Geçen yıl bugün ne yazıyordu gazeteler? Kaç evin tüten ocağı sönmüş, kaçının penceresinden soğuk giriyordu içeri acaba? Zaman çabuk akıp gittiği kadar siliyor geçtiği yerleri. En çok hafızamıza uğruyor o silici. Birkaç gün önce yüreğimizi bulandırmış, içimize dokunmuş şeyleri siliyor. Sonra daha çok boğazımızda yumru oluşturmuş şeyleri. Yaşıyoruz unutarak, kurtularak. O acı dediğimiz de geçiyor. Gülmekten karnımızı tuttuğumuz zamanlarda birer eski anıya dönüşüyor. Özlediğimizi düşündüğümüz yalnız geceler derin nefeslerle eskiyor. Güneşin yükseldiği ve yitip gittiği o mor dağlar kartpostal manzarasına dönüşüyor.
Kararmış bulutlar aniden bastıracak yağmurun işareti gibi belirecek pencerenin dışında. Hep aynı görüntüymüş sandığımız ama sürekli bir devinimle değişen bizi dönüştüren zaman değişik gölgeleri düşürecek üzerimize. Köprünün üzerinden geçen arabalar, kırmızı ışığa yakalanmış aceleci bir şoför ağzındaki sakızı çiğneyecek sinirle ve söylenecek dikiz aynasından bakarak.
“Birine yakalanınca hepsine yakalanıyorsun.“
Oturduğunuz koltuktan çok uzakta bir yerlerde olup biteni düşünüyorsunuz. Duyduğun cümle bir yerinden yakalıyor sizi. Birine yakalanınca…
Hani geçenlerde bir akşam aynı pastanede oturmuştunuz kalabalık bir grup. Sen içeri girip bir masaya oturdun diğerlerinden önce. Çantanı, anahtarlığını, çakmağını bırakıp, yüzünü yıkamak için kalktın masadan. Döndüğünde oturduğun yerde onu buldun. Arkadaşlarının karşısında hararetli bir şeyler anlatıyordu. Yalnız onun yanı boştu. Oturup oturmamak arası kaldın bir an. Sonra gidip sessizce yanına oturdun. İşaretlere inanırdın eskiden beri. Kaç ay geçmişti birbirinizin yüzüne eskisi gibi bakmayalı? O konuştukça, anlattıkça daha çok yalnız kaldın. Oysa her şey eskiden olduğu gibiydi. İkiniz yan yana. Yüzüğünle oynadın. Sıkıldığını belli etmek için en güzel yöntem buydu. Çok neşeli olmaman oradakilerin dikkatinden kaçmadı elbette ama üzerine gelmenin doğru olmadığını düşünecek olmalılar ki, umursamaz davrandılar. Büyük ekran televizyonda kanalları değiştirdi müşterilerden biri. Sonra bir şarkıyı yarıdan yakaladı ve öylece bıraktı görüntüyü.
“Yollarına baka baka kaldı gözlerim / Sene çattı yüreğimde sözlerin / Söyle söyle sana böyle ne oldu yar / Yalvarıram / Çağırıram gel gel gel aralarda kalırsan / Beni incitme yalvarıram yar beni atma terk etme.”
Yan yana duruyordunuz. Varlığının bir zamanlar en büyük anlamı olan kişi değilmiş gibi gözleri çok uzakta başka bir noktadaydı. Acı verir böyle sessizlikler. Biraz abartarak söylemeli belki derisinin yüzüldüğünü hisseder insan. Derinlerden bir yerden içini kazıyordu bu yabancılık. Başka zaman olsa orada bir dakika durmaz kalkar giderdin. Umursamazdın arkandan ne söyleyeceklerini. Erken gidenlerin arkalarından konuşulan şeyleri duyunca şimdilerde bu tür kalabalık ortamlardan en son kalkmayı tercih eder duruma geldin. İçlerinden birileri kıpırdanmaya başlayınca hep birlikte kalkıp arabalarına binip gittiler. Başka zaman olsa çoktan birlikte aynı araca biner uzaklaşırdınız o insanlardan.
Ben ne söylemiştim diyor şoför, birine yakalanınca hepsine yakalanıyorsun diye devam ediyor konuşmasına. Ağzından sakızını çıkarıp attığını göremeyecek kadar başka bir dünyadasın. Nereye gitseniz sizi bırakmayan bir gölge gibi anılarında takip edeceğini biliyorsunuz.
10 Eylül 2010 Cuma
BEKÂR EVİ
Karşı pencereden başını aniden çeken bir kadın başıyla irkiliyorum. Sokaktaki çocukların oyunlarıyla o kadar ilgiliyken dalıp gitmişim ki içimde, orada ne zaman belirdiğini bilemiyorum. Buranın kadınları hep kendilerine bakıldığını düşünür. Benim dalgın dalgın etrafa bakmamı yanlış anlıyor. Aniden içeri kaçıyor. Gülümsüyorum istem dışı. Sinirimi bugün hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyeceğim.
Bekâr evimin kirli pencerelerinden az sonra bastıracak yağmurun işaretçisi kararmış deniz görülüyor. Her yöne sevimsiz şekilde uçuşan martılar. Zaman zaman küçük bir çocuğun çığlığına dönüşen sesleri beni tedirgin etmiyor. Evin arka odalarına saklanarak, her şeyin bir felakete dönüşeceğini bekleyerek günü geçirmek insanı yaşlandırıyor olmalı. Henüz bunların ayrımında değilim sanırım. Önümdeki boşluğa, ilerideki denize bakıyorum. Futbol sahasını boşaltan çocukların yerini martılar alıyor. Belli aralıklarla tekrarlanan aynı görüntü…
Orada perdenin arkasından dünyayı görmeye çalışan kadının yüzleşemediği korkularını düşünüyorum. Bir fotoğrafçı nasıl bakıyorsa önündeki resme, öyle bakıyorum rüzgârda oynaşan perdesine. Balkon kapısı açık, perdenin bir ucu içeri, dışarı… İçeride eskimiş bir kanepede oturuyor. Bazen elindeki örgüyü dizlerinin üzerine koyup hayaller kuruyor gelecekle ilgili. Televizyonda görmekten bıktığı yüzleri görünce kanalı değiştiriyor. Belgesellere bayılıyor böyle anlarda. Su aygırları nehrin kıyısında yavrularıyla yüzüyor. Kocaman ağızları ürkünç gelmiyor nedense. Kocasının yalanlarını geçiriyor aklından.
-İki günlük iş gezisine gitmem gerekiyor hayatım. Toplantı uzun sürecek. Haber vermek için aradım. Beni merak etme, geç döneceğim.
Ben bunları her gün sayısız kere görüyorum ekranda. Artık bana yalan söylemeyi kes. Mutlu edemiyorsam seni ayrılalım. Çocuğumuz olmasını da istemedin zaten. Bu boş odalarda ömrümü tükettim demeyi ne çok istiyor. Yapamıyor. Elinde her eve gelişinde suçlarını örten hediyeler. Bu yaşantısından kolay vazgeçememesinin nedenleri arasında kocasının elinin bolluğunun olması... İnsan çoğu kez kendini kandırıyor. Kırıp dizlerini oturuyor eski kanepesinde.
Markete uzattığı sepetini göreceğim az sonra. İki yumurta ve bir paket vanilya diye seslenecek çırağa. Şişmeyen kekini kocası görmeden çöpe gönderecek. Sokağın başındaki ayvaz pastanesine bir koşu gitmek için yola çıkacak. Diz kapaklarını örtmeyen eteğini çekiştiren bir genç kızın arkasından bakacak kapıdan çıkarken. O eteğin altına düz bir çift rugan ayakkabı. Topuklu ayakkabı giymekten nefret ettiğini geçirecek içinden. Daima önüne baka baka tırmanacak sokağın başındaki merdivenleri kızın arkasından bakarken.
Aradan on dakika geçmeden aynı hızla girecek binaya elindeki paketle kadın.
Bir alışkanlık gibi sayacağım o sırada arabaları. Kırmızıları, beyazları. Plakaları yabancı olanları… Sokağın orta yerinde duran soğancı etrafa bağırıyor. Yan apartmandan sokağa doğru sarkıtılan sepete doğru ilerliyor sonra. Gökyüzünü bir şimşek çizip geçiyor. Futbol sahasının zeminindeki martıları göremiyorum. Bekâr evimin açık penceresi başka ve yalnız dünyalara uzanırken yağmur damlaları birbiri ardına vuruyor pervazlara.
Bekâr evimin kirli pencerelerinden az sonra bastıracak yağmurun işaretçisi kararmış deniz görülüyor. Her yöne sevimsiz şekilde uçuşan martılar. Zaman zaman küçük bir çocuğun çığlığına dönüşen sesleri beni tedirgin etmiyor. Evin arka odalarına saklanarak, her şeyin bir felakete dönüşeceğini bekleyerek günü geçirmek insanı yaşlandırıyor olmalı. Henüz bunların ayrımında değilim sanırım. Önümdeki boşluğa, ilerideki denize bakıyorum. Futbol sahasını boşaltan çocukların yerini martılar alıyor. Belli aralıklarla tekrarlanan aynı görüntü…
Orada perdenin arkasından dünyayı görmeye çalışan kadının yüzleşemediği korkularını düşünüyorum. Bir fotoğrafçı nasıl bakıyorsa önündeki resme, öyle bakıyorum rüzgârda oynaşan perdesine. Balkon kapısı açık, perdenin bir ucu içeri, dışarı… İçeride eskimiş bir kanepede oturuyor. Bazen elindeki örgüyü dizlerinin üzerine koyup hayaller kuruyor gelecekle ilgili. Televizyonda görmekten bıktığı yüzleri görünce kanalı değiştiriyor. Belgesellere bayılıyor böyle anlarda. Su aygırları nehrin kıyısında yavrularıyla yüzüyor. Kocaman ağızları ürkünç gelmiyor nedense. Kocasının yalanlarını geçiriyor aklından.
