9 Mayıs 2011 Pazartesi

Budapeşte Günlüğü

Brüksel’den havayoluyla Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye güzel bir bahar gününde iniyoruz. Çocukluğumuzda oynadığımız isim şehir oyunlarında ülkemizdeki şehirleri bir yana bırakıp duyduğumuz yabancı başkentleri yazardık. Onlardan biriydi Budapeşte. Hep etkileyici bir yanı olduğunu düşünürdüm. Otele yerleştikten sonra o büyük caddelerde gezmeye başladığımda düşüncemi doğrulayacak nedenler aramaya başladım.

Eskiden iki şehirmiş Buda ve Peşte. Tuna nehri bu iki kentin orta yerinden akıyor. Buda, nehrin batısında tepeciklerin üzerine kurulu. Nehrin diğer yakasındaki Peşte ise düz bir yerleşim yeri. Slavca’da Peşte’nin anlamı fırın, Buda’nın anlamı su’ymuş. Birbirinden farklı on köprü iki yakayı bir araya getiriyor. Köprülerden birinde arkadaşlarımla yürüyüp fotoğraf çekiyoruz. Manzara görülmeye değer doğrusu.
Kafilemize öncülük yapan rehberimiz kendi dilimizde bize yaşadığı yerleri anlatıyor ve her gittiğimiz yere başka gözle bakmamıza hikâyeleriyle de katkı veriyor. Bu hikâyelerden biri Türk Kahvesiyle ilgiliydi. Onlar kahvemize “Kara Çorba” diyorlar. Nedeni de gelince Kanuni Sultan Süleyman, Budin’i fethetmek için bu bölgeye geldiğinde Macar komutanları yemeğe davet etmiş. Yemekler yenmiş, vakit ilerlemiş. Kalkıp gitmek istediklerinde kendilerine kahve ikram edilmiş. İlaçlı kahveleri içen komutanlar uyuyup kalmışlar. Onlar uyurken Osmanlı ordusu Budin’i hiç kan dökmeden fethetmişler. Macar komutanlar içtikleri kahveye o günden sonra “kara çorba” adını vermişler. Ben ve gazeteci arkadaşlarıma da ziyaretimiz sırasında içirdiler bu çorbadan.

Macarlar biz Töröklere(Türklere öyle diyorlar) nasıl bakıyor en çok merak ettiğim konulardan biri bu. Acaba Türk edebiyatından hangi yazarlar bu dile çevrilmiş, günlük siyasetimizi ne kadar takip ediyorlar. Avrupa Birliği üyeliği sürecinde bizleri destekliyorlar mı? Sorularıma iki günlük gezim sırasında yanıtlar buluyorum. Günlük dillerinde yirmi kadar Türkçe kelime kullanıyorlar. Bu kelimelerin çoğu daha çok edebi metinlerde yer alıyor. Budapeşte Üniversitesi Türkoloji Fakültesi’ni ziyaretimiz sırasında bizi evimizdeymişiz gibi misafir ediyorlar. Türkoloji Bölümü Başkası Geza David, Türk Macar Dostluk Derneği yöneticileri Edit Tasnadi ve Maria Ivaniciks ve Macaristan’ın Ankara Eski Büyükelçisi Profesör Ishau Vasari’nin keyifli sohbeti sayesinde merak ettiklerime yanıt buluyorum. Orhan Pamuk, Yaşar Kemal gibi isimleri Macar Edebiyatına çeviren Edit Tasnadi ülkelerinde ne yazık ki Türk edebiyatının çok yaygın olmadığını ifade ediyor. Dilimize çevrilmiş çok bilindik bir Macar yazar hatırlamadığımı söylüyorum. Ada Dergisi’nde yayınlanmak üzere dilimize çevireceği Macar öyküleri için söz alıyorum. Her yıl üniversiteleri 15 civarında öğrenciyi kabul ediyormuş. Türkoloji bölümüne giren öğrencilerin iş bulma imkânlarının neredeyse yok denecek seviyede olduğunu da söylüyorlar. Yine de etkin olmaya çalıştıklarını, çevirdikleri kitapları göstererek ifade ediyorlar. Gezimizin en etkileyici bölümlerinden biri olarak hafızamda kalıyor Türkoloji bölümü ziyaretimiz.

