9 Nisan 2016 Cumartesi

Mehmet Özçataloğlu'nun kaleminden: ‘Bu öyküler tıpkı yaşamımız gibi!’

“Herkesin bir yerden bir yere yetişmek için acele ile hareket ettiği bir dünyada ben sessizlik büyütüyordum. Kitaplara veriyordum kendimi.” Rüzgârlı Camlar adlı kitabında böyle söylemiş Serkan Türk. Evet, herkesin bir yerden bir yere yetişmek için acele ile hareket ettiği doğrudur. Fakat o acele ile yetişebildiği meçhuldür artık. Yanıtı verilemeyen bir sorudur. Sessizliğin de varlığından söz edemiyoruz artık. Bir sessizlik var fakat sözü edilen gibi değil. Her yanımız cankurtaran sireni artık. Ve tüm bu yıkıntıların içinde kitaplara veriyorum ben de kendimi. Yaralarımı sağaltacak başka bir çare bilmiyorum çünkü. Çaresizliğimin çaresini bulamıyorum artık. Küskünlük, yılgınlık, acı, keder ve kitaplar. Hep daha fazla kitap. Yaraya ilaç, derde derman…
bu-oykuler-tipki-yasamimiz-gibi-121408-1.
Yitik Ülke Yayınları arasından art arda yayımlanan iki öykü kitabı çalışma masamın üzerinde. Serkan Türk imzalı iki kitap. İlki “Rüzgârlı Camlar.” Adını Hilmi Yavuz’un bir dizesinden alsa da Cesare Pavese’nin bir şiiriyle açılıyor kitap. Yazarın öykülerinde de fazlasıyla hissediliyor Pavese’nin etkisi. Tıpkı onun öykülerinde olduğu gibi doğanın güzelliğini başarıyla yansıtıyor yazar. Ve öykülere geçmeden yazarın imzasını taşıyan bir şiir daha karşılıyor okuru Rüzgârlı Camlar’da. “Kumrular havalanıyor çam ağaçlarından” diyor yazar. Alıp çocukluğuma götürüyor bu dizeyle beni. Çocukluğumu anımsıyorum birden. Belki de o günlere dönmeyi en çok istediğim bir zamandan geçiyor oluşumuzdan… Kapımızın önündeki çam ağaçlarını anımsıyorum. Üzerine tüneyen kumruların o buğulu, boğuk seslerini saatlerce dinlerdim bıkmadan, sıkılmadan. Şimdi yok artık. Ne o çam ağacı ne o kumrular ne de çocukluğum. Kentlerimizin sessizliği de yok artık. Her yanımız acı, keder, gözyaşı ve cankurtaran sireni…
Şiirsel bir anlatımı var yazarın. Zaman zaman kendimi çam ormanlarının üzerinde hissettim anlatım sayesinde. ‘Ahşap bir yapının içerisinde oturmuşum. Dışarıda ritmik ve güzel bir yağmur yağıyor. Yeşili seyrediyorum arada kafamı önümdeki kitaptan kaldırıp.’ Tam olarak yaşadığım böylesi bir şey diyebilirim Rüzgârlı Camlar’ı okurken!
Kitap üç bölümden oluşuyor. Camlar, Rüzgârlar ve Bulutlar. Bölüm başlıkları bile yazarın doğaya ne denli yakın durduğunu anlatıyor. Yazarın lezzetli doğa anlatımından kısa bir alıntıyla kapatalım Rüzgârlı Camlar’ı: “Önümüzdeki bahçenin ilerisindeki zeytin ağaçlarına baktığımda aralarından hızla koşarak uzaklaştığımı düşünürüm. Nereye giderim nefes nefese koşarak? Dağların hemen üzerinde pembemsi bulut kümeleri bulunur. Birkaç ağaç ovanın orta yerinde kalmış gibi durur. Kemal Tahir romanlarına, Necati Cumalı kitaplarına dönerim. 
bu-oykuler-tipki-yasamimiz-gibi-121410-1.
Bir otelin akşamüzeri açılış ışığını… Perdeyi çeker çirkin bir kadın. Aralık kalan camdan oturma salonunda siyah beyaz televizyonda haber seyreden otel müşterilerine servis yapan çirkin garsonu görürdüm. Sonra zeytin ağaçlarının rüzgârda sallanan yaprakları arasından bir kadın yüzü çıkagelir. Bahçedeki masada porselen demlikte bekleyen çaydan fincana boşaltırım. Doldurduğum fincanlardan birini kadının gözlerine bakarak uzatırım. Sesi üşür teşekkür ederken.”

Her öykü başka dünya
Serkan Türk imzalı bir diğer kitap da “Tanrı’nın Yalnız Kırları.” Bin bir gece anlatılacak masalları yok artık insanlığın demiş ya yazar, tam da öyle işte bugünlerimiz. Doğuyoruz, büyüyoruz ve ansızın ölebiliyoruz. Hiç hesapta yokken. Otobüs durağında beklerken, sevgilimizi beklerken ya da bir akşamüzeri evimize dönerken. Büyüyoruz dediğime de bakmayın, kimimiz o denli şanslı da olamayabiliyor. “Tanrı’nın Yalnız Kırları”nda da ben diliyle anlatmış yazar öykülerini. Ve her defasında başka bir karakter/ kahraman yarattığı için öyküler arası bir devamlılıktan söz etmek olası değil. Her öykü başka bir dünya. Her iki kitapta da göze çarpan öykülerin bir sonunun olmaması. Ucu açık öyküler vermiş yazar okuruna. Dileyen öyküyü kaldığı yerden dilediği şekilde devam ettirebilir öyküyü. Dileyense sözü oradan alıp kendine göre sonlandırabilir. Öyküyle okurun bağ kurmasında, okurun öykünün içine daha kolay girmesine bir olanak tanımış yazar. Ve öykülerin başka bir belirgin özelliği de kahramanların/karakterlerin acı çekiyor, üzülüyor olmaları. Sahte de olsa tatlı, ballı bir dünya yok bu öykülerde. Her şey gerçeğe uygun tıpkı yaşadığımız gibi!
Kitap eklerine, kitabevi vitrinlerine baktığımızda Serkan Türk’ün öykücülüğümüzdeki yerini alamamış olduğunu görsem de bu dünyada kendisinin de ayrı bir yeri olduğunu/olması gerektiğini söylemeliyim.

MEHMET ÖZÇATALOĞLU-BİRGÜN GAZETESİNDE YER ALMIŞTIR.

3 Nisan 2016 Pazar

İNSANLIĞI KUŞATAN ÖYKÜLER-GAMZE GÜLLER

Serkan Türk iki kitabının yeni baskılarıyla son günlerde adından çokça söz ettiriyor. Rüzgârlı Camlar ve Tanrı’nın Yalnız Kırları, yeni baskıları Yitik Ülke tarafından yapılan öykü kitapları.
Rüzgârlı Camlar Serkan Türk’ün 2006-2007 arasında kaleme aldığı öykülerden oluşuyor. İlk baskısı 2008 yılında yapılmış. Şimdi yeniden raflarda yerini aldı. Tanrı’nın Yalnız Kırları ise ilk baskısından dört yıl sonra yeni yayınevinde yeniden can buldu. Yazarın üçüncü öykü kitabı olması önemli. Bu kitapları okumak Serkan Türk’ün yazı geçmişine dışarıdan bakabilmek ve o günlerden bugüne çizdiği yönü görebilmek açısından önemli. Bu kitaplardan sonra yayınlanmış olan diğer öykü kitabı Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim penceresinden bakıldığında, Türk’ün öyküye başladığı zamandan bugüne kaleminin istikrarlı çizgisi daha da iyi anlaşılıyor.

