30 Aralık 2011 Cuma

sesim sana iyi olmayı öğretecek

nasıl sevgi dolu bakarım
görmez sağır kalbin taş olur
sonra arabalar geçer, göğsünden uçaklar
çizerler içimi sessizlikleriyle
karıncalı bir televizyon kanalında gölgeler
belirir yüzümden yukarı akşam
beklediğini bilirim beni
çünkü sesim sana iyi olmayı öğretecek

eşsiz müzisyen şarkısını söyleyecek
bir tanık bakıyor olacak yoluma
bütün kederler gün gelecek eskiye dönüşecek
sana açtığım kapılara, baktığım gök yüzüne
rüzgâr fısıldayacak taş binaların arkasından
yalnız ağaç eğilecek ardından kırılmış cama

oysa anı diyecek birileri yaşanmışa
yaşanmamışına üzülecek birileri de
içindeki örümcek ağlarını dağıtarak
sözüm söz sesim sana iyi olmayı öğretecek
ben yalnızlığımı doğururum
birlikte yaşlanmamıza izin verirse hayat


Serkan Türk


her şeyin güzel olma nedenleri kitabımdan

25 Aralık 2011 Pazar

v

V

bir öpücük için dolaştık
bütün gün koridorlarını okulun
makileri geçtik, sararmış gökyüzünü
silinmemiş camlarını sınıfın
v harfini koyduk isimlerimizin arasına
asya’yı anımsadık böyle bir anda

saçlarının arasındaydı başım
ellerim dikenli sarayında

gülüşündeki uçurumları gördüm
yalnız ağzınla değil yüzünle mırıldandın
bataklıktaki gülleri o şarkıyla çürüsün gelinliğim*

içindeki koşuşturan atları buldumdu
bir vakit adının anıldığı vahada
ve kimsesiz beyazlığından öğrendiğim
açan akasyalara ağladığın böyle mevsimlerde
salyangozları öpüp kalbine götürdüğün
ve unutmayı unuttuğun o bahar


Serkan Türk



*model grubunun bir şarkısı

29 Kasım 2011 Salı

İkinci Şiir Kitabı Çıktı

SERKAN TÜRK'ÜN İKİNCİ ŞİİR KİTABI
"İÇİMİZ ÇÖLSE BİRİ GEÇMİŞTİR"
SERANDER YAYINLARINDAN ÇIKTI.




Çöl ve Kir

bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm
ne varsa benimle geliyor

içeriye açılan kapılar vardır
orada dururum birinin önünde
bakarım dönecek anahtarlara
kilitlere,
açılacak olana

tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla
bir salyangoz yürür yeniden
aynı serin yaprakların arasında

hem ağrısısın içimin
hem istediği şenlik,

döndüm dersin
yakasını düzeltirken gömleğimin
kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir
söz edersin tozundan kumundan ayaklarından

içimiz çölse biri geçmiştir

Serkan Türk

22 Kasım 2011 Salı

Portekiz

akşamları neye inanırım sanırsın
balkonundan sarkmış bir çocuk başı
görür uzak yıldızları, yalnız ayı
güzellik saçlarının çözülmesi düğümlerinden

yazın tütmeyecek bacalar yapılır çatılara,
akmayacak yağmurdan gözyaşları çalınır
bilirsin her şey geçmişin tekrarı
yaşarsın yüzyıllar önceki mutsuzlukları ondan
aynı alışkanlıkla söylenirsin manava, kasaba
ben iyiye doğru gidiyorum kendi içimde

hepimiz başka karaların artığı
sular çekilir, o kuyular körlüğü insanın
yeni bir bakıştan mutluluk yapalım
terleyen bir kalp çarpıntısı ikimizde
başka kıyılara başka atlaslara bakalım

akşamları neye inanırım sanırsın
sokağından geçmiş kara bir gölge
bilir uzak şehirleri, çalınmış hayatları
burada durmuş söz ederiz Portekiz’den
sana çarpan sesimdeki boşluktan
gidemediğimiz limanlardan




Serkan Türk

17 Kasım 2011 Perşembe

Güneşli Bayır Üzerine Bir Deneme

Sanatçı Hakan Akçura “Her kentin kendine özgü bir rengi ve ışığı vardır” diyordu gazeteye verdiği röportajında. Bu rengi o kentte yaşayan insanların yansımaları olarak yorumlamıştı ayrıca.

Mavi ve yeşilin kucaklaştığı, dik yamaçların sarıp sarmaladığı, yol boyunca uzanan fındık bahçeleriyle, rüzgârda dans eden mısır tarlaları ve caddelerinden eksilmeyen yağmurlarıyla Trabzon. Bu şehrin 22 semtini, yine kuzeyin yetiştirdiği 22 başarılı Edebiyatçısının kaleminden, o semtin toplumsal hayatını, zaman içinde geçirdiği değişimleri, eğlence hayatlarını, olaylara göre verdikleri tepkileri bir edebiyatçı gözüyle öykü ve anılarından derleyerek hazırladıkları kitapları okuyucularıyla buluşturmuşlardır.

