10 Ekim 2010 Pazar

cimri bir eğreltiotu-serkan türk

meşe palamutlarını taşlıyor
serin gölgeliklere eğilmiş rüzgâr
beklemeye durmuşum bana bak

ben mi dedim zaman mı fısıldadı geceye
kalbim oyun hamurun, ov
bir ıtır gibi salayım kokumu gövdene
senin ellerin hünerli, tenime gün doğuşu
bütün dehlizlerimi ışık basacak sonra
tanrı cimriyi sevmez cömert ol

başka birine dönüşürken zamanda
bazı yalanlar alır yaşananların tozunu
fotoğraflar hep başkasının olur
insan bir eğreltiotu gibi kururmuş
kurudum, dudaklarımda o mırıltılar

dedin ki: sessizliğinden korkuyorum en çok
bütün ışıklar yanarken
ürkek bir çocuk gibi kendime dönmekten
gidememekten o yolları seninle

sesini duyuyor olsam
içimdeki boşluğu kaldırır atardım

nalınların altında kalıyor yağmur
ıslanan sarı yaprak
yelelerini silkeler
akşam gibi geçerken kapı önlerinden o atlar
yutarmış göğü gözlerin

gördüğüm dallarda
yerine konulamaz bir şeyini yitirmenin adı
seni mi yitirdim
yoksa erken düşmüş bir güzü mü

beklemeye durmuşum bana bak



Serkan Türk
(her şeyin güzel olma nedenleri kitabında yayınlanmıştır.)

22 Eylül 2010 Çarşamba

Melahat Hanım’ın Çığlığı

Melahat Hanım’ın Çığlığı

Serkan Türk

Sıcaklardan şikâyet eden insanların kendilerini parklara, bahçelere ve balkonlara attığı günlere denk geliyor bu olay. Bozcaada göğünde yüzlerce ölü yıldız akıp gidiyor uzaklara.
Apartmanın en alt katında yaşayan yaşlı kadın bir gece yarısı çığlık çığlığa bağırıyordu. Yataktan ter içinde kalktım. Her zaman geç saatlere kadar çalıştığımdan en ufak gürültüyü duyar, ne olup bittiği konusunda kolaylıkla fikir yürütürdüm. Neler duymuyordum ki gece olunca. İki gecedir sabahlara kadar çalışıp üzerine gündüz de yapmam gereken görüşmeler olunca çok az uyumuştum. O akşam da kanepeye uzanmış, elimdeki çeviri kitabına göz atıyordum. Yorgunluktan gözkapaklarımı açık tutamadım. Ne kadar uyudum bilemiyorum. Anlatacağım olay elbette benim uyumamla ilgili değil. Esas konu birinci kattaki Melahat Hanım’ın çığlığı sonrasında apartmanda yaşanması gereken hareketliliğin olmaması…
İnsanlar benim yataktan fırlamama neden olan sesi duymamış olamazlardı. Önce düpedüz apartmanda benden başka kimse yokmuş gibi düşündüm. Kanepeden fırlayıp hole çıktım ama gözlerim hâlâ kapanıyordu. Duvara çarpa çarpa kapının anahtarını çevirdim. Sadece anahtarı üzerinde tutmam yetmezmiş gibi üstüne bir de zincirlemiştim kapıyı. Beşinci katta olmam bir şeyi değiştirmezdi; ne de olsa hırsızlar her istedikleri yere girerlerdi. Alimallah boğazımı kesseler kimsecikler duymazdı burada... Kapıyı açmayı başardım. Apartman otomatiği kapıyı açmamla birlikte pat diye yandı. En üst katta oturuyorum. Hep apartman girişlerinde, boyası badanası dökülmüş yerlerde yaşadım daha önce. İyice romatizma sorunları yaşayınca yemin ettim, bir daha başka bir yere çıkarsam mutlaka üst katlarda olacak diye.

