Annemin Bahçesi. Elime aldığım incecik bir kitap geçmiş bütün yazları, ısırganları, su dolan misket çukurlarını, karayemiş ağaçlarında sallandığım ikindi saatlerini, her dalın yere doğru eğilip gökyüzüne doğru döndüğü anlarda savurduğum sözcükleri, savuramadıklarımı, sakladıklarımı ve sakınımsız döktüğüm gözyaşlarını hepsini yeniden hatırlattığını söyleyemem. Hatırladıklarım vardı elbette. Ellerimi bir poşete geçirip evin yanındaki ağaçların altında ısırganları kestiğimi… Bir süre sonra poşetin arasından ısırganın iğnelerinin ellerimi yaktığını da… Yazları benzer görüntülerle geçmiş birkaç mutlu zaman geçmişin sandığından çıkarılabilir şimdi. İçine beni çekecek bir kitabı okuyacağımı daha ilk sayfalardan biliyorum.
Bir roman kahramanı, ya da karakteri olarak bir yer arıyorum kendime bu sayfalarda. Giderek daha çok ses zihnimde onlarca sözcükle yer ediyor.
Nedense çok suçlu hissediyorum. Sürekli bir şeyleri erteliyor muyum yoksa diye düşünüyorum. O sırada Duru bir gün önce yarım kalan konuşmasını sürdürerek “merhaba” diyor bilgisayar ekranında. Son günlerde onunla paylaşmadığım ne varsa birbiri ardına sıralıyorum.
Yitirişin Öyküsünü okuyorum aynı anda. Tuhaf biçimde okuduğum metin bulunduğum ortamın dışında bir yere beni çekmeyi başarıyor. Mola vermiş olsam dahi hiçbir sözcüğü unutmuyorum. Telefon çalıyor hikâyede. Eski sevgilisinin öldüğü haberini alacak adamın az sonra önce kapıyı kilitleyerek masasına döneceğini ve ağlayacağını henüz bilmiyorum. İnsan ağlamak için kapıyı neden kilitler diye düşünüyorum. Duru, aynı kitabı kendisine alan ortak arkadaşımızdan bahsediyor. Konuşmanın bir yerinde bu kitabı okuduğumu söylüyorum. “Yeşil bir kitaptı, henüz okumadım, bulup bende okuyayım“diyor. O an kitabın renginin yeşil olduğunu fark ediyorum.
Kendi kişisel geçmişimizi de yeniden yazıyoruz geceyle birlikte.
İnsanlara inandım. Günlerin birbiri ardına geçtiğine… Bir an gelip bütün sözcüklerimi gizlediğimi ve sonra yerlerini unuttuğumu düşünüyorum. Karşınızda sizden birkaç cümle beklediklerinde söyleyeceğiniz hiçbir şeyin kalmadığı zamanlardan söz ediyorum. Susuyoruz aylarca. Sonra şunu hatırlıyorum. Eski bir şubat saçlarımı kestimdi. Akşamdı. Soğuk odalara doğru solgun bir ışık vuruyordu. Sana alınan çiçekler soluyor dolapta. Yine bir Cumartesi günü olmalı. Nedense o kış günü kokularını sevdiğim çiçekleri ulaştıramıyorum sana.
“Ne bileyim sen vereceksin sanıyordum çiçekleri” diyor Selçuk.
Ama o saatte burada olamam diye söze başlasam da bir şeyin değişmeyeceğini biliyorum. Dolabın kapağını açıyorum. Mutfak çiçek kokuyor bütün akşam. Mutsuz kokuyor çiçekler, solgunlar.
Bir sürü başka şey giriyor araya. Her sabah kaza haberleri okuyorum. Yeni kurulmuş bir parti lideri ülkenin selameti için ilk seçimde kendine oy verilmesi gerektiğini, terörün kökünü kazıyacaklarını sıralıyor. Trafik düzenlemesi konusunda birkaç şoförün görüşünü paylaşıyoruz daha sonra programda. Şimdi okuduğum bu kitabın içinde bunları bana hatırlatan ne var ki? Zihnimizi nerelere götürüyor her cümle. Kitabın kapağındaki salıncak fotoğrafı benim kitabımdakine benzemiyor. Rıza’nın kitap kapağı belirsiz şeyler anımsatıyor.
-Okura burada Rıza Kıraç’tan bahsetmelisin yazar!
Daha önce birkaç kitabını da okumuştum. Komşumun Uzun Kızıl Saçlı Sevgilisi adlı öykü kitabının üzerine sahilde oturup saatlerce düşünmüştüm mesela. Sonra Taksim’de bir öğle sonrası ara bir sokakta karşılaşmış çay içmiştik. Pek sevmiştim sohbetini. Kısa filmlerden, öykülerden, dergicilikten… Bir sürü yapmaya karar verilmiş ve sonra vazgeçilmiş şeylerden de…
-Çok kişisel şeylere giriyorsun yazar!
Ama tam onun kitabını okurken evlenmek üzerine konuşuyoruz Duru’yla. Daha özelini size açarken bir romancı, öykücüden bahsetmenin ne sakıncası olacak? İnsan evlenmeye karar verdiğinde ne şekilde teklifini yapmalı? Reklam panolarında yapılan evlenme teklifleri son dönemde moda. Benden en çok bekleneni galiba radyo programım esnasında böyle bir teklifi yapabileceğim olmalı. Klasik diğer biçimlerini düşünmüyorum. İnsan böyle bir durumda bütün sözcüklerini yitirecek gibi mi oluyor dersiniz?
-Uzun uzun anlatıp kendini de okuyucuda yoracağına basitçe sorsana sorunu.
Bu teklifin ne şekilde olması gerektiğini düşündüğüm sabah uzaklara bakıyorum. Açılmayan kapılar bakıyorlar bana. Merdivenleri siliyor kapıcı ağzında o yarım şarkı. "Neyleyim köşkü..." Yanım öyle boş, önüm sıra balkonlara bakıyorum.
Serkan Türk
28 Şubat 2012 Salı
16 Şubat 2012 Perşembe
Güneşli Bayır’ı Hürriyetime Okudum
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, o meşhur ‘Hayri İrdal’ını anımsadım: ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Hayri
İrdal. Diyordu ki; “Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı, hürriyetti!” Hayri İrdal’ın bahsini geçtiği gibi, bu
kelimeyi ne yazık ki, ‘şimdi çağ’ımızda da, siyasi manasıyla kullanıyoruz. Zannediyorum ki, hürriyetimizi de en çok
çocukluğumuzda yaşıyoruz. Jorge Amado’nun söylediği bir söz vardır: “Çocukluğu insanın anayurdudur.” Belki de en
çok rahat ettiğimiz zaman dilimi de orasıdır, kim bilir… Her şeyi bugün yaşadığımızdan daha özgür, hürriyet
kelimesini tam manasıyla yaşıyoruzdur orada.
Serkan Türk’ün ‘Güneşli Bayır’ı bunları anımsattı bende.
Öte yandan, yayımcının notu; yazarın duyarlı kalemine gönderme yapmış. Katılmamak elde değil. Hemen her
satırı içtenlikle, edebiyat duyarlılığıyla yazmış Serkan Türk. Ben de hemen her satırı çizmişim okurken. Yayımcı,
kitabı tam manasıyla tanıtmış. Arka kapaktan alıntılayalım: “Bir kentin yolunu, tarihini, coğrafyasını, denizini,
toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, unutulan değerlerini, yeme içme kültürünü, gecesini gündüzünü, yazını
kışını, folklorunu, eğlence hayatını, daha bin türlü özelliğini herkes kendince görür.”
Yayımcının notunu değiştirerek, kendimizce söyleyelim: Bir yazar-edebiyatçı da, kendince bir duyarlıkla
yaklaşır kentine, değil mi?
Evet, ‘bir semtten geçmiş bütün yüzyıla bakmak.’ Yazar böyle söylüyor…
Satır aralarında ‘Erdoğdu’ hakkında bazı bilgilere ulaşsak da, bence kitabın öne çıkan tarafı, anlatı’nın ‘şiirsel’
bir ‘öykü’leme yöntemiyle yazılmış olması. (Belki de, bu semte yabancı oluşumdan kaynaklanmış olabilir bu algım.)
Bazı kitapları sırf üslûbu içinde okuruz ya, onun gibi bir şey sanırım benimkisi. Şunu da düşünmeden edemedim
açıkçası. Bir Alman atasözünün dediği gibi, herkes kendi kapısının önünü süpürse, bütün dünya temiz kalır. Her
edebiyatçı, kendi semtine, bu çocuk duyarlılığıyla yaklaşıp yazsa keşke.
Sonra, hemen ilk sayfada, benim de çocukluğumda tırmandığım bir yokuş vardı, orayı anımsadım: Yıllar
sonra ben de gitmiştim çocukluğumun geçtiği o yokuşa. Herkesin bir yokuşu olmalı, dedim içimden. Sonra Serkan
Türk’ün yazdığı gibi; -değiştirerek yazıyorum- Çocukluğumuzda tırmandığımız yokuşları, yıllar sonra; çok uzakta bir
yaşamı eksiltiyor oluşumuz…
Böylece, kitabı okumaya içlenerek başladım. Yazar, ‘Erdoğdu’ için, “çocukluğumda benim babamdı” diyor.