Serkan Türk’te Güneşli Bayır adını verdiği kitabında bu semtlerden biri olan Erdoğdu’ya dair gözlemledikleri ve yaşadıklarını, Yaşama Telaşı/Bir Semte İlk Kez Bakmak/Babamın Sesi/Gülibrişim Ağacı/Gece Yürüyüşü/Eski Zamanda Merdivenli Bir Ev/Bugün Yeni Bir Anı Edindik Kendimize/Lakaplar ve Buzlu Dere Sokağının Sakinleri/Benim Odam ve Kalabalık Düğünler/Güvercinler ve Atmacalar/Pazaryerlerinin Bereketi/Kahvehaneler/Erdoğduspor Kulübü/Kokulu Silgim Gazoz Kapakları ve Diğerleri/Çocukluğumun Oyunları/Erdoğdu Sözlüğü/Bir Alfabe Yaratmak/ve Son söz olarak öykü ve anılarıyla bir şair ve bir yazar kimliğiyle kaleme aldı.

“Asıl zenginliğimiz, geçmiş yılların hafızanızda bıraktığı o hoş kokuyu hala alıyor olmanızdır” diyor kitabının bir paragrafında Serkan Türk. Özellikle çocukluk yıllarımızı anımsadığımızda hangimizin içi titretmez ve gözpınarları dolmaz ki. Yazarın kendi deyimiyle yaşamının üçte birini geçirdiği Erdoğdu Semti ve Kuran Kursu Mahallesi Susam Sokağı, Kuruçeşme'deki Kartopu Sokağı ve şimdi yaşadığı Köseoğlu Caddesinde zaman içinde biriktirdiği öyküleri ile okuyucusunu Erdoğdu sokaklarında hoş bir gezintiye çıkarıyor.

Serkan Türk kitabındaki öykülerinde, 80'li yıllarda “Erdoğdu” için "Çocukluğumda benim için babam demekti" diyerek bu semtin kendisi için çok özel bir yeri olduğunu vurguluyor. Kitabı okurken her öyküde değişik duygu seline kapılmaktan kendinizi alıkoymakta oldukça zorlandığınızı göreceksiniz. Yazara bazen Erdoğdu'nun daracık sokaklarında top koştururken, bazen misketlerin peşinden giderken, bazen pamuk şekeri yerken, bazen de aynı sokaktaki arkadaşları ile topluca dik yokuşları çıkıp okul yolu üzerindeki komşu bahçelerin meyvalarından habersizce aşırırken de rastlayabilirsiniz. Bu sokaklardan geçerken ayrıca yaz ayı ise evlerden çeşitli kızartma kokuları, kış ayları ise dışarıda kar, evlerde genelde içten içe yanan kuzine soba üzerinde maşa ve kızarmış ekmek dilimlerinin kokusu ve beraberinden dışarıya sızan huzuru da duyumsayabilirsiniz.

Her biri birbirinden ilgi çekici ve sürükleyici olan öykülerinde Serkan Türk’e çocukluğundan başlayarak bu günlere gelene dek tanıklık ederken yanı sıra, kentin coğrafi yapısının zorluklarını, zaman içinde sosyal yaşamdaki değişimleri de gözlemleyebilirsiniz. Coğrafi yapının ve yaşamın getirdiği çetin şartlara rağmen şimdilerde mum ışığı ile aradığımız insanlar arasındaki samimi ve sıcak dostluklara da rastlayacaksınız. Her şeye rağmen azmini ve direncini hiç bir zaman yitirmeyen, çabucak kızıp öfkelenen ama kızgınlıkları saman alevi gibi sönen, bunun yanı sıra espirili ve neşeli insan tiplemelerini de tebessümle okuyacaksınız.

Öykü aralarına azda olsa serpiştirdiği şiir dörtlükleri ile Serkan Türk’ün şair kimliğine de rastlayabilirsiniz. Bunlardan biri olan “Geçen Kış” şiiri ile babasının vefatının ardından, babamı bahçeye gömdük geçen kış/en güzel yerlere bakıyor şimdi dedim/tepeleri göstererek arkadaşlarına/öyle birden bire uçtu…… dizeleriyle duygularını okuyucusuyla paylaşıyor.

90. yıllarda çocukluktan gençliğe geçişine, üniversiteye gitse de baba mesleği olan dükkanında geçirdiği yılları, bu arada yaşıtlarının çoğu o dönemlerde popüler olan futbola merak sarsa da, Serkan Türk seçimini yazmaktan yana kullanmış. Şartlar ne olursa olsun yazmaktan hiç vazgeçmeyip bu günlere gelişine de şahit olacaksınız. Ayrıca şehir yaşamındaki değişimler, tek katlı veya iki katlı evlerin yerini apartmanların alması, çok kanallı renkli televizyonların çıkışına, çocukların oyun yeri olan sokakların yerini küçük çocuk parklarının alışı, büyüklerin sohbet yerleri olan küçük semt kahvelerin yerini büyük lokallere bırakmasına ve bununla birlikte gelen sosyal yaşamlardaki değişimleri de gözlemleyebilirsiniz.