-İki günlük iş gezisine gitmem gerekiyor hayatım. Toplantı uzun sürecek. Haber vermek için aradım. Beni merak etme, geç döneceğim.
Ben bunları her gün sayısız kere görüyorum ekranda. Artık bana yalan söylemeyi kes. Mutlu edemiyorsam seni ayrılalım. Çocuğumuz olmasını da istemedin zaten. Bu boş odalarda ömrümü tükettim demeyi ne çok istiyor. Yapamıyor. Elinde her eve gelişinde suçlarını örten hediyeler. Bu yaşantısından kolay vazgeçememesinin nedenleri arasında kocasının elinin bolluğunun olması... İnsan çoğu kez kendini kandırıyor. Kırıp dizlerini oturuyor eski kanepesinde.
Markete uzattığı sepetini göreceğim az sonra. İki yumurta ve bir paket vanilya diye seslenecek çırağa. Şişmeyen kekini kocası görmeden çöpe gönderecek. Sokağın başındaki ayvaz pastanesine bir koşu gitmek için yola çıkacak. Diz kapaklarını örtmeyen eteğini çekiştiren bir genç kızın arkasından bakacak kapıdan çıkarken. O eteğin altına düz bir çift rugan ayakkabı. Topuklu ayakkabı giymekten nefret ettiğini geçirecek içinden. Daima önüne baka baka tırmanacak sokağın başındaki merdivenleri kızın arkasından bakarken.
Aradan on dakika geçmeden aynı hızla girecek binaya elindeki paketle kadın.
Bir alışkanlık gibi sayacağım o sırada arabaları. Kırmızıları, beyazları. Plakaları yabancı olanları… Sokağın orta yerinde duran soğancı etrafa bağırıyor. Yan apartmandan sokağa doğru sarkıtılan sepete doğru ilerliyor sonra. Gökyüzünü bir şimşek çizip geçiyor. Futbol sahasının zeminindeki martıları göremiyorum. Bekâr evimin açık penceresi başka ve yalnız dünyalara uzanırken yağmur damlaları birbiri ardına vuruyor pervazlara.
İKİ KISA GECE
Bir fotoğrafımız var seninle. Bir dükkânın önünde oturmuş gülümsemişiz. Yan yana olmak bizi keyiflendirmiş. Sağ kolumu omzuna atmışım ve karşımızdaki iki kişiye bakıyoruz. Arkamız sanki çiçek bahçesi. Fotoğrafı gören suluboya ile yapıldığını sanacak. Renklerin en güzelleri o dakikalarda içimizi boyayıp gitti. Tanrı’nın en kısa iki günüydü. Rüzgâr kuşların göğüslerinde taşıdığı sıcaklık kadar doldurdu içimizdeki boşluğu. İki kuş gibiydik o yolda. Kuşların ömürleri kısa olurdu. Yollarda her şeye rastlanabilirdi. Bir avcıyla karşılaşmaya görsün, kanadından vurulup düşecekti bir ağacın, taşın dibine. Oysa ölüler Tanrı’nın rafında bekliyorlar sonsuz göğü. Kuşlara ne oluyordu ki, göğsümüzde kopan çığlık geceye karışacak, muhtemelen bir uğursuz poyraz susturacaktı o çığlımızı da ondan ürktüler. Bizim de kanatlarımızdaki tüyleri yolacaktı zaman. Bazı sesler yan yana duyulmaz sevgili. Uzun köprülerden geçmek gerekir fırtınalarda.
Bazen bir rüyanın içinde görürsün kendini. Atlara binmiş kırlara doğru uçar gibi gidiyorsundur. Sonra beşinci kattan zemindeki havuza çakılmak üzereyken uyandığın da olur. Her şeyi böylesine güzel gösteren ve aniden değiştiren nedir o anda? Yeleleri rüzgârda savrulup çayırların ilerisindeki ormanda kaybolan atların arkasından bakıyorum. O, ağaçların arasında güneşin dokunduğu yaprakların yeşiline karışmış örümcek ağlarını dağıtıp gidiyor. Senden önce yüzyıllardır devam eden manzara hemen hemen budur. Uğultusunu duyduğun ormanın derinliklerinde kaybolacak birazdan o kuşlar. Kulak kesilip, gözünü dört açtığını sandığın zamanda her şeyin aslında ne kadar tuhaf durduğunu ve geç kalındığını anlayıp geri dönmek isteyeceksin. Az önce geçtiğini sandığın tüm vadiler birer tümseğe dönüşmeye başlayacak önünde. Çiçeklerini eğilip kokladığın, dalları birbirine geçmiş ağaçlar kapayacak yollarını.
Günlerce korunaklı hale getirmek için çaba harcadığın, üzerine titrediğin ne varsa, bir kısa an, hepsini silip götürecek. Kayalar üzerlerindeki kumlardan soyunur, bir elbiseyi çıkarıp kenara atar gibi. Tek rüzgâr, bazen çıplak parıldayan bir kayaya dönüştürür. Kumlarla örtülüyken duymuşsundur o güçlü rüzgârlarla ilgili hikâyeyi. Bir gün üzerinden geçip gitme ihtimalini düşünmez miydin? Bir ağaç kökü ayakucuyla en sert yerlerine doğru dokunur. Milyonlarca kum tanesi sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğunu düşündüğün o bir tanesi, an gelir ağaç kökünün gözüyle karşılaşır ve bırakır diğerlerinin ellerini. Dağılıp gider teninin içine doğru o ilk çözülmenin ardından.
Biz insanlar da o sert kayalar gibiydik. Önümüze yığdığımız bentleri aşmasını bilen olursa bırakıyorduk gövdemizi suyuna. Bir fırça darbesiyle yüzünü çizdi ressam. Bakıyordum ama net değildi yüzün. Palmiye ağacının gölgesi vuruyordu üzerimize.-Papulya ağacı demek istiyorum şimdi buna. Nasıl açardı o ağaçlar hatırlıyorum.- Belki o yüzden biraz karanlıkta kaldı yüzlerimiz. Arkada içinde çiçekler olan bir vazo. Belli belirsiz bir cam duruyor orada. Pembe, yeşil ve gri tonları sürmüş sanki ressam camın arkasına. Yorgun muyduk? Önünde oturduk bu manzaranın?-Hayır değildik demek istiyorum senin yerine.- Zaten sen başkasının yerine düşündüğünden o köprünün üzerinde durup uzaklara baktın.- Bulutlar henüz güneşin önünü açamayacak kadar sarhoştu, salındı senin gibi birkaçı. Ellerin nerde? Karanlıkta el yordamıyla arayıp buldum mu onları? Az önce olmalı kopardın dalından bir beyaz gülü. Koklamadan uzattın geceye doğru. Gece yapraklarının arasındaki sakladığı kokuyu gülden aldı.-Kurudu mu o gül, ince bir defterin arasında?- Rengi iyice eskimiş olarak bulacağım onu aylar sonra. Elinin izi olacak üzerinde. Parmaklarımın izleri tedirgin onlara değecek sonra.
Gece bir fısıltıya dönüştürecek konuşmamızı. Yan yana duran kayalar, asırlık ağaçların gölgeleri ve yaz’ın yağmuru geçecek içimizden o kısa iki gecede. Sonrası boşluktur bilirsin.
Bıraktım diğer kum tanelerinin ellerini. Çözüldü çöl’ümün sırrı. Güneşe günlerce sırtını dönmüş bir kertenkele gibi birden ani bir hareketle saklandım bir taşın altına. Oralarda bir yerlerde varlığımdan haberdar olmasını istemediğim gölgeler üşüşüverdiler içime. Ya da sendin gizlenen yarasalar gibi. Orada seni gördüğüm günün ertesi, ışıkla buluşmaktan çekinip iyice içerlerine girdin bir mağaranın ağzından.
Küçük çalılıkları geride bıraktım. Bir rüyadan uyanmıştım. Sanki sırtımda senin sıcaklığını duyumsuyordum. Günler önce gittiğinin bilinciyle yeniden pencereye, sonra balkona koştum. Geceydi, o yüzden sokaklardan gelen sesler başka türlü bir şeyler düşündürüyordu. Orada bir köşede oturuyorsun sanki iki kişi ile. Yok, o düpedüz bir karanlık. Daha önce böyle mi olmuştu? —Pencereden baktığında seni bekliyordum.- yapraklar iyice büyümüş rüzgâra kafa tutuyor. Rüzgârsa altını üstüne getiriyor dalın. İnsanlar da böyle birbirlerini ters düz ediyorlar.
Odanın tavanı zemine yaklaşıyor ve kollarınla itiyorsun duvarları. Benim odam da Tanrı’nın rafı. Odam benim mezarım. Duvarlarımdaki resimlerdeki çizgiler eğri büğrü. Kitaplar boş sayfalara dönüşüyor. —Senin gülün kurudu.- Eskiden de söylemiştim, defterim ölü çiçek mezarlığı. O gül bunun içindi. Önce solacak beyazı, sararacak ve kuruyup incelecek defterin arasında.
