19 Haziran 2015 Cuma

Yeni bir mevsimde kurulan dünyalar

Okuyanlar, bir şekilde duyanlar hemen anımsayacaktır. “Türkiye’de ne kadar futbol varsa o kadar edebiyat var” sözü Fethi Naci’ye aittir. Fethi Naci, bu sözleri söylediği dönemde Türkiye’de o dönemde var olan edebiyatın farklı bir boyutuna dikkat çekmek istiyordu muhtemelen. Niçin? Çünkü o yıllarda futbolun merkezi üç büyükler olarak bilinen İstanbul kulüplerinin tekelindeydi ve bu tekelin taşra tarafından kırılması ancak Trabzonspor’un şampiyon olmasıyla mümkün olmuştu.

Şimdi durup dururken hangi sebeple bunları anımsatma ihtiyacı duydum, açıklayım. Trabzon doğumlu ve Trabzon’da ikamet eden Serkan Türk, 4.öykü kitabı “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”le yıllar evvel Trabzonspor’un futbolda yaptığı değişimi, tıpkı edebiyatta yapacak gibi görünüyor da ondan.
Çünkü edebiyat, ana malzemesi dil olmak üzere insan yaşamının bütün safhalarını içine alan, düş gücüyle beslenen, ortaya koyduğu anlatım teknikleriyle bireyi, toplumu ve bütün dünyayı, merkezi hegemonyaların boyunduruğu altına girmeyi reddederek yansıtan bir sanat dalıdır ve öykü de bu sanatın estetikle kurgulanmış bir dalıdır.
"Edebiyat; aynı zamanda kurguda doğruyla yanlışın karşıtlığının asılı durduğu olanaklı dünyalar, hayali ama metaforik olarak doğru ve böylece gerçeklik algımızı güçlendiren dünyalar kurar."(1)
Oniki öykünün yer aldığı kitapta yazar; takıntılı, çevresiyle ve yaşamla uyum sorunu çeken, bir taraflarında eksiklik, olmamışlık duygusu taşıyan bireylerin gündelik hayatlarını anlatıcı karakterler üzerinden dolaysız bir anlatım dilini tercih ederek kurgulanmış dünyalar kuruyor. Ki yazarın bu tercihini kitapta yer alan öykülerin gerçek dünya, anlatma olgusu, işlevler, eylemler, tümceler gibi düzlemlerle birlikte düşününce “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” in kendi içinde bütüncül bir yapı inşa ettiğini görüyoruz.
Serkan Türk’ün dipnotlarından büyük çoğunluğunu Almanya/Berlin seyahati sırasında yazdığını öğrendiğimiz öyküler “Hitler Ve Yoldaki Üç Kişi” nin anlatımıyla başlıyor. Tren’de çekirdek çitleyen, müzik dinleyen, yaprak sarma yiyen, yüksek sesle konuşan insanlardan rahatsız olan ve bir an önce oradan uzaklaşmak isteyen, uzaklaşamayınca da susup oturmak zorunda kalan takıntılı bir insan profili çıkıyor karşımıza. Hatta öykünün kahramanı takıntılı olduğunu saklamaz. Muhataplarına: “Takıntılıyım. Çekirdek çitlerken siz, beynimin içine doğru su aygırları koşuyor sanki” demekten çekinmez.
Kitaba adını veren öykü “İnsanlar ölür, elbiseleri kalır geriye” cümlesiyle başlıyor. Eşini genç yaşta kaybetmiş bir adamın takıntıları psikolojik yaklaşımla ele alınıyor. “Sekiz güzel yıldan sonra aniden hastalanıp rahmetli oldu benim hanım. Ev başıma yıkıldı. Sofa bir mezara döndü. Yatak odasının kapısını açamaz oldum. Mutfak masasının üzerinde ne varsa küflendi. Gün boyu kanepeye uzanıp uyuyor gibi yapıyordum. Uyumuyordum. Gözümü kapadığımda onun gözü, onun elleri, onun olan her şey beliriyordu. Aniden gözü bir cam parçası gibi kırılıp dağılıyordu. Eline uzanacak gibi oluyordum. El asırlık bir ağacın köküne dönüyordu, sarılmaya doyamadığım gövdesi kuruyup iskelete. Kapatmamak için zorluyordum gözlerimi. Bu defa eşyalar üzerime geliyor, sandalye yürüyordu sanki odanın içinde. Pencereler kirden sokağı göstermez oldu. Bir odanın içinde mahkûm gibi yaşamaya başladım.” Bu cümlelerde yazar, öykü kahramanının içinde bulunduğu zihinsel süreç ve bilinçdışı unsurlar arasındaki ilişkiyi bir psikanalistmiş gibi ortaya çıkarıyor.

“Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında” başlıklı öyküyü okumaya başladığınızda Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” ve “Rüzgârlı Camlar” isimli öykü kitaplarındaki “Öldüğümde Ağlamadım” ve “Şal” isimli öykülerini anımsıyor, orada kaldığınız yerden ve bu defa cinayeti işleyen karakterin dilinden anlatılan öyküye devam ediyorsunuz. Bu öyküdeki final cümlelerinde kullanılan şiirsel üslup dikkate değer. “Kalbim oyuncak bir gemi senin sularında, demiştim biliyorsun. Durmaksızın yalpalayan bir gövde düşün, öylece yalpalıyorum. Eksiğimin ve fazlalığımın sen olduğunu biliyorum.”
“Küçük Şeyler” isimli öyküde takıntılı insanların hayatlarını anlatmaya devam ediyor Serkan Türk. “Çocuk doğurmak istememişti. Zaten şimdi çocuk sahibi olmak istese bile yaşı sorun olabilirdi. Karga sürülerinin ardından koşturduğu köyde tanıdıkları bir komşu kadın vardı. Kadın üst üste dört doğum yapmış ve her çocuğu problemli dünyaya gelmişti. Otistik bir çocukla ne yapardı?” cümleleri, çocuk sahibi olmamış, çocuk doğurmaktan kaçınmış bir kadının takıntılarını işaret ediyor bu öyküde.
“Fotokopici Dükkânı”nda yöresel şive kullanan yaşlı kadının (Ayşe Teyze) konuşmaları öyküye folklorik renkler katılarak öykü dilinin zenginleştirilebileceğinin göstergesi gibi algılanabilir. “Boyu devrilsun, inşaat yapayrum diye diye baturdi bizi. Haçan anlamaysin ne diye zorlaysin kendini. Gelsun, alın nesi varsa kıçindan. Vermem ineklerumi. Onlar benum.” Fakat öyküdeki ana karakterlerin dışında çok fazla yan karaktere yer verilmiş olması bu öykünün belki de tek olumsuz yanıdır diye düşünüyorum.
“Wannsee’nin Mavi Suları”nda kızkardeşini merak eden, onun sarararak öleceğinden endişe eden takıntılı bir abla, “Ailenizden Biri Beklenmedik Bir Anda” da hastalıklardan, romatizmadan bunalmış, sıcak iklimlere takıntılı bir kadın çıkıyor karşımıza.
Gösterişsiz, birbirinden sakin hamlelerle öykü ağacının zirvedeki dallarına doğru tırmanışını sürdürüyor, Serkan Türk.
Başlarken; edebiyat, ana malzemesi dil olmak üzere insan yaşamının bütün safhalarını içine alan, düş gücüyle beslenen, ortaya koyduğu anlatım teknikleriyle bireyi, toplumu ve bütün dünyayı, merkezi hegemonyaların boyunduruğu altına girmeyi reddederek yansıtan bir sanat dalıdır ve öykü de bu sanatın estetikle kurgulanmış bir dalıdır demiştik. Bu cümleden hareketle “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” gerek estetik kurgusuyla, gerek anlatım teknikleriyle sıradan bir öykü kitabı olmaktan ziyade yazarın gerçekle düş gücünü harmanlayarak kurguladığı, bireysel veya toplumsal takıntıların odağına yerleşmiş insani kaygıları çok yönlü dile getirdiği bir eserdir diyebiliriz.
Hepimizin ruhumuzdan silip atamadığı, kurtulmak isteyip de bir türlü kurtulamadığı takıntıları, batıl inanışları mutlaka vardır değil mi?
Cevabınız evetse, işte sırf bu yüzden "Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim"i okuyunca yazarın hakkını teslim edeceğinize inanıyorum.
İyi okumalar.
Fatih Yavuz Çiçek

Kaynak: (1) Massimo Fusillo, Edebiyatta Estetik, syf.149

Şiirden ödünç alınmış bir dil: Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim-Şengül Can





Şiirden ödünç alınmış bir dil: Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim

Şengül Can

Türk, öykülerinde şiirden ödünç alınmış bir dili hikâyenin klasik kurgusuna gömer ve üzerini düzleyerek hikâyeyle bütünleştirir. Öyküleri, hikâyelerini anlattığı kişilerin tüm hüzün ve yalnızlığına rağmen yüzünü güneşe dönen öykülerdir. Yazar her şeye rağmen bak önümüzde yeni bir mevsim demeyi ihmal etmez. 
Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim, Serkan Türk’ün dördüncü öykü kitabı. Onun öyküleri taşradan dünyaya açılan bir kapıdır. Ama taşranın sıkıntısı, uzaklığı, imkânsızlığı yoktur öykülerinde. Öykülerde yalnızlık demeden yalnızlık, uzaklık demeden uzaklık anlatılır. Hem de öyle iddialı cümleler kurmadan, büyük söylemlere girişmeden yaşamın küçücük bir kıyısına odaklanır. O küçücük yerden büyük fotoğrafı işaret eder. Bu çerçeve sıradan olanın sıra dışı görüntüsüdür. Küçük olayları büyüteç altına almıştır. Gündeliğin içindeki parıltı, ânın içindeki büyük bir dünya.
İlk öykü, Berlin’de bir tren yolculuğudur. Yolculuk boyunca bir türlü yalnız kalamayan öykü kişisinin yol boyunca başına gelen dayatmalar. Yol boyunca faşizmi konuşan yolcuların, aslında bu düşünceyi ne kadar içselleştirdiğini gözlemleriz. Çok sıradan bir olay üzerinden, gündelik olanın içerisinden yeni bir dünyaya işaret eder yazar. İdeolojinin insan ilişkilerine yansımaları. Bir çağrışım. Burada Una Giornata Particolare filmini anımsamadan edemeyeceğim. Film üzerine bir inceleme yazısında şunları söyler eleştirmen:
“Tiber Ailesi’nin özel yaşamının içine girdiğimizde, Faşizm akıl dışı varlığını, orta sınıf insanının kişilik yapısında nasıl geliştiğini izlemeye başlarız. Altı çocuklu Tiber ailesinin annesi Antoniette, herkesten önce kalkarak sabah kahvaltısını, kocasının ve çocuklarının faşist üniformalarını hazırlar.1“
İkinci öyküde yer yer yükselen bir ses. Anlatıcı değişir. Ben anlatıcı susar, yerini o anlatıcısına bırakır, dışardan bir içses gibidir bu anlatıcı. Horoz ve köpek dövüşlerinde spikerlik yapan bir radyocunun hikâyesidir anlatılan. Bu hazmetmesi zor olay belki de anlatıcı değiştirilerek, kendini dille göstererek anlatılabilir ancak. Çünkü o sesi öykü boyunca duyarız ve zaman zaman bir radyo programının içerisindeymişçesine. Anlatılan aslında kimin hikâyesi derken. Tekrar kurmacanın büyüsüne kaptırırız kendimizi. Bu öykü daha içerden, taşradan anlatılıyor.