Serkan Türk’ün anılarını öyküleştirip okuyucularıyla paylaştığı bu kitabını, kendine has betimlemeleri ve anlatımı ile akıcı bir dille yazmıştır. Keyifle okuyacağınız Güneşli Bayır’daki öyküleriyle Erdoğdu Semti ve sokaklarında kaybolmaya ne dersiniz.



Meral Ulusoy

1 Kasım 2011 Salı

yeni kitap: içimiz çölse biri geçmiştir.




Çöl ve Kir

bıraktığım, sustuğum, sırt döndüğüm
ne varsa benimle geliyor

içeriye açılan kapılar vardır
orada dururum birinin önünde
bakarım dönecek anahtarlara
kilitlere,
açılacak olana

tuhaf bir belirsizlik çöker akşamla
bir salyangoz yürür yeniden
aynı serin yaprakların arasında

hem ağrısısın içimin
hem istediği şenlik,

döndüm dersin
yakasını düzeltirken gömleğimin
kiriyle karşılaşmış kalbim sevinir
söz edersin tozundan kumundan ayaklarından

içimiz çölse biri geçmiştir

Serkan Türk

15 Ekim 2011 Cumartesi

her şeyin güzel olma ve olmama nedenleri üzerine-celâleddin koç

her şeyin güzel olma ve olmama nedenleri üzerine…- celâleddin koç


“konuş,kan!.. Anlat… ne zaman
ah ne zaman, pes edecek insan
denen macera”
V.B. Bayrıl

“kan, ölümlülerin hususiyetlerini asla anlayamadığı ve anlayamayacağı…” der Mephisto Goethe’nin Faust romanında…
“uzak yaz” ve “rüzgarlı camlar” isimli İki hikâye kitabının ardından bu kez kırmızı sayfalar altında kendini ele vermeye kalkışan bir şairin -Serkan Türk’ün- şiir kitabı her şeyin güzel olma nedenleri… kül – sanat’tan…
“ah yaz kalbimin yamasını”
-“derimin altında bir nehir mi ki kan” -“göç yollarında bir tıkanmadır özlemlerim” “eski bir savaş çıkıverir kitaplardan”

-“kalın bir kitabı okur gibi sular”- “bilsem sonu bir bahçeye çıkar/ koşacağım suların ardından” “küçük bir ağacı sallayan çocuklar kadar coşkulu”
- Ağaçlardır; anıların gölgeleri karışır-
ve “geçmiş, bir servi ağacıydı o bahçede ölüleri gölgeleyen.” Servilerdir ki "yaprakları güzeldir, sıra sıra çok güzel dizilmiştir dalları, ama hiç meyve vermez bu güzel yeşillikler..." (1)

Heidegger: “şiir yazmak: bütün uğraşların en masumu” demişti. Serkan Türk: ‘yaralı dizlerindeki’ kabukları hatırlayarak, birilerinin yaşanmışa anı dediği ve birilerinin yaşanmamışa üzüldüğü yerde içindeki örümcek ağlarını –ve ağlamalarını!- dağıtarak geçmişi yeniden kuran bir şairdir “her şeyin güzel olma nedenleri”nde… En kirli halini severken ellerinin…

“eskiden gelen işaretler/ dilidir tanrıların…”(2) “mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insan’a… kendisinin ne olduğuna tanıklık edebilsin diye…”(3) ve Serkan Türk; şiirin bir ‘dil meselesi’ olduğunu bilen şairlerden. Hocam Ercan Yılmaz’ın ifadesiyle “o azınlıktan”… - çünkü ancak “çocukların dili, ilkellerin ve kadınların dili gibi son derece imgeli ve betilerle doludur…”(4) ve hiç şüphesiz şairdir o “silik gözlü çocuk”… kalbinin kulesinden, “kalbinin kamburu”yla bakar ve görür…
Şiirin o “büyülü feneri”yle geçilen şehirlerden “çarmıhına bakarken”; beton evler arasında yitildiğini bilir – ve bunun kentin batısına doğru yapılan son yürüyüş olduğunu da! -daima

-“yalnızdım tüm kentlerin üveyi”, “geçerdim her kenti ödünç bir sabırla”
Cemal Süreya’nın “biliyorsun ben hangi şehirdeysem/ yalnızlığın başkenti orası” dizelerini anımsayarak…
ki “sonra arabalar geçer, göğsünden uçaklar/ çizerler içimi sessizlikleriyle”
“Fakat kalıcı olanı ozanlar kurar”(5) yine de…