Bizim eski ev sahibi de gençten bir delikanlıydı.
“Kirayı artırmalısın abi,” dedi.
Ben de “Zaten iki yüz veriyorum; burası için çok bile,” dedim. Arkadaşça konuşuyoruz güya.
“İki yüz elli verirsen kal, yoksa çık abi. Havada karada ben burayı üç yüze veririm!” dedi. “Üç senedir burada çok uygun bir rakama oturuyorsun. Kirayı da bazen geciktirdin, bir şey demedim,” dedi.
Ben de “Tamam kardeş, bir haftaya yeni bir yer bulur çıkarım,” dedim.
Biraz bozuldum bu konuşma üzerine. Ev bulmak o kadar kolay değil. Günlerce sokak sokak gezdim. Girmediğim mahalle kalmadı. Boynum tutuldu pencerelere bakmaktan. Yaz günü tek başıma, elimde su şişesi, bilmediğim ne kadar muhit varsa hepsini keşfettim. Ara sokaklarda ne güzel eski konaklar varmış meğer. Bahçelerinde rengârenk çiçekler açmış, balkonlarından sardunyalar sarkıyor; o insanın içini kışkırtan kokularıyla yaşama isteği veriyorlar. Ara ara durup soluklandım. İhtiyarlarla kahvelerde oturdum. Sokaklarda çocukların ayağındaki topu çaldım, peşimde koşuştular. Gençliğimde yaptıklarımı yeniden yaşadım.
Senin neyine be adam top koşturmak? Akşam eve geldim, bir öksürme tuttu sormayın. Ciğerlerim yerinden fırlayacak her öksürmemde. Derken ateşim çıktı. İki gün öylece yataktan kalkamadım.
Bizim Murat geldi akşama yakın. Zile bastı. Kalkamıyorum ki gidip kapıyı açayım. Sesim çıkmıyor.
“Evde olduğunu biliyorum, çıkmamışsın,” dedi kapı önünden.
Sesi her zamanki gibi neşeli geliyor. Yeniden yerimden kalkmaya yeltendimse de yapamadım. O sırada sesi kesildi. Gitmiştir, dedim ben de. Meğer evin arka tarafındaki kapıyı kullanmak için dolaşmış bahçe duvarını. Balkon kapısı iyice eskimiş, ittiği gibi içeriye girdi. Birden odanın orta yerinde dikilince nasıl korktum anlatamam. O da yüzü benzi atmış biçimde birden beni yatakta görünce korkmuş.
“Öldün de burada çürümeye yüz tuttun diye endişelenmeye başlamıştım,” dedi. Bakkalın çırağı, abi sizinki iki gündür evden çıkmadı, demiş. O da içeride olduğumu anlamış. Neyse, beni öyle yatakta küçülmüş görünce sırtladığı gibi yakınlarda bulunan hastaneye götürdü. Röntgendi, filmdi derken bayıldık mı yüz yirmi lirayı? Adamın parası yok ki versin, ama gönlü çok zengin çocuktur. Üstüne bir çanta ilaç yazdı doktor. Eskiden beri sevmem ilaçları. Annemin masasının üzerinde her sabah ve her akşam içmesi gereken ilaçları olurdu. Bildiği halde sorardı, bunu şimdi mi içeceğim, diye. Birbirine benzeyen, renkleri başka, o ilaçları yutarken bir sabah onu ölü bulacağımı düşünürdüm. O ilaçlardan benim içmem gerektiğinde ağzımın içine içene sokardı parmaklarının ucunda tuttuğu ilacı. İçmeyeceğimden korkardı belki de.
Eczaneden çıkıp eve geldik. “Ben şimdi sana bir çorba yaparım, bir şeyciğin kalmaz abicik,” dedi Murat. Bol maydanozlu bir çorba pişirdi mutfakta.
Beşinci günün sonunda nihayet iyileştim.
Biz, beş kuşaktır Bozcaadalıyız. Babam kumarda her şeyini kaybedince kalkıp Çanakkale’ye yerleşmek zorunda kaldık annemlerle. Bunca yıldan sonra ani bir kararla baba memleketine dönmeyi düşündüğümü Murat’a söyledim.
“Olur abi, ben de gelirim seni zaman zaman görmeye,” dedi.
Birkaç gün sonra her şeyi kutulara koyup adaya geldik. Ada kıyıdan başlayarak öyle güzel bir bitki örtüsüyle sarılıydı ki çocukluğumdan beri unuttuğum ne kadar şey varsa hepsini anımsadım kısa bir an. Burada, kendime yeni bir dünya kuracaktım. Gözlerimiz pencerelerde ‘kiralık’ yazısı aramaya başladık. Kısa sürede adanın bir ucundan diğerine kadar yürüdük. Sonunda bu oturduğum evi bulduk. Birinci katta ‘kiralık daire’ yazıyordu. Pencerelerinde perde olduğundan emin olamadık ama çaldık zili. Yaşlıca bir kadın camdan uzattı başını.
“Kimi arıyorsunuz evladım?” dedi.
Murat, “Kiralık daire yazısını görmüştük onun için gelmiştik...” dedi.
“Bekleyin kapıyı açıyorum,” dedi kadıncağız.
O gün tanıştık dünya tatlısı Melahat Hanım’la. Gözleri pek iyi görmezmiş. Çocukluğunda güneşe bakamazmış. Ama inatla şişeleri kırar ve parçalarını tutup camın arkasından bakmaya çalışırmış. Ağaçlar camın arkasından gölgelik yerlerde duruyor gibi görünürmüş anlattığına göre. Murat’la bakıştık. “Böyle olur mu abicik?!” diye sordu. Dirseğine vurdum: “Kadın duyacak!” dedim alçak sesle.
Eve bakmamız için anahtarı bize verdi. En üst katta geniş bir balkonu vardı. İki büyük odası ve güzel bir mutfağı… Şehri tepeden gören bir semtti. Özellikle yaz akşamları buranın nefis olacağı üzerine konuştuk Murat’la. Beş dakika sonra merdivende bizi beklerken bulduk kadını. Kira konusunda onunla anlaşmamız zor olmadı. Yalnızlıktan çok sıkıldığını, çocuklarının yurt dışından üç senede bir yalnızca iki haftalığına geldiğini söyledi. Bu sırada ben, evinin içindeki eşyaları inceliyordum. Sanki daha yeni alınmış hissi veren koltuklarının arasında, büyük saksılardan sarmaşıklar yükseliyor, odayı dört dönüyordu. Dördüncü köşenin sonundaki ucuysa, aşağıya doğru sarkıyor, yeniden saksısına dönecekmiş gibi bir izlenim veriyordu. Çevreyi incelemeyi sürdürürken bizim için hazırladığı, içinde buz parçaları olan oraleti içmiştik. Melahat Hanım yalnızlığını bozacak her şeye açıktı. Oraya taşındıktan sonra, iki günde bir mutlaka kapısını çalıp hatırını sordum. Ben kapısını çalmasam bile o pencereden dışarı bakarken karşılaşırdık, gülümserdi oğlunu görmüş gibi. Apartmanda yaşayanlardan bir de Salim Bey vardı, ara sıra sohbet ettiğim. Öğretmen emeklisi candan birisidir. Bahçedeki çiçeklerle oyalanır çoğu zaman. Sevgiyle kurumuş dalları, yaprakları koparır çiçeklerden.