Serkan Türk’ün öykülerinin en farklı yanı, okuduktan sonra konularının, anlatılan olayların değil, etkilerinin hatırlanması. Duygu yoğunlukları öylesine bir akışkanlıkla işliyor ki içimize, her öyküden sonra durup dinlemek gerekiyor hayatı. Kayıtsız kalamayacağımız bir doğallıkla hayattan sahneleri birbiri ardına fırlatıyor zihnimize. Bize düşen bu kolajın içindeki ana duygunun izini sürmek ve anlatılan karakterle birlikte yürümek. Büyük şeyler anlatmak peşinde değil yeni zaman anlatıcıları gibi. Öyküleri günlük, sıradan, öylesine yaşanmış şeylere dokunup geçiyor. Peşinde olduğu neler olup bittiği değil, o küçücük anların ruhta ve bedende nasıl izler bıraktığı. Kimsenin görmediği bu izler, kocaman öyküler doğuruyor Serkan Türk’ün kaleminden. Yara kabuklarını kaldırıp içine bakıyor ve bize gördüklerini anlatıyor aklından geçen sırayla.
Klasik anlatım kurallarının tamamından uzak, şiirsel bir söyleyiş ve ritim yakalıyor öyküleri. Öykü kişisinin zihnine konuk ediyor bizi ve onun bilinçaltı yolculuğunun derinliklerine sokuyor. Kâh Fazilet oluyoruz göletin başında, arkadaşının sudan cesedinin çıkarılmasını bekleyen, kâh o masum çocuk komşusunun pazardan dönüşünü izleyen. Olayların başı, sonu, sebebi gibi şeyleri anlatma derdi yok yazarın. Bizi anlatının ortasına, ipuçlarını verdiği bir zihin haritasıyla bırakıyor ve bu akışkan düzlemde geçirgen duygularla ilerlememiz için yalnızca küçücük bir ışık tutuyor.
Bu çok katmanlı, zengin öyküler her paragrafta yeni bir söylemin, yeni bir hissin kapısını aralıyor ve bizi çokça düşündüren, aklımıza nakşolan anlarla sarıp sarmalıyor. Kahramanlar arasında kadın-erkek-yaş-sınıf ayrımı yok Türk’ün öykülerinde. Bir kadının zihnini de bir erkeğinkini de aynı netlikle okuyabiliyor ve hissettiklerine inandırıyor bizi bu öyküler. Bu zenginlik pek çok anlatım olanağı sunuyor yazara. Aslolanın cinsiyet ya da yaş değil insanlık olduğuna inandırıyor bizi. Hayata karşı kırılganlığımızın, endişelerimizin, kuşkularımızın bir olduğunu görüyor, eşitleniyoruz satırlarında.
Yapısal bir kaygıyla yazmadığı belli olsa da, kurgudan çok dilin, olaydan çok duygunun peşinde yazar. Atmosferi dille oluşturuyor ve öykü kişileri büyük iç hesaplaşmalar, evrensel kaygılardan ziyade bu dilin içinde kimlik buluyor, nefes alıyor. Sıradan insanın, sıradan dertlerin içinde bu kahramanlar.
Rüzgârlı Camlar; Camlar, Rüzgârlar ve Bulutlar isimli üç bölümden ve on dört öyküden oluşuyor. Kitap ismini Hilmi Yavuz’un aynı adlı şiirinden alıyor. Şiire durduğu selam daha kapaktan belli. Üstelik kitap, Serkan Türk’e ait Soluyorsun isimli bir şiirle açılıyor. Bu da bize türler arası kesin sınırların kalktığını, kitabın içinde farklı lezzetler bulabileceğimiz müjdeliyor. Öykü girişlerinde kullanılan epigraflar da yazarın önemsediği edebiyatçılardan: Cesare Pavése, John Berger, Hilmi Yavuz. İthaflar ise bir yazarın, onu bu kitabı yazmaya götüren yolda kendisini besleyen, güç veren diğer yazarlara teşekkürü gibi okunabilir.
Kitapla ilgili enteresan bir anekdot da Selim İleri’yle ilgili.  Kitabın ilk öyküsü Suda Ölen Yalı, Selim İleri’nin yazmak isteyip de bir türlü kaleme alamadığını bir köşe yazısında belirttiği öykü. Serkan Türk bunu onun için yazmayı deniyor ve öyküyü de yine bu değerli ustaya armağan ediyor.
Tezer Özlü’nün kitap boyunca öykülerin arasında gezindiğini ve Türk’ün onu anlatmaktan, okumaktan vazgeçemediğini görüyoruz. Geçmişin izini süren, yaşanan ve yazılanların üzerine kendi sözünü ilave eden bir yazar karşımızdaki.
Ölüm, yaşam, yalnızlık, ayrılık gibi temaları incelikle işlediği öykülerinde, öykü kişileri bir yerinden hayata tutunuyorlar, her şeye rağmen umut ediyorlar. Rüzgârın yüzlerini yalayıp geçmesi, güneşin aniden bulutların arkasından çıkması ya da bir çocuğun gülümsemesi, gelip tam da hayat gibi kalbimize dokunuveriyor.

Tanrı’nın Yalnız Kırları 16 öykülük bir kitap. Kısa cümlelerle, kısa sayfalar boyunca anlatıyor derdini yazar. Uzun ve tumturaklı cümlelerden, süslü, karmaşık bir anlatımdan uzak duruyor bu kitabında da. Kısa, anlaşılır, imge yoğun ama çarpıcı bir dil kullanıyor. Şiir bu kitapta da alttan alta yürüyor ve kitabın bütününe yayılıyor. Serkan Türk aynı zamanda bir şair. Ama öyküleri kendine has bir şiire evriliyor kaleminde. Öyküden öyküye bir rüzgârın gücüyle savruluyoruz. Öyle bir rüzgâr ki her öykü bittiğinde bizi yeniden kavrıyor koltuk altlarımızdan ve bir sonraki öykünün eşiğine bırakıveriyor. Yazarın algısının ne denli açık olduğu, hayata dair incecik ayrıntıları nasıl da yakaladığı ve şiir gözünün ne denli yetkin olduğu bu öykülerde de açık ediyor kendini.
“Rüyaların insafsız yanları vardır. Olmayacakları olmuş gibi yaşarsın. Uyandığında gördüklerinin, yaşadıklarınla örtüşmediğini anlayıp, içindeki uçurumu derinleştirirsin,” diyor Ayaklarımı Saklayamıyorum öyküsünde. Belki tam da kendi öykülerinden ve hayattaki duruşundan söz ediyor burada. Öykülerin de böyle insafsız bir yanı var işte. İçimizdeki uçurumu sürekli derinleştiren ve bizi, acımızı yalnızca kitapların içinde dindirmeye götüren. Bu uçuruma bakmamız için bizi zorluyor Serkan Türk. Öykü kişileri de kendi uçurumlarıyla karşılaşıyorlar bu öykülerde. Bazısı yalnızca bakıyor, bazısı ona düşmekten kurtulamıyor.
Son kitabı Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim bu şiir dünyasını başka bir evreye taşıyor. Şiir biraz daha derinden, durumlar/olaylar daha görünür bir kanaldan ilerliyor bu kitapta. Ama Türk’ün yazı diline aşina okur, bu şiiri zevkle arayıp izleyebiliyor öykülerin içinde.

Serkan Türk dört öykü kitabıyla, kendi öykü evrenini yaratmış, kendi dilini oluşturmuş ve edebiyat dünyasındaki yolunu belirlemiş bir yazar. Bundan sonra yazacağı öykülerde de onun ayrıntılı öykü dünyasının, karmaşasının içindeki dinginliğin ve bu çoğul anlatım olanaklarının nice örnekleriyle karşılaşacağımızdan eminim.

Varlık Dergisi Şubat 2016 sayısında yer almıştır.

4 Şubat 2016 Perşembe

TANRI’NIN YALNIZ KIRLARI ÜZERİNE BİR YAZI

Serkan Türk, Karadenizli. Karadeniz’i düşündüğümde rüzgârların orada denizin en sıkı arkadaşı olduğu aklıma geliyor. Böyle bir cümleyi kurdurtan şey yazarın hemen her öyküsünde bu sözcüğün geçiyor olması. Besbelli ki rüzgârı çok seviyor. Belki bu nedenden, belki de onu anlamak için bir başka yazarın cümlelerine bakarak rüzgârlara kulak verdim, sahneyi silip süpürmesini bekledim, diyedir. Hemen her öyküde geçen rüzgâr sözcüğü kitapta böyle bir etkiye sahip desek yanlış olmayacak.




Şairler derin sularda yüzen mahir dalgıçlardır. Sevgili Serkan’ın ayrıca şiirle de ilgilenmesi nedeniyle modern insanın yaşadığı bu hız çağında, incelikli olduğu ve ince duygularla öykülerini yazdığı hemen fark ediliyor. 