İnsan insanın avcısı… Kanıyorum bir taşın dibinde. Ben kanadıkça akıyorum başka tozlara doğru. Her biri başka tarafa dağılan kum tanecikleri iki kısa gece için ömür biçiyorlar bana. Bahçedeki çayırlara doğru bakıyorum, ötesindeki köprüye…
Bazen bir rüyanın içinde görürsün kendini. Atlara binmiş kırlara doğru uçar gibi gidiyorsundur. Sonra beşinci kattan zemindeki havuza çakılmak üzereyken uyandığın da olur. Her şeyi böylesine güzel gösteren ve aniden değiştiren nedir o anda? Yeleleri rüzgârda savrulup çayırların ilerisindeki ormanda kaybolan atların arkasından bakıyorum. O, ağaçların arasında güneşin dokunduğu yaprakların yeşiline karışmış örümcek ağlarını dağıtıp gidiyor. Senden önce yüzyıllardır devam eden manzara hemen hemen budur. Uğultusunu duyduğun ormanın derinliklerinde kaybolacak birazdan o kuşlar. Kulak kesilip, gözünü dört açtığını sandığın zamanda her şeyin aslında ne kadar tuhaf durduğunu ve geç kalındığını anlayıp geri dönmek isteyeceksin. Az önce geçtiğini sandığın tüm vadiler birer tümseğe dönüşmeye başlayacak önünde. Çiçeklerini eğilip kokladığın, dalları birbirine geçmiş ağaçlar kapayacak yollarını.
Günlerce korunaklı hale getirmek için çaba harcadığın, üzerine titrediğin ne varsa, bir kısa an, hepsini silip götürecek. Kayalar üzerlerindeki kumlardan soyunur, bir elbiseyi çıkarıp kenara atar gibi. Tek rüzgâr, bazen çıplak parıldayan bir kayaya dönüştürür. Kumlarla örtülüyken duymuşsundur o güçlü rüzgârlarla ilgili hikâyeyi. Bir gün üzerinden geçip gitme ihtimalini düşünmez miydin? Bir ağaç kökü ayakucuyla en sert yerlerine doğru dokunur. Milyonlarca kum tanesi sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğunu düşündüğün o bir tanesi, an gelir ağaç kökünün gözüyle karşılaşır ve bırakır diğerlerinin ellerini. Dağılıp gider teninin içine doğru o ilk çözülmenin ardından.
Biz insanlar da o sert kayalar gibiydik. Önümüze yığdığımız bentleri aşmasını bilen olursa bırakıyorduk gövdemizi suyuna. Bir fırça darbesiyle yüzünü çizdi ressam. Bakıyordum ama net değildi yüzün. Palmiye ağacının gölgesi vuruyordu üzerimize.-Papulya ağacı demek istiyorum şimdi buna. Nasıl açardı o ağaçlar hatırlıyorum.- Belki o yüzden biraz karanlıkta kaldı yüzlerimiz. Arkada içinde çiçekler olan bir vazo. Belli belirsiz bir cam duruyor orada. Pembe, yeşil ve gri tonları sürmüş sanki ressam camın arkasına. Yorgun muyduk? Önünde oturduk bu manzaranın?-Hayır değildik demek istiyorum senin yerine.- Zaten sen başkasının yerine düşündüğünden o köprünün üzerinde durup uzaklara baktın.- Bulutlar henüz güneşin önünü açamayacak kadar sarhoştu, salındı senin gibi birkaçı. Ellerin nerde? Karanlıkta el yordamıyla arayıp buldum mu onları? Az önce olmalı kopardın dalından bir beyaz gülü. Koklamadan uzattın geceye doğru. Gece yapraklarının arasındaki sakladığı kokuyu gülden aldı.-Kurudu mu o gül, ince bir defterin arasında?- Rengi iyice eskimiş olarak bulacağım onu aylar sonra. Elinin izi olacak üzerinde. Parmaklarımın izleri tedirgin onlara değecek sonra.
Gece bir fısıltıya dönüştürecek konuşmamızı. Yan yana duran kayalar, asırlık ağaçların gölgeleri ve yaz’ın yağmuru geçecek içimizden o kısa iki gecede. Sonrası boşluktur bilirsin.
Bıraktım diğer kum tanelerinin ellerini. Çözüldü çöl’ümün sırrı. Güneşe günlerce sırtını dönmüş bir kertenkele gibi birden ani bir hareketle saklandım bir taşın altına. Oralarda bir yerlerde varlığımdan haberdar olmasını istemediğim gölgeler üşüşüverdiler içime. Ya da sendin gizlenen yarasalar gibi. Orada seni gördüğüm günün ertesi, ışıkla buluşmaktan çekinip iyice içerlerine girdin bir mağaranın ağzından.
Küçük çalılıkları geride bıraktım. Bir rüyadan uyanmıştım. Sanki sırtımda senin sıcaklığını duyumsuyordum. Günler önce gittiğinin bilinciyle yeniden pencereye, sonra balkona koştum. Geceydi, o yüzden sokaklardan gelen sesler başka türlü bir şeyler düşündürüyordu. Orada bir köşede oturuyorsun sanki iki kişi ile. Yok, o düpedüz bir karanlık. Daha önce böyle mi olmuştu? —Pencereden baktığında seni bekliyordum.- yapraklar iyice büyümüş rüzgâra kafa tutuyor. Rüzgârsa altını üstüne getiriyor dalın. İnsanlar da böyle birbirlerini ters düz ediyorlar.
Odanın tavanı zemine yaklaşıyor ve kollarınla itiyorsun duvarları. Benim odam da Tanrı’nın rafı. Odam benim mezarım. Duvarlarımdaki resimlerdeki çizgiler eğri büğrü. Kitaplar boş sayfalara dönüşüyor. —Senin gülün kurudu.- Eskiden de söylemiştim, defterim ölü çiçek mezarlığı. O gül bunun içindi. Önce solacak beyazı, sararacak ve kuruyup incelecek defterin arasında.
İnsan insanın avcısı… Kanıyorum bir taşın dibinde. Ben kanadıkça akıyorum başka tozlara doğru. Her biri başka tarafa dağılan kum tanecikleri iki kısa gece için ömür biçiyorlar bana. Bahçedeki çayırlara doğru bakıyorum, ötesindeki köprüye…
HAYAT VERDİĞİ YERDEN ÖLMEK
Kapının önündeki park etmiş otomobillerin üzerine güneş vuruyor. Hatta bazen o güneşe aldanıyorum ve sırtımı bir kertenkele gibi dönüyorum ışığına. Her gün ağaçlardaki canlanmayı gözlemleyebiliyorum. Birkaç haftaya hepsi çiçeklenecek biliyorum. Evimin yolunun üzerinde bulunan mimoza ağaçlarını gördüğümde anlayacağım yeniden başlıyor güzel şeyler.
Birkaç gün önce iki ayrı kitap Tezer Özlü`den Leyla Erbil`e Mektuplar’ı ve Her Şeyin Sonundayım’ı okudum. Bir insanın en kötü dönemi doğduğu yerlerden uzakta yaşamak olabilir mi? Ülkenden uzaktasın ve onca yabancılığın arasında yalnızsın. Böyle zamanlarda insan soluğu sandığı insanları, özlediklerini düşünür ve onlara kendi içsel dünyasının kapılarını açacak şeyler söyleme ihtiyacı hisseder. İnsanın en yakın bulduklarına karaladıkları arasında öyle cümleler çıkar karşınıza anlarsınız tüm kırılganlıklarını, mutluluklarını.
En üretken olabileceği yaşlarda sağlık sorunları yaşamış, çeşitli bunalımları atlatmayı çabalamış Tezer Özlü’yü öldüğü yıldan bir on sene sonra tanıdım. Geride bıraktığı öykülerini, güncelerini ve mektuplarını okuduğum anlarda hep var olanı, kalanlarını, dünyayı anlamak uğraşısıyla zamanını tükettiğini düşündüm. "Baktığım gördüğüm yaşlılardan, yollardan dükkânlardan zevk alıyorum" diyor kitabın bir yerinde. Her birinde gördüğü bitmek bilmeyen yaşam coşkusunu içinde duyumsamak istiyor. Ama yaşam karşı çıkmak değil mi? diye sormayı da ihmal etmiyor. Olanla yetinmek istemeyip, kendi dünyasını kurmaya çalışmış ömrü boyunca. Yazın diline kattığı yeni bir söylem var mıdır yok mudur bunu anlatmak derdinde değilim. O kendi dünyasından, kabuklarından dışarı çıkmak için sürekli gagalayarak hayatı yaşamayı denedi. Sürekli şoklar gören bedeni yenilmek için hazırdı çoktan. Yenildiğinde daha kırk üç yaşındaydı. Dostlarına yazdığı mektuplarda sürekli birlikte olmaktan, sahip olmaktan, özlemlerinden bahsediyordu. Yarına bırakmak istemediklerinden belki... Gittiği kentlerde aldığı kartpostalların arkasında karaladığı birkaç cümle ile hayatını özetliyordu. Yaşamın yalnızca birlikte olunabilecek insanlarla bir manası olabilirdi onun için.