Macar–Türk Dostluk grubu üyesi milletvekilleriyle bir görüşme yapıyoruz. Jobbik Partisi’nden ve Türk-Macar Parlamentolarası Dostluk Grubu Başkanı Tamas Hegedus verdiği önemli mesajlar dışında ülkemizde çok ses getirmiş iki dizinin bugünlerde (Ezel ve Bin bir Gece) önemli televizyon kanallarında gösterildiğini ve çok beğenildiğini söylüyor. Görüşmenin en ilginç anlarından biriyse Macar sağcı Partisi vekilinden geliyor. “Avrupa’daki tüm sağcı partiler Türk düşmanıdırlar, sadece Macaristan’daki sağcı parti hariç. Hatta Macar sağcı partisi Türk dostudur. Avrupa’daki tüm sağ partiler Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı iken sadece Macar sağcı partisi hararetle Türkiye’nin AB’ye girmesini savunur.” Birbirlerine düşünce olarak tamamen zıt olan parlamenterler Türkler mevzu olduğunda aynı tarafta yer almaktan memnunlar.

Yine görüşmelerimiz sırasında Türklerle akrabalıklarına vurgu yapmaları, Avrupa birliği sürecinde ülkemizi desteklediklerini sıkça ifade ettiklerini de belirtmeliyim.

Macar Parlamentosunda şimdi 6 partiyi temsilen 386 vekilin yer aldığını, önümüzdeki seçimlerde bu sayının 300’ün altında olacağını ifade ediyor rehberimiz. Kabineleri 8 bakandan oluşuyor. Muhteşem binasına rağmen gösterişsiz koltuklarıyla bizim meclisimizle ister istemez kıyas yapmamıza neden oluyor. Meclis binasının orta yerinde kralın tacının sergilendiği bir bölüm var. Tacın başında iki asker sürekli nöbet tutuyor. Nöbet değişimine denk geliyoruz. Ziyaretçiler bu anı fotoğraflamaya çalışıyor. Bütün kralları, dönemin önemli kişileri sarayın her yanında heykellerle bugüne taşınmış. Etkilenmemek mümkün değil bu mimariden.

Yüz küsür yıl Osmanlı topraklarında yer almış Budapeşte’de Osmanlı ve Türklerin etkisini görmek bugün bile mümkün. 1500’lü yılların ortalarında vefat eden Bektaşi dervişi Gül Baba türbesi Buda’nın sırtlarında. Geçmiş yüzyıllarda bizim topraklarımızda birlikte yaşadığımız insanların varlığının neredeyse inkâr edildiği bir dönemde Avrupa’nın orta yerinde bir ülkede Mustafa Kemal yürüyüş yolunu gördüğümdeyse tebessüm ediyorum sadece.

Temiz sokaklarında sabahın dördünde bile insanların rahatlıkla dolaşabildiği, huzurlu bir kent Budapeşte. Macar ekonomisinin kötü durumda olmasına rağmen mesai bitimi 18:00’de iş yerlerinin çoğunun kapanması ilginç. Aynı zamanda birçok işyerinin küçücük pencerelerden oluşan vitrinleri, abartısız tabelaları dikkatimi çeken diğer bir nokta... İki günlük gezim sırasında boğucu olmayan, yaşayan bir kent gördüm. Mutlaka bir kere daha gelmek isteyeceğim bir kent Budapeşte. Aklıma şiir düşüren bir yer.

Brüksel Günlüğü

Geçtiğimiz hafta içerisinde iki Avrupa kentinde geçirdim. Belçika’nın başkenti Brüksel ve Macaristan’ın kalbi Budapeşte... İki kentle ilgili daha önce sayısız şey duymuştum. Şüphesiz bilmediğiniz bir ülkeye şehre giderken belli araştırmalar yapar gittiğinizde yabancılık çekmemek için gerekli tüm önlemleri alırsınız. Bu defa bildiklerimi unutmak ve hafızamda yeni yerler yaratmak için hiçbir araştırma yapmadım. Hatta çanta hazırlığımı uçağımın hareket saatinden iki saat önce yaptım.
Brüksel’e uçağımız pazartesi dört sularında indi. Benim dışımda çeşitli kentlerden gelen gazeteci arkadaşlarım da vardı. Havalimanından kalacağımız otele giderken bildik tanıdık görüntülerle karşılaşmayı umarak pencereden geçtiğimiz yollara, caddelere, sıra sıra dizilmiş eski apartmanlara baktım. Nedense ülkemdekine benzeyen bir şey aradım. İlk başta mimarisiyle kentin beni etkisi altına aldığını söyleyebilirim. Yüzyıllık taş binaların önlerinden gökyüzüne doğru dalları uzanmış ağaçlar, modern bir Avrupa kentinde olduğunuzun işareti geniş bulvarlar ve parklar. Her binanın gövdesinde bir meyveymiş gibi boy veren heykeller. Bir benzerlik keşfediyorum ilk on beş dakikada. Daha otele gitmeden parklarda elişi ören gurbetçi kadınlarımızı görüyorum.