-“sana yeni bir kent verebilirim/ tenimdeki köprüleri de geç derdim önce bir başkasına”, “kaleni yapacaklar omurgamdan/
Bu merdivenlerden taşırlar kumumu”
-Yapılan bir şeydir şiir, Hilmi yavuz’un vurguladığı gibi; planlanarak inşa edilen(6)… bu bağlamda Serkan Türk; aslında bütün sanatın eleştiri, bütün sanatın protesto(7) olduğu yerde; acılarını ehlileştirir teninde, Aşkları istifaya davet eder, o ‘dil’ için şiirine kamyonlar sokmaktan çekinmez, yaprakları ayrılıklara süpürtür, içine naftalinler koymayı göze alan bir şair olarak çıkar okurun karşısına…

Ve “beklediğini bilirim beni/ çünkü sesim sana iyi olmayı öğretecek” dediğinde ‘dokunuş’u sorgulamaya başlar “her sözcüğün bir diğerinden alacaklı kaldığı” o evde… ve bu sorgu bana kalırsa şairin tam olarak yapmak ya da kurmak istediği şeydir.
-“yazın sırrıysa beklemek/ aşk benim sesime yakışır” ve “asla kilitsiz dolaşmaz/ dilime sarılan zehir”

-“bakmalar biliyorum bir öpüşten artakalan”, “gelirim yoklarım gövdendeki uçurumları”, “kalbim oyun hamurun, ov/ bir ıtır gibi salayım kokumu gövdene”, “tenlerin ölümüdür sevişmek” ve Cansever’in o dizeleri belki “sahi kim sevişir acılar olmasa/ kim bakar uzaklara köpekleri saymazsam”
görmenin dokunmanın ilk duyusu(8), bakmanın uzaklara dokunmak(9) olduğu yerde “ağaçlar arasında bir köpek dolanır” ---
-“çoktan alıştım ulumasına içindeki köpeklerin”“sana dokunan yalnız parmaklarım/ uzakları çizer kağıda kırılmış”,” yüzüm geçtiğin yola dökülür”, “dudak bir büyüdür”, “bir asanın önünde açıldı nehir/ ömrü beklemekle geçmiş o sular/ çekti eteklerini aşkla”, “gittiğin belli değil/sana uzandım orası çöl”, “seni mi yitirdim/ yoksa erken düşmüş bir güzü mü// beklemeye durmuşum bana bak”
kilometrelerce ötede biri/ kavuşmak derken aşkı bulmaya

-dokunulan o şiirde (dokunmak büyümektir!) şair cevabı bulmuştur…
-“ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu yalnızlığım”
“öpüşün bir denize açılmakla aynı anlama gelir”, “değmek için düşerdi her damla”, “kimi eğilmiş sessiz bakıyor güllere/ yağmurun durduğu kapıdan”, “taşın serinliğini bildim/ suyun yumuşaklığıydı kayayı söken”, “eğilir içime kuyunun suyu”
-“fotoğraflar hep başkasının olur” -“içime ovduğun gül kalır aklımda”
-“içime ovduğun gül kalır aklımda”

İlhan berk “şiir bir şey anlatmaz – güzellik bir şey anlatmaz çünkü” demişti.. Serkan Türk’ün şiiridir o belki;
bir şey yaşar, güzellik bir şey yaşatmaz çünkü -O eksik- oluş…

Bütün semâvi dinler çöl’de inmişti(10) her şeyin güzel olma nedenleri için şu söylenebilir zannediyorum… Trabzon gibi bir şehre indirilen ve daima kendini imleyen, daha doğrusu kendini imlemek zorunda olan bencil bir kutsal kitap!… Çünkü
“insanın içinde yalnız uçurumlar değil/ sarp yamaçlar da birikir”
-“güzellik ondan gelir gözlerime…”

Galib Dede gibi mi söylemeli yoksa-
“nazar etsen yer ü gök duzah ü cennet sende/ Arş ü kürsiyy ü melek sendedir elbet sende”
“ömür, hepsi hepsi bu” derken yaşlıca olanı

-“tanrım çok yanıldım gönlümü al”
“çok yanıldım tanrım gönlümü sar”

Notlar:
1- Simgeler Kitabı - Andrea Alciatus, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı yayınları
2,3,5- Seçme şiirler - hölderlin türkçesi A.Turan Oflazoğlu, İz yayıncılık
4- Charles Nodier
6- Edebiyat ve sanat Üzerine Yazılar- Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları
7- Düzyazılar II - Behçet Necatigil, Yapı Kredi Yayınları
8- Marie Sophie - Serkan Ozan Özağaç, Hayy Kitap
9- Büyü'sün yaz - Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları
10- Enel Mâsivâ Diyenin Kitabı – Osman Hakan A., Varlık, Haziran 1996

28 Eylül 2011 Çarşamba

güneşli bayır erdoğdu-yıldırım vural

güneşli bayır, heyamola yayınları’ndan çıkan, “trabzon’dur yolumuz dizisi”nde yer alan 22 kitaptan biri. kitabın yazarı serkan türk. kitap, yer yer otobiyografik izler taşıyor ancak genel itibariyle, trabzon’da doğup büyümüş olan bir yazarın, kadim bir kentin değişimine tanıklık ederek; cumhuriyet türkiye’sinin önemli anadolu kentlerinden birinin, tarihi süreçte, nasıl evrildiğini, kültürel ve mimari yozlaşmaya maruz kalışını (plansız büyüyen bütün kentlerde olduğu gibi) ama her şeye rağmen, farklı bir duyarlıkla bakıldığında göze görünen güzelliklerini, akıcı ve şiirsel bir dille anlatıyor.