En son kimden bir kart aldınız? En son yazdığınız kartpostalı kime göndermiştiniz? Mektuplar özel tarihlerimiz, gizli hazinelerimiz. Benimde bir dönem çeşitli dostlara gönderdiğim mektuplar oldu ama bir kitap olmalarını düşünmemiştim doğrusu. Bu kitapları okurken hissettiğim hüznü benim yazdıklarımda da biri görecekse mektuplarım bana kalsın.
Şöyle diyor bir mektubunun sonunda Tezer Özlü. "Aynı senin dediğin gibi, her şey burada, duygularda, sende, ölüler de... Ve yürünecek sokaklar da var. Bütün dünya benim, bunu algılıyorum".
Bu sabah telefon çaldı. Erken saatlerde çalan telefonların, kapı zillerinin içimde hep korkuya yol açtığını söylemeliyim. Çocukluğumda oturduğumuz mahalleden bir komşumuzun ölüm haberini veriyordu ablam. Acılar çeken bir kadındı ölen. Komşu annemde Tezer Özlü gibi aynı sarsıntıları birkaç yıldır yaşıyordu. Göğsündeki hayat kaynaklarından birini söküp almışlardı bedeninden. Hayat verdiği yerden ölmeye başlamıştı komşu annem. Çocukları büyümüş, ana baba olmuştu çoktan ama göğsündeki düzlük büyük bir boşluğa yol açmıştı bedeninde. Penceresinin önündeki sardunya saksılarını eşi suluyordu kaç senedir. Onun balkondan bakarken sokaktaki çocuklara gülümsediğini görüyorum şimdi. Bağırtılar arasında çocuklar yakartop oynuyor. İyice küçülmüş yüzü solup gidiyor. Artık fırtınaları dinlemeyecek geceleyin, yağmuru hissetmeyecek...
Gözlerime dolduracağım yeni bir hayata bakınıyorum şimdi hepsi bu.
Birkaç gün önce iki ayrı kitap Tezer Özlü`den Leyla Erbil`e Mektuplar’ı ve Her Şeyin Sonundayım’ı okudum. Bir insanın en kötü dönemi doğduğu yerlerden uzakta yaşamak olabilir mi? Ülkenden uzaktasın ve onca yabancılığın arasında yalnızsın. Böyle zamanlarda insan soluğu sandığı insanları, özlediklerini düşünür ve onlara kendi içsel dünyasının kapılarını açacak şeyler söyleme ihtiyacı hisseder. İnsanın en yakın bulduklarına karaladıkları arasında öyle cümleler çıkar karşınıza anlarsınız tüm kırılganlıklarını, mutluluklarını.
En üretken olabileceği yaşlarda sağlık sorunları yaşamış, çeşitli bunalımları atlatmayı çabalamış Tezer Özlü’yü öldüğü yıldan bir on sene sonra tanıdım. Geride bıraktığı öykülerini, güncelerini ve mektuplarını okuduğum anlarda hep var olanı, kalanlarını, dünyayı anlamak uğraşısıyla zamanını tükettiğini düşündüm. "Baktığım gördüğüm yaşlılardan, yollardan dükkânlardan zevk alıyorum" diyor kitabın bir yerinde. Her birinde gördüğü bitmek bilmeyen yaşam coşkusunu içinde duyumsamak istiyor. Ama yaşam karşı çıkmak değil mi? diye sormayı da ihmal etmiyor. Olanla yetinmek istemeyip, kendi dünyasını kurmaya çalışmış ömrü boyunca. Yazın diline kattığı yeni bir söylem var mıdır yok mudur bunu anlatmak derdinde değilim. O kendi dünyasından, kabuklarından dışarı çıkmak için sürekli gagalayarak hayatı yaşamayı denedi. Sürekli şoklar gören bedeni yenilmek için hazırdı çoktan. Yenildiğinde daha kırk üç yaşındaydı. Dostlarına yazdığı mektuplarda sürekli birlikte olmaktan, sahip olmaktan, özlemlerinden bahsediyordu. Yarına bırakmak istemediklerinden belki... Gittiği kentlerde aldığı kartpostalların arkasında karaladığı birkaç cümle ile hayatını özetliyordu. Yaşamın yalnızca birlikte olunabilecek insanlarla bir manası olabilirdi onun için.
En son kimden bir kart aldınız? En son yazdığınız kartpostalı kime göndermiştiniz? Mektuplar özel tarihlerimiz, gizli hazinelerimiz. Benimde bir dönem çeşitli dostlara gönderdiğim mektuplar oldu ama bir kitap olmalarını düşünmemiştim doğrusu. Bu kitapları okurken hissettiğim hüznü benim yazdıklarımda da biri görecekse mektuplarım bana kalsın.
Şöyle diyor bir mektubunun sonunda Tezer Özlü. "Aynı senin dediğin gibi, her şey burada, duygularda, sende, ölüler de... Ve yürünecek sokaklar da var. Bütün dünya benim, bunu algılıyorum".
Bu sabah telefon çaldı. Erken saatlerde çalan telefonların, kapı zillerinin içimde hep korkuya yol açtığını söylemeliyim. Çocukluğumda oturduğumuz mahalleden bir komşumuzun ölüm haberini veriyordu ablam. Acılar çeken bir kadındı ölen. Komşu annemde Tezer Özlü gibi aynı sarsıntıları birkaç yıldır yaşıyordu. Göğsündeki hayat kaynaklarından birini söküp almışlardı bedeninden. Hayat verdiği yerden ölmeye başlamıştı komşu annem. Çocukları büyümüş, ana baba olmuştu çoktan ama göğsündeki düzlük büyük bir boşluğa yol açmıştı bedeninde. Penceresinin önündeki sardunya saksılarını eşi suluyordu kaç senedir. Onun balkondan bakarken sokaktaki çocuklara gülümsediğini görüyorum şimdi. Bağırtılar arasında çocuklar yakartop oynuyor. İyice küçülmüş yüzü solup gidiyor. Artık fırtınaları dinlemeyecek geceleyin, yağmuru hissetmeyecek...
Gözlerime dolduracağım yeni bir hayata bakınıyorum şimdi hepsi bu.
SAİT AĞBİ
Hayatınız belli dönemlerinde sizinle olan insanlar vardır. Öğretmenleriniz, doktorunuz, bakkalınız, kapıcınız. Onlarla başka türlü bir bağ kurarsınız.
Hayatınızda varlıklarını, önemlerini çok fark ettiğiniz söylenemez. Ama öyle bir an gelir ki aslında yoklukları içinizi dağlar. Sait Ağbi bizim uzun yıllar kapıcılığımızı yaptı. Aileden biriydi. Ona ekmek ya da gazete aldırmazdık. Merdivenleri temizler, çöpleri boşaltır, günlük apartman işlerini yapardı.
Soğuk kış günlerinde kaloriferi üşenmeden sabahın dördünde yakardı. Daha uyanmadan odamız sıcacık olurdu. Ufak tefek bir adamdı. Onu oturduğumuz apartmana taşınmadan öncede tanıyordum. Babamın işyeri aynı apartmanlardan birinin alt katındaydı. O yüzden ne zaman babama uğrayacak olsam, orada durur selamlaşırdık. Apartmanların önünde bulunan çiçekleri sular, toprağı havalandırırdı. Dökülen ağaç yapraklarını, sigara izmaritlerini süpürürdü kapı önünden. Çatıda bir yer onarılacak Sait ağbi oraya çıkar. Duvarlar boyanacak, yine o elinde fırçasıyla görünür duvarın dibinde.
Apartmana kim taşınacaksa önce onu görür, sonra ev sahibini. Çocuklar onun gözlerinin önünde serpilir büyür. Bahçede oynayacak olsalar hep gözleri üzerlerinde olur. İşlerini bitirdiğinde bile sokaktan pek uzaklaşmazdı. Köseoğlu caddesinde Murat’ın Çay ocağının önünde oturup insanlarla konuşurdu. Konuşurdu diyorum çünkü iki bin dokuzun şubatında onu son gördüğüm günün gecesinde son nefesini verdi.
Ambulans kapının önüne geldiğinde biliyorduk onun götürüleceğini. Biliyorduk ölüyordu. Geciktirilemezdi ölümü. Uzayamazdı daha fazla ömrü. Giderek küçülen gövdesiyle ambulansın içine konuldu. Yüzünde her şeyi bilen gören insanların hali vardı. Acısını duyuyordu. Tenini yontarak onu yaşamdan uzaklaştıranın ne olduğunu görüyordu. Kısa sürede kansere yakalanmış ve ölüme teslim olmuştu.
Birkaç ay öncesinde apartman sakinlerinden birinin yakalandığı kanseri konuşuyorduk. İyileşeceksin diyordu ona. Ameliyatı başarılı geçmiş hayata dönmüştü komşumuz. Sait ağbinin başında büyüyen tümörlerden henüz haberi yoktu. Biraz zayıf düşmüş, güçsüz hissetmişti hepsi bu. Yoksa hala her şeye yetişiyordu. Sonra bir sabah ilaç yazdırmak için doktora gitti. O sabah evden çıkarken başka şekilde görüyordu sokağımızı. Belki Erdoğdu yokuşunu her zaman olduğu gibi yürüyerek inmişti şehre. Zağnos’u, Atapark’ı hemen binaların arkasındaki gri denizi görmüştü inerken.