Otele yerleştikten bir süre sonra gazeteci arkadaşlarla kent meydanına gidiyoruz. Brüksel’in orta yerinde turistlerin akın ettiği Grand-Place ve çevresi muhteşem bir mimarinin özelliğini taşıyor. Hükümet konağı olarak da kullanılan bina 50 yılı aşkın sürede yapılmış. Brüksel’e gelenlerin ilk uğrak yerleri bu meydan ve çevresinde sayısız insan fotoğrafla ölümsüzleştirmeye çalışıyor gezisini. Akşam yemeğini bu meydandaki restoranlardan birinde yedikten sonra kenti keşfetmeyi sürdürüyoruz.
Ertesi gün daha önceden belirlenmiş çeşitli kurum ve kuruluşlardan temsilcilerle görüşmek üzere otelden yola çıkıyoruz. Türkiye ve AB ilişkileri, Avrupa Birliğine Türkiye’nin katılımı konusunda bizi Eski AB Büyükelçisi Profesör Albert Maes bilgilendiriyor. Bugüne kadar AB’ne neden giremediğimizi, girmemizin hangi şartlarda gerçekleşebileceğinin altını çiziyor Albert Maes.

Daha sonra Brüksel’deki Türk gazetecilerle öğle yemeğinde buluşuyoruz.
AA Brüksel Muhabiri Feyzullah Yarımbaş, Zaman Brüksel Temsilcisi Selçuk Gültaşlı, NTV Brüksel Temsilcisi Güldener Sonumut ve Belçika’da gazete çıkaran Yusuf Cinal ile keyifli bir söyleşi gerçekleşirken hiç de alışık olmadığımız bir yemek yiyoruz. Buharda pişirilmiş Somon. Gazeteciler bize özellikle Belçika’da yaşayan Türk nüfusla ilgili bilgiler verirken aynı zamanda Avrupa’daki Türk politikacılardan bahsediyorlar.

Brüksel’deki görüşmelerimizdeki en ilginç toplantılardan birini Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten ile yapıyoruz. Rujiten’in konuşmasında her gün Türkiye’de olup biteni takip ettiğini, gazeteleri okuduğunu, basın çevrelerinden siyasetçilerden Türkiye ile ilgili herkesin ziyaretlerini kabul ettiğini söylüyor. Ayrıca “Her ay Avrupa Komisyonu’nun Ankara’daki temsilciliğinden ilerleme raporu geliyor. Bunları irdeliyorum. Yani sadece rapor yazmak değil her yönüyle Türkiye’yle ilgileniyorum. Yalnız şu sıralar ne yazık ki Türkiye’yi ziyaret edemiyorum çünkü malumunuz seçim var ve bu sürece dahil edilmek istemiyorum.” diyor.

Bir gazetecinin “Gazeteci tutuklamalarına karşı özellikle hükümetin savunması, söz konusu kişilerin yazdıkları yazılardan, yaptıkları haberlerden dolayı değil; yasadışı örgüte üye olduklarından dolayı tutuklandıklarını yönünde. Basın özgürlüğü adına basın mensuplarının suç işleme konusunda başka hakları, imkânları mı var?” sorusuna ise şu yanıtı veriyor.

“Bir suç karşısında elbette herkes eşittir, kimsenin ayrıcalığı yoktur. Ancak medyanın da tam özgür olması gerekmektedir. Medya üzerinde baskı varsa sağlıklı bir toplum yok demektir. Türkiye’de tutuklanmış gazetecilerin sayısı inanılmaz derecede. Burada bir problem olduğu kesindir. Benim raporda üzerinde durduğum bir konu da, gazetecilerin tutuklu kalma süreçlerinin çok uzun olmasıdır. Evet, savcıların bu insanların başka suçlardan dolayı sorgulandıkları yönünde açıklamaları var. Ben olayların muhtemel sonuçları ile ilgileniyorum. Türkiye’de 3 yıldan uzun süredir tutuklu bulunan ve mahkemesi yapılmayan insanlar var. Bu akıl alır bir durum değildir. Buna tepki göstermek zorundayız.”
Görüşmelerimizden fırsat buldukça Grand-Place ve çevresini tekrar tekrar dolaşıyoruz. Brüksel meydanındaki yatar şeklindeki Everard' t Serclaes'in İsa Heykelini bir inanışa göre sol elleriyle sıvazlayan turistler bir kere daha bu meydana gelebiliyorlar. İşi garantiye almak için hem sağ hem de sol elle bu ritüeli yerine getiriyorum.