İncelikler, yazarın ilgi alanı ve öyküler bu incelikler yüzünden kaleme alınmış. Çocukluktan ilk gençlik yıllarına kadarki geçen zamanların kendinde bıraktıkları izler mi yoksa kurmaca mı demeyi kendi de geçiştiriyor kitaptaki bir öyküsünde. Biz de öyle yapalım.

Hayat, her koşulda bizden alacaklı. Bizden aldıkları ile beraber bize sundukları da var. Ama yine de dönüp gideceğimiz yer kendimiziz. Yazar da öyle yapmış. Serkan Türk, içinde kendisinin yüzdüğü iç denizi ve o denizde gördüklerini bize göstermek istemiş, hatta bizim de o iç denizde bir nevi yüzmemizi dilemiş olmalı ki modern zamanların insanları olan bizlerin ne kadar inceliklerden uzaklaştığımızı, -kesilen bir ağacın hassasiyetini anlattığı öyküde mesela- vakitsizlik girdabında dolanan bugünün insanına biraz durup ne oluyor demeye sevk ediyor. Gündelik hayatımızda her şeye seyirci olduğumuz düşünülüp bu hayatta ne kadar etkin olduğumuzu da akıl ediverdiğimizde onun bu duruma öfke duyduğu ve bunu dile getirdiği görülüyor.Öykülerin bazılarında anılar evinin yolunun çocukluğa çıktığı fark ediliyor. Ve biz insanlar o yolu hatırlamak ve bulmak istediğimizde bulabiliriz ancak. Bu öyküleri okumak belki de unutulmuş bu eve ziyaret olacak.Çirkin ayaklarını saklayan bir tavus kuşu yok bu öykülerde. Her şeye sahip olmaya çabalayan modern insan da. “Hayatın sağırlaşmış kulağının zarını patlat”mak isteyen yazar, insanların derinlerinde sakladıkları basit ama bir o kadar da insani duygularını başarılı şekilde sözcüklere dökmüş. Tabi bu duygular hala birilerinin umurunda olursa… Ona yazar mı demeli, şair mi? Rüzgârı ve onun uçurduğu anıları çok seviyor. Anılar onda bir düğüm çözülmek üzere atılan. O, bu düğümleri çözmek üzere de mahir bir el. Gençlik dediğimiz ve her şeyin hemen bizden uzaklaşıverdiği çağımızda bir maceradan başka bir maceraya atılıverdiğimiz kesin. “İçinden geçmediğimiz kalp”ler ve kendi kalbimizin içinden geçenler, saçlarımızın arasından kayıp giden rüzgârlar gibi esip geçerken geride kalan izler birer anı olarak bellekte yaşamaya devam ediyor. Rüzgârların içini dolduran başaklar bizim yüzümüzü yalarken içimizi de boşaltıveriyor mu ne?

Hayatın içindekilerle ilk kez karşılaşan insanın bu karşılaştığı şeylere yönelik coşkuya ve coşkunluğu da rastlıyoruz yer yer. Kitaba ad olan Tanrı’nın Yalnız Kırları isimli öyküde bir kadının hassasiyetine bürünerek onun inceliğini sahiplenen yazar, bir kadın duyarlılığıyla anlatmaya başladığında yazarın ilerde daha derinlikli metinler yazacağının ipucunu veriyor sanki. Kadının karşısındaki o neşeli çocuğa (erkeğe) ne kadar büyürse büyüsün hep minicik kalmış bir kız çocuğunun hislerini anlattırdığında incelikler yüzünden şarkısı dilime düşüverdi. Tıpkı şarkıdaki gibi bir minicik kız çocuğu, bak duruyor hala orada, anlatamam gördüklerimi, o neşeli çocuğa dizeleri Tanrı’nın Yalnız Kırları’nda arka fonda çalıyor.

Uyuyan anılar uyandırılıp yazar tarafından kendi hassasiyetleri de ilave edilerek her bir öyküde anlatılmaya çalışılmış bu kitapta bir başka şairin anılar da su ister dediği gibi, Serkan Türk bunları yazarak diriltmeye çalışmış. İyi de etmiş.

TÜLAY KALE


twitter, instagram @serkanturk61

3 Şubat 2016 Çarşamba

Şeref Bilsel'den TANRI’NIN YALNIZ KIRLARI üzerine bir değerlendirme yazısı

Serkan Türk’ün üçüncü öykü kitabı Tanrı’nın Yalnız Kırları, Yitik Ülke yayınlarından çıktı. Yazarın daha önce Uzak Yaz ve Rüzgârlı Camlar adlı öykü kitapları yayımlanmıştı.

Öykü kitaplarının her birinin adı, bize bir şairle muhatap olduğumuzu yoğun biçimde hissettiriyor. Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri ve İçimiz Çölse Birisi Geçmiştir adlı şiir kitapları da daha önce okurla buluşmuştu Türk’ün.
 
Düzyazıda da şiirden feragat etmiyor; neyin yokuştan, neyin düzden karşılanacağını, yazının içinde nerede ağırlanacağını, bir öyküye varan yolda nelerin öykünün dışında kalacağını, öykünün sonunda yarısı yanmış bir fotoğrafı okurun önüne bırakır gibi, merak duygusunun yazı bittikten sonra da nasıl devam edeceğini biliyor Serkan Türk. Sözü göreve çağırırken sesi de göz ardı etmiyor. Sözcükler aynı yöne, aynı hikâyeye samimiyetle doğruluyor; duyduğunu, retorik bundan faydalansın diye bozmuyor, bulanıklaştırmıyor; duygunun da bir realitesinin olabileceği hissi bırakıyor bizde.
 
Ne demiş oluyoruz bunu ifade etmekle? Öznel olanı, şair/yazarın hâtıratından, sezgisinden süzülmüş olanı ‘samimiyetle’ (aynı samimiyeti kitabı tamam eden bütün metinlere yayarak) bir çeşit adı konmamış ama yazarın tutarlılığından neş’et etmiş doğallığa çeviriyor. Yani Serkan Türk’ün öyküleri kurmacanın imkânlarını, yol açıcılığını üslûbun samimiyeti, inandırıcılığı içinde eritiyor. Nasıl söylediğinin bizde bıraktığı yakınlık ‘ne söylediğinin’ önüne geçiyor. Bu durum ona ve dolayısıyla yazdıklarına bir şahsiyet kazandırıyor. Bir taraftan geçmişin bilgisi ve deneyimi, öte taraftan içinde bulunulan ânın sıcaklığı metinde buluşuyor ve bize geleceğe dair ip uçları bırakıyor. “Metnin devamı senin içinde ey okur!” der gibi bitiriyor öykülerini.

Serkan Türk’ün kendine mahsus bir dilinin olmasından bahis açmıyorum; kendinde demlenmiş ve öznel hayatını (yıllardır sürdürdüğü radyo programcılığı da buna dahil elbet) çepeçevre kuşatan bir dilin, yazarken ve yaşarken aradaki mesafeyi küçültmesinden bahsediyorum; konuşma (gündelik hayat dili diyelim) dili ile yazı dili arasındaki mesafeyi öykünmelerle, kolajlarla açmıyor; bilakis samimiyetle, iyi niyetle kapatıyor. Yazarın hırsı, öfkesi, şiddeti olur… Olmaz mı? Yazar da insan değil mi? Serkan Türk, yazıya, metne halel getirir diye değil; insanın sesine, kulağına yapışıp kötü bir iz bırakmasın diye sanki müthiş bir öfkeyle yazılacak ve nihayetlendirilecek olay ve olguları bile üzerine kadife geçirilmiş (buna üslûp diyelim artık!) demir bir yumrukla muhatabına devrediyor. Acılı, kederli, melâl denizine dökülen kelimeler eşliğinde, ama ölmeden, ‘ölmeyecek kadar yaralı kalarak’, umutsuz bırakmadan, “suların beni yavaş yavaş kapadığından habersiz kanıyordum” diye bitiriyor ilk öyküsünü. Çok güzel… Bir de kitaba adını veren Tanrının Yalnız Kırları adlı öykünün sonuna inelim: “Bu fotoğrafı sen görmeyeceksin. Özellikle hangisinin olduğunu anlatmayacağım sana. Elinle bulmuş gibi, her aradığında ulaşamayacağın bir iki şey olsun istiyorum…”
Serkan Türk’ün öykülerindeki kahramanlar acı çekiyor, üzülüyor, yaralanıyor; ama bir nehrin karşısına geçecekleri anda, ormanların kardeş, rüzgârın sırdaş, suların gelenek olduğunu unutmuyor. “Minnetle andım güzel bakanları” demekten uzak düşmüyor. Yani demem o ki, herkese kadim bir tarafından yanaşan duygulara, temalara söz geçireceğim diye slogan atmıyor; bağırmadan, etrafı gürültüye teslim etmeden, ama kendinde kabaran (insanı bağırtması gereken)duyguların da tazyikini koruyarak- ‘dinlendirerek’ diyelim- alıcıya, okura kesintisiz devreden bir yazar. Bütün kederine, hüznüne rağmen, konuşmanın, Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri üzerine düşünmenin zaman almayacağını biliyor. Pişmanlığın hikâyesini bile ‘nasıl pişman olunmaz’ diye yazabilecek, hayattan, sözcüklerden, inandıklarından yana bir yazar. Güzel şeyler hissettim, onun yazdıklarını okurken. Güzel ve iddiasız.