Bir özdeşlik kurmuş ‘Erdoğdu’ semti ile babası arasında. Yazarın yaşadığı bu özel durumu farklı şekillerde de olsa,
hangimiz yaşamı boyunca bir semt ile kurmamıştır ?!
Benim için de bir Çengelköy vardı, şimdi düşlerde kurduğum ‘okuma bahçesi’ydi orası. Babaannemin
anlatılarıyla büyüdüm. Çengelköy, deyince aklıma yazar ‘Rıfat Ilgaz’ düşer. Babaannemin kiracısıymış vakti
zamanında. Benim çocukluğum da, yıllar sonra, ‘Rıfat Ilgaz’ın yaşadığı evde geçti. Bunlar düştü zihnime…
Yazar, ‘Erdoğdu’yu babasıyla özdeştirmesi ağır bir hüzün katmış kitaba. Babası için yazdığı bir de şiirini
ekliyor yazar, içlenerek okudum: ‘Yaz Ölüleri’
Bu yüzden belki, bir yerden bir yere taşınmaya hiç sıcak bakmadım hayatımda. Bir şeyleri unutmak gibi gelir
bana. Unutmak, imgelemimde her zaman, ‘ihanet’ sözcüğünü hatırlatır. Yazar da unutmamış, yazmış semtini.
Serkan Türk, taşınma fikrine sıcak bakmasa da, başka yerlerde, onu bekleyen insanların olduğunu, bu yüzden
de il il dolaştığını da söylemekten geri kalmaz. Belki de bu yüzden seviyorumdur Serkan Türk yazımını, kim bilir?
Bir şehirden başka bir şehre gitmek ,hep bir hüzün verdi bana, cesaretsizliğimden mi?! Belki de bu cesareti
gördüğüm için okuyorum Serkan Türk’ün kitaplarını. Bana öyle geliyor ki; Serkan Türk, yazdıklarını, kendi semtinin
dışında, başka şehirlerde, tanımadığı insanlarla karşılaşmak için de yazıyor adeta… Öyle ya, yazarın dediği
gibi “Karşılaşmak buluşmaktan daha iyidir” Yazarın, ‘Erdoğdu’da geçen çocukluğu, her okuru kendi çocukluk
yıllarına bir yolculuğa taşıyacağını söylemeliyim. En azından benim için bu böyle oldu.
Bazı yaşantılarımız da ortak anılar oluveriyor. Bazı acı-tatlı anılar…
Örneğin, kitapta da geçtiği üzere, şimdiki gibi keneden korkmazdık eskiden, çimenliklerde gönlümüzce
oyunlar oynardık… Sonra, benim de kentimde değişen bir kültür vardı; şiddetin daha çok kol gezdiği bir kültür
oluşmaya başlamıştı İstanbul’da…
Şunu da söylemeden geçmek olmaz. Benim de çocukluğum da ‘cin hikâyeleri’ meşhurdu. Biraz da, Murathan
Mungan’ın çocukluk anılarını yazdığı ‘Paranın Cinleri’ni anımsattı. Sonra, Hüseyin Rahmi’nin eserleri.
Aynı şeyleri başka başka semtlerde yaşamış olmak, ‘zemin’ sözcüğünü de hatırlattı. Yaşama tektoniğimiz,
bizim üzerine bastığımız toprak. Her kesimimiz aynı topraklara bassa da, birbirlerimizi kırıp geçirdiğimiz yılları
anımsadım. İşte ‘Güneşli Bayır’da da, bahsi geçen dönemin sokak hareketleri, kahvehanelerde konuşulan, tartışılan
siyaset.
Bu kötü anıları geçelim.
Çikletlerden çıkan araba modelleri; futbolcu resimleri… Kartlar, gazoz kapakları. (Ne çok biriktirirdim
çocukken.) Ah, evet lakaplar. Yazmadan geçmek istemiyorum. Her okurun kendi semtine döneceği bir
bölüm: “Lakaplar ve Buzlu Dere Sokağının Sakinleri” Şişko Hala, Deli Fuat, Muşmul Temel, Hamsici Hemit,
Koyuncu Celal ve Kazuk Menşure…
Evet, her semt bir alfabedir. Serkan Türk, ‘Bir Alfabe Yaratmak’bölümünde okura, A’dan Z’ye bir harf seçin
diyor sanki… Ben harfimi seçtim: (e):
“Hafıza dipsiz bir kuyudur… Anılar varsa hâlâ, bir yerlerden çıkabilir şimdi de babam”
Yazım sonlanırken ‘Rıfat Ilgaz’ı hatırladım. Benim asıl harfim (r) olmalı.
Er-
Doğdu…
‘Erdoğdu’ okunmalı!
“Güneşli Bayır” (Heyamola Yay./2011), hürriyetimize!
Okuyalım öyleyse…
KUBİLAY BÜRGAN
İrdal. Diyordu ki; “Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı, hürriyetti!” Hayri İrdal’ın bahsini geçtiği gibi, bu
kelimeyi ne yazık ki, ‘şimdi çağ’ımızda da, siyasi manasıyla kullanıyoruz. Zannediyorum ki, hürriyetimizi de en çok
çocukluğumuzda yaşıyoruz. Jorge Amado’nun söylediği bir söz vardır: “Çocukluğu insanın anayurdudur.” Belki de en
çok rahat ettiğimiz zaman dilimi de orasıdır, kim bilir… Her şeyi bugün yaşadığımızdan daha özgür, hürriyet
kelimesini tam manasıyla yaşıyoruzdur orada.
Serkan Türk’ün ‘Güneşli Bayır’ı bunları anımsattı bende.
Öte yandan, yayımcının notu; yazarın duyarlı kalemine gönderme yapmış. Katılmamak elde değil. Hemen her
satırı içtenlikle, edebiyat duyarlılığıyla yazmış Serkan Türk. Ben de hemen her satırı çizmişim okurken. Yayımcı,
kitabı tam manasıyla tanıtmış. Arka kapaktan alıntılayalım: “Bir kentin yolunu, tarihini, coğrafyasını, denizini,
toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, unutulan değerlerini, yeme içme kültürünü, gecesini gündüzünü, yazını
kışını, folklorunu, eğlence hayatını, daha bin türlü özelliğini herkes kendince görür.”
Yayımcının notunu değiştirerek, kendimizce söyleyelim: Bir yazar-edebiyatçı da, kendince bir duyarlıkla
yaklaşır kentine, değil mi?
Evet, ‘bir semtten geçmiş bütün yüzyıla bakmak.’ Yazar böyle söylüyor…
Satır aralarında ‘Erdoğdu’ hakkında bazı bilgilere ulaşsak da, bence kitabın öne çıkan tarafı, anlatı’nın ‘şiirsel’
bir ‘öykü’leme yöntemiyle yazılmış olması. (Belki de, bu semte yabancı oluşumdan kaynaklanmış olabilir bu algım.)
Bazı kitapları sırf üslûbu içinde okuruz ya, onun gibi bir şey sanırım benimkisi. Şunu da düşünmeden edemedim
açıkçası. Bir Alman atasözünün dediği gibi, herkes kendi kapısının önünü süpürse, bütün dünya temiz kalır. Her
edebiyatçı, kendi semtine, bu çocuk duyarlılığıyla yaklaşıp yazsa keşke.
Sonra, hemen ilk sayfada, benim de çocukluğumda tırmandığım bir yokuş vardı, orayı anımsadım: Yıllar
sonra ben de gitmiştim çocukluğumun geçtiği o yokuşa. Herkesin bir yokuşu olmalı, dedim içimden. Sonra Serkan
Türk’ün yazdığı gibi; -değiştirerek yazıyorum- Çocukluğumuzda tırmandığımız yokuşları, yıllar sonra; çok uzakta bir
yaşamı eksiltiyor oluşumuz…
Böylece, kitabı okumaya içlenerek başladım. Yazar, ‘Erdoğdu’ için, “çocukluğumda benim babamdı” diyor.
Bir özdeşlik kurmuş ‘Erdoğdu’ semti ile babası arasında. Yazarın yaşadığı bu özel durumu farklı şekillerde de olsa,
hangimiz yaşamı boyunca bir semt ile kurmamıştır ?!
Benim için de bir Çengelköy vardı, şimdi düşlerde kurduğum ‘okuma bahçesi’ydi orası. Babaannemin
anlatılarıyla büyüdüm. Çengelköy, deyince aklıma yazar ‘Rıfat Ilgaz’ düşer. Babaannemin kiracısıymış vakti
zamanında. Benim çocukluğum da, yıllar sonra, ‘Rıfat Ilgaz’ın yaşadığı evde geçti. Bunlar düştü zihnime…
Yazar, ‘Erdoğdu’yu babasıyla özdeştirmesi ağır bir hüzün katmış kitaba. Babası için yazdığı bir de şiirini
ekliyor yazar, içlenerek okudum: ‘Yaz Ölüleri’
Bu yüzden belki, bir yerden bir yere taşınmaya hiç sıcak bakmadım hayatımda. Bir şeyleri unutmak gibi gelir
bana. Unutmak, imgelemimde her zaman, ‘ihanet’ sözcüğünü hatırlatır. Yazar da unutmamış, yazmış semtini.