Yine aynı meydana yakın Manneken Pis (işeyen çocuk heykeli) ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken yerlerden biri. Manneken Pis ile ilgili sayısız hikâye anlatılıyor bunlardan birkaçı şöyle sıralayabilirim. Savaş sırasında şehri çevreleyen duvarların dibine bir bomba düşmüş, hem de cephaneliklerin yanına. Küçük bir çocuk bu bombanın üzerine işemiş ve şehir kurtulmuş. Diğeriyse küçük çocuk heykelin bulunduğu sokakta oturan bir cadının evinin kapısına işemiş. Buna çok sinirlenen cadı çocuğu taşa çevirmiş. Bir diğer efsane ise çocuğunu kaybeden bir adam ile ilgilidir. Adam kaybolan çocuğunu iki gün sonra heykelin bulunduğu sokak yakınlarında işerken bulur. Çocuğuna kavuşan baba bu ani ölümsüzleştirmek için heykeli yaptırır.
Trabzonla neredeyse aynı havayı gördüğüm Brüksel’de bugünlerde baharın başlangıcı yaşanıyor. Çiçeklenen ağaçlar bu resmi kentin yüzünü bir nebze olsun değiştirmiş gibi. Üç gün kaldığımız Brüksel’den ayrılıp Budapeşte’ye doğru giderken aklımda bir de mağaza vitrinlerini süsleyen çikolatacılar kalıyor.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Tutku ve Üç Şilahşör

“Tutku” diye bağırdı kadın. Sesin geldiği yeri bulmaya çalışırken başımı sağa sola çevirdim. Kaç gündür boynumda yer etmiş ağrı dinmemişti ve yine içeriden bir yerden etimi kesiyorlarmış gibi hissetmeme neden oldu. Solumda kurumaya başlamış ağaçlar vardı. Kurumuş yapraklara basan birkaç ihtiyar banklara kurulmuş aralarında laflıyordu. Otopark ağzına kadar doluydu. Gençten bir çocuk aracın arka tarafını boş bulduğu bir köşeye sokmaya çalışıyordu. Sakalını haftalardır kesmeyen görevlinin çocuğa çıkışan sesini duydum o sırada. “Tutku” diye bağıran kadını görmek için başımı diğer yöne çevirdim. O tarafta süpermarketin giriş kapısı iki de bir açılıp kapanıyordu. Kasiyer kızlar önlerindeki salça kutularını, peçeteleri, yağları, sigaraları barkottan geçirip bir yandan poşetlere dolduruyordu. Bir filmde duymuştum kasiyerler en önde durdukları için kimsenin dikkatini çekmez diyordu. Bu sözü doğrulamak ister gibi yüzlerine bakıyorum kızların. Biri dışında diğerleri pek dikkat çekmiyordu. Solmuş bir kırmızıyı andırıyordu üzerlerine giyindikleri tişörtleri. Ayın elemanı bunlardan hangisidir diye sordum kendime. Sanki yanıtı bilecekmiş gibi. Panoda bir ay boyunca hangisinin çirkin fotoğrafı duracak. Boyunlarını nedense hep fazla kaldırmış olurlar fotoğraf çekiminde. Sözün doğru olduğuna karar veriyorum. Marketten küçük bir çocuk çıkıyor. Elindeki büyükçe bir poşeti peşi sıra sürüklüyordu. “Tutku” diye bağıran kadın neredeydi. Tekrar seslenmeye gerek duymamıştı. Belki de tutku onu duymuş ve yanına gitmişti.
Benim tanıdığım Tutku’yu düşündüm. En sondan başlarım bir insanı anlatmaya. Bilmediğim bir şehir, bilmediğim bir terminaldeyim. Numaraları çeviriyorum. Tutku o şehirde oturuyor. Param bitmiş. Bankamatik kartımı çalıştıramamışım ya da o bankamatikten para çekilmiyor. Son numarayı da çevirip bekliyorum. Birkaç kez çalıyor telefon. O sırada neler söyleyeceğimi düşünüyorum. Tutku’nun sesini beklerken telefonda daha yaşlıca bir ses duyuluyor. Tutku’yu istiyorum telefona. Biraz bekleyin diyor karşıdan açan. Biraz bekliyorum. Önümden sürekli valizli insanlar geçiyor. Dışarıdan davul zurna sesi geliyor kulağıma. Asker uğurlayan insanlar. Tutku’nun bildiğim sesi duyuluyor. Şaşırıyor onu aramış olmama. Epeydir karşılaşmamışız. Bankamatikten, para çekemediğimden, bahsediyorum. Bana yardımcı olmasını istiyorum. Aslında bulunduğum yere yakınmış lakin gelmesi mümkün değilmiş. Dışarıdaki taksilerden bahsediyor. Bilmem hangi semtte şubesi varmış bankanın. Sonra iyi günler diliyor ve kapıyor telefonu. Soğuk sesini, kurduğu birkaç cümleyi tekrarlıyorum içimden.