Serkan, sözcük kadrosunu oluştururken bil eş anlamlı sözcüklerden, açık yaraları acıtmayacak bir lirizme sahip olanları; öfkeyi, şiddeti yatıştıracak olanları seçmiş. Örnek mi? “Siz olmasaydınız kendimi öldürürdüm. Demiyorum size bunu. Dalgakıranın ucundan beni alıp evinize getirdiğiniz beş yıl öncesini hatırlıyorum son görüşmemizde. Üzerime battaniyenizi örttüğünüzü… Uyuduğumu.” Az da olsa bazen de okurları hiç ilgilendirmeyeceğini düşündüğüm -günlük hayattan sökülüp alınmış izlenimi veren -ayrıntılara yer veriyor. Üzerine söz açtığımız Tanrının Yalnız Kırları adlı kitapta yer alan öykülerin çoğu bir şiire girer gibi başlıyor: “gökyüzü çocukluğumda bir salıncaktı” (s.45); “yalnızca haziranın sessizliğine karışmış güneşi” (s. 93); “ölüleri nereye gömüyoruz biz” (s.45);”gece boyunca rüzgârın sesini duydum”; “Bu fotoğrafı sen görmeyeceksin” (s. 115); “Sabahın kuşları bunlar”(s. 77)…Bence, “zamanım olsaydı daha kısa yazardım” diyen yakınımızın sesine kulak verip bunca malzemeyi düzyazıya devretmeyebilir Serkan Türk. 

Birden çocukluk yıllarına, oradan bedenin, dünyanın gidişi karşısında yetemediği imkânsızlıklara uzanan, parantez açıp eve, ablasına, kucakta taşınıp taraçaya getirildiği, “gökyüzünün başımın üzerinde uçsuz bucaksız bir kapıyla aralandığını…”dediği iklimlere varıldığı zamanlara eğilince önümüzde, elle tutup yolun kenarına çekeceğimiz katılıkta bir samimiyet bulabiliriz ancak. Serkan Türk, yerel (içinde yaşadığı ortamı) olanı, bazen yersiz olanla, bazen de metafizik bir dünyayla, gördüklerimizin ötesini anlatıyor; ama bizi dünyaya yuvarlamış ‘Güneşli Bayır’la çatışmaya davet ediyor. Serkan Türk’ün yazdıklarında şiddet, hırs, iddia, slogan yok; ama hesaplaşma, kendi öznel tarihi üzerinden ‘buraya niye bakmıyorsunuz’ deme hamlesi var. Öykülerin tamamını okudum; bazı öyküleri tekrar… Çoğunu mektup gibi okudum. İçeriden, samimi yazılmış; “Her insanın küçük bir toplum olduğu” unutulmamış. Ama “benim ilk evden uzaklaşma şansım...” gibi örnekler de var. Olmasın, bunca güzel hikâyeyi, güzel bir dille derdest eden için dışarıda kalması gerekenlere de dikkat etmek gerekir.

Serkan Türk, 1977’de Trabzon’da doğdu; kendisinden yaklaşık 15yıl önce aynı topraklarda doğan, dokunduğu zamana, nesneye, duygulara mert patikalar bırakan; uykusuna aldığı sözcüğe unutulmaz ürperişler devreden Çiğdem Sezer’in de kitabın girizgâhında söyledikleri var, kitaba dahil, onunla bitirelim: “emrindeyim komutanım iç savaş bitti/kalbin bütün burçlarına siyah bayrak çekildi”

31 Ocak 2016 Pazar

Öykülerde gizlenen şiir: Tanrı’nın Yalnız Kırları

Serkan Türk, “Tanrı’nın Yalnız Kırları” adlı kitabında “şiire mahkûm oluş ya da boyun eğiş” eşiklerini bilinçle atlamış. Şiire boyun eğerek öyküye boyun eğdirmemiş. Tolga Meriç’in yazısı…


Romanın ve öykünün kendi şiirinin olabileceği ama bunun anlatımda şairanelikle karıştırılmaması gerektiği çoktan hemfikir olunmuş, tartışmasız bir gerçek artık. Fakat son zamanlarda, romanlarında, öykülerinde, gizli bir şiiri sürdürenler çoğalmaya başladı. Özellikle son on yılda tanıdığımız, Barış Bıçakçı gibi önemli isimlerin yapıtlarında süren bu gizli şiir, okura bu yazarların o şiire mahkûm olduklarını da hissettiriyor. O şiire boyun eğişle “roman”ın boyun eğişi arasında umut kırıcı bir ilişki olabileceği hakkında kuşku da uyandırıyor okurda.
İki şiir kitabına sahip Serkan Türk’ün üçüncü öykü kitabı olan “Tanrı’nın Yalnız Kırları”nı okumaya başlarken de aynı nedenle kuşkuluydum açıkçası. Okurken büyük bir haz alsam da bunun etkisi kitap bittiği anda yitip gidebilirdi. Öyküler bütün dinamikleriyle birer öykü gibi sürmeyebilirlerdi içimde. Fakat öyle olmadı.
Daha ilk öyküden başlayarak şiirin varlığını Serkan Türk’te de görüyorsunuz. Üstelik söz etmeye çalıştığım o gizli şiirden dört beş kat daha belirgin yazarın şiiri. Fakat işte, o kritik “şiire mahkûm oluş ya da boyun eğiş” eşiklerini bilinçle atlamış bir şiir onunki. Şiirini öykülere bile isteye yedirmiş. Kimine güzel gelir, kimine fazla. O ayrı konu. Ama şiire boyun eğerek öyküye boyun eğdirmemiş. Bu çok önemli.
Yazarın bir başka önemli başarısı da, öykünün şiirini şairin şiirine yenik düşürmemiş olması. Şair Serkan Türk’ün yer yer fazla bulunabilecek şiirine rağmen, yazar Serkan Türk öykülerinin kendi şiirlerine de ulaşmış.
Bu konuda kitapta tek bir sorun var. Biraz tuhaf ama yazınsal anlamda yaşamsal bir sorun bu: Serkan Türk’ün şiiri, kitabın bütününe bakıldığında, tek bir şiir olmaktan çıkmış ve ikiye parçalanmış.
“Tanrı’nın Yalnız Kırları”nda on altı öykü var. İlk sekiz öyküde, neredeyse hiçbir şey olup bitmiyor. Olan biten her neyse, geçmişte kalmış. Fakat geçmişte ne olup bittiği de yazar tarafından sadece çekirdeği görünecek kadar, ustaca örtülmüş ve şiir tam da burada başlamış. O şiir, olan bitenin dışta değil içte yaşandığına ve bunun zaten hep böyle olduğuna ilişkin. Serkan Türk’ün kişileri karşılıklı iletişimin imkânsızlığının farkında olduğu ya da o imkânsızlığın acısını çektiği için böyle bu.
Yazarın ilk sekiz öyküde ulaştığı bu şiir, hiçbir öykücünün şiirine benzemiyor. Serkan Türk, öyküsünün bu özgün şiiriyle, insanın içinde olup bitenleri kalıcı bir etki bırakarak ve şaşırtarak anlatıyor.
Son sekiz öyküdeyse, bu önemli yazınsal damar, başka bir şiire doğru evriliyor ve ilk şiirde parçalanma başlıyor.
Dokuzuncu öykü “Kül”le onuncu öykü “Beni Bir Kere Çevirir misin?” sanki ikinci bir kitabı başlatıyor. Aynı şekilde “Mercan Hanımın Gözleri” de başka bir kitaba ait gibi. Çünkü bu öykülerde olan bitenler, sadece içte değil, dışarıda da olup bitiyor. Böylece, başka bir kitapta yerlerini çok iyi bulabilecek bu güzel öyküler, şiirleriyle önceki öykülerden ayrılarak, kendilerine sıra gelene kadar yükselmiş olan şiiri aşağı çekmeye, başka yöne saptırmaya ya da seyreltmeye başlıyorlar. “Çini ve Gölgeler” ya da “Tanrı’nın Yalnız Kırları” adlı öyküler kitabın ilk şiirini tekrar hatırlatıyorlar ama parçalanmanın önünü almaya doğal olarak güçleri yetmiyor.
Serkan Türk’ün öykülerine birçok başka açıdan da bakılabilir elbette. Kötürümleri, cüceleri, körleri, tecavüz mağduru çocukları nasıl olup da o kadar güzel yazabildiği düşünülebilir. Ya da doğanın bütün kitaba dağılışındaki başarının sırrı irdelenebilir.
Ama söz ettiğim konunun önem açısından ilk sıraya alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çok güç bir iş olan “öyküde kendi şiirini bulma” işinin üstesinden başarıyla gelmiş bir yazarın, o şiiri görüp o şiirde diretmesi gerektiğine inanıyorum.