Hepimiz hayatımızı sürdürüyorduk. Hastalandığını duyduk hepsi bu. Sürekli kontrollere gidiyor ve günden güne eriyordu. İstanbul’a ameliyat için götürüldü. Genç bir adamdı. İyileşir deniyordu. Bazı şeylere geç kalındığını daha sonra öğrendik. Yapılacak şey yalnızca özel ilgi göstermek, moralini güçlendirmek için ona yardım etmekti. Apartman sakinleri onun elden ayaktan kısa sürede düşmesine üzülüyordu. Onu gördüklerinde yüzünün giderek başka bir adamı andırmasından dolayı tedirgin olduklarını seziyordum.
O hasta halinde bile bir işe yaradığını hissetmeye ihtiyacı vardı. Bizim dükkânda önünde oturup insanlara bakıyordu. Yaşadığı son aylar onun ve ailesi için oldukça zorluklarla geçti. O sabah ambulans mahalleye geldiğinde onun bir sona doğru gittiğini biliyorduk. İşimi gücümü bırakıp yolun karşısına geçtim. Sedye o sırada araca konuluyordu. Birden bire yirmi yaş yaşlanmış gibi görünüyordu. Ambulans sokağımızdan ayrıldıktan sonra bir süre daha arkasından baktık. Birkaç mahalleli bir şeyler söyleyip havadaki olumsuz duyguyu dağıtmayı denediyse de bir işe yaramadı. Sustuk biz.
Ve o kış gecesinde öldü. Dışarıda soğuk bir hava vardı. Doğum günümdü ve evde yalnızdım. O akşam bir arada olmayı planladığımız arkadaşlarla yan yana gelemedik. Yeni kapıcımız cenazeyi haber verdi. Gelen haber bütün akşam daha da yalnızlaştırdı beni.
Babamın öldüğü sabah bir yandan ağlıyor bir yandan kendi evinden biri ölmüş gibi gelenlerle ilgileniyordu. Sonra bir başka hatırladığım şeyse mahallenin fırınlarından birinin çatısındaki daire gece yarısı yanmaya başladığında panik halinde zili çalıp beni uyandırmasıydı. Bir yandan yangını anlatırken diğer yandan arabanın hemen yanan binanın kenarında park edilmiş olduğunu ve acilen oradan çekilmesi gerektiğini söylüyordu. Uykulu halimde korkmuş ve ne yapacağımı şaşırmış vaziyette anahtarı eline sıkıştırmıştım. Şimdi nedense bu olayları hatırladığım ve yazıya aktardığım saatlerde Sait ağbinin evinin duvarında büyütülmüş bir fotoğrafının var olduğunu, oradan çok sevdiği bu sokağa bakmaya çalıştığını düşündüm.
Bizim sokağa ruh veren insanlardan biri daha erkenden ayrıldı aramızdan. Geriye dönüp baktığımızda ondan bize kalan birkaç sisli anı...
Hayatınızda varlıklarını, önemlerini çok fark ettiğiniz söylenemez. Ama öyle bir an gelir ki aslında yoklukları içinizi dağlar. Sait Ağbi bizim uzun yıllar kapıcılığımızı yaptı. Aileden biriydi. Ona ekmek ya da gazete aldırmazdık. Merdivenleri temizler, çöpleri boşaltır, günlük apartman işlerini yapardı.
Soğuk kış günlerinde kaloriferi üşenmeden sabahın dördünde yakardı. Daha uyanmadan odamız sıcacık olurdu. Ufak tefek bir adamdı. Onu oturduğumuz apartmana taşınmadan öncede tanıyordum. Babamın işyeri aynı apartmanlardan birinin alt katındaydı. O yüzden ne zaman babama uğrayacak olsam, orada durur selamlaşırdık. Apartmanların önünde bulunan çiçekleri sular, toprağı havalandırırdı. Dökülen ağaç yapraklarını, sigara izmaritlerini süpürürdü kapı önünden. Çatıda bir yer onarılacak Sait ağbi oraya çıkar. Duvarlar boyanacak, yine o elinde fırçasıyla görünür duvarın dibinde.
Apartmana kim taşınacaksa önce onu görür, sonra ev sahibini. Çocuklar onun gözlerinin önünde serpilir büyür. Bahçede oynayacak olsalar hep gözleri üzerlerinde olur. İşlerini bitirdiğinde bile sokaktan pek uzaklaşmazdı. Köseoğlu caddesinde Murat’ın Çay ocağının önünde oturup insanlarla konuşurdu. Konuşurdu diyorum çünkü iki bin dokuzun şubatında onu son gördüğüm günün gecesinde son nefesini verdi.
Ambulans kapının önüne geldiğinde biliyorduk onun götürüleceğini. Biliyorduk ölüyordu. Geciktirilemezdi ölümü. Uzayamazdı daha fazla ömrü. Giderek küçülen gövdesiyle ambulansın içine konuldu. Yüzünde her şeyi bilen gören insanların hali vardı. Acısını duyuyordu. Tenini yontarak onu yaşamdan uzaklaştıranın ne olduğunu görüyordu. Kısa sürede kansere yakalanmış ve ölüme teslim olmuştu.
Birkaç ay öncesinde apartman sakinlerinden birinin yakalandığı kanseri konuşuyorduk. İyileşeceksin diyordu ona. Ameliyatı başarılı geçmiş hayata dönmüştü komşumuz. Sait ağbinin başında büyüyen tümörlerden henüz haberi yoktu. Biraz zayıf düşmüş, güçsüz hissetmişti hepsi bu. Yoksa hala her şeye yetişiyordu. Sonra bir sabah ilaç yazdırmak için doktora gitti. O sabah evden çıkarken başka şekilde görüyordu sokağımızı. Belki Erdoğdu yokuşunu her zaman olduğu gibi yürüyerek inmişti şehre. Zağnos’u, Atapark’ı hemen binaların arkasındaki gri denizi görmüştü inerken.
Hepimiz hayatımızı sürdürüyorduk. Hastalandığını duyduk hepsi bu. Sürekli kontrollere gidiyor ve günden güne eriyordu. İstanbul’a ameliyat için götürüldü. Genç bir adamdı. İyileşir deniyordu. Bazı şeylere geç kalındığını daha sonra öğrendik. Yapılacak şey yalnızca özel ilgi göstermek, moralini güçlendirmek için ona yardım etmekti. Apartman sakinleri onun elden ayaktan kısa sürede düşmesine üzülüyordu. Onu gördüklerinde yüzünün giderek başka bir adamı andırmasından dolayı tedirgin olduklarını seziyordum.
O hasta halinde bile bir işe yaradığını hissetmeye ihtiyacı vardı. Bizim dükkânda önünde oturup insanlara bakıyordu. Yaşadığı son aylar onun ve ailesi için oldukça zorluklarla geçti. O sabah ambulans mahalleye geldiğinde onun bir sona doğru gittiğini biliyorduk. İşimi gücümü bırakıp yolun karşısına geçtim. Sedye o sırada araca konuluyordu. Birden bire yirmi yaş yaşlanmış gibi görünüyordu. Ambulans sokağımızdan ayrıldıktan sonra bir süre daha arkasından baktık. Birkaç mahalleli bir şeyler söyleyip havadaki olumsuz duyguyu dağıtmayı denediyse de bir işe yaramadı. Sustuk biz.
Ve o kış gecesinde öldü. Dışarıda soğuk bir hava vardı. Doğum günümdü ve evde yalnızdım. O akşam bir arada olmayı planladığımız arkadaşlarla yan yana gelemedik. Yeni kapıcımız cenazeyi haber verdi. Gelen haber bütün akşam daha da yalnızlaştırdı beni.
Babamın öldüğü sabah bir yandan ağlıyor bir yandan kendi evinden biri ölmüş gibi gelenlerle ilgileniyordu. Sonra bir başka hatırladığım şeyse mahallenin fırınlarından birinin çatısındaki daire gece yarısı yanmaya başladığında panik halinde zili çalıp beni uyandırmasıydı. Bir yandan yangını anlatırken diğer yandan arabanın hemen yanan binanın kenarında park edilmiş olduğunu ve acilen oradan çekilmesi gerektiğini söylüyordu. Uykulu halimde korkmuş ve ne yapacağımı şaşırmış vaziyette anahtarı eline sıkıştırmıştım. Şimdi nedense bu olayları hatırladığım ve yazıya aktardığım saatlerde Sait ağbinin evinin duvarında büyütülmüş bir fotoğrafının var olduğunu, oradan çok sevdiği bu sokağa bakmaya çalıştığını düşündüm.
Bizim sokağa ruh veren insanlardan biri daha erkenden ayrıldı aramızdan. Geriye dönüp baktığımızda ondan bize kalan birkaç sisli anı...
BİR SELÂM GÖNDER
Hava karardı biraz önce. Ben o sırada gökyüzünde yüzlerce metre yükseklikte elimdeki kitabı okumak için özel bir çaba harcıyordum. Bazı kitaplar şifreli kasalar gibidir. Doğru rakamları ya da sözcükleri yan yana getiremezseniz şifreyi açamazsınız. Buna rağmen yarıladım kitabın sayfalarını. Uçağım havalimanına indiğinde akşamdı. Seksen dakika kadar rötar yapmıştı uçak. Günün battığını İstanbul’da görecektim. Düşündüğüm gibi gelişmedi yolculuk planım. Uçağım da benim gibi bir karanlıktan geçerek indi.