Bir kitapçıdayız. Ünlü bir yazarın son çıkan romanı üzerine konuşuyoruz. Kitapta birkaç sayfada görülüp kaybolan kişilerden hangisinin dikkatini çektiğini soruyorum arkadaşıma. Ben yalnızca başrollerle ilgileniyorum diyor arkadaşım. “Hem kule görevlisi adamın sokakta görüp selamlaştığı adamdan bana ne” diye ekliyor. O sırada Tutku oturduğu masadan söze karışıyor. “Gözlem notlarını çekmecede bulup hiç merak etmeden görevliye teslim eden adamı merak ettim” diyor gözlüğünün üstünden bakarak. Daha önce konuşmuşluğumuz yok onunla. Karşılaştığımızı da hatırlamıyorum. Saçları omuzlarını örtüyor.
İnsan şöyle karıştırmaz mı defteri?

“203. gün. Ev boş. Saatlerdir bakıyorum. Bir gölge gördüm sandım önce. Duvarı boydan boya geçti aynı gölge. Sonra açık duran kapı kapandı. Aynı pozisyonda durmuş olduğumdan az kalsın uyuyacaktım. Bir anda kapının kapalı olduğunu fark edince ayağa kalkıp pencere önündeki dürbüne uzandım. Oraya daha önce gitmemiş olsam da kaç gündür baktığım pencerenin arkasındaki eşyaları tanıyordum. Büyükbabamın evindekine benzer o geniş koltuk. Yemek masasının üzerindeki biblolar, bir torunun çocukluk fotoğrafı. Sonra iki fincan ve önündeki dolu küllüğü görmüştüm. Sanki az önce kahve içilmiş ve tersine çevrilmiş fincanlar. ”

Gün gün yazılmış notlar. Ezberlemiş gibi sıralıyor bazı cümleleri. Kitabı bildiğimden benzer cümleler olduklarını hatırlıyorum.
“Nasıl meraksız bir adammış. Bunları okumadan teslim ediyor defteri. Yine de çekmeceden defteri çıkarıp aldıktan sonra görevliye gidene kadar bir şeyler okumuştur diye merakla kitabın sonuna kadar okudumdu” diye sürdürdü konuşmasını. “Yazar teslimatçı gibi kullandı adamcağızı. İçinden merak duygusu alınmış birini pek görmedim etrafımda” dedi. Sonra bizim masaya gelip kuruldu. Anlattı da anlattı. Sohbetimiz koyulaştı sonraki günlerde. Üç silahşor diye takılmaya başladı arkadaşlarımız bize. Tutku’nun anlattıklarıyla tanıdık onu. Sevdik. Bizden biri olmasını kabullendik zaman içinde. O ilk karşılaşmadaki sesindeki heyecandan eser yoktu son konuşmamızda.

Uzun yıllardır düşünmemiştim, hatta aklıma bile gelmemişti varlığı. “Tutku” diye bağırınca kadın, hep varmış ve onu görecekmişim gibi istem dışı onu aradı gözlerim. Ağaçların altındaki ihtiyarlara doğru yürüdüm. Sararmış yaprakların çıtırtıları arasında yürümek iyi gelmişti bana. Güzün son günleriydi. Az önce duyduğum sesi bir kez daha duydum. İhtiyarlardan biri ayakucuna uzanmış köpeğini seviyordu.

Serkan Türk
ADA DERGİSİ 13.SAYIDA YER ALMIŞTIR.

21 Nisan 2011 Perşembe

Derinden

ben kendimi dike dike,
söke söke derimden
bazı kazak, bazı çorap
ördüm içimde

sen birikmiş bulutları saydın
kimi yağmur, alçak bulut
göğünden dökülürken akşam
sonrasını unutup yaşamadın

tarihi yitirmiş bir gövde
unutulmuş savaşlar geçerken
bilmez mi uzanmış ölü atları

yakılmış evleri olur ülkelerin
acısız çiçek açmaz dağlarda
kurumuş otlar eskiyen güneşten
tanır insan kaybolan gençliğini

balkon iplerine asmış çamaşırlarını
ölü çocukları doğuran anneler

kimi rüzgâr fitilini yakar ağrıların
pimi çekilmiş bir bomba
patlayacak şimdi söküklerimden

dağılan yalnızca anılar mı olacak
günleri tüketen bilinmezlik suyu
kana kana içtiğimiz derinden

ben kendimi dike dike,
söke söke derimden
bazı kazak, bazı çorap
ördüm içimde


Serkan Türk


(ELİZ DERGİSİ NİSAN 2011 SAYISINDA YER ALMIŞTIR.)