Tolga Meriç

egoist okur

13 Ocak 2016 Çarşamba

HERKESİ BAŞKA TÜRLÜ SAVURUR RÜZGÂR

Adı rüzgâr işte; ne yönden eseceği, nasıl eseceği hiç belli olmaz. Kimi zaman şarkıdaki gibi usul usul havalandırır pencerenin perdesini, kimi zaman da dağıtır ne var ne yoksa. İyi niyetli dokunuşlar yapsa da çoğu zaman, kırılır gerçekliğimiz. Perde havalanır, cam açılır; flu bir ekrandan seyre koyuluruz hayatı. Serkan TÜRK’ün öykülerinde olduğu gibi. 

Yitik Ülke Yayınlarından çıkan kitap, “soluyorsun” şiiriyle başlıyor. Her ne kadar öykü formatında olsa da aslında kitap baştan sona lirik bir şiiri yazıyor. Hayatın insanın önüne koyduğu bilmeceyi şiirsel bir duyarlılıkla anlatıyor yazar tüm öykülerinde.”Gözlerim yorgun bir bulut. Ağlasam, yağsam sesime üşüşür bütün ölü kuşlar.” , “Su da ağladı gidemeyiş öyküsüne.”ya da “Boşluğa bakacak yüzüm yüzüne dururken. Hep göz dolacak içim.”Bu şiirsel seslere çokça rastlıyoruz kitapta. Ve yazarın ruhundan sızdırdığı şiir, okuyucuyu da içine çekiyor.
            
                            “ Camlar, Rüzgârlar, Bulutlar”

              Geçmişin şimdiyle kesiştiği ya da ayrıştığı görüntülere bakarız camlardan. Sanki bir başkası gibi izleriz içimizde olup bitenleri. Anıların ne zaman canlanacağı, ne zaman bizimle konuşacağı hiç belli olmaz. Çağrışımın coğrafyası sonsuz, sokakları karışıktır. Hafıza labirentinin hangi bölümlerinde gezindiğimizi bilemeyiz çoğu zaman.”Sokağınızı değiştirmekle dünyanızı değiştireceğinizi düşünüyorsunuz belki de.” diyor yazar bir öyküsünde. Ama değişmiyor ruhumuzun yükü. Herkes, ne düşmüşse hayattan payına yanında taşıyor bir ömür boyu. Her mekâna sızıyor yaşanmışlıklarımız. Ve alnımızı dayadığımız camların serinliği de yetmiyor ruhumuzun ateşini düşürmeye.
              “Günlerce korunaklı hale getirmek için çaba harcadığın, üzerine titrediğin ne varsa, bir kısa an, hepsini silip götürecek.” Tam da bu cümledeki gibi oluyor her şey. Bir rüzgâr tozunu kaldırıyor içimizin. İçimiz ne kadar kalabalık, ne kadar çoğul. Bunca şeyi nasıl taşıyor insan diye şaşırmıyoruz bile. Öyle gölgeler taşıyoruz ki içimizde, kımıldanmadıkları sürece varlıklarından bile haberdar olmadığımız. Ve yaşadığımız günlerin sayısı arttıkça o gölgelerle olan bağlarımız daha da sağlamlaşıyor. Mekânlar değiştiriyoruz, yeni yüzlere gülümsüyoruz, kokular deniyoruz, hayatın sesine katıyoruz sesimizi. Büyük bir gürültü oluşturuyoruz belki de duymamak için. Oysa bu gürültü bile bastıramıyor içimizdeki sesi. Bu kadar uzak ve ayrı yaşanmışlıklar nasıl oluyor da aynı anda kesişiyor? Yazar da soru cümlelerini sıkça kullanarak sorguluyor bu kesişmeyi. Her okuyucu kendi sorularıyla içindeki sesi çözmek için yeni yolculuklar başlatıyor.

              En sonunda bulutlar kümeleniyor göğümüzde. Her yaşanmışlıktan bir bulut. Onları dağıtıp dağıtıp topluyoruz. Bulut aralıklarından bakıyoruz resimlere, bulutların arkasından dinliyoruz sesleri. Hayat herkese aynı senaryoyu oynatan bir yönetmen gibi. Herkes kendince oynuyor son sahneyi. Kimi bol bulutlu uzatmalı sahnelerde ruhunu avutacak görüntülere sarılırken kimi öylece bırakıveriyor tüm bulutları.”Ruhu bir ipten geçirip altındaki sandalyeyi iteleyip sallandırmak geçmişi.” kolay olmasa da tek seçenek oluyor bazıları için. Ve herkesin bulutu kendi göğüne düşüyor. Kimse bilmiyor bir başkasının bulutunu. Bulutları gezdiren rüzgâr her cama başka şekilde dokunuyor. Bazılarına tıkırtılar bırakıp geçip giderken bazılarının sırça saraylarını tuzla buz ediyor.

               Hayatın süzgecini iyi gözlemleyen Serkan TÜRK, bir iç âlemden konuşuyor “Rüzgârlı Camlar”da. Üst üste yığılan düşünceler soru cümlelerine dönüşüyor. Farklı bir söz dizimi var yazarın. Alışılmış okuma tarzını zorlasa da okuyucuya ayrı bir tad sunuyor cümleleri. Okudukça tanışıyor kendi rüzgârıyla herkes. Ve her okuyucu senaryosuna yeni sahneler ekliyor.

Fatma Esti
(Hece Öykü Dergisinde yer almıştır.)

20 Ekim 2015 Salı

Serkan Türk: “Şahit olduğumuz kişi ve olaylara başka açılardan bakmaya çalışıyorum”