Öyle kolay sinirlenen biri değilimdir. Yataktan fırladığım gibi alt kata inince biraz panik yapmış olabilirim, kabul. Durduk yere niye bağırıp çağırayım insanlara canım. Melahat Hanım’ın çığlığını iki üç dakika evvel duymuş olmalıydım en çok. Ayakkabılarımı giyemedim o telaşla. Kadıncağızın kapısı açıktı. İçerisi karanlık. Kapıyı elimle hafifçe ittirdim. İçeriden ses gelmiyordu. Tam o sırada apartman otomatiği pat diye söndü. Elim o karanlıkta Melahat Hanım’ın duvarındaki lambayı aradı. Karanlıkta bir köre dönüştüm. Bulup yaktım lambayı. Dedim ya, arada bir gelirdim yanına. Her zaman oturduğu odaya baktım. Birkaç koltuğun üzerinde beyaz çarşaflar vardı. Daha önce bu çarşafları gördüğümü hatırlamıyordum. Yatak odasına baktım hemen sonra. Balkona da baktım, orada da değildi. Yaşlı kadıncağız uçmadı ya? Başına bir iş gelmiş olabileceği hususunda daha çok endişelendim o vakit. Yan dairenin zilini çalmak üzere kapıdan adımımı atmıştım ki iç çamaşırlarıyla Ahmet Bey açtı kapıyı. Ne yapıyorsun bu saatte burada der gibi yüzüme baktı. Bir şeyler de söyledi sonra, ama benim endişem onun söylediklerini bastırıyordu. Yaşlı kadının sesini duyduğumu, yardıma ihtiyacı olabileceğini düşündüğümü filan söyledim.
“Git işine, delirdin mi be adam, gece gece belanı arama!”
“Siz ne bencil adamlarsınız, yan dairenizde kadın kaçırılıyor, kadının sesini ben duyuyorum beşinci kattan. Sizi uykunuzdan uyandırdığımı söyleyip bana deli muamelesi yapıyorsunuz!” dedim.

“… Ahmet Bey bunun üzerine yaşlı kadının iki ay kadar önce öldüğünü, bağırmasının mümkün olmadığını, Bahçecik Mezarlığı’na gömüldüğünü söylediği sırada boğazına sarıldım. Aramızda biraz arbede yaşanmış olacak ki, sonradan fark ettiğimde onun gözünde ve suratının belli noktalarında şişlikler vardı. Benim ise ne halde olduğumu bilmiyordum, ama yüzümde bir yanma hissediyordum. Kavgayı duyan üst kattaki komşular gelip bizi ayırdı. Sonra da kendimi burada buldum Komiser Bey,” dedim.
Komiser, iyi olmadığımı düşünmüş olacak ki karşımdaki koltukta düşünceli oturuyordu. Sanki o değil de koltukta Hulusi Kentmen varmış ve bıyıklarının uçlarını buruyormuş gibi hissettim bir an. Bıyıklarının altında dudakları bir homurtuyla açılıp bir şeyler söyledi.
“Evden bir şey de çalınmadığına göre, şikâyetçi olmazsanız daha iyi olacak,” dedi.
Yan dairedeki Ahmet Bey benim tıkırtılarımı duyunca kapıyı açmış. Hırsız girmiştir daireye, diye düşünmüş. Beni karşısında öyle görünce şaşırmış tabii. Ben hırsızlık olayını duyunca daha çok sinirlenip üzerine yürüdüm. O esnada Murat, karakola gelip olan biteni öğrenmek istemiş. Genç memurlar da pek bir şey söylemeyince Komiser Bey’in odasına ansızın dalmış. Arkasından iki memur… Komiser onu görünce ‘Sen de kimsin be adam!’ der gibi bakındı.
“Özür dilerim Komserim, abicik ilaçlarını almayınca her şeyi unutur. Unutma hastalığı var,” dedi. Belleğimin giderek zayıfladığından, bunun nasıl ortaya çıktığından bahsetti. “Yarın siz, burada olan konuşmaları sorsanız, hatırlamayacak inanın.”
Belleğimin zayıf olması ya da hiçbir şeyi hatırlamayacak olmamla ilgilenmiyordum o anda: “Komiser Bey, ben Melahat Hanım’ın evini soymaya girmedim! Hırsız değilim!” deyip duruyordum.
Apartman sakinleri şikâyetçi olmadılar da oradan çıkıp buraya geldik. Komiser, “Kaç senedir bu adada görev yaparım böyle şey görmedim hayatımda,” diye söylendi durdu arkamızdan.
Olayın olduğu gece, Melahat Hanım’ın kırkı çıkmış. Öldüğünü, onu evde benim bulduğumu, cenazesinde tabutunu mezara taşıyanlardan birinin ben olduğumu, annemin ölümünde bile bu kadar çok ağlamadığımı Murat hatırlattı bana.

19 Eylül 2010 Pazar

Uzaklık Cehennemi-Serkan Türk

Bütün gece rüzgârın sesini duydum. İleride bir yerde, büyük ağaçların arasından eğilip geçiyor ve hemen şurada göreceğiniz taşlığın orada duruyor sanki. Taşlar, yaşlı insanlar gibi her şeyi bilip susuyor. Kırmızı ağaçlar yine görünüyor baharla birlikte aralarında. Uzaktan görsem bile tanırım bu ağaçları yapraklarından. Sonra, buğday başaklarına benzer bir görüntü gözlerimin önünde. Öyle inanılmaz bir yeşil. Serinlik duygusunu hissediyorum o yeşille birlikte. Sağa sola doğru yatıyor başaklar. Arasından yavaşça geçiyorum uzun otların. Gökyüzü aydınlık mı, farkında değilim. Gece mi yoksa? Onu da bilemiyorum. Yalnızca uzun otlara sürtünerek geçiyorum. Orada bir yerlerdesin. Sana doğru mu ilerliyorum? Kaç gün olmuş yüzünü görmeyeli. Elli bir gün, diyor içimdeki o küskün ses. Elli bir. Bunca zaman nasıl seni aramaz. Nasıl görmeden durabilir seni. Mutlaka gizlice neler yaptığını kontrol ediyordur. Hep aynı sokaktan geçiyorsun, aynı lokantada yemek yiyorsun. Otobüs durağının oradaki parkta bir yere sinmiş görüyordur mutlaka seni. Yoksa bunca söz yalan olabilir mi? Yalan işte, hepsini unuttu gördüğün gibi. En son ne zaman göğsüne başını yaslamıştın. İçeride biriken hıçkırıklar aniden çıkıverecek ortaya diye endişelenmiştin içten içe. Gözlerini yummuş ve sadece o an olması gerekeni yaşamıştın. Sessizlik aranızdaki en tanıdık şeydi. Uzunca süre susuyor ve sonra bir türlü tamamlayamadığınız konuya geri dönüyordunuz.