Ânı ve zamanı sorgulayan
Üçüncü öykü, yazmak üzerine birtakım sorgulamalarla ilerler. Gerçek ile kurmacanın birbiri içine geçmesi burada da söz konusudur. Anlatıcı kimi zaman sen diline döner ve burada sorular soran bir iç sese dönüşür. Derken metinler arası bir selam. Ratrick Süskind’in Güvercin romanı.  Öyküde güvercinler geçmişe gitmek için bir imge olarak kullanılmış. Belki de doğrudan hatırlanmak istenmeyen çocukluk, yalnızlık ve terk edilme duygusu. Babaya duyulan özlem ve nefret aynı düzlemde güvercinle özdeşleşiyor. Öykünün başında güvercinden rahatsız olmayan öykü kişisi güvercin hakkında düşünmeye başladıktan sonra, artık ondan rahatsız olur, onu uçurmaya karar verir.
Dördüncü öykü sevgiliye seslenen bir mektup gibi. Belki onunla kısa bir konuşma. Bir ân. Anlatıcı burada reenkarnasyon ile ilgili bir olay üzerinden konuyu aşka getirir. Ânı ve zamanı sorgular.
“Kimse sonradan yetişemez. Zamanın geçtiği yerlere.” (s.28)
Beşinci öykü kitaptaki genel izlekleri kendinde toplayan bir öyküler toplamıdır aslında. Hayvanlar, taşra, rüya, yalnızlık. Öyküler ilerledikçe aşk teması farklı farklı boyutlarıyla yeniden yeniden karşımıza çıkıyor. Ve kitaba adını veren öykü: Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim. Ritim ve vuruculuğun yükseldiği bir öykü. Yarım asırlık bir aşkın, bekleyişin bitişi. Aşk öyküsünden çok bir bekleyiş öyküsü, bu bekleyişi yaşamına yedirmiş yaşlı bir adamın hikâyesi. Öykü yine, günlük, gerçek ve olağan olana vurgusunu yapmadan geçemiyor.
“Uzakta bir yere bakmıyorduk.” (s.37)
Bir Yakınım İçin adlı öyküde yalnızlık ve doğa teması iç içe kurgulanmış, öykü bu iki tema üzerinden ilerler.
Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında adlı öykü Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim adlı öyküyle dirsek temâsı olan bir hikâyeyi anlatır. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim’de bahsedilen eski elbise toplayıcısı Oktay’ın gerçek hikâyesidir. Sahi, Oktay neden eski elbiseleri topluyor diye düşünürken, bu soru bizi yeni bir aşk hikâyesine çıkartır. Kitaba adını veren öyküden de aldığı sezgiyle çıta daha çok yükselir, iki öykü adetâ bütünleşir. Ve yazarın şu cümlesini tekrarlatır okura:
“İnsanlar ölür, elbiseleri kalır geride.” (s.52)
Küçük Şeyler adlı öykü doğum fotoğrafları çeken bir kadının bakış açısından hikâye edilmiş. Çocuk, doğum, evlilik kavramlarını sorgulatan öykü, kadın duyarlığının ustaca işlenmesiyle okuru içine çekiyor.
Güneşe dönük öyküler
Fotokopici Dükkânı adlı öykü küçük bir kasabada geçiyor. Taşra duygusunun ustaca yansıtıldığı öykülerden. Eşinin sağlık sorunlarından dolayı çocuk yapamayan bir çiftin, erkeğin bakış açından anlatılan hikâyesi. Asıl konu üzerinden ülkemizdeki kadın cinayetlerine, taşra erkekliğine, kadına, evliliğe dair de satır aralarının yer aldığı öykü yazarın karakter yaratma konusundaki başarısının parıltılı örneklerinden.
Wannesee’nin Mavi Suları adlı öykü de iki kadının hikâyesinden yola çıkan hüzünlü bir duyarlılıkla yazılmış bir öykü. Anlatıcı metinler arası geçişler yaparak Tezer Özlü’yü selamlar, öyküdeki orta yaşlı teyzenin ruh halini anlatmak için.
Ailenizden Biri Beklenmedik Bir Anda kitabın son öyküsü. Bu öykü aslında ilk öyküyle birlikte kitabı bütünlüyor. İlk öyküde ağır basan sezdirme hâli son öyküde de yerini alır. Okurun kafasındaki soru peki, babaya ne oldu? Derken aslında cevabı içinde gizlidir. Kapak arkası yazıda okurun zihninde devam eden öyküler tanımı için en uygun öykü belki de.
Türk, öykülerinde şiirden ödünç alınmış bir dili hikâyenin klasik kurgusuna gömer ve üzerini düzleyerek hikâyeyle bütünleştirir. Öyküleri, hikâyelerini anlattığı kişilerin tüm hüzün ve yalnızlığına rağmen yüzünü güneşe dönen öykülerdir. Yazar her şeye rağmen bak önümüzde yeni bir mevsim demeyi ihmal etmez.

1http://www.cinerituel.com/2014/11/una-giornata-particolare-1977-fasizm-karsiti-bir-sinema-destani.html