Serkan Türk, taşınma fikrine sıcak bakmasa da, başka yerlerde, onu bekleyen insanların olduğunu, bu yüzden
de il il dolaştığını da söylemekten geri kalmaz. Belki de bu yüzden seviyorumdur Serkan Türk yazımını, kim bilir?
Bir şehirden başka bir şehre gitmek ,hep bir hüzün verdi bana, cesaretsizliğimden mi?! Belki de bu cesareti
gördüğüm için okuyorum Serkan Türk’ün kitaplarını. Bana öyle geliyor ki; Serkan Türk, yazdıklarını, kendi semtinin
dışında, başka şehirlerde, tanımadığı insanlarla karşılaşmak için de yazıyor adeta… Öyle ya, yazarın dediği
gibi “Karşılaşmak buluşmaktan daha iyidir” Yazarın, ‘Erdoğdu’da geçen çocukluğu, her okuru kendi çocukluk
yıllarına bir yolculuğa taşıyacağını söylemeliyim. En azından benim için bu böyle oldu.
Bazı yaşantılarımız da ortak anılar oluveriyor. Bazı acı-tatlı anılar…
Örneğin, kitapta da geçtiği üzere, şimdiki gibi keneden korkmazdık eskiden, çimenliklerde gönlümüzce
oyunlar oynardık… Sonra, benim de kentimde değişen bir kültür vardı; şiddetin daha çok kol gezdiği bir kültür
oluşmaya başlamıştı İstanbul’da…
Şunu da söylemeden geçmek olmaz. Benim de çocukluğum da ‘cin hikâyeleri’ meşhurdu. Biraz da, Murathan
Mungan’ın çocukluk anılarını yazdığı ‘Paranın Cinleri’ni anımsattı. Sonra, Hüseyin Rahmi’nin eserleri.
Aynı şeyleri başka başka semtlerde yaşamış olmak, ‘zemin’ sözcüğünü de hatırlattı. Yaşama tektoniğimiz,
bizim üzerine bastığımız toprak. Her kesimimiz aynı topraklara bassa da, birbirlerimizi kırıp geçirdiğimiz yılları
anımsadım. İşte ‘Güneşli Bayır’da da, bahsi geçen dönemin sokak hareketleri, kahvehanelerde konuşulan, tartışılan
siyaset.
Bu kötü anıları geçelim.
Çikletlerden çıkan araba modelleri; futbolcu resimleri… Kartlar, gazoz kapakları. (Ne çok biriktirirdim
çocukken.) Ah, evet lakaplar. Yazmadan geçmek istemiyorum. Her okurun kendi semtine döneceği bir
bölüm: “Lakaplar ve Buzlu Dere Sokağının Sakinleri” Şişko Hala, Deli Fuat, Muşmul Temel, Hamsici Hemit,
Koyuncu Celal ve Kazuk Menşure…
Evet, her semt bir alfabedir. Serkan Türk, ‘Bir Alfabe Yaratmak’bölümünde okura, A’dan Z’ye bir harf seçin
diyor sanki… Ben harfimi seçtim: (e):
“Hafıza dipsiz bir kuyudur… Anılar varsa hâlâ, bir yerlerden çıkabilir şimdi de babam”
Yazım sonlanırken ‘Rıfat Ilgaz’ı hatırladım. Benim asıl harfim (r) olmalı.
Er-
Doğdu…
‘Erdoğdu’ okunmalı!
“Güneşli Bayır” (Heyamola Yay./2011), hürriyetimize!
Okuyalım öyleyse…
KUBİLAY BÜRGAN
9 Şubat 2012 Perşembe
ada'nın 15.sayısı
Günler günleri, aylar ayları devirip gidiyor. Günlük alışkanlıklarımız içinde bir edebiyat dergisinin kaderini merak eden insan sayısı bir elin parmakları kadar az nerdeyse. Geçtiğimiz yaz sonu çıkardığımız son sayımızın ardından bizlere gönderdiğiniz ürünleri okuduk, değerlendirdik. Bazılarına bu sayımızda yer verebilirken çoğunu ne yazık ki değerlendirme dışı tutmak zorunda kaldık.
Ada bu sayıda iki farklı dosyayı sizlere sunuyor.
İlk dosyamız Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında yalnızlık ve psikolojik yabancılaşma temasını başarılı ile anlatan usta bir yazar olarak tanınan Yusuf Atılgan’ı içeriyor. Bu konuda Ahmet Çınar, Alper Sarı, Arzu Alkan, Burçak Kara, Erol Özyiğit, Hülya Soyşekerci ve Murat Ergin yazdı.
İkinci dosyamız: Göç ve Edebiyat başlığını taşıyor.
Bu konuda Almanya’nın Hannover kentinde 2003 senesinden Deniz Utlu ve Marianna Salzmann tarafından kurulan Freitext dergisi ile ortaklaşa çalıştık. Freitext Almanya'nın kendini "hibrid ve transkültürel bir açıdan toplumsal, kültürel gelişimlere bakan dergi" olarak tanımlıyor. Felsefi, bilimsel yazılara, denemelere ve yazınsal ürünlere yer veren, özellikle genç kuşak tarafından ilgiyle takip edilen bir dergi. Freitext’in editörlüğünü Marcela Knapp, Marianna Salman, Mutlu Ergün, Deniz Utlu üstlenirken derginin diğer emekçileri Sofia Hamaz, Michael Klesse ve Deniz Keskin.
Daniel Kahn, Deniz Utlu, Hakan Savaş Mican, Marianna Salzmann, Mutlu Ergün, Selim Özdoğan, Philipp Khabo Köpsell ve Von Olumide Popoola’nın “Göç ve Edebiyat” konusunda ada’da okuyacağınız ürünlerini Duygu Ergun, Menekşe Toprak ve Mehmet Akif Marabaoğlu dilimize çevirdi.
Göç ve Edebiyat dosyamız TANDEM – Kültür Yöneticileri Değişim Projesi”, Mercator Vakfı (Essen) ve Avrupa Kültür Vakfı (Amsterdam) desteğiyle MitOst (Berlin), İstanbul Bilgi Üniversitesi (İstanbul) ve Anadolu Kültür (İstanbul) ortaklığı tarafından destekleniyor.
Burcu Aker, genç hikâyecilerimizden Aykut Ertuğrul’un ilk kitabı üzerine söyleşti. Özgür Özmeral yeni kitabı ekseninde Mustafa Ergin Kılıç’ın sorularını yanıtladı.
Aydın Afacan, Ayhan Emir Yolcu, Derya Önder, Ercan Yılmaz, Ertan Yılmaz, Fatma Esti, Kenan Sarıalioğlu, Kıvanç Nalça, Lale Müldür, Murat Saldıray, Naime Erlaçin, Nurcan Çelik, Oya Uysal’ın şiirlerine bu sayımızda yer verdik.
Ayşe Keskin, Güray Süngü, Kaan Tanyeri ve Serkan Türk’ün deneme ve öykülerini ada’da okuyabilirsiniz. Bülent Sümer, Derya Başkan ve Şeydanur Yılmaz bu sayımıza çizim ve resimleriyle katkı veren diğer isimler.
“her zaman bir başka ada vardır” sloganıyla yoluna devam eden dergimiz daha iyi bir sayıda okuyucuları ile buluşmak üzere sayfalarını sonlandırıyor.
Ada bu sayıda iki farklı dosyayı sizlere sunuyor.
İlk dosyamız Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında yalnızlık ve psikolojik yabancılaşma temasını başarılı ile anlatan usta bir yazar olarak tanınan Yusuf Atılgan’ı içeriyor. Bu konuda Ahmet Çınar, Alper Sarı, Arzu Alkan, Burçak Kara, Erol Özyiğit, Hülya Soyşekerci ve Murat Ergin yazdı.
İkinci dosyamız: Göç ve Edebiyat başlığını taşıyor.
Bu konuda Almanya’nın Hannover kentinde 2003 senesinden Deniz Utlu ve Marianna Salzmann tarafından kurulan Freitext dergisi ile ortaklaşa çalıştık. Freitext Almanya'nın kendini "hibrid ve transkültürel bir açıdan toplumsal, kültürel gelişimlere bakan dergi" olarak tanımlıyor. Felsefi, bilimsel yazılara, denemelere ve yazınsal ürünlere yer veren, özellikle genç kuşak tarafından ilgiyle takip edilen bir dergi. Freitext’in editörlüğünü Marcela Knapp, Marianna Salman, Mutlu Ergün, Deniz Utlu üstlenirken derginin diğer emekçileri Sofia Hamaz, Michael Klesse ve Deniz Keskin.
Daniel Kahn, Deniz Utlu, Hakan Savaş Mican, Marianna Salzmann, Mutlu Ergün, Selim Özdoğan, Philipp Khabo Köpsell ve Von Olumide Popoola’nın “Göç ve Edebiyat” konusunda ada’da okuyacağınız ürünlerini Duygu Ergun, Menekşe Toprak ve Mehmet Akif Marabaoğlu dilimize çevirdi.