bir dönem trazbzon’da yaşamış biri olarak, bir çırpıda okuduğum bu güzel kitap, serkan türk’ün iyi bir öykücü oluşunun da etkisiyle; normalde her okuyucuya hitap etmeyen bu tarz bir metnin okunurluğunu arttırarak, bu küçük ve sevimli karadeniz kentini hiç görmemiş okurlar için de, zevkle okunabilecek bir hâle getirmiş. kitabın girişinde, “umarım, birlikte yol alacağımız bu sayfalarda sen de geçmişinle geleceğin arasında içini ısıtan gerçekler bulursun. anılar değil mi bizi biz yapan?” diyerek okuyucu selamlıyor, yazar. ilk iki metin (bir semte ilk kez bakmak ve babamın sesi), baba metaforunun yoğun olarak işlendiği, otobiyografik izler taşıyan metinler.ayrıca aynı metafor üzerinden, bir semtin; varlığını koruyan ya da yok olmuş mekanlarla/sisli ve hiç unutulmayan anılarla örülmüş bir coğrafyaya dönüşerek, bireysel ve resmi tarihte yerini alışını anlatıyor. yazarın objektifinden çıkan görüntüler, okuyanlara tanıdık gelecektir aslında; işsiz güçsüz insanların doldurduğu kahvehaneler, çeşmeler, camiler, parklar, pazar yerleri, güvercinler… fakat kitabı okudukça bu kentin, çoğu anadolu kentiyle ortak özellikler barındırsa da, tarihiyle ve doğasıyla, kendine has bir dokusunun olduğunun ayırdına varıyor okuyucu. kitaba renk katan en güzel şeylerden biri de, semt insanlarının yaşam öyküleri ve izdüşümleri olsa gerek. türlü yaşanmışlıklar, bir lakabı ve öyküsü olan insanlar… kentin ve erdoğdu’nun öyküsüne dalmışken, ansızın bir şiirin öyküsüyle karşılaşmak ve o şiiri okumak ayrı bir lezzet katmış, bu kitaba. “erdoğdu kitaplığı” ve “bir alfabe yaratmak” adlı bölümler, tüm kitap boyunca, tekdüze bir anlatım ve kurgunun bayağılığından uzak kalınmasını sağlamış, ek olarak.
güneşli bayır, kent temasından bağımsız olarak, seksenler ve doksanların karakteristik özelliklerini yansıtması açısından, bir dönem kitabı olarak da okunabilme imkanı tanıyor okuyucuya. kısacası; şair, öykücü ve radyocu bir yazarın, bir kente, çok katmanlı bakışının sonucu olarak oraya çıkan pitoresk bir manzarayı seyredebileceğiniz, güzel bir çalışma olan bu eser, kesinlikle ve kesinlikle okunmaya değer…

yıldırım vural

19 Eylül 2011 Pazartesi

Rüzgârlı Camlar’dan Bakmak-Arzu Alkan'ın Kaleminden

Rüzgârlı Camlar’dan Bakmak-Arzu Alkan



Masalların anlatıldığı uzun kış geceleri geçmişte kaldı. Masal dinleyen çocukların büyülü dünyası da.“Yaşam yaşam olmayan bir şeyle çatışıyor” artık. Görselliğin hayal gücünün yerini doldurduğu dünyamızda kim bir kitabın sayfalarını çeviriyor? Satır aralarında biriken acıları paylaşmak ve kendinde olmayanı bulmak için kim hikâye kitabı okuyor şimdilerde?

Kar yağıyor yaşadığım şehirde. Döne döne eteğinde biriktirdiklerini boşaltıyor gökyüzü. Camdan dışarıya bakmak olup biteni geçmiş zaman kipiyle anlatmak gibi. Buğulu bir camın arkasındaysanız eğer yaşanılana müdahale etme hakkınız olmuyor. Biri kayıp düşerken elinden tutamıyorsunuz. Ama düşerken yüzündeki hayreti görüyorsunuz. Onun hissettiğinden daha çok hissediyorsunuz düşmenin acısını. Çünkü camın arkasındasınız. Olup bitene şahit olan ama değiştiremeyensiniz. İçimden bunlar geçiyor. Masanın üzerinde duran “Rüzgârlı Camlar” kitabına bakıyorum yeniden. Karların üzerinde duran bir kız çitin önünden bakıyor sonsuzluğa. Elinde tuttuğu şemsiye yüzünü görünmez kılıyor. Ama bu duruşta bir serzeniş bir ima var sanki. Derken hava karamaya başlıyor. Sokaktan gelen gürültüler azalıyor. Beyazın yansıması dışında hiçbir şey görünmez oluyor. Okumaktan olmaya dönüşecek birkaç saat var önümde. Bir ayine hazır gibi hazırım şimdi Rüzgârlı Camlar’ı okumaya. Secret Garden melodileri arka fonda hafiften dolduruyor odanın içini.