27 Temmuz 2014 Pazar

Kırıkkale Kitap Ağacı Buluşmasından

Kitap Ağacı: Kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?
Serkan Türk: Trabzon doğumluyum. İşletme mezunuyum. 93 yılından beri radyo programcılığı yapıyorum. Arkadaşlarımla birlikte 10 yıldır Ada isimli bir kültür sanat dergisi çıkarıyoruz. Derginin editörlüğünü de üstleniyorum.
K.A.: Kitaplara ilginiz ne zaman başladı?
S.T.: Çocukluk yıllarıma dayanıyor. Henüz daha Adile Naşit’in “iyi uykular kuzularım” dediği zamanlara. Dayımın çok güzel bir kütüphanesi vardı. Dünya edebiyatının klasikleşmiş kitaplarını okuma fırsatını çok küçük yaşlarda, birebir yönlendirme olmaksızın keşfederek yazının büyülü evreniyle tanıştım.
K.A.: Yazın yaşamınıza ne zaman başladınız?
S.T.: Ortaokul yıllarımda günlük tutmaya başladım. Lisede sürdü bu alışkanlığım. Yazdıklarımı dergilerde paylaşmam 90’ların sonuna dayanıyor. 98 senesinde ilk şiirimi yayımladım.
K.A.: Seçim yapmanız gerekse yazarlığı mı, mesleğinizi mi tercih ederdiniz? Neden?
S.T.: Aslında radyo programcılığı ve edebiyat birbirine çok yakın alanlar. Radyo programlarımın metinlerini yazdığım zamanlarda kitaplara daha çok yaklaştığımı fark ettim. Sözcükleri ustalıkla bir araya getirdiğinizde dinleyici sizi daha çok sahipleniyor ve can kulağıyla dinliyor. İşletme bölümünü bitirdim ama bu alanda çalışmayı hiç düşünmedim.
K.A.: Kitaplarınızda siz var mısınız veya günlük yaşamınızdan karakterler var mı?
S.T.: Bir kitabın bütününde yazarın kişisel hayatından, deneyimlerinden izler olması kaçınılmaz bir durum. İnsan yaşarken neler görüyor değil mi? Bu gördüklerinin hikâyenin ya da şiir’in içine sızmaması olanaksız. En çok kendimden bahsettiğim Güneşli Bayır adını taşıyan ve yaşamımı sürdürdüğümü semti anlattığım anlatı kitabım.
K.A.: Öykülerinizde en sevdiğiniz karakter kim?
S.T.: Öykülerim arasında bu tür bir ayrım yapmam zor. Eğlenceli konularda yazmayı tercih eden bir yazar olmadığımdan olabilir bu.
K.A.: Yazarken nasıl bir ortam tercih edersiniz?
S.T.: Yazmak için ruhen hazır olmam yeterli. Toplu taşıma araçlarında çok fazla metin yazdığımı söyleyebilirim.
K.A.: Yeni bir kitap için fikrin oluşması ile kitabın ortaya çıkması arasında nasıl bir süreçten geçiyorsunuz?
S.T.: Şimdi oturup bir kitap yazayım demiyorum. Yaşarken zaten söyleyecek sözleriniz birikiyor. Bu birikimler sonucunda öyküler, şiirler ortaya çıkıyor. Onlar bir ruh bütünlüğü taşıyacak hale geldiğinde bir araya getiriyorum. Sonrası yayıncının işi.
K.A.: Öykülerinizi nasıl oluşturuyorsunuz? Önce her ayrıntıyı kafanızda oluşturuyor, bazı noktaları belirleyip sonra mı başlıyorsunuz yazmaya? Yoksa sadece yazmaya başlayıp devamını mı getiriyorsunuz?
S.T.: Bazen bir cümle geliyor ve o cümle sayfalarca sözcüğü yan yana getirmeme olanak veriyor. Bazen bir konuyu zihnimde günlerce dolaştırıp olgunlaşmasını bekliyorum. Karakteri, konuyu, yazmak istediğim tekniği düşünüyorum günlerce. Sonra en uygun anda ortaya çıkmasını bekliyorum.
K.A.: Siz aynı zamanda şiirde yazıyorsunuz. İki türü birden yazmak zor olmuyor mu?
S.T.: Türler arasında bir ayrım yapamıyorum. Doğru da gelmiyor bana bu durum. Çünkü edebiyat olanakları kullanma sanatı. Bazen şiirle çok çarpıcı bir konuyu anlatabilirken bazı konularıysa düz yazının yardımıyla ancak ortaya koyabiliyorum.
K.A.: Şiir yazarken nelerden ilham alırsınız?
S.T.: Yaşam tek başına buna olanak veriyor. Doğanın sesi benim en çok duymaya çalıştığım şey. Ve kokular, elbette yaşamı hafızayı diri tutuyor.
K.A.: En çok sevdiğiniz şiiriniz ve öykünüz?
S.T.: Bumerang isimli bir şiirim var. bir sonraki kitabımda olacak muhtemelen. İlla bir öykü adı vermem gerekiyorsa ‘Tanrı’nın Yalnız Kırları’nda yer alan ‘Beni Bir Kere Çevirir misin?’ olabilir bu öykü.
K.A.: Yeni kitap projeniz var mı? Hangi türde olacak?
S.T.: Bu yıl yerli sinemanın 100. Yılı. Bu kapsamda 50 civarında yazarın kişisel deneyimleri, anıları ile birlikte bir Türk filmini yazmasını istedim. Sonbaharda yayımlanacak olan bu karma kitap okurlara keyifli saatler geçirtecek umuyorum. Yine öykülerden oluşan bir kitabım da yakın gelecekte raflarda olacak.
K.A.: En büyük hayaliniz?
S.T.: Yazının imkân verdiği ölçüde çarpıcı öyküler ve şiirler yazmak. Yazdıklarımın uzun soluklu olması, birçok dile çevrilmesi…
K.A.: Kesinlikle okunmalı dediğiniz yazarlar ve kitaplar hangileridir?
S.T.: Yerli yazarlardan Ayfer Tunç’u çok özel bulurum. Bütün öyküleri ve son romanı Dünya Ağrısı’nı önerebilirim. Dino Buzatti’nin Tatar Çölü’nü tavsiye edebilirim takipçilerinize.
K.A.: Kitap Ağacı hakkında ne düşünüyorsunuz?
S.T.: Kitap Ağacı güzel bir oluşum. Trabzon ve Kırıkkale’deki okurlarla bir araya geldim. Özellikle Anadolu’daki küçük kentlerde yayılması ve oralarda kitap okuyan gençleri bir araya getirmesi çok mühim. Birçok şehrimizde ne yazık ki kitapçı bulmak mümkün değil. Bu anlamda belki kitapçıların açılması ve okur sayısının artmasına da olanak sağlar. Bir kitabı çok sayıda insanın aynı dönemde okuması, onun üzerine sohbet fırsatı yakalamak keyifli bir şey. Başarılar diliyorum.
Röportajı gerçekleştiren Tuğba Yiğit arkadaşımıza çok teşekkür ederiz.

24 Ocak 2014 Cuma

kış bahçesi


harun bildiğin tüm yeminleri yaz derler
söyle derler güz geride kaldı şimdi kış
odun gerek kürek gerek kol kanat bildiğin şeyler,
insan yalnızlığına da bulaşmasın
karanlığına da yabancı bakış

harun dünya başka yere gidiyor derler
ikimiz su kuşlarını gördük
pengueni, yaban kazını, orman kaçkınını
geçim sıkıntısını kalbimizin yandığını
bırakılmayı öyle ulu orta savaş sonrası

harun çocukluk ediyorsun bazen derler
ölmeyi  düşünüyorsun uzun uzun
her beden kimbilir kaç kez kamburunu tekmeler
hep aynı hırıltı boğazında
batacaksın bir canda insanın yazgısı budur

biz çok geçtik kalpsizlerin yolundan yurdundan
o yüzden her taşın altından alınganlığımız çıkar

aralık 2011


Serkan Türk

22 Kasım 2013 Cuma

geçmiş yaz'ların ardından

geçmiş yaz'ların ardından


"ve bildim ki yaz kalbimizdeki bir nar lekesinde başka bir şey değildi..."
burcu aker