Göç ve Edebiyat dosyamız TANDEM – Kültür Yöneticileri Değişim Projesi”, Mercator Vakfı (Essen) ve Avrupa Kültür Vakfı (Amsterdam) desteğiyle MitOst (Berlin), İstanbul Bilgi Üniversitesi (İstanbul) ve Anadolu Kültür (İstanbul) ortaklığı tarafından destekleniyor.
Burcu Aker, genç hikâyecilerimizden Aykut Ertuğrul’un ilk kitabı üzerine söyleşti. Özgür Özmeral yeni kitabı ekseninde Mustafa Ergin Kılıç’ın sorularını yanıtladı.
Aydın Afacan, Ayhan Emir Yolcu, Derya Önder, Ercan Yılmaz, Ertan Yılmaz, Fatma Esti, Kenan Sarıalioğlu, Kıvanç Nalça, Lale Müldür, Murat Saldıray, Naime Erlaçin, Nurcan Çelik, Oya Uysal’ın şiirlerine bu sayımızda yer verdik.
Ayşe Keskin, Güray Süngü, Kaan Tanyeri ve Serkan Türk’ün deneme ve öykülerini ada’da okuyabilirsiniz. Bülent Sümer, Derya Başkan ve Şeydanur Yılmaz bu sayımıza çizim ve resimleriyle katkı veren diğer isimler.
“her zaman bir başka ada vardır” sloganıyla yoluna devam eden dergimiz daha iyi bir sayıda okuyucuları ile buluşmak üzere sayfalarını sonlandırıyor.
5 Şubat 2012 Pazar
İçimiz Çölse Biri Geçmiştir/Serkan Türk
Serkan Türk; Serander Yayınlarından çıkan ikinci şiir kitabı “İçimiz Çölse Biri Geçmiştir” le okurları kelimelerden kurduğu bir vahaya götürüyor. Kitapta üç bölümde ve 2008-2011 yılları arasında yazıldığı anlaşılan toplam yirmi yedi şiire yer verilmiş. Lirizmin egemen olduğu dizelerde; hüzün geçmişin imbiğinden süzülen bir defne ıtırı gibi belleğe yayılırken, ömre dair yaşanmış ne varsa bazen somuttan soyuta, bazen de soyuttan somuta doğru dalga dalga genişleyen söz dizimi zihinde estetik bir algıyı tetiklemeyi başarıyor.
Aynı zamanda öykü yazarı da olan Türk’ün sözcük dağarcığının da oldukça zengin olduğunu söylemek mümkün. Hayatın çemberinden erken yaşlarda geçmiş, her şeyi görmüş geçirmiş bir yetişkinin dili var şairde. Bu özelliğiyle şair, gözün gördüğü ve akla gelebilecek her nesneyi şiire dâhil edip, geniş çağrışımlı bir metafora dönüştürüyor. Türk, bir başka deyişle dilin insan belleğindeki görüntüsünü sadece bir söz sanatı olmaktan çıkarıp, kısa bir sinema filmi izletisini andıran yapıya da kavuşturuyor.
Örneğin kitabın ilk şiiri olan “çöl ve kir” deki “hem ağrısısın içimin, hem istediği şenlik” dizesindeki dilde zıt anlamlı, soyut ve somut iki kavram olan “ağrı ve şenlik” dilsel bir biçimlendirmeyle tek bir imgesel bileşimi çağrıştırıyor ki buna “aşkence” bağımlılığındaki bir insanın izdüşümlerinin şiire yansıyan görüntüleri diyebiliriz.
“ben iyiye doğru gidiyorum kendi içimde”
“kimi rüzgâr fitilini yakar ağrıların/pimi çekilmiş bir bomba/patlayacak şimdi söküklerimden”
“eğilmişsen içime yaz’dır/senin avlunda özgürleşsin bu dil”
“biz ne anılar yaptık kendimize/kış günleri içimize sindiren/periler yıldız tozu/ayşe’ler melek olmayı diler”
“çitiyim şu bahçenin, bir adımı yağmura verdim/yağmur dindirendir bir adım”
“bana kendi dilinde sus yaşlı dünya/sana bütün dillerde yanayım”
“kocaman bir yara hepsi/yırtık tren biletleri gibi iç cebimde kanar”
Akılda kalacak, ahengiyle kolayca ezberlenecek nitelikte dizelere imza atan Serkan Türk’ün hem düzyazı hem de şiir yazması Nerval’in ‘şiirden geçmeyen bir kimsenin iyi bir düzyazar olması mümkün değildir, aynı yazarın her iki ustalığa birden sahip olması ender görülür” sözleriyle açıklanabilir.
Fakat bu belki de yazar için bir risk. Ya da şairin asıl kulvarını belirlemeye yardımcı olacak geçiş fazları da olabilir. Nihayetinde okurun şairin şiirlerini benimsemesi, şiirlerinin bestelenmesi ve hem dinlenir, hem de okunur hale gelmesi Serkan Türk’ün gelecekte hangi yazın türünde devam edeceği hususunda kendisine bir ipucu verebilir.
Şiir mi? Öykü mü? Ya da yola her ikisiyle birlikte devam etmek mi?
Biz; kitabın “kaburgalar ülkesi” başlıklı bölümün girişinde yer alan dizeleri paylaşarak, son sözü yine okurun düş gücüne bırakalım.
“yüzüne baktım yıldızları dinledim
göğsünün alçalıp yükselmesi bir deniz
ikimiz aynı okula gitmişiz çocukken
o yüzden benziyoruz birbirimize
yolunu uzatıyoruz evlerin”
Fatih Yavuz Çiçek
hece dergisi şubat-mart 2012
Aynı zamanda öykü yazarı da olan Türk’ün sözcük dağarcığının da oldukça zengin olduğunu söylemek mümkün. Hayatın çemberinden erken yaşlarda geçmiş, her şeyi görmüş geçirmiş bir yetişkinin dili var şairde. Bu özelliğiyle şair, gözün gördüğü ve akla gelebilecek her nesneyi şiire dâhil edip, geniş çağrışımlı bir metafora dönüştürüyor. Türk, bir başka deyişle dilin insan belleğindeki görüntüsünü sadece bir söz sanatı olmaktan çıkarıp, kısa bir sinema filmi izletisini andıran yapıya da kavuşturuyor.
Örneğin kitabın ilk şiiri olan “çöl ve kir” deki “hem ağrısısın içimin, hem istediği şenlik” dizesindeki dilde zıt anlamlı, soyut ve somut iki kavram olan “ağrı ve şenlik” dilsel bir biçimlendirmeyle tek bir imgesel bileşimi çağrıştırıyor ki buna “aşkence” bağımlılığındaki bir insanın izdüşümlerinin şiire yansıyan görüntüleri diyebiliriz.
“ben iyiye doğru gidiyorum kendi içimde”
“kimi rüzgâr fitilini yakar ağrıların/pimi çekilmiş bir bomba/patlayacak şimdi söküklerimden”
“eğilmişsen içime yaz’dır/senin avlunda özgürleşsin bu dil”
“biz ne anılar yaptık kendimize/kış günleri içimize sindiren/periler yıldız tozu/ayşe’ler melek olmayı diler”
“çitiyim şu bahçenin, bir adımı yağmura verdim/yağmur dindirendir bir adım”
“bana kendi dilinde sus yaşlı dünya/sana bütün dillerde yanayım”
“kocaman bir yara hepsi/yırtık tren biletleri gibi iç cebimde kanar”
Akılda kalacak, ahengiyle kolayca ezberlenecek nitelikte dizelere imza atan Serkan Türk’ün hem düzyazı hem de şiir yazması Nerval’in ‘şiirden geçmeyen bir kimsenin iyi bir düzyazar olması mümkün değildir, aynı yazarın her iki ustalığa birden sahip olması ender görülür” sözleriyle açıklanabilir.
Fakat bu belki de yazar için bir risk. Ya da şairin asıl kulvarını belirlemeye yardımcı olacak geçiş fazları da olabilir. Nihayetinde okurun şairin şiirlerini benimsemesi, şiirlerinin bestelenmesi ve hem dinlenir, hem de okunur hale gelmesi Serkan Türk’ün gelecekte hangi yazın türünde devam edeceği hususunda kendisine bir ipucu verebilir.
Şiir mi? Öykü mü? Ya da yola her ikisiyle birlikte devam etmek mi?
Biz; kitabın “kaburgalar ülkesi” başlıklı bölümün girişinde yer alan dizeleri paylaşarak, son sözü yine okurun düş gücüne bırakalım.