Solmakla başlayan bir varoluş. Ölmekle bitmeyen bir ömür gibi. “konuşmuyorum seninle tutup ölüyorsun / ellerin kuş tüyleri d/oluyor öldüğünde.” Bir öykü kitabına dizelerin dimağımızda bıraktığı imgelerle başlamak kışkırtıyor bizi. Yol almak ve öykülerin kalbine akmak için telaşlanıyoruz. “Celile’nin hayaletiyle karşılaşınca da kibritin eninde sonunda çakılacağını hissediyoruz. Bir ölünün isteğine karşı koyamıyor yazar. Çünkü biliyor ki “ölüler tanrının rafında bekliyor.” Belki de beklemekle kalmıyor gözetliyorlar biz yaşayanları. Gözetleyen ölüler, gözetlenen de yaşayanlar olunca her şey yer değiştiriyor. Ve kibriti çakan çocuk, yalıyı yaktığı için bağışlanıyor, hem okuyucunun hem de ölülerin gözünde. “Muhittin’in Cinleri’ni” biz okuyuculardan başkası görüyor mu bilmiyorum. Hem şimdi nerden çıktı bu cinler diye geçiriyorum içimden. Belli ki yazar hayal gücümüzü biraz daha kışkırtmak istiyor. Hayal gerçeğe dönüşür mü? Cinler de bilinmek ister mi? Kimleri seçiyorlar sahiplenmek için. Belki de bu dünya da sahipsiz olanları arayıp buluyorlar. Zeytin ağaçlarının arkasında ay doğarken bir kadının sureti kalıyor hafızamızda. Seçilmiş ve diğerlerinin arasından çıkarılmış, bir kadının, bir tatil kasabasında küçük bir motelde anlattığı öyküyü kendi öykümüzle karıştırıyoruz. Bizi de bir gün sahiplenir mi “Muhittin’in Cinleri diye düşünmeden edemiyoruz.

Yalnızlıkları bir metafora dönüşmüş hikâye kahramanlarının. İçlerinden konuşmasalar ve yazar bu konuşmaları bize aktarmasa bilemeyeceğiz var olduklarını. Tontirik’in Hayaleti öyküsünde geçmişin izlerinden kurtulamayan bir kahramanla yüzleşiyoruz. Yaşadığının kendine ispatı hayalinde beliren bir yüz. Her seferinde bir kuyumcu titizliğiyle arayıp buluyor o yüzü. Karakalem bir porte gibi. Bir bakış ki kelimelerden daha güçlü. Susan bir çocuğun yakarması gizli bu bakışta. İşte bu yakarış var etmiş kahramanı. Hiçbir şeyin önemi yok. O bakış için yaşayabilir kahramanımız. Yaşamış da. İncelmiş bir ruhun derinliklerinde pusuda bekleyen bir yüz yaşamı anlamlı kılmış. Kalbimizden birçok yüz geçiyor geçmesine de içimizden susuyoruz. Derken öykü bitiyor. Derken başka bir öykü başlıyor. Saati kuruyor yazar. Gece yarısına beş kala dirilecek bütün ölüleri. İşte o zaman merak ediyorum yazarın kalbinde hangi yüz belirecek diye…

Bir nehir mutlaka bir yerlerde denize dökülür. Ve denizin içinde tekrar eder kendini. Gâh kaybolur, gâh yeniden bulur yolunu. İşte Serkan Türk’ün kahramanları da bizdeki denizle buluşuyor. Bazen biz bazen onlar tekrar ediyoruz geçmişi ve kendimizi. “Bisikletim merdivenin altında eskiyor” öyküsünde takvimden kopartılmış bir tarih belki de yıllar sonra çıkıyor karşısına kahramanın. Geçmişte kalan yüzler kadar geçmişte kalan günler de içimizden akıyor bir nehir gibi. O günlerde bir ölünün peşinden ağlayan çocuk, geçmişi yâd ederken kararıyor içinden. Yetişkin olduğu için belki ağlayamıyor şimdi. Ama var ettiği görüntü çiviliyor onu baktığı yere. Tekrar edilen acı olunca mıh gibi oluruz kendimize. Her an etimizin bir yerinde duyarız o acıyı. Camın önündeki begonyaları sulayan Sebahat Abla sanki başını okşayacak ve kahramanın acısını unutturacak kadar gerçek. Kim bilebilir geçmişte kalan bir günün hangi kapıları yıllar sonra aralayacağını. Kendine kapanmalı her insan. Kapanmalı ve gizli tarihine göz atmalı. Gördüğü hayaletlerden de korkmamalı. Yazarın hatırlatmak istediği bu mu? Kapatın gözlerinizi ve kayığınızın yönünü değiştirin der gibi.