            bir şairi/yazarı nasıl keşfeder insan? yaz günlerini yaşadığımız günlerde açıldı sayfası bir kitabın. bulutlu günler biraz uzakta kalmıştı. delikanlı sandalyesinde iyice gerinerek bir sayfa daha çevirdi. kız, gülümsedi okuduğu satırda ne yazıyorsa. bense tuhaf bir dönemden geçiyordum. kayıpların aslında ilerleyen yıllarda daha artacağından habersiz,  o günlere ait mutsuzluğu biriktiriyordum. garip bir kolleksiyoncu olmalıydım. biriktirdiğim pulların, kartpostalların yanında bir de mutsuzluk biriktirmek. eskide kalan ne varsa tuhaf bir özlemle hatırlıyordum. kapadığım kapıların yalnızlığı beslediğini ve çıkış yolunun yeniden o kapıları açmak olduğunu o günlerde anladım. ağaçlarla çevrili eski bir bahçede yer yer masalardan gelen konuşmalar, yer yer yükselen müziğin tesiri ile geri dönüyordum. delikanlı elindeki kitabın sayfalarını özenle çeviriyordu. okuduğu yazarın adını bir dergide mi görmüştüm yoksa kitapçı vitrinlerinde mi raslamıştım hatırlamıyorum. zamanla o sayfaları ben de açacaktım. o güzel yaz gününde konuşmaktansa okumayı tercih eden çifti bunca sene sonra hep hatırlayacaktım. masanın üzerine bıraktığı kitabı alıp çevirdim sayfalarını. öylesine açtığım sayfada yeni kitabına başladığını yazıyordu yazar. bense hiç okumamıştım eskide kalan kitaplarını."ucuz hüzünler kiralardım / alyanak bir kuklacıdan" böyle diyordu bir paragrafta. belleğimde kalan bu dizeler hüzün sözcüğünü seven bana bir armağandı sanki. hani o bildik hikayedeki palyaço gibi hissediyordum. hüzünler kiralamıştım ve hüzünleri kiralayanlar yazlarımın ışığını da kesmişti giderken. yeni bir şey keşfedemeyeceğimi bile bile bakıyordum dünyaya. her gün birbirine benzer şeyler yaşanıyordu. kız ile delikanlı önümdeki merdivenleri yavaş yavaş inip kayboldu. kitap elimde duruyordu hâlâ. garson bir bardak çay getirip koydu masaya. başka bir sayfayı çevirmeyip çayımı yudumladım.
            zamanla kazanılan okuma alışkanlığının titiz yanları yok değil. kitabın önsözünden, arka kapağına düşülmüş notlara, yazar/şair'in hayat hikayesine kadar incelikli bir okuma yapabiliyorsunuz. başka bir sabah açtığım geçmiş yaz defterleri'nin ilk sayfalarından başlayan- bir kanamaydı hatırlamak.-hatırlama. "hangi yazları yeniden yaşamak isteyebileceğimi sorar oldum kendi kendime" diyordu hilmi yavuz. yaz'lar bir balkonmuş ve her yerde limon çiçeklerinin kokusu. küçük çocukların ellerindeki bilyeleri ustalıklı bir biçimde bir başkasına atmasını görüyordum içimde. benim dışımda bisikletinin gidonuna sarılmış başka bir yalnız çocuk daha duruyordu sokağın sonunda. bu duruşun müziği kenny g. miydi? sonraları dinlemekten haz aldığım moustaki'nin lé météque'ni şarkısı, eski yazlara bir göz kırpmaydı.
            yaz'ın bittiği her yerde bir sararma yaşanacak. uzak yaz'da da yazdımdı 'köklerin sarsılmış, sarartmış içini unutmaktan uzak zaman.' bir kez daha okuduğum geçmiş yaz defterleri'nde kazım'ın tarlasındaki mısırların gövdeden başlayarak sararması. yazarın ifadesi ile bir yerlerim yeşil-olmakta direnmiyor mu hâlâ? kururken yaşamak hâlâ bu olmalı. bahçemizdeki elma ağacının kuruyan koca gövdesinin kesilip yere uzandığı o sonbahar gününde de gördümdü bunu. dalların bazıları yaşıyordu. beklesek bir sonraki baharın çiçeklenecekti muhtemelen o dallar. sararan frenkincirleri, zeytin ağaçları, yeşil sivri biberlerin rüzgârda hışırdaması. uzun saçları ile bir çocuğun rüzgârın önünde dikilişi, uzaktaki uçurtmaya bakarken. kazım'da bakar mıydı uçurtmalara? kitaptaki anlatıya göre bir gözü görmüyordu. ışıktan besleniyor her şey. bütün tadlarda ışıktan. hayatı tadarken, görmeyen bir göz acılık. uçurtma hep oralarda yükseklerde, bulutlara yakın. önlüklü çocuklar geçiyordur kapının önünden. onların yakalıkları hep beyaz.
            "neydi 'mutluluk' dediğimiz bizim? kestirmeden söyleyeyim: mutluluk algıdır." böyle diyordu yazar/şair. kazım'ın nebile'nin gözlükleri ile dünyayı görmesi de diyebilirdi mutluluk dediğimiz şeye. insanlar birgün birbirlerinin gözlerini ödünç alabilselerdi neye bakarlardı ilkin? ödünç gözlerle inilen merdivenleri dünyanın, kaygıyı azaltır mıydı? ben nereye bakardım ilkin o gözlerle? baktığım uzak yaz'larım değil miydi? var mıydı anların müziği? aydınlık günlerin içinden çıkagelen bitmekte olanın sesi, hüzünlü olduğu kadar dingin. huzur diyebiliriz buna. yaşamın hangi diliminde huzur sözcüğünün karşılığı verecek bir tabloyla karşılaştık? belki okuduğunuz ya da okuyacağınız bu kitapta, belli belirsiz hüzünlerin içinden parıldayan çocuk gözleri de var. bedeni yeniden keşfediş yaz güneşi'nde. şiirsel bir anlatı ile olgunluk evresinde yapılabilecek bir yüzleşme.
            bu kitabı okuduktan çok sonra bir salon dolusu öğrencininde bulunduğu bir akşam yazar/şair'in kendi sesinden şiirlerini dinliyorduk. " bir dağın uzantısı olmak / sana yetmediği zaman / gör ki sıra dağlar talanda..." bütün dağlarımın talan edilmişliği ve tanıksızlığım duruyordu karşımda. en yabanıl olanda kayboluyor ve bulunamıyordum iç coğrafyamda. belki çok sonra bende eski yazdığım defterlere dönecek ve o tarih atılmış zamanları yeniden tad alarak yaşayacaktım. acı da tatdı. "günlerden yola çıkarak geçmişi bir kez daha, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi,..." hep isteyebileceğimiz bir dönüş hali. odalar dolusu kalabalık. avludan gelen seslere ötelerden eşlik eden çekirge sesleri. hem tenhaya sığındım, hem de tenhaydım.
            bir yazarı okurken onunla yaşamak gibi birşeydi sözünü ettiğim şey. arka sokakta oturan biri gibi tanıdık gibiydiniz. okula gidişini gördüğünüz. bıyığının terleyişini, ilk aşkının sızını, çocuğunun göbek kordonunun kesilişine şahitlik ettiğiniz bir tanıdıklık. madem bunca yakındınız o yaz'lara, eski bir sandıkta taşınırdı anıları bilirdiniz. eşyanın hayatımızda durduğu yer. çocukluğumda önce sahip olup, sonra ablamın hışmına uğrayan-onun olan artık- bavulumu elimden alışına kızarak, başka bir gün  bıçakla onu kenarından kesişim. kesik bavul duruyor odanın bir köşesinde. saklınızın yakınınızdaki biri ile paylaşamamaktı bu. ya bu koca defterin incelmiş yazlara doğru gidilen yerde karşınıza çıkması. nasıl bir yaşam bağışı. organ bağışı hayat kurtarır. her yazar birazda bağışlar size gözlerini ve kalbini. gövdesini yazmaktadır hilmi yavuz. yaşarken ölümü görmek başka gözlerde. tenin çoğaldığını, başka hazlarla yeniden keşfetmek yaşam cennetinde. iki yıl aynı yerden bakmak eskiye. yeniden kurmak sözcüklerle yaşananı, arınmak belki de iç fırtınalarından."benim tanıdığım kadınların dudaklarında hep fırtınaların tadı vardı. sevişmek o kadınlarla, fırtınalarla sevişmekti."
            "insanların sesleri bile değişir yazın bitiminde." daha önce hiç dikkat etmediğiniz bu durum, başka mevsimlerde de gösterir kendini. yenilenen ve değişen doğa, insan bedenine dinçleştirir ya da yorgunluk hissi ile dolmasını neden olur. kış'ın bitimine yaklaşırken görünen azıcık güneş sokaklarda insanların artmasını sağlar. daha ince kıyafetler giyerek soyunuruz kabalığımızdan. söylenecek sözleri çoğalttığımız koca bir kış dönüp durduğumuz içimiz biraz rahatlar. nar'a dururuz. dağlarda açan manuşak çiçeklerinin kokusu gelir yerleşir kalan boşluğa. o eski sayfalardan sızan bir kokudur. kokular kalır, biz gideriz. yaz, bir dağın uzantısı gibi heybetli. her yaz'ın bir sevi masalına dönüştüren bellekteki sesler ve kokular.
            "karşımdaysa, içine bir parça gökyüzünün gömülü olduğu ağaç duruyor." başka bir görüntü hayal etmeye çalıştımsa da başaramadım. o küçük şehri her içimden geçirdiğimde benzer şeyler düşünüyordum hep. bir dağ duruyordu orada, karşımda. sarı güller yeni açmışlar bahçede. dut ağacı yapraklanmış, çağla ağacı küçük bir ağızı hatırlatıyor, örtüyor pencereyi. gelecek yıl aynı şehirde olamayacağımı biliyordum. daha sonraki yıllarda nasıl değişecekti bu bahçe. akşam karanlığı çökerken evlerin çatılarından sızan güneş parçacıkları..."bu görüntüyü bulabilecek miyim, gelecek yıl?"sorusu işgal ederken insanın içini, sözcüklerden kuşku duysakta, bazı yanıtları öğrenmek için yaşamak gerekiyor. yazar/şair bir sonraki yıl kazım ve nebile'nin mısır tarlasında yapılan beton havuzu gördüğünde nasıl durup baktıysa kendi içindeki manzaranın değişimine, bende baktım aynı dağın uzantısına. başka biri evime taşınmıştı. bahçemde akşamları çardakta oturup sohbet ediyorlardı. hani bazı zamanlarda sessiz kalmak istersiniz-o bahçe sessizdi.-benim sessizliğimdi. o akşam nezaket gereği çay için davet ettiler. daha önceden tanıdığım insanlardı. bir kaç saatimi onlarla geçirdim. evinizi satmak zorunda kalmışsınızdır-türk filmi gibi düşünün.- evin yeni sahibi, orada yaşadığınız günlere hürmet gösterir ve bir süre daha orada bir sığınmacı gibi kalmanıza izin verir. günlerden cumartesidir. haftanın en uzun günüdür cumartesi. orada kaldığım o iki saat çok kötü hissettim. merdivenlerimin trabzanlarına dokunan eller soğuktu. her şey silikleşmiş görüntü sanki azalmıştı. tam da kazım ve nebile'nin bahçesinden görünen o dağın bir parçasının bir teselliye dönüşmesi gibi. dünyada her şey değişiyor ve azalıyordu. sarı güller yine salkım salkım açmıştı bahçenin bir köşesinde. yine teselliydi, gökyüzünün içine yerleştiği ağaçta görünüyordu bir sonraki yıl, kazım ve nebile'nin bahçesinde.
            hilmi yavuz "zaman'la uğraşıyorum. yanlış anlaşılmasın, geçmiş zaman'ın ardına düşmüş değilim ben;..." diye belirtir içinde olduğu bir ân'ı anımsamak isteğini. hani sizde zorlarsınız belleğinizi ve anımsamak istersiniz bir yüzü. bir kadın, bir çocuk ya da eski sokağınızda yaşamış ihtiyar bir adam vaktinde göçmüş. öyle bir ân'ı hatırlamak zorlaşır zamanla. sesler kendini koruyabilese de görüntüler yalnızca fotoğraflardaki gibi anımsanabiliyor. geçmiş yaz defterleri' nde  en etkilendiğim bölümlerden biri de yıllar sonra anne'ye  yazılmış bir mektup. "sesini içimden hiç esirgeme, olur mu?" yalnızca ara ara hatırlanacak olan olarak kalmak, bunu düşündüm uzun uzun.