Söyleşi: Ömer Turan
Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim, Serkan Türk’ün Dedalus etiketiyle raflarda yerini alan son öykü kitabının adı. Aynı zamanda şair ve radyo programcısı olan Türk için “ öykünün usul usul yükselen sesi” olarak söz ediliyor. Yazarla son öykü kitabı üzerine söyleştik.
“Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”, senin en son çıkan öykü kitabın. Bu kitabı konuşmaya geçemeden önce yazın hayatını bize özetler misin?
Kendimi tanımlamaya başladığım günden beri sesin, sözün kıyılarında geçmiş bir ilk gençlik. Sonra dergilere gönderdiğim şiir ve öykülerin basılma heyecanını yaşadığım bir dönem. Ada ile birlikte dergicilik serüveni. İlk öykü kitabımın Uzak Yaz’ın yayımlanması. Rüzgârlı Camlar ve Tanrı’nın Yalnız Kırları ile zihnimdeki fotoğrafı yansıtmaya çalıştığım bir on sene. İki şiir kitabım Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri ve İçimiz Çölse Biri Geçmiştir’in ortaya çıkışı. Yaşadığım semtin kırk yıllık hikâyesine kendi kişisel geçmişimi ekleyerek anlattığım Güneşli Bayır Erdoğdu’yu yazıp yayımlamam. Son olarak Türk Sinemasına emek verenlere bir armağan kitap olarak düşündüğüm 53 yazarlı Yüzyıllık Perde’nin yayımlanışı. Hep izleyerek, duyumsayarak ve dinleyerek geçmiş bir dönemin sonunda çıkan son öyküler Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim.
Önceki kitaplarında olduğu gibi yine tutunamayan karakterler üzerinden kurmuşsun öykülerini. Ama bu sefer sanki biraz daha büyümüş ve sosyalleşme yaşına gelmişler. Bu bilinçli bir tercih mi? Serkan Türk büyürken karakterleri de mi büyüyor?
İnsanın en büyük zenginliği çocukluğu ve ilk gençliği. O dönemlerin izleğinde kurmaya ve anlatmaya çalıştığım dünyada son yıllarda daha sert rüzgârlarla karşılaşır oldum. Karakterlerim buna göre şekillendi. Korkularla baş etmeye çalışan insanlar, tek başınalığın kıyısında boğulmamak için mücadelesini sürdürmeye çalışan ruhlar. İçimizden insanların toplumda giderek silikleşen ve kaybolan hayalleri.
Sıkıntılı, kırılgan, duygusal yalnız, işsiz güçsüz ve mutsuz insanlar geziniyor öykülerinde. Sen de bir anlatıcı olarak bu karakterlerin hayatlarına değmemizi sağlıyorsun. Duygusal dünyanı giderek toplumsal gerçekliklerle eşitlemeye mi çalışıyorsun?
Bu kitaptaki öykülerin büyük bölümünü Almanya’da kaleme aldım. Coğrafyanın değişimi yaşadığım ülkenin insanlarına içerden değil bu defa dışarıdan bakma fırsatı verdi. Anlamak için her şeyden uzaklaşmak lazım.
“Acı her yerdedir” diye bir cümlen var “Hadi Öldür Şunu Aslanım” adlı öykünde. Horoz ve köpek dövüşlerinde ekonomik şartlarından dolayı sunuculuk yapmak zorunda kalan bir radyo programcısın iç hesaplaşmaları. Dünya üzerinde insan eliyle yaşanan bütün ölümlere içsel bir eleştiri var bu öyküde. Toplumsal trajedilerin insan gerçeğine yönelerek hafifletilebileceğine inanıyor musun?
Bu öykü yayımlandığında sanırım Sarnıç Öykü’de basılmıştı ilk. Bu karakteri benim gerçek hikâyemle örtüştürdüler. Radyo programcılığı yapan ve bu alanda tanınan bir isim ülkesindeki sansür ve yayın yasakları yaşanan süreçten etkilendi işsiz kaldı diye düşündüler. “Bu dönemler geride kalacak, toparlan aslanım” diyen de oldu.
Hayvanların insanların keyfi için yarıştırıldığı, öldürüldüğü bir dünyadan insanların insanları kolayca kestiği bir dünyaya geçiş yeni bir şey değil. Habil’in öldürüldüğü gün yaşamın anlamı ve şekli değişti. Bugün edebiyatın iyileştirici yanına sığınarak en azından kendi kalbimin kirinden kurtulmayı deniyorum. Bir bireyin en az yapabileceği şey bu.
bak-onumuzde“Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” deki bütün öykülerinin başat teması ölüm. Acılara derinlik duygusu yaparken, ölüm olgusunu da üst perdeden işliyorsun. Ölümün sahiciliğine bu kadar yoğunlaşmanın başka nedenleri de olduğunu düşünüyorum.
Ölüm yaşamın referansı. Zihnimde yaşam üzerine her düşündüğümde canlanan şey ölüm oldu. “Sonsuzluk uzun bir soluklanma anıdır ve seni hep yanımda istiyordum” diyorum bir öyküde. İnsan severken, yaşamına kattığını sonsuza kadar hayatında tutmayı diliyor. Çocukluğumdan itibaren sürekli ölümler gördüm. Odanın ortasında bir tabut ve etrafında ağlayan yüzler. Törenlerin sonrasında yine yağmur, yine güneş, yine gece ve yine yaşama dair kaygılar. İlk kitaptan itibaren öykülerimin bir yerinde görünen ölümler yaşamı kaçıranlara bir ikaz gibi de okunabilir.
Kitap on iki öyküden oluşuyor ve sen önümüzdeki yeni bir mevsimi işaret ediyorsun okuyucuya. Serkan Türk’ün bu yeni mevsiminde neler var ya da neler yok?
Gündelik hayatın içinde birbirimize uyguladığımız faşizm başta olmak üzere bireyin iç karışıklıkları, toplumda kendine biçilen rolleri ret edişi. Hepimizin şahit olduğu kişi ve olaylara başka açılardan bakmaya, anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Küçük kasabalar, büyük kentlerde dertleri değişmeyen insanlar. Hayvanlar, rüya, yalnızlık ve hep sorgulanan aşk. Üçüncü sayfaya konu olan haberler. Abartıya kaçmadan, sezdirerek okura hüznün yanında ışıltılı bir mevsimi işaret ediyorum.
Kitaba adını veren öyküye “İnsanlar ölür, elbiseleri kalır geriye” diye başlıyorsun. Eve dönmelerini istediğimiz ölülerimiz için her daim hazırda temiz birer elbise mi saklamalıyız?
“geç kalan boynunu büker bir çiçeğin” diyorum bir şiirimde de. Zamanın hafızası bizimkinden iyi şüphesiz. Önemli olan yaşamı kaçırmamak.
Diğer kitaplarında olduğu gibi özgün ve yalın anlatımını bu son öykülerinden de sürdürüyorsun. Sevdiğin ve benimsediğin bir dil bu. Mutsuz insanları anlatırken çok fazla psikolojik derinliğe kaçmıyorsun ama yüzeysel de geçiştirmiyorsun. Yazarken bu dengeyi kolay kuramaz insan, değil mi?
Anı ve zamanı sorgulamaya çalışırken çok fazla şey gözlemliyor insan. İlk öykülerimi yayımlamaya başladığımda belki de bu dengeyi çok fazla düşünmeden yazıyordum. Sonraları daha az sözcükle, en doğru anlatımı yakalamaya gayret gösterdim. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim’in öykü toplamı zihinde devam eden ve okura birçok son düşündüren metinlere.
Günümüz hız çağı ve her şey hızla tüketiliyor. İnsanlar uzun metinleri kısalarına tercih ediyor. Uzun zamandan beri dergilerde kısa hatta kısacık öykülere rastlar olduk. Sen kısa öykülere nasıl bakıyorsun? Böyle bir projen var mı?
Kısa öykülerle ilgili bir projeye geçen yıl destek vermiştim. Remzi Karabulut’un hazırladığı Öyküden Çıktım Yola kitabına. Birçoğumuzun öykü notları arasında, minimal, küçürek, kısa öykü diye tanımlanan türe girecek metinleri olduğunu sanıyorum. Benim de var. Ama onları bir kitap toplamında sunmayı şimdilik düşünmüyorum.
Üç ayrı alanda çalışmalarını sürdürüyorsun. Radyo programcılığı, öykü ve şiir. Kuşkusuz ki bunlar birbirini etkiliyor ya da tetikliyordur. En çok hangisi veya hangileri öbürünü besliyor? Buna bağlı olarak da şunu da sorayım sana: Radyo, öykü ve şiir. Serkan Türk bunlardan en çok hangisi?
Radyo programcılığı 93 yılından beri hayatımın merkezinde duruyor. Önceleri programların metin yazarlığını da yapıyordum. Bu süreç edebiyatımı zenginleştirdi. Her program için çok sayıda kitap, dergi okuyordum. Birçok ismi bu sayede keşfettim. En iyi öykülerimi sonraları doğaçlama olarak yayınlarda kurguladım. Sesimi sözcüklerin üzerinde gezdirdim. Bir dünya kurmak ve oraya dinleyiciyi, okuru dâhil etmek müthiş derinlikli bir durum. O Rus oyuncaklarındaki gibi birini açıyorsun başka biri çıkıyor içinde. Edebiyatın içinden daha fazlası.
Son olarak, önümüzdeki yeni mevsimlerde yeni projelerin var mı?
Her öykücüden bir roman beklentisi var biliyorsundur. İyi bir roman yazabildiğimde diye yanıt veriyorum. Geçen yıldan beri masamda uzun metinler var. Belki uzun bir öykü olur sıradaki. Ve elbette şiirler. 2011 yılında yayımlamıştım İçimiz Çölse Biri Geçmiştir’i. Üçüncü şiir kitabımı da kısa bir zamanda tamamlamayı planlıyorum.
Söyleşi: Ömer Turan – edebiyathaber.net 

19 Haziran 2015 Cuma

Yeni bir mevsimde kurulan dünyalar

Okuyanlar, bir şekilde duyanlar hemen anımsayacaktır. “Türkiye’de ne kadar futbol varsa o kadar edebiyat var” sözü Fethi Naci’ye aittir. Fethi Naci, bu sözleri söylediği dönemde Türkiye’de o dönemde var olan edebiyatın farklı bir boyutuna dikkat çekmek istiyordu muhtemelen. Niçin? Çünkü o yıllarda futbolun merkezi üç büyükler olarak bilinen İstanbul kulüplerinin tekelindeydi ve bu tekelin taşra tarafından kırılması ancak Trabzonspor’un şampiyon olmasıyla mümkün olmuştu.