“yüzüne baktım yıldızları dinledim
göğsünün alçalıp yükselmesi bir deniz
ikimiz aynı okula gitmişiz çocukken
o yüzden benziyoruz birbirimize
yolunu uzatıyoruz evlerin”
Fatih Yavuz Çiçek
hece dergisi şubat-mart 2012
30 Aralık 2011 Cuma
sesim sana iyi olmayı öğretecek
nasıl sevgi dolu bakarım
görmez sağır kalbin taş olur
sonra arabalar geçer, göğsünden uçaklar
çizerler içimi sessizlikleriyle
karıncalı bir televizyon kanalında gölgeler
belirir yüzümden yukarı akşam
beklediğini bilirim beni
çünkü sesim sana iyi olmayı öğretecek
eşsiz müzisyen şarkısını söyleyecek
bir tanık bakıyor olacak yoluma
bütün kederler gün gelecek eskiye dönüşecek
sana açtığım kapılara, baktığım gök yüzüne
rüzgâr fısıldayacak taş binaların arkasından
yalnız ağaç eğilecek ardından kırılmış cama
oysa anı diyecek birileri yaşanmışa
yaşanmamışına üzülecek birileri de
içindeki örümcek ağlarını dağıtarak
sözüm söz sesim sana iyi olmayı öğretecek
ben yalnızlığımı doğururum
birlikte yaşlanmamıza izin verirse hayat
Serkan Türk
her şeyin güzel olma nedenleri kitabımdan
görmez sağır kalbin taş olur
sonra arabalar geçer, göğsünden uçaklar
çizerler içimi sessizlikleriyle
karıncalı bir televizyon kanalında gölgeler
belirir yüzümden yukarı akşam
beklediğini bilirim beni
çünkü sesim sana iyi olmayı öğretecek
eşsiz müzisyen şarkısını söyleyecek
bir tanık bakıyor olacak yoluma
bütün kederler gün gelecek eskiye dönüşecek
sana açtığım kapılara, baktığım gök yüzüne
rüzgâr fısıldayacak taş binaların arkasından
yalnız ağaç eğilecek ardından kırılmış cama
oysa anı diyecek birileri yaşanmışa
yaşanmamışına üzülecek birileri de
içindeki örümcek ağlarını dağıtarak
sözüm söz sesim sana iyi olmayı öğretecek
ben yalnızlığımı doğururum
birlikte yaşlanmamıza izin verirse hayat
Serkan Türk
her şeyin güzel olma nedenleri kitabımdan
25 Aralık 2011 Pazar
v
V
bir öpücük için dolaştık
bütün gün koridorlarını okulun
makileri geçtik, sararmış gökyüzünü
silinmemiş camlarını sınıfın
v harfini koyduk isimlerimizin arasına
asya’yı anımsadık böyle bir anda
saçlarının arasındaydı başım
ellerim dikenli sarayında
gülüşündeki uçurumları gördüm
yalnız ağzınla değil yüzünle mırıldandın
bataklıktaki gülleri o şarkıyla çürüsün gelinliğim*
içindeki koşuşturan atları buldumdu
bir vakit adının anıldığı vahada
ve kimsesiz beyazlığından öğrendiğim
açan akasyalara ağladığın böyle mevsimlerde
salyangozları öpüp kalbine götürdüğün
ve unutmayı unuttuğun o bahar
Serkan Türk
*model grubunun bir şarkısı
bir öpücük için dolaştık
bütün gün koridorlarını okulun
makileri geçtik, sararmış gökyüzünü
silinmemiş camlarını sınıfın
v harfini koyduk isimlerimizin arasına
asya’yı anımsadık böyle bir anda
saçlarının arasındaydı başım
ellerim dikenli sarayında
gülüşündeki uçurumları gördüm
yalnız ağzınla değil yüzünle mırıldandın
bataklıktaki gülleri o şarkıyla çürüsün gelinliğim*
içindeki koşuşturan atları buldumdu
bir vakit adının anıldığı vahada
ve kimsesiz beyazlığından öğrendiğim
açan akasyalara ağladığın böyle mevsimlerde
salyangozları öpüp kalbine götürdüğün
ve unutmayı unuttuğun o bahar
Serkan Türk
*model grubunun bir şarkısı
29 Kasım 2011 Salı
İkinci Şiir Kitabı Çıktı
SERKAN TÜRK'ÜN İKİNCİ ŞİİR KİTABI
"İÇİMİZ ÇÖLSE BİRİ GEÇMİŞTİR"
SERANDER YAYINLARINDAN ÇIKTI.

Çöl ve Kir
bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm
ne varsa benimle geliyor
içeriye açılan kapılar vardır
orada dururum birinin önünde
bakarım dönecek anahtarlara
kilitlere,
açılacak olana
tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla
bir salyangoz yürür yeniden
aynı serin yaprakların arasında
hem ağrısısın içimin
hem istediği şenlik,
döndüm dersin
yakasını düzeltirken gömleğimin
kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir
söz edersin tozundan kumundan ayaklarından
içimiz çölse biri geçmiştir
Serkan Türk
"İÇİMİZ ÇÖLSE BİRİ GEÇMİŞTİR"
SERANDER YAYINLARINDAN ÇIKTI.

Çöl ve Kir
bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm
ne varsa benimle geliyor
içeriye açılan kapılar vardır
orada dururum birinin önünde
bakarım dönecek anahtarlara
kilitlere,
açılacak olana
tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla
bir salyangoz yürür yeniden
aynı serin yaprakların arasında
hem ağrısısın içimin
hem istediği şenlik,
döndüm dersin
yakasını düzeltirken gömleğimin
kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir
söz edersin tozundan kumundan ayaklarından
içimiz çölse biri geçmiştir
Serkan Türk
22 Kasım 2011 Salı
Portekiz
akşamları neye inanırım sanırsın
balkonundan sarkmış bir çocuk başı
görür uzak yıldızları, yalnız ayı
güzellik saçlarının çözülmesi düğümlerinden
yazın tütmeyecek bacalar yapılır çatılara,
akmayacak yağmurdan gözyaşları çalınır
bilirsin her şey geçmişin tekrarı
yaşarsın yüzyıllar önceki mutsuzlukları ondan
aynı alışkanlıkla söylenirsin manava, kasaba
ben iyiye doğru gidiyorum kendi içimde
hepimiz başka karaların artığı
sular çekilir, o kuyular körlüğü insanın
yeni bir bakıştan mutluluk yapalım
terleyen bir kalp çarpıntısı ikimizde
başka kıyılara başka atlaslara bakalım
akşamları neye inanırım sanırsın
sokağından geçmiş kara bir gölge
bilir uzak şehirleri, çalınmış hayatları
burada durmuş söz ederiz Portekiz’den
sana çarpan sesimdeki boşluktan
gidemediğimiz limanlardan
Serkan Türk
balkonundan sarkmış bir çocuk başı
görür uzak yıldızları, yalnız ayı
güzellik saçlarının çözülmesi düğümlerinden
yazın tütmeyecek bacalar yapılır çatılara,
akmayacak yağmurdan gözyaşları çalınır
bilirsin her şey geçmişin tekrarı
yaşarsın yüzyıllar önceki mutsuzlukları ondan
aynı alışkanlıkla söylenirsin manava, kasaba
ben iyiye doğru gidiyorum kendi içimde
hepimiz başka karaların artığı
sular çekilir, o kuyular körlüğü insanın
yeni bir bakıştan mutluluk yapalım
terleyen bir kalp çarpıntısı ikimizde
başka kıyılara başka atlaslara bakalım
akşamları neye inanırım sanırsın
sokağından geçmiş kara bir gölge
bilir uzak şehirleri, çalınmış hayatları
burada durmuş söz ederiz Portekiz’den
sana çarpan sesimdeki boşluktan
gidemediğimiz limanlardan
Serkan Türk
17 Kasım 2011 Perşembe
Güneşli Bayır Üzerine Bir Deneme
Sanatçı Hakan Akçura “Her kentin kendine özgü bir rengi ve ışığı vardır” diyordu gazeteye verdiği röportajında. Bu rengi o kentte yaşayan insanların yansımaları olarak yorumlamıştı ayrıca.
Mavi ve yeşilin kucaklaştığı, dik yamaçların sarıp sarmaladığı, yol boyunca uzanan fındık bahçeleriyle, rüzgârda dans eden mısır tarlaları ve caddelerinden eksilmeyen yağmurlarıyla Trabzon. Bu şehrin 22 semtini, yine kuzeyin yetiştirdiği 22 başarılı Edebiyatçısının kaleminden, o semtin toplumsal hayatını, zaman içinde geçirdiği değişimleri, eğlence hayatlarını, olaylara göre verdikleri tepkileri bir edebiyatçı gözüyle öykü ve anılarından derleyerek hazırladıkları kitapları okuyucularıyla buluşturmuşlardır.
Serkan Türk’te Güneşli Bayır adını verdiği kitabında bu semtlerden biri olan Erdoğdu’ya dair gözlemledikleri ve yaşadıklarını, Yaşama Telaşı/Bir Semte İlk Kez Bakmak/Babamın Sesi/Gülibrişim Ağacı/Gece Yürüyüşü/Eski Zamanda Merdivenli Bir Ev/Bugün Yeni Bir Anı Edindik Kendimize/Lakaplar ve Buzlu Dere Sokağının Sakinleri/Benim Odam ve Kalabalık Düğünler/Güvercinler ve Atmacalar/Pazaryerlerinin Bereketi/Kahvehaneler/Erdoğduspor Kulübü/Kokulu Silgim Gazoz Kapakları ve Diğerleri/Çocukluğumun Oyunları/Erdoğdu Sözlüğü/Bir Alfabe Yaratmak/ve Son söz olarak öykü ve anılarıyla bir şair ve bir yazar kimliğiyle kaleme aldı.