Sonra bir otobüsle en yakın vilayete doğru hareket ettik. Benim dışımda altı sessiz yolcu… -Hakkını yemeyeyim bir yolcu otobüs hareket etmeden hararetle telefonda bir şeyler anlatıyordu.- Bu şehre son iki yıl içinde birkaç kez gelmiştim. Gündüz olduğundan mı nedir şu anda hissettiğim şeyi ne hissetmiş, ne düşünmüştüm. Belki de düpedüz bastırmış, yok saymıştım düşüncelerimi. Onun ölmüş olma ihtimalini görmezden geliyordum. Mutlaka iyiydi, bir yerlerde çocuklarını büyütüyor, birilerine arka çıkıyordu. Birilerinin eşi, çocuğu, arkadaşı olmaya devam ediyordu. Üzerinden bunca zaman geçmişken o deprem gününü, yerle bir olan binaların enkazlarını düşünmek neyin nesi şimdi emin değilim.
Depremden birkaç ay sonra Düzce’den, Sakarya’dan, Kocaeli’nden geçiyorum. Sakarya’da yıkılmış evlerin gölgesinde ve sessizliğinde bir eylül gecesi. Ayakta kalmış bir cami avlusunda yalnız bitli bir köpeğin arkadaşlığı… Bunu da hatırlıyorum. O zamanda yaşadığını bilmek istiyordum. İstasyondan ayrılırken etrafa tanıdık bir şeyler görmek için bakıyordum. Rüzgârın ılık esişi yatıştırıyor tedirginliğimi. Dolaşıyorum bütün gece.
Otobüsüm doğduğun şehre doğru yol alırken bir evin içinde televizyonun kanalları arasında gezinirken düşünüyorum seni. Ana muhalefet partisindeki değişim haberini geçiyorsun. Ve binlerce kurbağa aynı anda nehri terk ediyor diğer haber kanalında. Bir an duraklasan da bu haber sana kötü şeyleri düşündürüyor. Bir başka televizyonu açıyorsun. Eski bir şarkı çalıyor.
“Bu gece son biraz sonra/Bu kapıdan son kez çıkıp yine kendimi/Vuracağım yollara/Kim bilir kaç kere ıslanacak yüzüm/Elimi tut düşman olma/Ne olur parça parça olmasın içimiz…”
Senin Trabzon’daki en son radyo programında bu şarkıyı çaldığını ve uzun bir ayrılık konuşması yaptığını bunca yıl sonra hatırlıyorum. Zeytinlik’te bir cafede oturmuştuk yaz sonu. Özenli bir el yazısıyla yazmıştın söyleyeceklerini. Ne çok üzmüştü seni o konuşma. Gece yarısını geçiyordu o şarkıyı çaldığında.
Hayatımda bir şeyleri bitirmem gerektiğinde kısacık konuşmalar yaparak o anı geçiştirmeyi başaramadım. Bocaladım durdum cümle kurmaya çabalarken.
Ne çok sessizlik, kimsesizlik görmüştün o evde. Ölmek için çok gençtin C.P..
Ölmek üstü çizilmiş bir sözcük gibi anlamsızlaştırıyor her şeyi.
Öldün mü sahi? O kentte miydin o gece?
Sarsıntı, uğultu ve çocukların seslerinin geçtiği o sokaklardaysan eğer, bir selâm gönder. Yaşıyorsan, buradayım de. Çocuklarımı büyütüyorum. Bu sene büyüğü okula başladı
Sonra bir otobüsle en yakın vilayete doğru hareket ettik. Benim dışımda altı sessiz yolcu… -Hakkını yemeyeyim bir yolcu otobüs hareket etmeden hararetle telefonda bir şeyler anlatıyordu.- Bu şehre son iki yıl içinde birkaç kez gelmiştim. Gündüz olduğundan mı nedir şu anda hissettiğim şeyi ne hissetmiş, ne düşünmüştüm. Belki de düpedüz bastırmış, yok saymıştım düşüncelerimi. Onun ölmüş olma ihtimalini görmezden geliyordum. Mutlaka iyiydi, bir yerlerde çocuklarını büyütüyor, birilerine arka çıkıyordu. Birilerinin eşi, çocuğu, arkadaşı olmaya devam ediyordu. Üzerinden bunca zaman geçmişken o deprem gününü, yerle bir olan binaların enkazlarını düşünmek neyin nesi şimdi emin değilim.
Depremden birkaç ay sonra Düzce’den, Sakarya’dan, Kocaeli’nden geçiyorum. Sakarya’da yıkılmış evlerin gölgesinde ve sessizliğinde bir eylül gecesi. Ayakta kalmış bir cami avlusunda yalnız bitli bir köpeğin arkadaşlığı… Bunu da hatırlıyorum. O zamanda yaşadığını bilmek istiyordum. İstasyondan ayrılırken etrafa tanıdık bir şeyler görmek için bakıyordum. Rüzgârın ılık esişi yatıştırıyor tedirginliğimi. Dolaşıyorum bütün gece.
Otobüsüm doğduğun şehre doğru yol alırken bir evin içinde televizyonun kanalları arasında gezinirken düşünüyorum seni. Ana muhalefet partisindeki değişim haberini geçiyorsun. Ve binlerce kurbağa aynı anda nehri terk ediyor diğer haber kanalında. Bir an duraklasan da bu haber sana kötü şeyleri düşündürüyor. Bir başka televizyonu açıyorsun. Eski bir şarkı çalıyor.
“Bu gece son biraz sonra/Bu kapıdan son kez çıkıp yine kendimi/Vuracağım yollara/Kim bilir kaç kere ıslanacak yüzüm/Elimi tut düşman olma/Ne olur parça parça olmasın içimiz…”
Senin Trabzon’daki en son radyo programında bu şarkıyı çaldığını ve uzun bir ayrılık konuşması yaptığını bunca yıl sonra hatırlıyorum. Zeytinlik’te bir cafede oturmuştuk yaz sonu. Özenli bir el yazısıyla yazmıştın söyleyeceklerini. Ne çok üzmüştü seni o konuşma. Gece yarısını geçiyordu o şarkıyı çaldığında.
Hayatımda bir şeyleri bitirmem gerektiğinde kısacık konuşmalar yaparak o anı geçiştirmeyi başaramadım. Bocaladım durdum cümle kurmaya çabalarken.
Ne çok sessizlik, kimsesizlik görmüştün o evde. Ölmek için çok gençtin C.P..
Ölmek üstü çizilmiş bir sözcük gibi anlamsızlaştırıyor her şeyi.
Öldün mü sahi? O kentte miydin o gece?
Sarsıntı, uğultu ve çocukların seslerinin geçtiği o sokaklardaysan eğer, bir selâm gönder. Yaşıyorsan, buradayım de. Çocuklarımı büyütüyorum. Bu sene büyüğü okula başladı
ANNEMİN BAHÇESİ VE EVLİLİK ÜZERİNE
Annemin bahçesi. Elime aldığım incecik bir kitap geçmiş bütün yazları, ısırganları, su dolan misket çukurlarını, karayemiş ağaçlarında sallandığım ikindi saatlerini, her dalın yere doğru eğilip gökyüzüne doğru döndüğü anlarda savurduğum sözcükleri, savuramadıklarımı, sakladıklarımı ve sakınımsız döktüğüm gözyaşlarını hepsini yeniden hatırlattığını söyleyemem. Hatırladıklarım vardı elbette. Ellerimi bir poşete geçirip evin yanındaki ağaçların altında ısırganları kestiğimi… Bir süre sonra poşetin arasından ısırganın iğnelerinin ellerimi yaktığını da… Yazları benzer görüntülerle geçmiş birkaç mutlu zaman geçmişin sandığından çıkarılabilir şimdi. İçine beni çekecek bir kitabı okuyacağımı daha ilk sayfalardan biliyorum.
Bir roman kahramanı, ya da karakteri olarak bir yer arıyorum kendime bu sayfalarda. Giderek daha çok ses zihnimde onlarca sözcükle yer ediyor.
Nedense çok suçlu hissediyorum. Sürekli bir şeyleri erteliyor muyum yoksa diye düşünüyorum. O sırada Duru bir gün önce yarım kalan konuşmasını sürdürerek “merhaba” diyor bilgisayar ekranında. Son günlerde onunla paylaşmadığım ne varsa birbiri ardına sıralıyorum.
Yitirişin Öyküsünü okuyorum aynı anda. Tuhaf biçimde okuduğum metin bulunduğum ortamın dışında bir yere beni çekmeyi başarıyor. Mola vermiş olsam dahi hiçbir sözcüğü unutmuyorum. Telefon çalıyor hikâyede. Eski sevgilisinin öldüğü haberini alacak adamın az sonra önce kapıyı kilitleyerek masasına döneceğini ve ağlayacağını henüz bilmiyorum. İnsan ağlamak için kapıyı neden kilitler diye düşünüyorum. Duru, aynı kitabı kendisine alan ortak arkadaşımızdan bahsediyor. Konuşmanın bir yerinde bu kitabı okuduğumu söylüyorum. “Yeşil bir kitaptı, henüz okumadım, bulup bende okuyayım“diyor. O an kitabın renginin yeşil olduğunu fark ediyorum.
Kendi kişisel geçmişimizi de yeniden yazıyoruz geceyle birlikte.