21 Şubat 2011 Pazartesi

Çöl ve Kir

bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm
ne varsa benimle geliyor

içeriye açılan kapılar vardır
orada dururum birinin önünde
bakarım dönecek anahtarlara
kilitlere,
açılacak olana

tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla
bir salyangoz yürür yeniden
aynı serin yaprakların arasında

hem ağrısısın içimin
hem istediği şenlik,

döndüm dersin
yakasını düzeltirken gömleğimin
kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir
söz edersin tozundan kumundan ayaklarından

içimiz çölse biri geçmiştir


Serkan Türk


Türk Edebiyatı Dergisinde yer almıştır.

15 Şubat 2011 Salı

Her Yönüyle Trabzon Etkinlikleri-5

Her Yönüyle Trabzon etkinliklerinin 5.si 19-22 Şubat tarihleri arasında Ankara AKM’de gerçekleştiriliyor. Bu yıl etkinliklere Serander Yayınları ve Ada Dergisi olarak katılıyoruz.

Etkinlikler çerçevesinde Ayşe Keskin yeni şiir kitabı “Şubat’ın Islak Elleri”ni okurları için 20-21 Şubatta 15:00-17:00 saatleri arasında imzalıyor.

Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Kadri Özcan ilk romanı “Trabzonlu Aleko”yu 20-21 Şubat tarihleri arasında 17:00-19:00 saatleri arasında imzalayacak.

Serkan Türk etkinliklere bu yılda iki dinletiyle katılıyor. Ayrıca “Uzak Yaz”, “Rüzgârlı Camlar” ve “Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri” adlı kitaplarını fuar boyunca imzalayacak.

Dinleti saatleri ise şöyle:

21 Şubat Pazartesi günü 13:30 - 14:30 saatleri arasında “Trabzonlu Genç Şairler” etkinliğinde Serkan Türk, Kaan Koç, Yıldırım Vural, Çiğdem Oflu ve Zeki Bostan şiirlerini seslendirecek.

22 Şubat Salı günü 13:30-14:15 saatleri arasında “Dizelerden Bestelere Serkan Türk Şiirleri” adlı etkinlikte genç müzisyen İlker Filiz'in Serkan Türk şiirlerinden bestelediği "Geldim", "Yokluğunun Kuşları"," Çöl ve Kir", "Sizi Unutmadım", "Portekiz","Soluyorsun"ve “Yağmur Dindiren” gibi şarkılarını bu kez canlı performans olarak dinleyebilirsiniz.

Rüzgârlı Canlar

Bu hafta sizlerle Yazın Odası’nda çok genç bir arkadaşımızın yazısını paylaşacağım. Bunun iki nedeni var. 14 Şubat Dünya Öykü Günü dolayısıyla bir yazı yazmayı planlıyordum. Yazı masasına oturduğum sırada Enise Hürrem Turan’ın “Rüzgârsız Canlar’ için” başlıklı yazısı posta kutuma düştü. Gelen mektubu okuyunca sizlerle bu yazıyı paylaşmaya karar verdim. Sakarya’da Cemil Meriç Lisesi’nde okuyor Enise Hürrem Turan. Bir lise öğrencisi olarak okuduğu öykü kitabını aralayıp bırakmıyor üzerine düşüncelerini ifade eden bu güzel yazıyı kaleme alıyor. Ne yazık ki birçok üniversite öğrencisi yazı yazmayı bırakın yıl içinde bir kitap okumuyor. Sözü onun cümlelerine bırakırken bütün öykü severlerin gününü kutluyorum.

“yolun sonu-
ben hala yaşıyorum
şu güz akşamı

2010 yılının Mart ayında ikinci baskısı SERANDER Yayınevinden çıkan Rüzgârlı Camlar, Serkan Türk’ün basit görünen olayları nasıl da doğru kavradığının bir kanıtı olarak öykü kılığında sunuluyor önümüze kese kâğıdı içinde. Hayatın renkleri içinde mat olanları seçenler için bir canlandırma seansı Rüzgârlı Camlar.
Üç bölümüyle üç dizelik haikuları hatırlatıyor kitap. “Camlar,/ rüzgârlar,/ bulutlar.” Bir, iki, üç… Beş, yedi beş. Sözcük kırıntılarının üzerine kurulmuş bir bilgelik ve sadelik mimarisi eseri. Rüzgârlı Camlar nesir olarak yazılmış kısa bir şiir-öykü.

