acım benimdir. Atmaya kıyamadığım tüm eşyalar gibi bir çekmecede zaman zaman açılıp kurcalamaktan bir çeşit haz alıyor olmalıyım. Bak diyorum bunun üstesinden gelmişsin, bunu da aşınca iyi hissedeceğin zamanlar gelecek," diyor zaten. Uzak Yaz'ı okuyunca, kendi acılarımızı sahiplenmeyi öğreniyoruz. Kim bilir bizim çocukluk bahçemizde neler saklı... Bulmayı göze alıyoruz bu kez.



KARİN KARAKAŞLI-SABAH KİTAP 14 NİSAN 2012

Yaz’a Uzak hayata yakın öyküler


Yaz’ın edebiyatımızda oldukça geniş bir kullanım alanı var. Öykü ve romanlarda mekânın rengine denk düşen bir dokunuş sunar yaz; zamanın başarılı bir tasviri yine çoğu zaman onun üzerinden yapılır. Yazın sıcaklığı bizi edebiyatın o samimi havasına taşır. Kumsallarda esen meltem, papatyalardan serili yeryüzü halıları, denize düşen karpuz kabuğu, çocuklar için gerçeğe dönüşen dondurma rüyası, ailece çıkılan piknikler ve uzun, pürüzsüz bir tatil hayali; yaz’ın ‘biz’den olma halinin sahici delilleridir. Bunlar gerçek hayatın canlı ses ve görüntüleri olduğu gibi edebiyatımızda da bir mekân ve olay örgüsü, bir zaman algısı veya bir imgenin içini dolduran taze bir nefes olarak çıkar karşımıza.
Yaz’ın yazı ile olan bu derin bağlantısı genç öykücülerimizden Serkan Türk’ün de ilgisini çekmiş olmalı ki; ilk kitabının adını, araya belli bir ‘mesafe’ de koyarak üstelik yine bu mevsimden devşirmiştir. Uzak Yaz, ilk göz ağrısı, bir ilk kitap olarak 2006 yılında buluşmuştu ilk defa okuyucuyla. O tarihten bu zamana birçok dile misafir olmuş, birçok okur gönlüyle sıcak, samimi temaslar kurmuştu. Aradan geçen altı yılın ardından ikinci baskısını Dedalus Yayınları’ndan yapan Uzak Yaz, adı gibi uzak bir akraba, bir dostun yeniden karşımıza çıkıp bize eski güzel günlerden, yer yer hüzünlü ama hep umutlu an(ı)lardan bahsetmesi gibi hoş bir heyecana dönüştü yazın hiç de uzak olmadığı şu günlerde.
Uzak Yaz, bir özlem türküsü gibi ses veriyor geçmişten. ‘Hüzün’ tele dokunur bir nakarat gibi tekrar ediyor kendini her öyküde. Belli ki yazarın başat duygularından ‘hüzün’. Hani kitapta bir öyküsüne kapı yaptığı bir alıntı vardı Hilmi Yavuz’dan; şöyle diyordu şair: “ah bellek, acı bellek! hem arısın sen hem kim bilir hangi gülden kalma diken?” Mademki yazarın ruh akrabalarıydı şairler, bir dizenin kapsamı bir öyküye sığamayacak kadar geniş olabiliyordu; Hilmi Yavuz’un hüznü yücelten şu dizeleri Serkan Türk’ü haklı çıkarmaya yetiyor bu bilinçli tercihinde: “hüzün ki en çok yakışandır bize, belki de en çok anladığımız.”
Bir öykücünün şair yönünün de olması ve şiirden bolca beslenmesi muhakkak ki öykülerine yeni imkânlar katacaktır. Serkan Türk’ün öykülerinde de bu fazlasıyla hissediliyor. Cümlelerin kurulumundaki devriklik, anlatımda kendini yer yer gösteren kapalılık, epigraflardaki şair egemenliği, dar kalıpları sırtlanan derin anlamlar, her biri ayrı birer imge olarak kabul edilebilecek duygu ve düşünce saçakları bu verimli bahçenin mahsulleri olarak değerlendirilebilir sanıyorum. ‘Bahçe’ demişken bunun öykücümüzün kullandığı en önemli imgelerinden olduğunu hatırlatmakta yarar var.
Zamanın bir kum saatinde olduğu gibi akıp gittiği, mekânın da bir yel gibi savrulduğu öykülerin toplamı Uzak Yaz. Güneşin varlığı ya da kaybıyla ilintilenen zaman aralıklarından gösteriyor renklerini. Öyküye fon oluşturacak ortamın ya da onu vakitli bir seyre bırakacak görselin değil içindekilerin ne dediğinin derdinde olan bir anlatım yeğleniyor. İnsanın kadim hallerinden olan iç hesaplaşmalar başköşede duruyor. ‘Hüzün’ kadar ‘acı’ da itibar sahibi Serkan Türk’ün nazarında. Hayatta olanın hakkını vermek demek, mutluluğun yanında kederden de alacağını almayı gerektiriyor. Başta ‘öldüğümde ağlamadım’ olmak üzere öykülerinde bu unsurlara olan sadakatini gözlemlemek hiç de zor değil.
‘Özlem’ bir gölge gibi takip ediyor öykülerde kahramanları. Geçmişin sarsıntısı şimdinin sancısına dönüşüyor. Hatıralar hak ettiğini buluyor; sokak aralarında, mahalle içlerinde, bahçelerde… Bir çocuk kaçan topun peşinden gidiyor, bir arazi bomboş duruyor öylece, uzakta bir köpeğin havlama sesi duyuluyor, kediler çöpü alaşağı etmiş aranıyorlar, yağmur sonrası içe çekilen toprak kokusunun ve kentlere, kasabalara ulaşmak arzusuyla yollara düşmenin cazibesi kendine yetiyor… Balkonda saksılarını sulayan kadın nereye bakıyor öyle? Serkan Türk, bunlar gibi birçok aşina manzarayı bir emanetçi gibi gelip bırakıyor zihnimizin kuytularına.
Yaklaşık üç yıl önce okumuştum Uzak Yaz’ı ilk kez. Bu yıl bir hatırlatmayla çıktı okurunun karşısına Serkan Türk. Yeni bir öykü kitabı, belki bir roman beklerken kendisinden, ilk kitabın yeni basımının haberini vermesi sevindirici aslında… Bu durum kitabının on yedi öyküsünün ayrı kollardan edebiyat denen o büyük denize usulca döküldüğünün ispatıdır. Yazarın, bu denizin rengine ve kokusuna kendinden kalıcı bir şeyler bulaştırdığının göstergesidir aynı zamanda.