İnsanlara inandım. Günlerin birbiri ardına geçtiğine… Bir an gelip bütün sözcüklerimi gizlediğimi ve sonra yerlerini unuttuğumu düşünüyorum. Karşınızda sizden birkaç cümle beklediklerinde söyleyeceğiniz hiçbir şeyin kalmadığı zamanlardan söz ediyorum. Susuyoruz aylarca. Sonra şunu hatırlıyorum. Eski bir şubat saçlarımı kestimdi. Akşamdı. Soğuk odalara doğru solgun bir ışık vuruyordu. Sana alınan çiçekler soluyor dolapta. Yine bir cumartesi günü olmalı. Nedense o kış günü kokularını sevdiğim çiçekleri ulaştıramıyorum sana.
“Ne bileyim sen vereceksin sanıyordum çiçekleri” diyor Selçuk.
Ama o saatte burada olamam diye söze başlasam da bir şeyin değişmeyeceğini biliyorum. Dolabın kapağını açıyorum. Mutfak çiçek kokuyor bütün akşam. Mutsuz kokuyor çiçekler, solgunlar.
Bir sürü başka şey giriyor araya. Her sabah kaza haberleri okuyorum. Yeni kurulmuş bir parti lideri ülkenin selameti için ilk seçimde kendine oy verilmesi gerektiğini, terörün kökünü kazıyacaklarını sıralıyor. Trafik düzenlemesi konusunda birkaç şoförün görüşünü paylaşıyoruz daha sonra programda. Şimdi okuduğum bu kitabın içinde bunları bana hatırlatan ne var ki? Zihnimizi nerelere götürüyor her cümle. Kitabın kapağındaki salıncak fotoğrafı benim kitabımdakine benzemiyor. Rıza’nın kitap kapağı belirsiz şeyler anımsatıyor.
Okura burada Rıza Kıraç’tan bahsetmelisin yazar!
Daha önce birkaç kitabını da okumuştum. Komşumun Uzun Kızıl Saçlı Sevgilisi adlı öykü kitabının üzerine sahilde oturup saatlerce düşünmüştüm mesela. Sonra Taksim’de bir öğle sonrası ara bir sokakta karşılaşmış çay içmiştik. Pek sevmiştim sohbetini. Kısa filmlerden, öykülerden, dergicilikten… Bir sürü yapmaya karar verilmiş ve sonra vazgeçilmiş şeylerden de…
Çok kişisel şeylere giriyorsun yazar!
Ama tam onun kitabını okurken evlenmek üzerine konuşuyoruz Duru’yla. Daha özelini size açarken bir romancı, öykücüden bahsetmenin ne sakıncası olacak? İnsan evlenmeye karar verdiğinde ne şekilde teklifini yapmalı? Reklam panolarında yapılan evlenme teklifleri son dönemde moda. Benden en çok bekleneni galiba radyo programım esnasında böyle bir teklifi yapabileceğim olmalı. Klasik diğer biçimlerini düşünmüyorum. İnsan böyle bir durumda bütün sözcüklerini yitirecek gibi mi oluyor dersiniz?
-Uzun uzun anlatıp kendini de okuyucuda yoracağına basitçe sorsana sorunu.
Bu teklifin ne şekilde olması gerektiğini düşündüğüm sabah uzaklara bakıyorum. Açılmayan kapılar bakıyorlar bana. Merdivenleri siliyor kapıcı ağzında o yarım şarkı. "Neyleyim köşkü..." Yanım öyle boş, önüm sıra balkonlara bakıyorum.
Bir roman kahramanı, ya da karakteri olarak bir yer arıyorum kendime bu sayfalarda. Giderek daha çok ses zihnimde onlarca sözcükle yer ediyor.
Nedense çok suçlu hissediyorum. Sürekli bir şeyleri erteliyor muyum yoksa diye düşünüyorum. O sırada Duru bir gün önce yarım kalan konuşmasını sürdürerek “merhaba” diyor bilgisayar ekranında. Son günlerde onunla paylaşmadığım ne varsa birbiri ardına sıralıyorum.
Yitirişin Öyküsünü okuyorum aynı anda. Tuhaf biçimde okuduğum metin bulunduğum ortamın dışında bir yere beni çekmeyi başarıyor. Mola vermiş olsam dahi hiçbir sözcüğü unutmuyorum. Telefon çalıyor hikâyede. Eski sevgilisinin öldüğü haberini alacak adamın az sonra önce kapıyı kilitleyerek masasına döneceğini ve ağlayacağını henüz bilmiyorum. İnsan ağlamak için kapıyı neden kilitler diye düşünüyorum. Duru, aynı kitabı kendisine alan ortak arkadaşımızdan bahsediyor. Konuşmanın bir yerinde bu kitabı okuduğumu söylüyorum. “Yeşil bir kitaptı, henüz okumadım, bulup bende okuyayım“diyor. O an kitabın renginin yeşil olduğunu fark ediyorum.
Kendi kişisel geçmişimizi de yeniden yazıyoruz geceyle birlikte.
İnsanlara inandım. Günlerin birbiri ardına geçtiğine… Bir an gelip bütün sözcüklerimi gizlediğimi ve sonra yerlerini unuttuğumu düşünüyorum. Karşınızda sizden birkaç cümle beklediklerinde söyleyeceğiniz hiçbir şeyin kalmadığı zamanlardan söz ediyorum. Susuyoruz aylarca. Sonra şunu hatırlıyorum. Eski bir şubat saçlarımı kestimdi. Akşamdı. Soğuk odalara doğru solgun bir ışık vuruyordu. Sana alınan çiçekler soluyor dolapta. Yine bir cumartesi günü olmalı. Nedense o kış günü kokularını sevdiğim çiçekleri ulaştıramıyorum sana.
“Ne bileyim sen vereceksin sanıyordum çiçekleri” diyor Selçuk.
Ama o saatte burada olamam diye söze başlasam da bir şeyin değişmeyeceğini biliyorum. Dolabın kapağını açıyorum. Mutfak çiçek kokuyor bütün akşam. Mutsuz kokuyor çiçekler, solgunlar.
Bir sürü başka şey giriyor araya. Her sabah kaza haberleri okuyorum. Yeni kurulmuş bir parti lideri ülkenin selameti için ilk seçimde kendine oy verilmesi gerektiğini, terörün kökünü kazıyacaklarını sıralıyor. Trafik düzenlemesi konusunda birkaç şoförün görüşünü paylaşıyoruz daha sonra programda. Şimdi okuduğum bu kitabın içinde bunları bana hatırlatan ne var ki? Zihnimizi nerelere götürüyor her cümle. Kitabın kapağındaki salıncak fotoğrafı benim kitabımdakine benzemiyor. Rıza’nın kitap kapağı belirsiz şeyler anımsatıyor.
Okura burada Rıza Kıraç’tan bahsetmelisin yazar!
Daha önce birkaç kitabını da okumuştum. Komşumun Uzun Kızıl Saçlı Sevgilisi adlı öykü kitabının üzerine sahilde oturup saatlerce düşünmüştüm mesela. Sonra Taksim’de bir öğle sonrası ara bir sokakta karşılaşmış çay içmiştik. Pek sevmiştim sohbetini. Kısa filmlerden, öykülerden, dergicilikten… Bir sürü yapmaya karar verilmiş ve sonra vazgeçilmiş şeylerden de…
Çok kişisel şeylere giriyorsun yazar!
Ama tam onun kitabını okurken evlenmek üzerine konuşuyoruz Duru’yla. Daha özelini size açarken bir romancı, öykücüden bahsetmenin ne sakıncası olacak? İnsan evlenmeye karar verdiğinde ne şekilde teklifini yapmalı? Reklam panolarında yapılan evlenme teklifleri son dönemde moda. Benden en çok bekleneni galiba radyo programım esnasında böyle bir teklifi yapabileceğim olmalı. Klasik diğer biçimlerini düşünmüyorum. İnsan böyle bir durumda bütün sözcüklerini yitirecek gibi mi oluyor dersiniz?
-Uzun uzun anlatıp kendini de okuyucuda yoracağına basitçe sorsana sorunu.
Bu teklifin ne şekilde olması gerektiğini düşündüğüm sabah uzaklara bakıyorum. Açılmayan kapılar bakıyorlar bana. Merdivenleri siliyor kapıcı ağzında o yarım şarkı. "Neyleyim köşkü..." Yanım öyle boş, önüm sıra balkonlara bakıyorum.
DÜNYA DÖNERKEN
Uzun seneler boyunca başka kentlerde yaşamını sürdürmüş kişiler için doğdukları, yaşamlarının belli bölümlerini geçirdikleri mekânların büyülü bir yanı vardır. Onlarca yıl sonra size o günleri anlatırken öyle ayrıntılar verirler ki sanki siz o anlatılan yerleri hayatınızda hiç görmemiş gibi hissedersiniz. Badanaları iyice dökülmüş bir ev, onun on metre uzağında gövdesini iki elinizle saramadığınız bir ağaç değildir anlattığım. Yoldan geçerken bahçesinden yükselen limon çiçeklerinin kokuları arasında kalmış çocukluk koşuşturmaları. Kadınların bir araya toplanarak ramazan ayı için önceden açtıkları yufkalarla birlikte anlattıkları hikâyeler. Hepsi bu büyülü anların bir parçasıdır. Oysa o anları hafızamızda büyütüp geliştirirken, seneler boyunca korumak için belki özel gayret gösterirken her şey yitmiş gitmiştir. Geri döndüğünüzde sokağınız oradadır. Yine üst geçidi geçtikten sonra köşedeki fırını, solundaki iki kahvehaneyi ve önündeki dut ağacını aynı bulabilirsiniz. Birkaç adım daha attığınızda gördüğün manzara sizi şaşkına çevirebileceği gibi yalnızlık duygusuyla boğuşturabilir. Dünya dönmüş sokağın sakinleri insanlığın giderek kirlendiği gibi kendi geçmişlerini de kirletmişlerdir.