Her şeyiyle onu kabullendiğini söylemenin bir işe yaramadığını öğrenmek mi üzüyor şimdi seni diye soruyorum kendime. Trenin kalkmasına az zaman var. Yan yana oturmuş başka yönlere bakıyoruz. Sözcüklerin anlamını yitirdiği bir zaman daha yaşanıyor. Birazdan o da trene binecek. Asla bir daha her şeyin aynı olmayacağından endişe duyuyor olmakla açıklanabilir mi bu durum? Oysa birlikte biniliyor trene. O evine gidecek. Kararıyor görüntü. Filmin sonuna geldik. Yaşadığımız her ânı bir filmin sahneleri gibi yorumluyorduk. Otlar diyordum ya, işte onların arasından ona doğru gidiyordum. Günlerce, sanki orada denizi ikiye ayırmış Musa gibi ilerliyordum. Her adımımda önümdeki su çekiliyordu. Sen daha uzaktaydın. Sana yaklaşmama çok vardı.
Pencerene baktım. Kapalıydı. Perdeleri sıkıca çekmiştin. İçeri güneş girsin istemiyordun. Bense her gece güneşliği de aralıyorum. Sabah güneş içeri herkesten önce giriyor. Çıplak bacağıma düşüyor ışığı. Bir süre sonra yüzüme vuruyor. Böyle zamanlarda mutlu oluyorum. Uyandığım ve gözlerinle karşılaştığım birkaç sabahı anımsıyorum böyle zamanlarda. Yattığım yerden biliyorum dışarıda güzel bir hava var. Gökyüzü sevdiğim kadar mavi. Bir şeylerin yeniden başlayabileceğini düşünüyorum. Sokakta beni karşında görsen ne düşünürdün sabah sabah? Elli bir gün olduğunu biliyor musun acaba? Hiç bana gelmeyi düşünmüş müydün? Bazı şeylerin yanıtını bilememek değil mi birlikte yaşatan. En büyük düş gücü acabalar. Ansızın hiç ummadığınız bir yerden çıkıveren gölgelerin insana yaşattığı heyecanı başka nasıl açıklayabilir insan.

Penceren, diyorum, kapalıydı. Özellikle o sokaktan geçmedim. Dolmuşa yaşlı bir kadın bindi. “Evladım, beni filanca sokakta bırakır mısın?” dedi. Şoför nedense “Ben o yöne gitmiyorum,” demedi. Saat on biri geçti. Belki iyilik yapacağı tuttu. Arka koltukta oturduğumu unuttu bir an. İtiraz etmedim geç kalacağım filan diye. Bütün gece şehrin ara sokaklarını birlikte gezsek de bir şey demeyecektim. Gitmek istediğim bir yer yoktu sonuçta. Her şeyin sana çıktığı bu şehirden kaçmak mümkün değildi. Kaçmadım. Alıştım bu duyguyla yaşamaya. Yaşlı kadın evinin birkaç bina uzağında indi. Bu gece seninle karşılaşmamı isteyen bir melek olmalı bu kadın dedim kendime.