ALPER SARI'NIN KALEMİNDEN..

25 Eylül 2012 Salı

Karadeniz Edebiyat Buluşmaları-1

Ada Dergisi ve Karadeniz Yazarlar Birliği'nin ortaklaşa düzenlediği Karadeniz Edebiyat Buluşmaları'nın ilk konuğu 22 dilde eserleri çevrilen Kıbrıslı şair-yazar Mehmet Yaşın olacak.

"Edebiyatla Sınırları Aşmak" başlığı verilen programı ada dergisi editörü Serkan Türk sunuyor.

 Serkan Türk ve Mehmet Yaşın 3 Ekim günü saat:13:30-15:00 arası Karadeniz Teknik Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrencilerle buluşacak ve program sonunda kitaplarını imzalayacaklar.

Programın ikinci günü ise 4 Ekim perşembe günü saat:13:30-15:00 arası Avrasya Üniversitesi'nde, 18:00-20:00 saatleri arasında ise Trabzon Sanatevi'nde gerçekleştirilecek.

Karadeniz Edebiyat Buluşmaları-1 , 5 Ekim cuma günü Ordu'da Serüven Kitabevinde 17:00-19:00 saatleri arasında, 6 Ekim günü saat 16:00-18:00 arasında Endülüs Kitabevi Samsun'da gerçekleştirilecek söyleşi ve imza günleri ile noktalanacak.

Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG

Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...