“Asıl zenginliğimiz, geçmiş yılların hafızanızda bıraktığı o hoş kokuyu hala alıyor olmanızdır” diyor kitabının bir paragrafında Serkan Türk. Özellikle çocukluk yıllarımızı anımsadığımızda hangimizin içi titretmez ve gözpınarları dolmaz ki. Yazarın kendi deyimiyle yaşamının üçte birini geçirdiği Erdoğdu Semti ve Kuran Kursu Mahallesi Susam Sokağı, Kuruçeşme'deki Kartopu Sokağı ve şimdi yaşadığı Köseoğlu Caddesinde zaman içinde biriktirdiği öyküleri ile okuyucusunu Erdoğdu sokaklarında hoş bir gezintiye çıkarıyor.
Serkan Türk kitabındaki öykülerinde, 80'li yıllarda “Erdoğdu” için "Çocukluğumda benim için babam demekti" diyerek bu semtin kendisi için çok özel bir yeri olduğunu vurguluyor. Kitabı okurken her öyküde değişik duygu seline kapılmaktan kendinizi alıkoymakta oldukça zorlandığınızı göreceksiniz. Yazara bazen Erdoğdu'nun daracık sokaklarında top koştururken, bazen misketlerin peşinden giderken, bazen pamuk şekeri yerken, bazen de aynı sokaktaki arkadaşları ile topluca dik yokuşları çıkıp okul yolu üzerindeki komşu bahçelerin meyvalarından habersizce aşırırken de rastlayabilirsiniz. Bu sokaklardan geçerken ayrıca yaz ayı ise evlerden çeşitli kızartma kokuları, kış ayları ise dışarıda kar, evlerde genelde içten içe yanan kuzine soba üzerinde maşa ve kızarmış ekmek dilimlerinin kokusu ve beraberinden dışarıya sızan huzuru da duyumsayabilirsiniz.
Her biri birbirinden ilgi çekici ve sürükleyici olan öykülerinde Serkan Türk’e çocukluğundan başlayarak bu günlere gelene dek tanıklık ederken yanı sıra, kentin coğrafi yapısının zorluklarını, zaman içinde sosyal yaşamdaki değişimleri de gözlemleyebilirsiniz. Coğrafi yapının ve yaşamın getirdiği çetin şartlara rağmen şimdilerde mum ışığı ile aradığımız insanlar arasındaki samimi ve sıcak dostluklara da rastlayacaksınız. Her şeye rağmen azmini ve direncini hiç bir zaman yitirmeyen, çabucak kızıp öfkelenen ama kızgınlıkları saman alevi gibi sönen, bunun yanı sıra espirili ve neşeli insan tiplemelerini de tebessümle okuyacaksınız.
Öykü aralarına azda olsa serpiştirdiği şiir dörtlükleri ile Serkan Türk’ün şair kimliğine de rastlayabilirsiniz. Bunlardan biri olan “Geçen Kış” şiiri ile babasının vefatının ardından, babamı bahçeye gömdük geçen kış/en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim/tepeleri göstererek arkadaşlarına/öyle birden bire uçtu…… dizeleriyle duygularını okuyucusuyla paylaşıyor.
90. yıllarda çocukluktan gençliğe geçişine, üniversiteye gitse de baba mesleği olan dükkanında geçirdiği yılları, bu arada yaşıtlarının çoğu o dönemlerde popüler olan futbola merak sarsa da, Serkan Türk seçimini yazmaktan yana kullanmış. Şartlar ne olursa olsun yazmaktan hiç vazgeçmeyip bu günlere gelişine de şahit olacaksınız. Ayrıca şehir yaşamındaki değişimler, tek katlı veya iki katlı evlerin yerini apartmanların alması, çok kanallı renkli televizyonların çıkışına, çocukların oyun yeri olan sokakların yerini küçük çocuk parklarının alışı, büyüklerin sohbet yerleri olan küçük semt kahvelerin yerini büyük lokallere bırakmasına ve bununla birlikte gelen sosyal yaşamlardaki değişimleri de gözlemleyebilirsiniz.
Serkan Türk’ün anılarını öyküleştirip okuyucularıyla paylaştığı bu kitabını, kendine has betimlemeleri ve anlatımı ile akıcı bir dille yazmıştır. Keyifle okuyacağınız Güneşli Bayır’daki öyküleriyle Erdoğdu Semti ve sokaklarında kaybolmaya ne dersiniz.
Meral Ulusoy
Mavi ve yeşilin kucaklaştığı, dik yamaçların sarıp sarmaladığı, yol boyunca uzanan fındık bahçeleriyle, rüzgârda dans eden mısır tarlaları ve caddelerinden eksilmeyen yağmurlarıyla Trabzon. Bu şehrin 22 semtini, yine kuzeyin yetiştirdiği 22 başarılı Edebiyatçısının kaleminden, o semtin toplumsal hayatını, zaman içinde geçirdiği değişimleri, eğlence hayatlarını, olaylara göre verdikleri tepkileri bir edebiyatçı gözüyle öykü ve anılarından derleyerek hazırladıkları kitapları okuyucularıyla buluşturmuşlardır.
Serkan Türk’te Güneşli Bayır adını verdiği kitabında bu semtlerden biri olan Erdoğdu’ya dair gözlemledikleri ve yaşadıklarını, Yaşama Telaşı/Bir Semte İlk Kez Bakmak/Babamın Sesi/Gülibrişim Ağacı/Gece Yürüyüşü/Eski Zamanda Merdivenli Bir Ev/Bugün Yeni Bir Anı Edindik Kendimize/Lakaplar ve Buzlu Dere Sokağının Sakinleri/Benim Odam ve Kalabalık Düğünler/Güvercinler ve Atmacalar/Pazaryerlerinin Bereketi/Kahvehaneler/Erdoğduspor Kulübü/Kokulu Silgim Gazoz Kapakları ve Diğerleri/Çocukluğumun Oyunları/Erdoğdu Sözlüğü/Bir Alfabe Yaratmak/ve Son söz olarak öykü ve anılarıyla bir şair ve bir yazar kimliğiyle kaleme aldı.
“Asıl zenginliğimiz, geçmiş yılların hafızanızda bıraktığı o hoş kokuyu hala alıyor olmanızdır” diyor kitabının bir paragrafında Serkan Türk. Özellikle çocukluk yıllarımızı anımsadığımızda hangimizin içi titretmez ve gözpınarları dolmaz ki. Yazarın kendi deyimiyle yaşamının üçte birini geçirdiği Erdoğdu Semti ve Kuran Kursu Mahallesi Susam Sokağı, Kuruçeşme'deki Kartopu Sokağı ve şimdi yaşadığı Köseoğlu Caddesinde zaman içinde biriktirdiği öyküleri ile okuyucusunu Erdoğdu sokaklarında hoş bir gezintiye çıkarıyor.
Serkan Türk kitabındaki öykülerinde, 80'li yıllarda “Erdoğdu” için "Çocukluğumda benim için babam demekti" diyerek bu semtin kendisi için çok özel bir yeri olduğunu vurguluyor. Kitabı okurken her öyküde değişik duygu seline kapılmaktan kendinizi alıkoymakta oldukça zorlandığınızı göreceksiniz. Yazara bazen Erdoğdu'nun daracık sokaklarında top koştururken, bazen misketlerin peşinden giderken, bazen pamuk şekeri yerken, bazen de aynı sokaktaki arkadaşları ile topluca dik yokuşları çıkıp okul yolu üzerindeki komşu bahçelerin meyvalarından habersizce aşırırken de rastlayabilirsiniz. Bu sokaklardan geçerken ayrıca yaz ayı ise evlerden çeşitli kızartma kokuları, kış ayları ise dışarıda kar, evlerde genelde içten içe yanan kuzine soba üzerinde maşa ve kızarmış ekmek dilimlerinin kokusu ve beraberinden dışarıya sızan huzuru da duyumsayabilirsiniz.
Her biri birbirinden ilgi çekici ve sürükleyici olan öykülerinde Serkan Türk’e çocukluğundan başlayarak bu günlere gelene dek tanıklık ederken yanı sıra, kentin coğrafi yapısının zorluklarını, zaman içinde sosyal yaşamdaki değişimleri de gözlemleyebilirsiniz. Coğrafi yapının ve yaşamın getirdiği çetin şartlara rağmen şimdilerde mum ışığı ile aradığımız insanlar arasındaki samimi ve sıcak dostluklara da rastlayacaksınız. Her şeye rağmen azmini ve direncini hiç bir zaman yitirmeyen, çabucak kızıp öfkelenen ama kızgınlıkları saman alevi gibi sönen, bunun yanı sıra espirili ve neşeli insan tiplemelerini de tebessümle okuyacaksınız.