Hayır, seni göremedim. Işığın sönüktü. Orada inip zilini çalabilir miydim? Otların arasından geçtiğim gecede olduğu gibi bunu yapmamak için kendimi zorladım. “Madem bu kadar çok istiyorsun onu görmeyi, neden yapmıyorsun?” dedi içimdeki ses. Sus, dedim ona. Kapa çeneni! O esnada balkon kapısını açık bırakmışım, rüzgârdan çarptı. Üşenmeme rağmen kalktım kapısını kapadım. Karşı tepelerde her şey yeşermişti. Orada da kırmızı ağaçları görebiliyordum. Balkonumdaki çiçeklerden birkaçı susuzluktan ya da soğuktan kurumuştu. “Günlerdir neye bakıyorsun sen, çiçekleri kurutacak kadar geçmişsin kendinden,” dedi içimdeki ses bana. Ayçiçekleri gibi güneşe yüzümü döndüm. Onun dışında bir şey göremeyecek kadar körüm dedim.
“Geçen bahar hiç böyle değildin,” diye devam edecek oldu ses. Geçen bahar her şeyin başka olması için çok çaba harcadım. Gözümün önünde olmandan inanılmaz bir mutluluk duydum. Yeni bir eve taşınmıştım. Başka sokaklara bakıyordum artık seninle. Kıyı boyunca yürüyorduk. Dağlara bakıyorduk. Torosların yükseklerinde henüz kar erimemişti. Bir şeye bakmanın en güzel haliydi yüzün, hep karşımdaydı.
Kalın bir kitabı okumaya başlamıştım seninle. En heyecanlı sayfalarında olmalıydım hikâyenin. Bir sayfayı bitiriyor, diğer sayfaya geçeceğim an heyecanlanıyordum. Sonra öyle bir an geliyor ki kötülük sızıyordu hikâyeye. Kılıçlarımızı çekmiş, bekliyorduk. Düşman askerleri dağın yamacından koşarak üzerimize doğru geliyordu. Her yönden geliyorlardı. Bize kaçacak yer bırakmıyorlardı. Ağızlarından salyalar akıyordu. Öyle yüksek sesle bağırıyorlardı ki sağır olmamak için biz de onların üzerine üzerine koşuyor ve bağırıyorduk. Sonra demirin sesi… Kılıçların çarpışması. Kim kimi öldürüyordu? Neden yapıyorduk bunu birbirimize? O soğuk demiri en derinine kadar sokuyordum. Acıtıyordum o sevdiğim tenini. Gözlerinde umutsuz bir bakış beliriyordu. Sonra aniden elindeki kılıcı hatırlıyor ve saplıyordun onu bana. Sırtımdan çıkıyordu diğer ucu. Sonraki sahnede hepimiz dört bir yanda uzanmış yatıyoruz. Ölü müyüz? Değiliz sanırım. Gözlerimiz açık. Gökyüzünde siyah bulutların arasından görülen mavilik… Yağmur yağacak ve her şey eskisi gibi olacak diye geçiriyorum içimden. O sırada sen nerede yatıyorsun? Sonsuza kadar orada uyuyacağımı sanıyorum. Beni öldürenler arasında yüzün belirecek. Kaldırıp bir çukura atacaksınız beni. Öyle olmuyor. Sonsuza kadar kendi cehennemimi yaratıyorum. ‘Uzaklık cehennemi’ diyorum adına. Her gün biraz daha yakıyorum kendimi. Anılarsa her geçen gün daha çok belirginleşiyor. Çiviyle yazıyorlar anıları derime. Denizin ortasına kadar ilerleyip orada kalmış bir Musa kadar inançla bakıyordum yaşantımıza. Suların beni yavaş yavaş kapadığından habersiz kanıyordum.

hece öykü 40.sayıda yer almıştır.

Yalnızlığın Göğsü-Serkan Türk

insanlar baksın, tepeyi de şuracığa
kondurmuşlar yalnızlığın göğsüne

benim sırtım kime dönük,
tanrı bilir, o değil mi içime dolduran ağaçları
susayan nehirleri kalbimden geçiren

ben mi bir mağara ağzındayım
yoksa bir mağara mı bakıyor
açmış göğe ağzını kuşları yutuyor

ordaydı gök, çam ağaçları, yoksulluk
canı çıksın terk edenlerin, diyen
söylenen ordaydı taşların arasında
çıplak bir dal gibi salınan boşlukta
tanrı’nın günü varla yok arası

sırtında çağla ağaçlarının bittiği tepe,
gök de ordaydı, başımızın hemen üstünde
o çayırların içinde uzanmışken eski bir ot gibi
yalancı postacılar geçiyordu gözlerimden

insanlar çıksındı insindi tepeyi de şuracığa
kondurmuşlar yalnızlığın göğsüne




Serkan Türk

yeniyazı dergisinde yer almıştır.

Karıncalar-Serkan Türk

bu gece de yalnız uyuyacak
ayaklarımda sallanan rüzgâr
karışacak ayın gölgesi dal sesine
ışığı sönecek o evin
saatin tıkırtısına takacağım
sabahlar zor olacak bazı zamanlarda

battaniyemi çekecek aydınlık üzerimden
göğsüm alçalıp yükselirken
gün girecek içeri
kınından çıkmış güneş

kırarım kanatlarımı uçmam bir daha yalnızlığa
sana geldim ıslak kalabalık orman ağzında
hepsi bir dolu marangoz karınca,
çürümüş dalları çekiyorlar ölü ağaçlara
şeker tozlarından yolları
çocukluğumdan aklımda
acısı da içinde insanın mutluluğu da

sana geldim,
yalnız senin bahçenin çiçekleri kokar bana



Serkan Türk

muaf dergisinde yer almıştır.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Geçen Kış-Serkan Türk

Geçen Kış

babamı bahçeye gömdük geçen kış
en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim
tepeleri göstererek arkadaşlarına

öyle birden bire uçtu
kuşlarımdı, yolunmuştu göğüm
alçaktı, tavandı ve yalnızlıktı sonra
gökkuşağı yağmurundu
açılmış bir zarftı sözün saflığı: ölüm

iki kiraz da güzelleştirebilirdi
yetinmekti kurtaran bizi yalnızlıktan
çok ağlama diyordum kendime
sen de çok ağlama boşalttığın odalarda

o gün içimi nereye bıraktım
yıkasınlar götürsünler bütün gölgelikleri
her yerde aynı zamansızlık
dökülür perdeler akşamlara

babamı bahçeye gömdük geçen kış
en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim
ağlayan soran arkadaşlarına



Serkan Türk

Türk Edebiyatı dergisinin ekim 2009 sayısında yer almıştır.

Sizi Unutmadım-Serkan Türk

Sizi Unutmadım

hayır, hayır sizi unutmadım
mümkün mü siz yokken sizi düşünmemek
açtığınız yerleri kapamakla gün dolduruyorum
kesilmiş bileklerimden sızan kanı
dindiriyorum ağlayan yanlarını gecenin

hayır, hayır sizi unutmadım
mümkün mü siz yokken sizi düşünmemek
kaçtığınız yerleri yokluyorum ellerimle
bir gölgeniz düşmüşse o ağaçların altına
kokunuzu bulup çıkarıyorum

özlüyorum sizi gündüz vakitlerinde
öpüyorum gözlerinizi tuzlu dudaklarımla
fotoğraflarınız hep başka yerlere bakıyor
unutmuyorum sizi bakıyorum geçtiğiniz yollara

yine gelen sonbaharda sözcükleriniz
emanet bulutlar, dağlar
yaban kırlangıçları gidiyor
hayır, hayır sizi unutmuyorum


Serkan Türk
koridor dergisinin bahar sayısında yayımlanmıştır.