            şehrin en işlek yerinde dolaşırken karşınıza çıkan biri kendi kendi ile konuşur, güler. sizde tuhaf karşılarsınız bu durumu -bende öyle karşılıyorum.- ya insanın sürekli kendi içine konuşmasına ne demeli? insan yaşlanırken 'iki başına yürümek' diye bir şeyi keşfediyormuş. kendi ile öteki kendinin söyleşmesi. geçmiş yaz defterleri, yazdan başlıyor temize çekmeye sizi. sonra yazın bittiği yerler ve elbette kış günleri. kitabı bitirip arkanıza yaslandığınızda eylül'de kalmış olsa da satırlar, siz başka güzleri dolaşırken bulursunuz kendinizi. güz'ün güllerin solmaya başladığı zamanlar. ah, cumartesilerinin başlayan başkalığı.


Serkan Türk-2004

4 Eylül 2013 Çarşamba

Göçmüşler Bahçesinde Bir Yazlık Sevi


Bir ağaç gölgesinin altında başlayıp otobüs koltuğunda devam eden okumalar arasında öyle cümlelerle karşılaşırsınız ki, yazar ve okuyucu arasında, ikisinin dışında kimselerin anlayamayacağı bir köprü kurulur ve siz o köprüden her geçişinizde başka tepeler, başka adacıklar, yalnız sahiller edinmek zorunda kalırsınız. “Göçmüş Kediler Bahçesi”ni okurken benimde benzer halleri yaşadığımı söylemeliyim. Çoğumuzun günlük yaşantımızda şahit olacağı olaylar başka bir ânın fotoğrafına dönüşür. İç dünyanızda gizli kalmış, yaşarken bir yerlerden edinilmiş izlenimler okuyucu dünyasında derin kırıkların belirginleşmesine sebep olur. Yitip giden değerler soyunuk bir beden gibi dururken, aynada yansıyan yüzünüz kâh ara sokakta geceleyin karşılaştığınız bir kirpiyi dillendirecek, kâh bir yengecin Donkişot oluşuyla ürpereceksiniz. Değişimi benimsemeyen insanın mücadelesi körlüğe dönüşecektir.
            "Kıyılar, kıyıya çekilmiş sandallar yavaş yavaş karla örtülecek." 
 Bilge Karasu ilk öyküsünde mevsimin değişimini anlatmaktan öte anlamları irdeliyor; kış ve yalnızlık. Kim bir Orfinoz kadar suyu yutacak ve denizin milyonlarca yıldır saklamaya çalıştığı gizleri fısıldayacaktır balıkçının kulağına? "Oysa ölümle bir araya gelmeden, acılar çekip parça parça olmadan, gönlün tazelenmez, yeniden doğamazsın."derken bile zamanın ağır ağır geçip gittiği anları düşünürsünüz.
Her yer deniz gibi karanlık ve sessizdi bu akşam saatlerinde. Üç beş saat öncesini düşlerken birkaç çocuğun çığlığı gelip geçti içimden. Kumların üzerinde küçücük ayaklarıyla koşuyorlardı. Kovalara doldurdukları taş parçacıklarını kumdan tepeciklerin üzerine dökerlerken yavaş yavaş üzerlerine doğru gelen dalganın hışırtısı işitiliyordu. Eskiden kendi de kaleler yapardı. Kalp resmi çizdiği de olurdu, sonra silinip giderlerdi suyun altında, su her şeyi karanlığına alınca. İsimlerinin baş harflerinin yitip gittiği o günler içinin sızısını saklamaya çalıştığı zamanlar-soru sormayın da demezdi kimselere- her yer daha sessizleşirdi. Bir kır kahvesinin önüne atılmış sandalye. Sırtını dayadığın ağaç bir kaç adım öteye çekilmiş olsa, Orfinoz’un kolunu yuttuğu bir adam yavaş yavaş omzuna doğru...
            Denizle insan ilişkisi bir alacak verecek davasıyla mı başladı bilemiyorum ama kimi gün balıkçılar kimi gün deniz kazanmış olacak ki kırgınlıkları uzun sürmüyor. Denize ilk gözyaşını düşürdüğünü de unutmaz insan, ilk misinayı bağrından çekişini de. "Deniz, analar gibi sevdiğini, dölyatağında tutup saklayacaktır, bir daha doğurmamak üzere" cümlesi ile bitiyor ilk masal.
            Bir kumlukta oynamaktasın. Güneş yengeç burcunda mıdır? Taşın altında bir serinlikte gizliyse bir yengeç, neden güneşe göz kırpsın ki? Gücünü nereden alır; bu öykü ona bir övgü ise neden bir kutu içine konulup saklansındı yazarın ifadesiyle kısacı? Delikanlı, suya girdiğinde tutup çıkarmış yengeci koymuş bir taşın üzerine."Dalgırlı mavi-yeşil renkli, kocaman bir şey" diyor anlatıcı onun için. Bizim serinlik düşkünü, onu tutup havaya kaldıranlardan biri ile garip bir savaşın içine girmiş. Küçük çırpınışlarına sesi de karışmış. "Yengecin seçtiği düşmanı olmayı kabul etmiştir." Hem gurur, hem öfke... Filmlerden edindiğimiz savaş görüntüleri gibi karşı karşıya ikisi. Gözleri birbirinin hareketinde. Biri, azıcık dalgınlığa düşecek olsa, diğerinin işini hemencecik bitirecek. Yengeç kendine yukarıdan bakan adamın kıskaçları ile yürüse de üzerine, bir başkası-onu sudan çıkaran- tepesine indirmiş sopayı. Çökmüştür mavi-yeşil sırtı. Güneşten kaçıp sığındığı kayanın altında onu koruyan kabuğu çatırtılar içinde dağılmıştır ama yengeç öfkesi içinde, düşmanın hüznü gözlerindedir. Tutulup suya atılır dağılmıştır ve kan sızmaktadır kabukları arasından. Taşın altındaki kovuğunda saklanmaktadır. Kan kokusunu alır çıyanlar. Yaklaşanları son bir güçle savuşturmaya uzak tutmaya çalışır. Düşman bellediği adam dayanamaz biraz önce üzerine yürüyen yengecin çıyanlara canlı lokma olmasına. Suyun içinden kaptığı gibi parçalar ayağının topukları ile yengeci ve incinmiş gururunu. Ve saklar bir kısacını bu öykü için.