“Ruhu bir ipten geçirip altındaki sandalyeyi iteleyip sallandırmak geçmişi” diye başlıyor “ Bulut Düşkünü” hikâyesi. Kendini tamamlayamamış bir kadın, mavi elbisesiyle uzanıyor yatağın üzerine. Avucunda uyku ilaçları… Tutunmak istemiş bir başka bedene. Bedeni askıda kalmış. Boşluğuyla karşılaşmış. Daha önce bilmediği bir boşluk. Örselenmiş ruhu. İncinmiş. Bir evin içinde hatıralarla baş başa kalmış. Gidenin bıraktığı boşluğu neyle dolduracağını bilememiş. Bütün lambalarını yakmış evin. Yakmış da kendi karanlıkta kalmış. Nereye sığacağını bilememiş. Ölmek yeniden başlamak için, ölmek unutabilmek için, ölmek sağalmak için, ölmek kendini bulmak için… Ölmek yaşamın altını çizmek için. Ve ölememek. O hatıradan ayrılmamak için ölememek. Son nefesine kadar onu düşlemek için ölememek. Ruhu o görünmez ruha değsin diye ölememek. “gördüler günde bin kez öldüğümü / binde birini hikâye etmişler” demek için ölememek. Kaybolmak ama kaybetmemek için ölememek. Bulutlara yazgılı bir ömür. Bulutlar gibi her an dolu dolu. İçini boşaltmaya hazır yeniden dolmak için. İçindeki kadını mavi elbisesiyle yatağa uzatan kahraman hepimize çok tanıdık geliyor. Bulut düşkünü olduğumuz günleri tersinden okuyoruz. Geçiyoruz köprüleri. “yalnızlığımızın bizi yok gördüğü” günlere varıyoruz.

“Biri var, alır eline bütün varlıkları, / parmakları arasından kum gibi akıtır.” Diyor Rilke Görüntüler Kitabı’ndan da. Serkan Türk, bir tepeden bakmış ve görmüş herkesin göremediğini. İşitmiş rüzgârın sesini. Ruhuna üflenen ağıdı dillendirmiş. Dillendirmezse nasıl var ederdi kendini? “Bütün kuşlar sesine üşüşmüş”, gagalarından düşürerek kelimeleri. Sağ omzundaki meleğe selam olsun. Okuduk ve bildik, anlatılmaz olanı.


Varlık Dergisinde Yayınlanmıştır.2008

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Yeni Kitabım Güneşli Bayır


"Trabzon’dur Yolumuz… ...Bir kentin yolunu, tarihini, coğrafyasını, denizini, toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, insan tiplerini, atmosferini, doğal güzelliklerini, unutulan değerlerini, müziğini, çocuk oyunlarını, yeme içme kültürünü, gecesini gündüzünü, yazını kışını, folklorunu, eğlence hayatını, daha bin türlü özelliğini, herkes kendince görür. Tarihçi başka, coğrafyacı başka, turizmci başka, asker başka, öğretmen bambaşka bir gözle görür ve kendi bakış açısıyla yazmak ister. Ama bir yazar-edebiyatçı, kendince bir duyarlıkla yaklaşır kentine. Çevresine gönül gözüyle bakar. Kendisini değişik insanların yerine koyar, onların yüreğiyle de hissetmeye çalışır, öylece yazar… Yazar yazdığı zaman, birçok kimse o yazıda kendi duygularını, düşünüp de söyleyemediklerini bulur. Kendisinden önce yazılmış olanları da anımsamak ister… Bu düşünceden yola çıkarak, Trabzon’un yirmi iki edebiyatçı yazarı, yine Trabzon’un yirmi iki semtini kaleme aldı. Okurla aynı zamanda buluşan bu yirmi iki kitaplık dizi hem bir ilk olması hem de Trabzon’un son elli yılına tanıklık etmesi ve yazarlarının kente kolektif bir armağanı olması açısından yüksek değer taşımaktadır."


Uzun seneler boyunca başka kentlerde yaşamını sürdürmüş kişiler için, doğdukları, yaşamlarının belli bölümlerini geçirdikleri mekânların büyülü bir yanı vardır. Onlarca yıl sonra size o günleri anlatırken öyle ayrıntılar verirler ki siz o anlatılan yerleri daha önce görmüş olmanıza karşın hiç görmemiş gibi hissedersiniz. Badanaları iyice dökülmüş bir ev, onun on metre uzağında gövdesini iki elinizle saramadığınız bir ağaç değildir anlattığım. Yoldan geçerken bahçesinden yükselen limon çiçeklerinin kokuları arasında kalmış çocukluk koşuşturmaları. Kadınların bir araya toplanarak, ramazan ayı için yufka açarken anlattıkları hikâyeler. Hepsi bu büyülü anların bir parçasıdır. Oysa o anları hafızamızda büyütüp geliştirirken, seneler boyunca korumak için belki özel gayret gösterirken her şey yitmiş gitmiştir. Geri döndüğünüzde sokağınız oradadır. Yine üst geçidi geçtikten sonra köşedeki fırını, solundaki iki kahvehaneyi ve önündeki dut ağacını aynı bulabilirsiniz. Birkaç adım daha attığınızda gördüğünüz manzara sizi şaşkına çevirebileceği gibi yalnızlık duygusuyla tanıştırabilir. Dünya dönmüş, sokağın sakinleri; insanlığın kirlenmiş olması gibi kendi geçmişlerini de kirletmişlerdir.