Döngü-Serkan Türk

döngü

”vurulduğum anlar oldu; umduğum içindi.
vurduğum anlar oldu; umduğum içindi..
bu doğru değil... korktuğum içindi"
Özdemir Asaf


sessizlik girmiş çalıma çırpıma
kumuma derinime,
yolları geçelim
akşam aksın bütün evlere, damlara
yalnızlıklara taşırım karanlıkları
yoksullukları

ipekten bir gök düşündüm,
buluttu yağıyordu dağlara,
rengi bozarmış ağaçlara

baktım
sabır beni terk etmiş kuşlar
gittin mi orman dağılıyorrrr
kurt susmuş,
böcek ölmüş kelebek

dağılalım
bağırmasın ağları atan balıkçılar
puldur birikmişe ağlar
gözyaşlarını tutalım

nasırı geçmiş zamandan emanet sabah
yaklaşsın limana,
taşırım aydınlıkları yalnızlıkları

adın kaybolmaktır bende
bırak çoğalayımmm


Serkan Türk

Eliz Dergisinde yayımlanmıştır.

10 Eylül 2010 Cuma

YOLLARINA BAKA BAKA

Geçen yıl bugün ne yazıyordu gazeteler? Kaç evin tüten ocağı sönmüş, kaçının penceresinden soğuk giriyordu içeri acaba? Zaman çabuk akıp gittiği kadar siliyor geçtiği yerleri. En çok hafızamıza uğruyor o silici. Birkaç gün önce yüreğimizi bulandırmış, içimize dokunmuş şeyleri siliyor. Sonra daha çok boğazımızda yumru oluşturmuş şeyleri. Yaşıyoruz unutarak, kurtularak. O acı dediğimiz de geçiyor. Gülmekten karnımızı tuttuğumuz zamanlarda birer eski anıya dönüşüyor. Özlediğimizi düşündüğümüz yalnız geceler derin nefeslerle eskiyor. Güneşin yükseldiği ve yitip gittiği o mor dağlar kartpostal manzarasına dönüşüyor.



Kararmış bulutlar aniden bastıracak yağmurun işareti gibi belirecek pencerenin dışında. Hep aynı görüntüymüş sandığımız ama sürekli bir devinimle değişen bizi dönüştüren zaman değişik gölgeleri düşürecek üzerimize. Köprünün üzerinden geçen arabalar, kırmızı ışığa yakalanmış aceleci bir şoför ağzındaki sakızı çiğneyecek sinirle ve söylenecek dikiz aynasından bakarak.



“Birine yakalanınca hepsine yakalanıyorsun.“

Oturduğunuz koltuktan çok uzakta bir yerlerde olup biteni düşünüyorsunuz. Duyduğun cümle bir yerinden yakalıyor sizi. Birine yakalanınca…



Hani geçenlerde bir akşam aynı pastanede oturmuştunuz kalabalık bir grup. Sen içeri girip bir masaya oturdun diğerlerinden önce. Çantanı, anahtarlığını, çakmağını bırakıp, yüzünü yıkamak için kalktın masadan. Döndüğünde oturduğun yerde onu buldun. Arkadaşlarının karşısında hararetli bir şeyler anlatıyordu. Yalnız onun yanı boştu. Oturup oturmamak arası kaldın bir an. Sonra gidip sessizce yanına oturdun. İşaretlere inanırdın eskiden beri. Kaç ay geçmişti birbirinizin yüzüne eskisi gibi bakmayalı? O konuştukça, anlattıkça daha çok yalnız kaldın. Oysa her şey eskiden olduğu gibiydi. İkiniz yan yana. Yüzüğünle oynadın. Sıkıldığını belli etmek için en güzel yöntem buydu. Çok neşeli olmaman oradakilerin dikkatinden kaçmadı elbette ama üzerine gelmenin doğru olmadığını düşünecek olmalılar ki, umursamaz davrandılar. Büyük ekran televizyonda kanalları değiştirdi müşterilerden biri. Sonra bir şarkıyı yarıdan yakaladı ve öylece bıraktı görüntüyü.



“Yollarına baka baka kaldı gözlerim / Sene çattı yüreğimde sözlerin / Söyle söyle sana böyle ne oldu yar / Yalvarıram / Çağırıram gel gel gel aralarda kalırsan / Beni incitme yalvarıram yar beni atma terk etme.”



Yan yana duruyordunuz. Varlığının bir zamanlar en büyük anlamı olan kişi değilmiş gibi gözleri çok uzakta başka bir noktadaydı. Acı verir böyle sessizlikler. Biraz abartarak söylemeli belki derisinin yüzüldüğünü hisseder insan. Derinlerden bir yerden içini kazıyordu bu yabancılık. Başka zaman olsa orada bir dakika durmaz kalkar giderdin. Umursamazdın arkandan ne söyleyeceklerini. Erken gidenlerin arkalarından konuşulan şeyleri duyunca şimdilerde bu tür kalabalık ortamlardan en son kalkmayı tercih eder duruma geldin. İçlerinden birileri kıpırdanmaya başlayınca hep birlikte kalkıp arabalarına binip gittiler. Başka zaman olsa çoktan birlikte aynı araca biner uzaklaşırdınız o insanlardan.



Ben ne söylemiştim diyor şoför, birine yakalanınca hepsine yakalanıyorsun diye devam ediyor konuşmasına. Ağzından sakızını çıkarıp attığını göremeyecek kadar başka bir dünyadasın. Nereye gitseniz sizi bırakmayan bir gölge gibi anılarında takip edeceğini biliyorsunuz.