            Yaz, kendini iyice hissettirdiği son günlerde iki yabancı gibiyiz. Bahçemdeki kavak ağaçları yavaş salınışları ile içimde bir serinlik duygusu oluşturamazken, karşı sokakta bir yabancı yüzü gibi gelip yerleşti içime masalın gölgeleri. Az önce pencerenin önündeki çiçekleri suladı kadın ve gökyüzüne bakındı işitir gibi seslerini. Uzun sessizliklerin ardından mı çıkıp gelmişti de, göz göze bakınmak hem heyecan hem de ürkünç hissettiriyordu. Odaları karşılıklı olsa bile iki yabancı ancak başka masalarda oturmalıdır.
Kocaman bir yağ kutusunda her yıl biraz daha azalan toprağa tutunmuş bir dikenli çiçek dururdu köylük yerdeki bir bacada. Zaman zaman sarıçiçekler verirdi dikenlerin arasında. Birilerinin çiçekleri koparmak ya da sulamak için evin çatısına, bacasına çıktığı da olmazdı. Başka evlerde bacalarda balkon ve bahçelerde ortancalar köpürürken, hercai, menekşe ve sardunya yetiştirildiğini de görmüştüm. Kitabın sayfalarını karıştırdığımız sırada karşılaştığımız “Alsemender Hikâyesi “ başlı başına dünya ile hesaplaşacağımız bir zemine çekiyor bizi. Alsemender yetiştirmek kimsenin aklına gelmemiş miydi ya da bu çiçeğe benzer ismini kimsenin hatırlamayacağı bulunmayan başka tür çiçek. Lâleye benzetiyor yazar çiçeği. Yapraklarını yiyen kişiye tesir eden bir etkiden bahsediyor. Gizlice çiçek yetiştiren bir araştırmacı ve etrafında yaşayan insanlar arasında geçen bir hikâye. Bir yaprağını yiyen yalan söylemeyi istese de söyleyemiyor. İki yaprağı bir çılgınlığın eşiğinden geçiriyor sizi. XIII. yüzyıldan kalma bir kitap veya daha önceki yıllardan kalma bir yazma eserde karşınıza çıkması olasılığı olmayan, hayali bir çiçek adı Alsemender, onuncu masal niyetine çıkıyor karşımıza.
            Nasıl bir oyun içindeyiz, kim farkında? Bazen kendinizi bir taş gibi hissettiğiniz, bir piyon gibi söyleneni yaptığınız olmadı mı? Bir şehirde yabancı olmak; müzelerini, parklarını, bahçelerini gezerken edinilecek gizli bir bakış gibi. Otel odasında kartpostallar arkasına acele ile yazılmış dilekler. İnsan yaşarken yeni keşifler yapar ve eski alışkanlıklarını yer yer bırakır, terk eder. Bir zaman gelip aynı şeyle-bildiğinizi düşündüğünüz- karşılaştığında en sıska acemimizin göstermeyeceği beceriksizliği gösterip sonunu hazırlar.
            Hayatında bir kirpi ile söyleşmiş kaç insan vardır evrende? Hikâyelerde her şeyle söyleşebilirsiniz. Kimi gün bir masa, eskimiş bir daktilo veya bisikletin pedalı konuşmaya başlar aniden. Susturmak istemezsiniz. Dikenlerini gösteren, sizi düşmanı belleyen bir kirpiyi geceleyin bir duvar dibinde görüp sesini işittiğinizde buna şaşırmayacaksınızdır. İnsanların kendisini yemek için paylaşamadığını düşündüğü gibi, iyi insanların da yaşadığını düşünecektir belki. Doğup büyüdüğü eve giderken başına geleceklerse sadece hayal dünyanızda canlandıracağınız bir şey değil. Eski oyunlar oynadığınız arsalar kazılmış, anılarımız çalınmıştır. Yaşadığımız evlerin yıkıkları arasından geçip gitmiş bir hayatımızı düşünmek ne kadar üzücü. Giderek mekanikleşmiş yaşamların hepimizden aldıklarını bir kirpinin dilinden dinlemekse ürpertici.
            Bir ip cambazı ölümü görürse bir ben'dir ölüm, ansızın yüzünüze gelir yerleşir."Ölüler içinden soğumağa başlar galiba." Hayatınız boyunca bütün öğretilerin, bütün yaşanılanların sizi gün gelip bir boş arsaya bırakacağını bugünden bilemezsiniz.
            Göğsünüze gelip dolacak, yer edecek hıçkırık benzeri bir an yüzünüze bakacak ne az insan varmış, hayıflanacaksınız. Yazar hikâyesinde kahramanı gökyüzü ile karşı karşıya getiriyor ve "oysa gökyüzünde görülecek bir şey yoktu." diyerek sizi boşluklara bırakıyor.
            Şehrin kalabalık caddelerinden geçerken mi görürsünüz kartpostal satıcılarını? Başka manzaralar, kent görünümleri. Tatil beldeleri hep sizi kucaklamaya hazır gibi duran daracık sokakları, merdivenli sokakları ile birkaç haftalık yorgunlukları saklar. Kıyı kahveleri yalnız âşıkları, mutlu bir görüntü sergilemeye gelen aileleri ve daha nicelerini çağırmıştır uzaklardan. Size de olmuş mudur uzaklar çağırdı mı, sesini işittiniz mi gitmeseniz içinizdeki kuş ölecek sanırsınız. Onu kafesinden salıverseniz konacak bir dal, çiçeğini yeni açmış bir kayısı veya çok yapraklanan bir kavak hışırtısı, rahata ermesini sağlar mı dersiniz içinizin?
            Gidip görmelisiniz, tarih kitaplarında adını bildiğiniz, kimi zehirli bir içki ile ölüp gitmiş, kimi kılıç darbesiyle son nefesini vermiş kahramanların yaşadığı sokakları. “Geceden geceye arabayı kaçıran” isimli hikâyede yıllarca hayalini kurduğu Sazandere’ye gidemeyişini, gitme isteğini her duyduğunda başka nedenlerle bu isteğini yerine getiremeyişini yazar anlatılıyor. Çarpıcı bir son bekliyor okuyucuyu. Karanlık gece, alışıldık sesler duyamamak ve 'buna da alışırım' diyebilmek. Üşümüşlüğünü yanan odun ateşi ile giderme ve etrafında dişsiz ağızlar, çökmüş avurtlar, çukurlaşmış gözler… Ve ölüm bir yol alma isteğidir.