***

Küçük semtlerde, ilişkilerdeki samimiyeti ortaya koyan hitap şekilleri vardır. Fiziksel özelliklerinizden ya da davranışlarınızdan dolayı size takılmış lakaplar, üzerinize yapışır, seneler geçmesine rağmen unutulmaz. Uzun yılların eskittiği birçok şey varken bu isimler kimliğinizde yazılıymış gibi gerçek isimlerin önüne geçer. Erdoğdu semtinde Buzlu Dere Sokak ve çevresinde öyle isimlerden bahsedilir ki aradan geçen kırk elli sene onların güncelliğini yitirmediğinin kanıtı gibidir. Şişko Hala, Deli Fuat, Muşmul Temel, Hamsici Hemit, Koyuncu Celal ve Kazuk Menşure gibi zamanla çok sayıda lakap türemiştir. Bu insanların hayatlarına baktığınızda filmleri aratmayacak, romanlara konu olacak olaylarla karşılaşırsınız.

12 Temmuz 2011 Salı

ada 14. sayıya ulaştı.




Yeni sayımız için hazırlıklarımız günler sürdü. Mevsimler birbiri ardına devrilip giderken çevremizde olan bitenin farkına varamadığımız sayısız an yaşadık. Şiir, öykü ve romanlar yazmaya devam etti inatla şair ve yazarlarımız. Yazmadan yaşama tutunmayı denedi kimisi. Dünya acıyı da sevinci de bal eyleyenlere imkânlar sunmayı sürdürdü. Ve biz bir avuç okur kaldık. Anılar defterinde gül yaprağı kuruttuk.
ada’nın 14. sayısını üzerine çok yazılan ve çizilen bir şair-yazar Cahit Zarifoğlu’na değinmek istedik. Dosyamızda Selçuk Küpçük, Ramazan Parladar, Ertuğrul Aydın ve İbrahim Adem yazdı. Burak Köse dosyamız için resimlediği Zarifoğlu şiirlerine bir de metin yazarak katkı yaptı.
Attila Aşut ada’nın bu sayısında da “Dilin Kemiği “ başlığı altında “Cumhuriyet’ten Seçmeler” yaptı.
Edit Tasnadi ada için Macar Edebiyatının önemli yazarlarından Frenc Santa’nın bir öyküsünü çevirdi. ada’nın diğer öykücüleri Ahmet Büke, Hasan Topur ve Sedat Demir.
ada’nın bu sayısında şiirleriyle Fatma Esti, Halil İbrahim Özcan, Hazal Sarıalioğlu, İlyas Tunç, Murat Saldıray, Nadir Aşçı, Serkan Türk, Şinasi Tepe ve Yılmaz Arslan yer aldı.
Hülya Soyşekerci’nin ada için yazdığı “Işığa Adanmış Bir Yaşam ”Sabattin Ali” ve Ayşe Keskin’in Özge Dirik’in son gününü anlatan “Kızgın Değilim” başlıklı yazısının dikkatinizi çekeceğini umuyoruz.
Hüseyin Alemdar şiir ve sinema ilişkisi üzerine çok defa yazdı ve konuştu. Bu sayımızda ada için kaleme aldığı “Sıkışık7” adını verdiği metin ve “Sevmek Zamanı Dövmesi” başlıklı şiiri Türk Sineması severler için küçük bir gezinti demek. Ayrıca bu sayımızda Rıza Kıraç’ın ilk uzun metraj filmi Küçük Günahlar’ın arka planını anlattığı yazısını keyifle okuyacağınızı umuyoruz.
Seviye Merih’in ikinci öykü kitabı Çakıltaşları’nı Zafer Doruk yazdı.
Arzu Alkan bu sayıda Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi üzerine kurduğu bir metin ile aramızda. Harun Yavruoğlu ve Muammer Kotbaş bu sayıda çizgileriyle yer aldılar.
Ayrıca Ercan Yılmaz’ın Trabzon’un en sevilen mekânlarından biri olan Ganita için kaleme aldığı kitaptan küçük bir bölüm bu sayımızda yayımlıyoruz.

Yeni bir sayıda daha buluşmak üzere,
“Her zaman başka bir ada vardır.”


Bilgi İçin: 0 505 496 94 93
e-posta: serkanturk61@gmail.com
Yazışma adresi: PK. 203 Trabzon

Ada Dergisine Yıllık abone olmak için Serkan Türk adına
6240215 posta çeki hesabına 40 YTL yatırılarak
adresinizi posta ya da mail yoluyla bildirmeniz
yeterlidir.

Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG

Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...