Kadınlar, kibritler, bahçeler, hayaletler ve köstebekler… Hiçbiri artık sizlere eskisi gibi görünmeyecek. Sessizliğinin inanılmaz büyüsüyle Serkan Türk sizlere bütün bunlar hakkında bildiklerinizi unutturacak ve elbette reddetmeye dilinizin varmayacağı bir teklif sunuyor.

Bir ‘yolculuk’ kitabı. Karanlık çökse de parlayan yıldızlar gibi aydınlık kelimelerini zorlanmadan okuyabilirsiniz, ayrıca yönünüzü kolayca bulasınız diye bir deniz feneri mevcut kıyısında. Islak ormanların derinliklerinde dipte bir yerde kör bir köstebek olsanız bile okumak size zahmetli bir iş gibi gelmeyecek.

İnanamayacağınız bir hızla bitireceksiniz kitabı… İstanbul trafiğinde bir kıyıdan ötekine geçerken bile pekâla bitirilebilir... Devrin kitabı bu, devri unutturmak adına yazılmış olsa da. Yolda birbirini küfreden adamların ve korna seslerinin içinde bir küçük otel daha yolunuzu bitirmeden kapılarını size ardına dek açmış olacak. Huzur’un kapıları vardır. Bu otelin kapıları da onun yeryüzündeki benzeri...

Serkan Türk, öykülerinde kullandığı o sakin dille insana kendi hayat hikâyesini unutturmak çabasında gibi görünüyor. Hangimizin hayatına bir bahçe girdi ki? İşin tuhaf yanı insanın bu öyküleri kendi hayat hikâyesiymiş gibi benimseme eğilimi… Hikâyenin ne olduğunu bilmeyenler gibi gerçek sanma eğilimi yazılanları, anlatılanları… Bu eğilim Serkan Türk’ün o dargın üslubundan kaynaklanıyor belki de.

Bu kitap ağrıyan bedeninizi bırakabileceğiniz bir koltuk, verandada bir sallanan sandalye, fincandaki kahve. Her ne derseniz deyin bu kitap tam anlamıyla bir otel. Karışmış kafanızı, yorgun olan hücrelerinizi, kırgın kalbinizi kendinizden uzaklaştırabileceğiniz, kovduğunuzda ‘Acaba nereye gider?’ diye endişelenmeyeceğiniz etrafı erguvanlarla süslenmiş KUŞLARIN ÇIN ÇIN çınlayabildiği bir başka aleme ait bir otel. Oyunda verilmiş bir perde arası.

Bütün bunları sizlere narin bir kitap sunuyor. Ustaca bir kaçış için en kolay yöntem bir kitaba gömülmektir her zaman. Ama sizi nereye götüreceği kitabın insafına kalmıştır, bazıları çok insafsız olup sizlere kötü rüyalar yaşatabilirler ama Rüzgârlı Camlar adından da belli olduğu üzere pervazında bir ‘küstüm otu’ olan pencerenin açık camından içeri sızan sıcak ve fesleğen kokulu meltemin peşine takacaktır sizleri.

Sizleri bu güz yapraklarıyla uslanmış yoldan eskiye götürmeye davet ediyorum… Sadece yaprakları aralayın yeter… Orada ‘tanımadığınız bir merdiven’ bulacaksınız bu merdiven sizleri kitabın arka kapağında sizi bekleyen yere götürecek. Zeytin ağaçları, renkli bulutlar…

Siz… Emanetini utanç kaynağıymış gibi saklayan canlılar! Sakladığınızın rengi işte burada. Biraz yeşil, biraz kırmızı biraz da kahverengi ve mavi! Renklerinizi kaybetmeyin… Gri olmakta değil marifet… Marifet bize bahşedileni kollayabilmekte.
Ve sözcükler yan yana bir anahtar oldular sol, köşede… Bir fırtına melodisi yaprakları uçuracak bir yerde…”

12 Şubat 2011 Cumartesi

Geldiği Gibi Gitmez İnsan

Sevdiklerinle birlikte bu şehirde son günlerini geçiriyorsun. Doğduğun kentten çok uzakta bir eve, sokağa bakacak olmanın tedirginliğini yaşadığın ilk günler geçip eskimiş. Yağmurun sesiyle denizin hırçınlığını insan yüzlerinden okunabileceğini keşfetmenin heyecanının üzerinden yıllar su gibi… Buranın uzağında başka birine dönüşeceğini biliyorsundur. Geldiği gibi gitmez insan. Giderken başka birini götürür.