Şimdi durup dururken hangi sebeple bunları anımsatma ihtiyacı duydum, açıklayım. Trabzon doğumlu ve Trabzon’da ikamet eden Serkan Türk, 4.öykü kitabı “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”le yıllar evvel Trabzonspor’un futbolda yaptığı değişimi, tıpkı edebiyatta yapacak gibi görünüyor da ondan.
Çünkü edebiyat, ana malzemesi dil olmak üzere insan yaşamının bütün safhalarını içine alan, düş gücüyle beslenen, ortaya koyduğu anlatım teknikleriyle bireyi, toplumu ve bütün dünyayı, merkezi hegemonyaların boyunduruğu altına girmeyi reddederek yansıtan bir sanat dalıdır ve öykü de bu sanatın estetikle kurgulanmış bir dalıdır.
"Edebiyat; aynı zamanda kurguda doğruyla yanlışın karşıtlığının asılı durduğu olanaklı dünyalar, hayali ama metaforik olarak doğru ve böylece gerçeklik algımızı güçlendiren dünyalar kurar."(1)
Oniki öykünün yer aldığı kitapta yazar; takıntılı, çevresiyle ve yaşamla uyum sorunu çeken, bir taraflarında eksiklik, olmamışlık duygusu taşıyan bireylerin gündelik hayatlarını anlatıcı karakterler üzerinden dolaysız bir anlatım dilini tercih ederek kurgulanmış dünyalar kuruyor. Ki yazarın bu tercihini kitapta yer alan öykülerin gerçek dünya, anlatma olgusu, işlevler, eylemler, tümceler gibi düzlemlerle birlikte düşününce “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” in kendi içinde bütüncül bir yapı inşa ettiğini görüyoruz.
Serkan Türk’ün dipnotlarından büyük çoğunluğunu Almanya/Berlin seyahati sırasında yazdığını öğrendiğimiz öyküler “Hitler Ve Yoldaki Üç Kişi” nin anlatımıyla başlıyor. Tren’de çekirdek çitleyen, müzik dinleyen, yaprak sarma yiyen, yüksek sesle konuşan insanlardan rahatsız olan ve bir an önce oradan uzaklaşmak isteyen, uzaklaşamayınca da susup oturmak zorunda kalan takıntılı bir insan profili çıkıyor karşımıza. Hatta öykünün kahramanı takıntılı olduğunu saklamaz. Muhataplarına: “Takıntılıyım. Çekirdek çitlerken siz, beynimin içine doğru su aygırları koşuyor sanki” demekten çekinmez.
Kitaba adını veren öykü “İnsanlar ölür, elbiseleri kalır geriye” cümlesiyle başlıyor. Eşini genç yaşta kaybetmiş bir adamın takıntıları psikolojik yaklaşımla ele alınıyor. “Sekiz güzel yıldan sonra aniden hastalanıp rahmetli oldu benim hanım. Ev başıma yıkıldı. Sofa bir mezara döndü. Yatak odasının kapısını açamaz oldum. Mutfak masasının üzerinde ne varsa küflendi. Gün boyu kanepeye uzanıp uyuyor gibi yapıyordum. Uyumuyordum. Gözümü kapadığımda onun gözü, onun elleri, onun olan her şey beliriyordu. Aniden gözü bir cam parçası gibi kırılıp dağılıyordu. Eline uzanacak gibi oluyordum. El asırlık bir ağacın köküne dönüyordu, sarılmaya doyamadığım gövdesi kuruyup iskelete. Kapatmamak için zorluyordum gözlerimi. Bu defa eşyalar üzerime geliyor, sandalye yürüyordu sanki odanın içinde. Pencereler kirden sokağı göstermez oldu. Bir odanın içinde mahkûm gibi yaşamaya başladım.” Bu cümlelerde yazar, öykü kahramanının içinde bulunduğu zihinsel süreç ve bilinçdışı unsurlar arasındaki ilişkiyi bir psikanalistmiş gibi ortaya çıkarıyor.

“Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında” başlıklı öyküyü okumaya başladığınızda Serkan Türk’ün “Uzak Yaz” ve “Rüzgârlı Camlar” isimli öykü kitaplarındaki “Öldüğümde Ağlamadım” ve “Şal” isimli öykülerini anımsıyor, orada kaldığınız yerden ve bu defa cinayeti işleyen karakterin dilinden anlatılan öyküye devam ediyorsunuz. Bu öyküdeki final cümlelerinde kullanılan şiirsel üslup dikkate değer. “Kalbim oyuncak bir gemi senin sularında, demiştim biliyorsun. Durmaksızın yalpalayan bir gövde düşün, öylece yalpalıyorum. Eksiğimin ve fazlalığımın sen olduğunu biliyorum.”
“Küçük Şeyler” isimli öyküde takıntılı insanların hayatlarını anlatmaya devam ediyor Serkan Türk. “Çocuk doğurmak istememişti. Zaten şimdi çocuk sahibi olmak istese bile yaşı sorun olabilirdi. Karga sürülerinin ardından koşturduğu köyde tanıdıkları bir komşu kadın vardı. Kadın üst üste dört doğum yapmış ve her çocuğu problemli dünyaya gelmişti. Otistik bir çocukla ne yapardı?” cümleleri, çocuk sahibi olmamış, çocuk doğurmaktan kaçınmış bir kadının takıntılarını işaret ediyor bu öyküde.
“Fotokopici Dükkânı”nda yöresel şive kullanan yaşlı kadının (Ayşe Teyze) konuşmaları öyküye folklorik renkler katılarak öykü dilinin zenginleştirilebileceğinin göstergesi gibi algılanabilir. “Boyu devrilsun, inşaat yapayrum diye diye baturdi bizi. Haçan anlamaysin ne diye zorlaysin kendini. Gelsun, alın nesi varsa kıçindan. Vermem ineklerumi. Onlar benum.” Fakat öyküdeki ana karakterlerin dışında çok fazla yan karaktere yer verilmiş olması bu öykünün belki de tek olumsuz yanıdır diye düşünüyorum.
“Wannsee’nin Mavi Suları”nda kızkardeşini merak eden, onun sarararak öleceğinden endişe eden takıntılı bir abla, “Ailenizden Biri Beklenmedik Bir Anda” da hastalıklardan, romatizmadan bunalmış, sıcak iklimlere takıntılı bir kadın çıkıyor karşımıza.
Gösterişsiz, birbirinden sakin hamlelerle öykü ağacının zirvedeki dallarına doğru tırmanışını sürdürüyor, Serkan Türk.
Başlarken; edebiyat, ana malzemesi dil olmak üzere insan yaşamının bütün safhalarını içine alan, düş gücüyle beslenen, ortaya koyduğu anlatım teknikleriyle bireyi, toplumu ve bütün dünyayı, merkezi hegemonyaların boyunduruğu altına girmeyi reddederek yansıtan bir sanat dalıdır ve öykü de bu sanatın estetikle kurgulanmış bir dalıdır demiştik. Bu cümleden hareketle “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” gerek estetik kurgusuyla, gerek anlatım teknikleriyle sıradan bir öykü kitabı olmaktan ziyade yazarın gerçekle düş gücünü harmanlayarak kurguladığı, bireysel veya toplumsal takıntıların odağına yerleşmiş insani kaygıları çok yönlü dile getirdiği bir eserdir diyebiliriz.
Hepimizin ruhumuzdan silip atamadığı, kurtulmak isteyip de bir türlü kurtulamadığı takıntıları, batıl inanışları mutlaka vardır değil mi?
Cevabınız evetse, işte sırf bu yüzden "Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim"i okuyunca yazarın hakkını teslim edeceğinize inanıyorum.
İyi okumalar.
Fatih Yavuz Çiçek