BEKÂR EVİ

Karşı pencereden başını aniden çeken bir kadın başıyla irkiliyorum. Sokaktaki çocukların oyunlarıyla o kadar ilgiliyken dalıp gitmişim ki içimde, orada ne zaman belirdiğini bilemiyorum. Buranın kadınları hep kendilerine bakıldığını düşünür. Benim dalgın dalgın etrafa bakmamı yanlış anlıyor. Aniden içeri kaçıyor. Gülümsüyorum istem dışı. Sinirimi bugün hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyeceğim.



Bekâr evimin kirli pencerelerinden az sonra bastıracak yağmurun işaretçisi kararmış deniz görülüyor. Her yöne sevimsiz şekilde uçuşan martılar. Zaman zaman küçük bir çocuğun çığlığına dönüşen sesleri beni tedirgin etmiyor. Evin arka odalarına saklanarak, her şeyin bir felakete dönüşeceğini bekleyerek günü geçirmek insanı yaşlandırıyor olmalı. Henüz bunların ayrımında değilim sanırım. Önümdeki boşluğa, ilerideki denize bakıyorum. Futbol sahasını boşaltan çocukların yerini martılar alıyor. Belli aralıklarla tekrarlanan aynı görüntü…



Orada perdenin arkasından dünyayı görmeye çalışan kadının yüzleşemediği korkularını düşünüyorum. Bir fotoğrafçı nasıl bakıyorsa önündeki resme, öyle bakıyorum rüzgârda oynaşan perdesine. Balkon kapısı açık, perdenin bir ucu içeri, dışarı… İçeride eskimiş bir kanepede oturuyor. Bazen elindeki örgüyü dizlerinin üzerine koyup hayaller kuruyor gelecekle ilgili. Televizyonda görmekten bıktığı yüzleri görünce kanalı değiştiriyor. Belgesellere bayılıyor böyle anlarda. Su aygırları nehrin kıyısında yavrularıyla yüzüyor. Kocaman ağızları ürkünç gelmiyor nedense. Kocasının yalanlarını geçiriyor aklından.

-İki günlük iş gezisine gitmem gerekiyor hayatım. Toplantı uzun sürecek. Haber vermek için aradım. Beni merak etme, geç döneceğim.



Ben bunları her gün sayısız kere görüyorum ekranda. Artık bana yalan söylemeyi kes. Mutlu edemiyorsam seni ayrılalım. Çocuğumuz olmasını da istemedin zaten. Bu boş odalarda ömrümü tükettim demeyi ne çok istiyor. Yapamıyor. Elinde her eve gelişinde suçlarını örten hediyeler. Bu yaşantısından kolay vazgeçememesinin nedenleri arasında kocasının elinin bolluğunun olması... İnsan çoğu kez kendini kandırıyor. Kırıp dizlerini oturuyor eski kanepesinde.



Markete uzattığı sepetini göreceğim az sonra. İki yumurta ve bir paket vanilya diye seslenecek çırağa. Şişmeyen kekini kocası görmeden çöpe gönderecek. Sokağın başındaki ayvaz pastanesine bir koşu gitmek için yola çıkacak. Diz kapaklarını örtmeyen eteğini çekiştiren bir genç kızın arkasından bakacak kapıdan çıkarken. O eteğin altına düz bir çift rugan ayakkabı. Topuklu ayakkabı giymekten nefret ettiğini geçirecek içinden. Daima önüne baka baka tırmanacak sokağın başındaki merdivenleri kızın arkasından bakarken.

Aradan on dakika geçmeden aynı hızla girecek binaya elindeki paketle kadın.



Bir alışkanlık gibi sayacağım o sırada arabaları. Kırmızıları, beyazları. Plakaları yabancı olanları… Sokağın orta yerinde duran soğancı etrafa bağırıyor. Yan apartmandan sokağa doğru sarkıtılan sepete doğru ilerliyor sonra. Gökyüzünü bir şimşek çizip geçiyor. Futbol sahasının zeminindeki martıları göremiyorum. Bekâr evimin açık penceresi başka ve yalnız dünyalara uzanırken yağmur damlaları birbiri ardına vuruyor pervazlara.

İKİ KISA GECE

Bir fotoğrafımız var seninle. Bir dükkânın önünde oturmuş gülümsemişiz. Yan yana olmak bizi keyiflendirmiş. Sağ kolumu omzuna atmışım ve karşımızdaki iki kişiye bakıyoruz. Arkamız sanki çiçek bahçesi. Fotoğrafı gören suluboya ile yapıldığını sanacak. Renklerin en güzelleri o dakikalarda içimizi boyayıp gitti. Tanrı’nın en kısa iki günüydü. Rüzgâr kuşların göğüslerinde taşıdığı sıcaklık kadar doldurdu içimizdeki boşluğu. İki kuş gibiydik o yolda. Kuşların ömürleri kısa olurdu. Yollarda her şeye rastlanabilirdi. Bir avcıyla karşılaşmaya görsün, kanadından vurulup düşecekti bir ağacın, taşın dibine. Oysa ölüler Tanrı’nın rafında bekliyorlar sonsuz göğü. Kuşlara ne oluyordu ki, göğsümüzde kopan çığlık geceye karışacak, muhtemelen bir uğursuz poyraz susturacaktı o çığlımızı da ondan ürktüler. Bizim de kanatlarımızdaki tüyleri yolacaktı zaman. Bazı sesler yan yana duyulmaz sevgili. Uzun köprülerden geçmek gerekir fırtınalarda.