Öykü aralarına azda olsa serpiştirdiği şiir dörtlükleri ile Serkan Türk’ün şair kimliğine de rastlayabilirsiniz. Bunlardan biri olan “Geçen Kış” şiiri ile babasının vefatının ardından, babamı bahçeye gömdük geçen kış/en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim/tepeleri göstererek arkadaşlarına/öyle birden bire uçtu…… dizeleriyle duygularını okuyucusuyla paylaşıyor.
90. yıllarda çocukluktan gençliğe geçişine, üniversiteye gitse de baba mesleği olan dükkanında geçirdiği yılları, bu arada yaşıtlarının çoğu o dönemlerde popüler olan futbola merak sarsa da, Serkan Türk seçimini yazmaktan yana kullanmış. Şartlar ne olursa olsun yazmaktan hiç vazgeçmeyip bu günlere gelişine de şahit olacaksınız. Ayrıca şehir yaşamındaki değişimler, tek katlı veya iki katlı evlerin yerini apartmanların alması, çok kanallı renkli televizyonların çıkışına, çocukların oyun yeri olan sokakların yerini küçük çocuk parklarının alışı, büyüklerin sohbet yerleri olan küçük semt kahvelerin yerini büyük lokallere bırakmasına ve bununla birlikte gelen sosyal yaşamlardaki değişimleri de gözlemleyebilirsiniz.
Serkan Türk’ün anılarını öyküleştirip okuyucularıyla paylaştığı bu kitabını, kendine has betimlemeleri ve anlatımı ile akıcı bir dille yazmıştır. Keyifle okuyacağınız Güneşli Bayır’daki öyküleriyle Erdoğdu Semti ve sokaklarında kaybolmaya ne dersiniz.
Meral Ulusoy
1 Kasım 2011 Salı
yeni kitap: içimiz çölse biri geçmiştir.
Çöl ve Kir
bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm
ne varsa benimle geliyor
içeriye açılan kapılar vardır
orada dururum birinin önünde
bakarım dönecek anahtarlara
kilitlere,
açılacak olana
tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla
bir salyangoz yürür yeniden
aynı serin yaprakların arasında
hem ağrısısın içimin
hem istediği şenlik,
döndüm dersin
yakasını düzeltirken gömleğimin
kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir
söz edersin tozundan kumundan ayaklarından
içimiz çölse biri geçmiştir
Serkan Türk
15 Ekim 2011 Cumartesi
her şeyin güzel olma ve olmama nedenleri üzerine-celâleddin koç
her şeyin güzel olma ve olmama nedenleri üzerine…- celâleddin koç
“konuş,kan!.. Anlat… ne zaman
ah ne zaman, pes edecek insan
denen macera”
V.B. Bayrıl
“kan, ölümlülerin hususiyetlerini asla anlayamadığı ve anlayamayacağı…” der Mephisto Goethe’nin Faust romanında…
“uzak yaz” ve “rüzgarlı camlar” isimli İki hikâye kitabının ardından bu kez kırmızı sayfalar altında kendini ele vermeye kalkışan bir şairin -Serkan Türk’ün- şiir kitabı her şeyin güzel olma nedenleri… kül – sanat’tan…
“ah yaz kalbimin yamasını”
-“derimin altında bir nehir mi ki kan” -“göç yollarında bir tıkanmadır özlemlerim” “eski bir savaş çıkıverir kitaplardan”
-“kalın bir kitabı okur gibi sular”- “bilsem sonu bir bahçeye çıkar/ koşacağım suların ardından” “küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar coşkulu”
- Ağaçlardır; anıların gölgeleri karışır-
ve “geçmiş, bir servi ağacıydı o bahçede ölüleri gölgeleyen.” Servilerdir ki "yaprakları güzeldir, sıra sıra çok güzel dizilmiştir dalları, ama hiç meyve vermez bu güzel yeşillikler..." (1)
Heidegger: “şiir yazmak: bütün uğraşların en masumu” demişti. Serkan Türk: ‘yaralı dizlerindeki’ kabukları hatırlayarak, birilerinin yaşanmışa anı dediği ve birilerinin yaşanmamışa üzüldüğü yerde içindeki örümcek ağlarını –ve ağlamalarını!- dağıtarak geçmişi yeniden kuran bir şairdir “her şeyin güzel olma nedenleri”nde… En kirli halini severken ellerinin…
“eskiden gelen işaretler/ dilidir tanrıların…”(2) “mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insan’a… kendisinin ne olduğuna tanıklık edebilsin diye…”(3) ve Serkan Türk; şiirin bir ‘dil meselesi’ olduğunu bilen şairlerden. Hocam Ercan Yılmaz’ın ifadesiyle “o azınlıktan”… - çünkü ancak “çocukların dili, ilkellerin ve kadınların dili gibi son derece imgeli ve betilerle doludur…”(4) ve hiç şüphesiz şairdir o “silik gözlü çocuk”… kalbinin kulesinden, “kalbinin kamburu”yla bakar ve görür…
Şiirin o “büyülü feneri”yle geçilen şehirlerden “çarmıhına bakarken”; beton evler arasında yitildiğini bilir – ve bunun kentin batısına doğru yapılan son yürüyüş olduğunu da! -daima
-“yalnızdım tüm kentlerin üveyi”, “geçerdim her kenti ödünç bir sabırla”
Cemal Süreya’nın “biliyorsun ben hangi şehirdeysem/ yalnızlığın başkenti orası” dizelerini anımsayarak…
ki “sonra arabalar geçer, göğsünden uçaklar/ çizerler içimi sessizlikleriyle”
“Fakat kalıcı olanı ozanlar kurar”(5) yine de…
-“sana yeni bir kent verebilirim/ tenimdeki köprüleri de geç derdim önce bir başkasına”, “kaleni yapacaklar omurgamdan/
Bu merdivenlerden taşırlar kumumu”
-Yapılan bir şeydir şiir, Hilmi yavuz’un vurguladığı gibi; planlanarak inşa edilen(6)… bu bağlamda Serkan Türk; aslında bütün sanatın eleştiri, bütün sanatın protesto(7) olduğu yerde; acılarını ehlileştirir teninde, Aşkları istifaya davet eder, o ‘dil’ için şiirine kamyonlar sokmaktan çekinmez, yaprakları ayrılıklara süpürtür, içine naftalinler koymayı göze alan bir şair olarak çıkar okurun karşısına…
Ve “beklediğini bilirim beni/ çünkü sesim sana iyi olmayı öğretecek” dediğinde ‘dokunuş’u sorgulamaya başlar “her sözcüğün bir diğerinden alacaklı kaldığı” o evde… ve bu sorgu bana kalırsa şairin tam olarak yapmak ya da kurmak istediği şeydir.