Kaynak: (1) Massimo Fusillo, Edebiyatta Estetik, syf.149

Şiirden ödünç alınmış bir dil: Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim-Şengül Can





Şiirden ödünç alınmış bir dil: Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim

Şengül Can

Türk, öykülerinde şiirden ödünç alınmış bir dili hikâyenin klasik kurgusuna gömer ve üzerini düzleyerek hikâyeyle bütünleştirir. Öyküleri, hikâyelerini anlattığı kişilerin tüm hüzün ve yalnızlığına rağmen yüzünü güneşe dönen öykülerdir. Yazar her şeye rağmen bak önümüzde yeni bir mevsim demeyi ihmal etmez. 
Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim, Serkan Türk’ün dördüncü öykü kitabı. Onun öyküleri taşradan dünyaya açılan bir kapıdır. Ama taşranın sıkıntısı, uzaklığı, imkânsızlığı yoktur öykülerinde. Öykülerde yalnızlık demeden yalnızlık, uzaklık demeden uzaklık anlatılır. Hem de öyle iddialı cümleler kurmadan, büyük söylemlere girişmeden yaşamın küçücük bir kıyısına odaklanır. O küçücük yerden büyük fotoğrafı işaret eder. Bu çerçeve sıradan olanın sıra dışı görüntüsüdür. Küçük olayları büyüteç altına almıştır. Gündeliğin içindeki parıltı, ânın içindeki büyük bir dünya.
İlk öykü, Berlin’de bir tren yolculuğudur. Yolculuk boyunca bir türlü yalnız kalamayan öykü kişisinin yol boyunca başına gelen dayatmalar. Yol boyunca faşizmi konuşan yolcuların, aslında bu düşünceyi ne kadar içselleştirdiğini gözlemleriz. Çok sıradan bir olay üzerinden, gündelik olanın içerisinden yeni bir dünyaya işaret eder yazar. İdeolojinin insan ilişkilerine yansımaları. Bir çağrışım. Burada Una Giornata Particolare filmini anımsamadan edemeyeceğim. Film üzerine bir inceleme yazısında şunları söyler eleştirmen:
“Tiber Ailesi’nin özel yaşamının içine girdiğimizde, Faşizm akıl dışı varlığını, orta sınıf insanının kişilik yapısında nasıl geliştiğini izlemeye başlarız. Altı çocuklu Tiber ailesinin annesi Antoniette, herkesten önce kalkarak sabah kahvaltısını, kocasının ve çocuklarının faşist üniformalarını hazırlar.1“
İkinci öyküde yer yer yükselen bir ses. Anlatıcı değişir. Ben anlatıcı susar, yerini o anlatıcısına bırakır, dışardan bir içses gibidir bu anlatıcı. Horoz ve köpek dövüşlerinde spikerlik yapan bir radyocunun hikâyesidir anlatılan. Bu hazmetmesi zor olay belki de anlatıcı değiştirilerek, kendini dille göstererek anlatılabilir ancak. Çünkü o sesi öykü boyunca duyarız ve zaman zaman bir radyo programının içerisindeymişçesine. Anlatılan aslında kimin hikâyesi derken. Tekrar kurmacanın büyüsüne kaptırırız kendimizi. Bu öykü daha içerden, taşradan anlatılıyor.

Ânı ve zamanı sorgulayan
Üçüncü öykü, yazmak üzerine birtakım sorgulamalarla ilerler. Gerçek ile kurmacanın birbiri içine geçmesi burada da söz konusudur. Anlatıcı kimi zaman sen diline döner ve burada sorular soran bir iç sese dönüşür. Derken metinler arası bir selam. Ratrick Süskind’in Güvercin romanı.  Öyküde güvercinler geçmişe gitmek için bir imge olarak kullanılmış. Belki de doğrudan hatırlanmak istenmeyen çocukluk, yalnızlık ve terk edilme duygusu. Babaya duyulan özlem ve nefret aynı düzlemde güvercinle özdeşleşiyor. Öykünün başında güvercinden rahatsız olmayan öykü kişisi güvercin hakkında düşünmeye başladıktan sonra, artık ondan rahatsız olur, onu uçurmaya karar verir.
Dördüncü öykü sevgiliye seslenen bir mektup gibi. Belki onunla kısa bir konuşma. Bir ân. Anlatıcı burada reenkarnasyon ile ilgili bir olay üzerinden konuyu aşka getirir. Ânı ve zamanı sorgular.
“Kimse sonradan yetişemez. Zamanın geçtiği yerlere.” (s.28)
Beşinci öykü kitaptaki genel izlekleri kendinde toplayan bir öyküler toplamıdır aslında. Hayvanlar, taşra, rüya, yalnızlık. Öyküler ilerledikçe aşk teması farklı farklı boyutlarıyla yeniden yeniden karşımıza çıkıyor. Ve kitaba adını veren öykü: Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim. Ritim ve vuruculuğun yükseldiği bir öykü. Yarım asırlık bir aşkın, bekleyişin bitişi. Aşk öyküsünden çok bir bekleyiş öyküsü, bu bekleyişi yaşamına yedirmiş yaşlı bir adamın hikâyesi. Öykü yine, günlük, gerçek ve olağan olana vurgusunu yapmadan geçemiyor.
“Uzakta bir yere bakmıyorduk.” (s.37)
Bir Yakınım İçin adlı öyküde yalnızlık ve doğa teması iç içe kurgulanmış, öykü bu iki tema üzerinden ilerler.
Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında adlı öykü Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim adlı öyküyle dirsek temâsı olan bir hikâyeyi anlatır. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim’de bahsedilen eski elbise toplayıcısı Oktay’ın gerçek hikâyesidir. Sahi, Oktay neden eski elbiseleri topluyor diye düşünürken, bu soru bizi yeni bir aşk hikâyesine çıkartır. Kitaba adını veren öyküden de aldığı sezgiyle çıta daha çok yükselir, iki öykü adetâ bütünleşir. Ve yazarın şu cümlesini tekrarlatır okura:
“İnsanlar ölür, elbiseleri kalır geride.” (s.52)
Küçük Şeyler adlı öykü doğum fotoğrafları çeken bir kadının bakış açısından hikâye edilmiş. Çocuk, doğum, evlilik kavramlarını sorgulatan öykü, kadın duyarlığının ustaca işlenmesiyle okuru içine çekiyor.
Güneşe dönük öyküler
Fotokopici Dükkânı adlı öykü küçük bir kasabada geçiyor. Taşra duygusunun ustaca yansıtıldığı öykülerden. Eşinin sağlık sorunlarından dolayı çocuk yapamayan bir çiftin, erkeğin bakış açından anlatılan hikâyesi. Asıl konu üzerinden ülkemizdeki kadın cinayetlerine, taşra erkekliğine, kadına, evliliğe dair de satır aralarının yer aldığı öykü yazarın karakter yaratma konusundaki başarısının parıltılı örneklerinden.
Wannesee’nin Mavi Suları adlı öykü de iki kadının hikâyesinden yola çıkan hüzünlü bir duyarlılıkla yazılmış bir öykü. Anlatıcı metinler arası geçişler yaparak Tezer Özlü’yü selamlar, öyküdeki orta yaşlı teyzenin ruh halini anlatmak için.
Ailenizden Biri Beklenmedik Bir Anda kitabın son öyküsü. Bu öykü aslında ilk öyküyle birlikte kitabı bütünlüyor. İlk öyküde ağır basan sezdirme hâli son öyküde de yerini alır. Okurun kafasındaki soru peki, babaya ne oldu? Derken aslında cevabı içinde gizlidir. Kapak arkası yazıda okurun zihninde devam eden öyküler tanımı için en uygun öykü belki de.
Türk, öykülerinde şiirden ödünç alınmış bir dili hikâyenin klasik kurgusuna gömer ve üzerini düzleyerek hikâyeyle bütünleştirir. Öyküleri, hikâyelerini anlattığı kişilerin tüm hüzün ve yalnızlığına rağmen yüzünü güneşe dönen öykülerdir. Yazar her şeye rağmen bak önümüzde yeni bir mevsim demeyi ihmal etmez.

1http://www.cinerituel.com/2014/11/una-giornata-particolare-1977-fasizm-karsiti-bir-sinema-destani.html


Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG

Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...