İlk geceni hatırlıyor musun Trabzon’da? Karanlık ve sessiz bir gece miydi? Yoksa bir şeylere başlamanın o garip heyecanıyla için içine sığmıyor muydu? Yaşları seninkiyle aynı yüzlere bakarken ne hissediyordun? O ilk günün sonrasında yavaş yavaş tanımak ara sokakları, ışıltılı caddeleri, yokuşu. Dolmuş duraklarını, lokantaları ezberlemek. Pazarları pide yeniliyormuş bu evlerde demek ve sonra bir pidecide almak soluğu. Doğanın güzü yaşadığını bilerek alışmak solan renklere… Bir yılın bitimine doğru bakmak okulun penceresinden. Uzak sözcüğünü içinde hissetmek… Uzakta olmanın cam kırıkları gibi bir yerlerine battığını ve canını acıttığını söyleyecek birilerini aramak etrafında. Sonra kışı, ardından baharı yaşamak hissederek…

Sokaklarında selâm vereceğin insanların günden güne artışı… Telefonunu arayanların çoğuyla aynı kentte yaşıyorsun artık. Karşılaşmaların sonrasında gülümseyen bir yüzle günü sürdürmek. Akşam için planlar yapmak. Sinemanın ya da okulun çıkışında fark etmez sınavlarla ilgili değerlendirme yapmayı sürdürüyorsundur. Her fırsatta uygun fiyatlı otobüs ve uçak bileti aramak bir alışkanlığa dönüşüyor hayatında. Tatil dediğin nedir ki üç günde ben ekleyeyim diyerek bu süreyi uzatmayı seçiyorsun. Yaz tatillerindeyse bir an önce evime dönmek istiyorum şu günler geçsin diye söyleniyorsun. Doğduğun yere ait hissetmemeye başlıyorsun zamanla. Bozkır kurduyken Karadeniz uşağına dönüştüğünü mutlaka anlıyorsun içten içe. Hepsi birkaç senenin içinde oldu. İnsan yeni bir kentteyken yavaş yavaş koza örer kendine. İçinde şekillendiği, geliştiği, büyüdüğü, evrimini yaşadığı bir koza… Ve bir gün o kozanın içinden çıkıp gideceğini de bilir.
Bir kenti kent yapanın fabrikaları, mağazaları, büyük çarşıları ve sokakları değil de insanları olduğunu bilmek. Bunu bilecek kadar büyütmek kalbi.

Bir ev nasıl boşalır? Giysi dolabındaki kıyafetleri yatağın üzerine yığdıktan sonra bazılarını kenara ayırıp, bazılarını valizin içine yerleştirmekle mi? Defterleri, kitapları kutsal bir emanetmiş gibi parmak uçlarınla okşayarak ne yapacağını bilmeden karşılarında uzun uzun bekleyerek mi? Bir ev nasıl boşalır? Çekmecelere attığın notları toplarken birkaç yılını da topluyormuş gibi hissedeceksin mutlaka. Yaptığın yolculukları düşüneceksin. Cama yasladığın yanağın üşüyecek o zaman bir daha. Odanın ortasındaki halıyı katlayıp zemini çıplak bıraktığında ruhunda bir boşluk hissedeceksin. Terliklerini, ayakkabılarını ve kapının arkasındaki süpürgeyi koyacak yer bulamayacaksın bir an. Bunca sene yaşadığın ev birden başka görünecek sana. Duvardaki posterleri sökmeyi için kaldırmayacak. Bu kentteki bütün sabahlarına başlarken oradaydı o şarkıcının posterini. Başka bir odaya, başka bir eve getirsen de sana böyle gülümsemeyeceğinden eminsindir şimdi çünkü.

Bu şehirden geriye ne kalacak hafızanda? Çömlekçinin eskimiş yapıları mı, Kalkınmanın yokuşu mu? Meydan parkının onlarca yıllık ağaçları mı? Gazipaşa’nın denize bakan bir pencere olduğunu mu hatırlayacaksın? Uzun sokağın birden bu kadar nasıl kalabalıklaşabildiğini mi? Maraş caddesinin bunca yıldan sonra tersinden aktığını da gördüm diye mi anlatacaksın soranlara? Bunlarda siyah beyaz fotoğraflar gibi ara ara bakacağın görüntüler. Kentler vardır gömleklere benzer. İnsanı sıcacık tutan kumaşlara benzeyen kentler. Bu kenti kendine yatak döşek yapanlar her yere sırtında götürür anılarını. O yüzden Trabzon, her yerde Trabzon.

Yolun açık olsun demek geçer içimden.

Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG

Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...