-“yazın sırrıysa beklemek/ aşk benim sesime yakışır” ve “asla kilitsiz dolaşmaz/ dilime sarılan zehir”
-“bakmalar biliyorum bir öpüşten artakalan”, “gelirim yoklarım gövdendeki uçurumları”, “kalbim oyun hamurun, ov/ bir ıtır gibi salayım kokumu gövdene”, “tenlerin ölümüdür sevişmek” ve Cansever’in o dizeleri belki “sahi kim sevişir acılar olmasa/ kim bakar uzaklara köpekleri saymazsam”
görmenin dokunmanın ilk duyusu(8), bakmanın uzaklara dokunmak(9) olduğu yerde “ağaçlar arasında bir köpek dolanır” ---
-“çoktan alıştım ulumasına içindeki köpeklerin”“sana dokunan yalnız parmaklarım/ uzakları çizer kağıda kırılmış”,” yüzüm geçtiğin yola dökülür”, “dudak bir büyüdür”, “bir asanın önünde açıldı nehir/ ömrü beklemekle geçmiş o sular/ çekti eteklerini aşkla”, “gittiğin belli değil/sana uzandım orası çöl”, “seni mi yitirdim/ yoksa erken düşmüş bir güzü mü// beklemeye durmuşum bana bak”
kilometrelerce ötede biri/ kavuşmak derken aşkı bulmaya
-dokunulan o şiirde (dokunmak büyümektir!) şair cevabı bulmuştur…
-“ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu yalnızlığım”
“öpüşün bir denize açılmakla aynı anlama gelir”, “değmek için düşerdi her damla”, “kimi eğilmiş sessiz bakıyor güllere/ yağmurun durduğu kapıdan”, “taşın serinliğini bildim/ suyun yumuşaklığıydı kayayı söken”, “eğilir içime kuyunun suyu”
-“fotoğraflar hep başkasının olur” -“içime ovduğun gül kalır aklımda”
-“içime ovduğun gül kalır aklımda”
İlhan berk “şiir bir şey anlatmaz – güzellik bir şey anlatmaz çünkü” demişti.. Serkan Türk’ün şiiridir o belki;
bir şey yaşar, güzellik bir şey yaşatmaz çünkü -O eksik- oluş…
Bütün semâvi dinler çöl’de inmişti(10) her şeyin güzel olma nedenleri için şu söylenebilir zannediyorum… Trabzon gibi bir şehre indirilen ve daima kendini imleyen, daha doğrusu kendini imlemek zorunda olan bencil bir kutsal kitap!… Çünkü
“insanın içinde yalnız uçurumlar değil/ sarp yamaçlar da birikir”
-“güzellik ondan gelir gözlerime…”
Galib Dede gibi mi söylemeli yoksa-
“nazar etsen yer ü gök duzah ü cennet sende/ Arş ü kürsiyy ü melek sendedir elbet sende”
“ömür, hepsi hepsi bu” derken yaşlıca olanı
-“tanrım çok yanıldım gönlümü al”
“çok yanıldım tanrım gönlümü sar”
Notlar:
1- Simgeler Kitabı - Andrea Alciatus, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı yayınları
2,3,5- Seçme şiirler - hölderlin türkçesi A.Turan Oflazoğlu, İz yayıncılık
4- Charles Nodier
6- Edebiyat ve sanat Üzerine Yazılar- Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları
7- Düzyazılar II - Behçet Necatigil, Yapı Kredi Yayınları
8- Marie Sophie - Serkan Ozan Özağaç, Hayy Kitap
9- Büyü'sün yaz - Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları
10- Enel Mâsivâ Diyenin Kitabı – Osman Hakan A., Varlık, Haziran 1996
“konuş,kan!.. Anlat… ne zaman
ah ne zaman, pes edecek insan
denen macera”
V.B. Bayrıl
“kan, ölümlülerin hususiyetlerini asla anlayamadığı ve anlayamayacağı…” der Mephisto Goethe’nin Faust romanında…
“uzak yaz” ve “rüzgarlı camlar” isimli İki hikâye kitabının ardından bu kez kırmızı sayfalar altında kendini ele vermeye kalkışan bir şairin -Serkan Türk’ün- şiir kitabı her şeyin güzel olma nedenleri… kül – sanat’tan…
“ah yaz kalbimin yamasını”
-“derimin altında bir nehir mi ki kan” -“göç yollarında bir tıkanmadır özlemlerim” “eski bir savaş çıkıverir kitaplardan”
-“kalın bir kitabı okur gibi sular”- “bilsem sonu bir bahçeye çıkar/ koşacağım suların ardından” “küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar coşkulu”
- Ağaçlardır; anıların gölgeleri karışır-
ve “geçmiş, bir servi ağacıydı o bahçede ölüleri gölgeleyen.” Servilerdir ki "yaprakları güzeldir, sıra sıra çok güzel dizilmiştir dalları, ama hiç meyve vermez bu güzel yeşillikler..." (1)
Heidegger: “şiir yazmak: bütün uğraşların en masumu” demişti. Serkan Türk: ‘yaralı dizlerindeki’ kabukları hatırlayarak, birilerinin yaşanmışa anı dediği ve birilerinin yaşanmamışa üzüldüğü yerde içindeki örümcek ağlarını –ve ağlamalarını!- dağıtarak geçmişi yeniden kuran bir şairdir “her şeyin güzel olma nedenleri”nde… En kirli halini severken ellerinin…
“eskiden gelen işaretler/ dilidir tanrıların…”(2) “mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insan’a… kendisinin ne olduğuna tanıklık edebilsin diye…”(3) ve Serkan Türk; şiirin bir ‘dil meselesi’ olduğunu bilen şairlerden. Hocam Ercan Yılmaz’ın ifadesiyle “o azınlıktan”… - çünkü ancak “çocukların dili, ilkellerin ve kadınların dili gibi son derece imgeli ve betilerle doludur…”(4) ve hiç şüphesiz şairdir o “silik gözlü çocuk”… kalbinin kulesinden, “kalbinin kamburu”yla bakar ve görür…
Şiirin o “büyülü feneri”yle geçilen şehirlerden “çarmıhına bakarken”; beton evler arasında yitildiğini bilir – ve bunun kentin batısına doğru yapılan son yürüyüş olduğunu da! -daima
-“yalnızdım tüm kentlerin üveyi”, “geçerdim her kenti ödünç bir sabırla”
Cemal Süreya’nın “biliyorsun ben hangi şehirdeysem/ yalnızlığın başkenti orası” dizelerini anımsayarak…
ki “sonra arabalar geçer, göğsünden uçaklar/ çizerler içimi sessizlikleriyle”
“Fakat kalıcı olanı ozanlar kurar”(5) yine de…
-“sana yeni bir kent verebilirim/ tenimdeki köprüleri de geç derdim önce bir başkasına”, “kaleni yapacaklar omurgamdan/
Bu merdivenlerden taşırlar kumumu”
-Yapılan bir şeydir şiir, Hilmi yavuz’un vurguladığı gibi; planlanarak inşa edilen(6)… bu bağlamda Serkan Türk; aslında bütün sanatın eleştiri, bütün sanatın protesto(7) olduğu yerde; acılarını ehlileştirir teninde, Aşkları istifaya davet eder, o ‘dil’ için şiirine kamyonlar sokmaktan çekinmez, yaprakları ayrılıklara süpürtür, içine naftalinler koymayı göze alan bir şair olarak çıkar okurun karşısına…
Ve “beklediğini bilirim beni/ çünkü sesim sana iyi olmayı öğretecek” dediğinde ‘dokunuş’u sorgulamaya başlar “her sözcüğün bir diğerinden alacaklı kaldığı” o evde… ve bu sorgu bana kalırsa şairin tam olarak yapmak ya da kurmak istediği şeydir.
-“yazın sırrıysa beklemek/ aşk benim sesime yakışır” ve “asla kilitsiz dolaşmaz/ dilime sarılan zehir”
-“bakmalar biliyorum bir öpüşten artakalan”, “gelirim yoklarım gövdendeki uçurumları”, “kalbim oyun hamurun, ov/ bir ıtır gibi salayım kokumu gövdene”, “tenlerin ölümüdür sevişmek” ve Cansever’in o dizeleri belki “sahi kim sevişir acılar olmasa/ kim bakar uzaklara köpekleri saymazsam”
görmenin dokunmanın ilk duyusu(8), bakmanın uzaklara dokunmak(9) olduğu yerde “ağaçlar arasında bir köpek dolanır” ---
-“çoktan alıştım ulumasına içindeki köpeklerin”“sana dokunan yalnız parmaklarım/ uzakları çizer kağıda kırılmış”,” yüzüm geçtiğin yola dökülür”, “dudak bir büyüdür”, “bir asanın önünde açıldı nehir/ ömrü beklemekle geçmiş o sular/ çekti eteklerini aşkla”, “gittiğin belli değil/sana uzandım orası çöl”, “seni mi yitirdim/ yoksa erken düşmüş bir güzü mü// beklemeye durmuşum bana bak”
kilometrelerce ötede biri/ kavuşmak derken aşkı bulmaya
-dokunulan o şiirde (dokunmak büyümektir!) şair cevabı bulmuştur…
-“ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu yalnızlığım”
“öpüşün bir denize açılmakla aynı anlama gelir”, “değmek için düşerdi her damla”, “kimi eğilmiş sessiz bakıyor güllere/ yağmurun durduğu kapıdan”, “taşın serinliğini bildim/ suyun yumuşaklığıydı kayayı söken”, “eğilir içime kuyunun suyu”
-“fotoğraflar hep başkasının olur” -“içime ovduğun gül kalır aklımda”
-“içime ovduğun gül kalır aklımda”
İlhan berk “şiir bir şey anlatmaz – güzellik bir şey anlatmaz çünkü” demişti.. Serkan Türk’ün şiiridir o belki;
bir şey yaşar, güzellik bir şey yaşatmaz çünkü -O eksik- oluş…
Bütün semâvi dinler çöl’de inmişti(10) her şeyin güzel olma nedenleri için şu söylenebilir zannediyorum… Trabzon gibi bir şehre indirilen ve daima kendini imleyen, daha doğrusu kendini imlemek zorunda olan bencil bir kutsal kitap!… Çünkü
“insanın içinde yalnız uçurumlar değil/ sarp yamaçlar da birikir”
-“güzellik ondan gelir gözlerime…”
Galib Dede gibi mi söylemeli yoksa-
“nazar etsen yer ü gök duzah ü cennet sende/ Arş ü kürsiyy ü melek sendedir elbet sende”
“ömür, hepsi hepsi bu” derken yaşlıca olanı
-“tanrım çok yanıldım gönlümü al”
“çok yanıldım tanrım gönlümü sar”
Notlar:
1- Simgeler Kitabı - Andrea Alciatus, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı yayınları
2,3,5- Seçme şiirler - hölderlin türkçesi A.Turan Oflazoğlu, İz yayıncılık
4- Charles Nodier
6- Edebiyat ve sanat Üzerine Yazılar- Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları
7- Düzyazılar II - Behçet Necatigil, Yapı Kredi Yayınları
8- Marie Sophie - Serkan Ozan Özağaç, Hayy Kitap
9- Büyü'sün yaz - Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları
10- Enel Mâsivâ Diyenin Kitabı – Osman Hakan A., Varlık, Haziran 1996
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Başka Bir Ülke’de, Katya’nın Yazı Serkan TÜRK Elinizin altında evirip çevirip bir kenara koyduğunuz sayısız kitap orada masanın üstünde, raf...