Bazen bir rüyanın içinde görürsün kendini. Atlara binmiş kırlara doğru uçar gibi gidiyorsundur. Sonra beşinci kattan zemindeki havuza çakılmak üzereyken uyandığın da olur. Her şeyi böylesine güzel gösteren ve aniden değiştiren nedir o anda? Yeleleri rüzgârda savrulup çayırların ilerisindeki ormanda kaybolan atların arkasından bakıyorum. O, ağaçların arasında güneşin dokunduğu yaprakların yeşiline karışmış örümcek ağlarını dağıtıp gidiyor. Senden önce yüzyıllardır devam eden manzara hemen hemen budur. Uğultusunu duyduğun ormanın derinliklerinde kaybolacak birazdan o kuşlar. Kulak kesilip, gözünü dört açtığını sandığın zamanda her şeyin aslında ne kadar tuhaf durduğunu ve geç kalındığını anlayıp geri dönmek isteyeceksin. Az önce geçtiğini sandığın tüm vadiler birer tümseğe dönüşmeye başlayacak önünde. Çiçeklerini eğilip kokladığın, dalları birbirine geçmiş ağaçlar kapayacak yollarını.



Günlerce korunaklı hale getirmek için çaba harcadığın, üzerine titrediğin ne varsa, bir kısa an, hepsini silip götürecek. Kayalar üzerlerindeki kumlardan soyunur, bir elbiseyi çıkarıp kenara atar gibi. Tek rüzgâr, bazen çıplak parıldayan bir kayaya dönüştürür. Kumlarla örtülüyken duymuşsundur o güçlü rüzgârlarla ilgili hikâyeyi. Bir gün üzerinden geçip gitme ihtimalini düşünmez miydin? Bir ağaç kökü ayakucuyla en sert yerlerine doğru dokunur. Milyonlarca kum tanesi sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğunu düşündüğün o bir tanesi, an gelir ağaç kökünün gözüyle karşılaşır ve bırakır diğerlerinin ellerini. Dağılıp gider teninin içine doğru o ilk çözülmenin ardından.



Biz insanlar da o sert kayalar gibiydik. Önümüze yığdığımız bentleri aşmasını bilen olursa bırakıyorduk gövdemizi suyuna. Bir fırça darbesiyle yüzünü çizdi ressam. Bakıyordum ama net değildi yüzün. Palmiye ağacının gölgesi vuruyordu üzerimize.-Papulya ağacı demek istiyorum şimdi buna. Nasıl açardı o ağaçlar hatırlıyorum.- Belki o yüzden biraz karanlıkta kaldı yüzlerimiz. Arkada içinde çiçekler olan bir vazo. Belli belirsiz bir cam duruyor orada. Pembe, yeşil ve gri tonları sürmüş sanki ressam camın arkasına. Yorgun muyduk? Önünde oturduk bu manzaranın?-Hayır değildik demek istiyorum senin yerine.- Zaten sen başkasının yerine düşündüğünden o köprünün üzerinde durup uzaklara baktın.- Bulutlar henüz güneşin önünü açamayacak kadar sarhoştu, salındı senin gibi birkaçı. Ellerin nerde? Karanlıkta el yordamıyla arayıp buldum mu onları? Az önce olmalı kopardın dalından bir beyaz gülü. Koklamadan uzattın geceye doğru. Gece yapraklarının arasındaki sakladığı kokuyu gülden aldı.-Kurudu mu o gül, ince bir defterin arasında?- Rengi iyice eskimiş olarak bulacağım onu aylar sonra. Elinin izi olacak üzerinde. Parmaklarımın izleri tedirgin onlara değecek sonra.



Gece bir fısıltıya dönüştürecek konuşmamızı. Yan yana duran kayalar, asırlık ağaçların gölgeleri ve yaz’ın yağmuru geçecek içimizden o kısa iki gecede. Sonrası boşluktur bilirsin.



Bıraktım diğer kum tanelerinin ellerini. Çözüldü çöl’ümün sırrı. Güneşe günlerce sırtını dönmüş bir kertenkele gibi birden ani bir hareketle saklandım bir taşın altına. Oralarda bir yerlerde varlığımdan haberdar olmasını istemediğim gölgeler üşüşüverdiler içime. Ya da sendin gizlenen yarasalar gibi. Orada seni gördüğüm günün ertesi, ışıkla buluşmaktan çekinip iyice içerlerine girdin bir mağaranın ağzından.



Küçük çalılıkları geride bıraktım. Bir rüyadan uyanmıştım. Sanki sırtımda senin sıcaklığını duyumsuyordum. Günler önce gittiğinin bilinciyle yeniden pencereye, sonra balkona koştum. Geceydi, o yüzden sokaklardan gelen sesler başka türlü bir şeyler düşündürüyordu. Orada bir köşede oturuyorsun sanki iki kişi ile. Yok, o düpedüz bir karanlık. Daha önce böyle mi olmuştu? —Pencereden baktığında seni bekliyordum.- yapraklar iyice büyümüş rüzgâra kafa tutuyor. Rüzgârsa altını üstüne getiriyor dalın. İnsanlar da böyle birbirlerini ters düz ediyorlar.



Odanın tavanı zemine yaklaşıyor ve kollarınla itiyorsun duvarları. Benim odam da Tanrı’nın rafı. Odam benim mezarım. Duvarlarımdaki resimlerdeki çizgiler eğri büğrü. Kitaplar boş sayfalara dönüşüyor. —Senin gülün kurudu.- Eskiden de söylemiştim, defterim ölü çiçek mezarlığı. O gül bunun içindi. Önce solacak beyazı, sararacak ve kuruyup incelecek defterin arasında.



İnsan insanın avcısı… Kanıyorum bir taşın dibinde. Ben kanadıkça akıyorum başka tozlara doğru. Her biri başka tarafa dağılan kum tanecikleri iki kısa gece için ömür biçiyorlar bana. Bahçedeki çayırlara doğru bakıyorum, ötesindeki köprüye…

Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG

Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...