            Göçmüş Kediler Bahçesi’nin sayfaları arasında sizi bekleyen şiirsel bir anlatım. Şu koca evrende-bazen tersini de düşünürsünüz- yere sağlam basacak ne kadar az yer var. Bilge Karasu, hikâyelerini sağlam bir zemine oturtuyor. Yıllara yayarak tamamladığı hikâyeleri beklentilerinizi gün aydınlığından karanlığa doğru yaklaşırken sorguluyor.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

İlhan Berk Giderken


gece yeni bir ölüyü saklıyor benim için
kâğıtlar birikiyor ayakları sallanan masasında
bir uç beyi fırçasıyla yeniden ürüyor şiirde

sarı bir gece lambası yanıyor
kalemlerin üzerine düşüyor gölgesi
boynuna dolanan o kış atkısı ve sesleri kartoplarının
duruyor kitaplarının arasında

çiçekli minderi koltuğuna yapışmış
bekliyor kemikli gövdesini gövdesi
kaç yıl aynı ten yapışmış ruhuna da uçuvermiş o kırmızılar
yalnız narlar açılmış bir boşlukta tanrı’ya
elleri habersiz bundan

ay belli belirsiz örtüyordu örümcek ağlarını
kimi hışırtı dedi gelip geçene
kimi ninni sandı duyduğu sesleri

uzun bir karartı avluya düşüyor ve dallara söylüyor gittiğini
öğleyin kuşlar duyuyor yapraklardan
bizlerde böyle yaşayıp gidiyorduk
hepsi bu

masasının yanında duran kavanoza boya kalemleri değil de
şekerler doldurmak istiyor
verilmek üzere çocukların avucuna.

  


Serkan Türk

içimiz çölse biri geçmiştir kitabından.

Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG

Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...