Kahvehanenin yanında iki katlı evler vardı. Evin alt katındaki küçücük dükkânlardan biri lokanta, diğeri berberdi. Dükkânların ikisine de girerken adımınızı boşluğa atıyormuş hissi veren merdivenlerle giriliyor içeri. Berberin duvarları ayna doluydu. Koltuğa oturduğunuzda önlüğünüzü bağlamaya çalışırken berberin çırağı, gözünüz dergilerden kesilmiş saç modellerinden örneklere takılırdı. Senenin modasına uygun saç modellerinden birini kendinizde görmeye cesaret edemezdiniz. Gününe göre tıraş esnasında konuşmalar şekillenir, eğer keyifli bir olay olmuşsa mahallede ilk duyanlardan biri olurdunuz. Şimdi yerine kocaman bir bina dikilmiş o berberin. Yüzünüzün bütün kıvrımlarını bilen o berber nerededir?
Bir adım daha atmaya çalışırken o iki katlı evin üzerinde ağaçlarla oluşturulmuş bahçeyi anımsarsınız. Hiç çıkmadığınız o teras, yakından dokunmadığınız dallarıyla ağaçlar yok olmuş sanki. O güzelim sokağa doğru sarkan çiçekler kuruyup gitmiş mi anılarınız gibi şimdi? Belki de evin sahibi ölmüş, çocuklara kalan iki katlı bu eski ev aralarının bozulmasına neden olmuştur. İçlerinden birinin ısrarla kat karşılığı büyük bir inşaat firmasına vermek istediği bu birkaç odalı ev öyle bir gerekçeyle kısa sürede yıkılıp yerine bu büyük bina dikilmişti.
Eğer sokak sizin zihninizde bir anı bırakmamışsa oradan geçerken değişen hiçbir şeyi anımsamazsınız. Yıkılmış bir fırın, kasabın önünde toplaşan kediler hiçbir şey ifade etmez sizin için. Her şeyi hatırlıyorsanız ve değişen çehre içinizdekilerin daha belirginleşmesine olanak sağlıyorsa belki siz de “Seksen beş- seksen altı yılları burada iki katlı bir ev vardı. İkindi çiçekleri, sardunyalar ve terastaki ağaçlar… Yaz ortalarında meyveleri öyle güzel görülürdü ki sokaktan hepimizin iştahı kabarırdı” diyerek başladığınız konuşmaya evin yıkılışını, yerine dikilen binaların miras yedileri mutlu etmediğine kadar daha uzun bir hikâye anlatırken bulabilirsiniz kendinizi. Esas zenginliğiniz geçmiş yılların hafızanızda bıraktığı o hoş kokuyu hâlâ alıyor olmanızdır.
Yaşınızın öyle çok ilerlemesine bile gerek kalmadan birkaç on yılda neler değişmiyor ki bu sokaklarda. Trabzon kartpostallarına çokça konu edilmemiş bir semt Erdoğdu. Birkaç eski zaman fotoğrafında görülen yeşil alanlar, müstakil evler şimdilerde nostalji oldular.
Kahvehanenin yanında iki katlı evler vardı. Evin alt katındaki küçücük dükkânlardan biri lokanta, diğeri berberdi. Dükkânların ikisine de girerken adımınızı boşluğa atıyormuş hissi veren merdivenlerle giriliyor içeri. Berberin duvarları ayna doluydu. Koltuğa oturduğunuzda önlüğünüzü bağlamaya çalışırken berberin çırağı, gözünüz dergilerden kesilmiş saç modellerinden örneklere takılırdı. Senenin modasına uygun saç modellerinden birini kendinizde görmeye cesaret edemezdiniz. Gününe göre tıraş esnasında konuşmalar şekillenir, eğer keyifli bir olay olmuşsa mahallede ilk duyanlardan biri olurdunuz. Şimdi yerine kocaman bir bina dikilmiş o berberin. Yüzünüzün bütün kıvrımlarını bilen o berber nerededir?
Bir adım daha atmaya çalışırken o iki katlı evin üzerinde ağaçlarla oluşturulmuş bahçeyi anımsarsınız. Hiç çıkmadığınız o teras, yakından dokunmadığınız dallarıyla ağaçlar yok olmuş sanki. O güzelim sokağa doğru sarkan çiçekler kuruyup gitmiş mi anılarınız gibi şimdi? Belki de evin sahibi ölmüş, çocuklara kalan iki katlı bu eski ev aralarının bozulmasına neden olmuştur. İçlerinden birinin ısrarla kat karşılığı büyük bir inşaat firmasına vermek istediği bu birkaç odalı ev öyle bir gerekçeyle kısa sürede yıkılıp yerine bu büyük bina dikilmişti.
Eğer sokak sizin zihninizde bir anı bırakmamışsa oradan geçerken değişen hiçbir şeyi anımsamazsınız. Yıkılmış bir fırın, kasabın önünde toplaşan kediler hiçbir şey ifade etmez sizin için. Her şeyi hatırlıyorsanız ve değişen çehre içinizdekilerin daha belirginleşmesine olanak sağlıyorsa belki siz de “Seksen beş- seksen altı yılları burada iki katlı bir ev vardı. İkindi çiçekleri, sardunyalar ve terastaki ağaçlar… Yaz ortalarında meyveleri öyle güzel görülürdü ki sokaktan hepimizin iştahı kabarırdı” diyerek başladığınız konuşmaya evin yıkılışını, yerine dikilen binaların miras yedileri mutlu etmediğine kadar daha uzun bir hikâye anlatırken bulabilirsiniz kendinizi. Esas zenginliğiniz geçmiş yılların hafızanızda bıraktığı o hoş kokuyu hâlâ alıyor olmanızdır.
Yaşınızın öyle çok ilerlemesine bile gerek kalmadan birkaç on yılda neler değişmiyor ki bu sokaklarda. Trabzon kartpostallarına çokça konu edilmemiş bir semt Erdoğdu. Birkaç eski zaman fotoğrafında görülen yeşil alanlar, müstakil evler şimdilerde nostalji oldular.
KUŞLAR, BÖCEKLER VE KARANLIKLAR
Aklımda bir kuyu var. Bir tarlanın orta yerinde seneler evvel kazılmış. Öyle çok derin olmayan bir kuyu. İçine zamanla toprak atılmış. Sonra toprağın içinden çayırlar bitmiş, uzanmışlar göğe doğru. Çocukken o kuyuya inip saklanırdım. Güneşten kaçardım çoğu kere. Oyun arkadaşımdı güneş. Kuyunun serinliğinde, çayırların arasına oturur, sırtımı taş duvara dayardım. Öylece uyumazdım, dinlerdim seslerini kuşların, ağaçların ve her zaman böcekleri... İnsanlar hep birbirleriyle ilgili olumsuz şeyler konuşurlardı. İyilik, güzellik sözcüğü yan yana olduklarında vardı aralarında. Bu yüzden belki içinde insan olmayana ilgi duydum.
Oldum olası böcekleri sevmişimdir. Görünce tiksinmek ne kelime, elimi uzatırdım onlara. Parmaklarımda yürüyen bir örümceği gördüklerinde yüzüme tuhaf tuhaf bakan insanlara gülümserdim. Ağıyla yere doğru sallandırırdım bir süre örümceği. Kuklaymış hissi verirdi bana parmaklarımdan aşağıya doğru sarkmış halde örümcek. Bazen örümceğin yerine konuşur güldürürdüm çevremdekileri. Ispanak yiyen bir örümcek hayal etmelerini sağlardım çocukların. Bu kadar çok ağ örebildiklerine göre mutlaka özel bir yiyecekle besleniyor olmalıydılar. Ağ parmaklarımın arasından kopup düşmezse bir süre sonra sıkılırdım bu oyundan. Çok erken sıkıldığımı, beklemekten usandığımı burada size açıklamakla bir şey kaybetmeyeceğim. Daha tırtılları, uğur böceklerini, peygamber böceğini nasıl sevdiğimi anlatmadım farkındaysanız. Ateş böcekleri bütün yazlarıma ışık tutardı. Karanlıktan korkmaz peşlerinden giderdik arkadaşımla.
Arılara karşı hep özel ilgim olmuştur mesela. Elimdeki kavanozla peşlerinden koşuştururdum. Hangi çiçeklere konacaklarını, nereden bal toplayacaklarını iyi bilirdim. Eskiden bu konuda uzmanlaşabilirim diye düşünürdüm. Kuyunun içinde çayırlara uzanmış yatarken, böceklerden oluşan bir bahçe kurmayı ve bunu tiksinti duyan büyüklere inat çocuklarla paylaşılacak bir zamanın parçası yapmayı hayal ederdim. Arılar diyordum onlara karşı hep özel bir ilgim olmuştur. Kraliçe arıyı, işçileri ve eşek arısını… Erkek arıların yalnız belli bir sıcaklıkta kovandan çıktıklarını öğrenmiştim. Dayımın kovanlarının arasından rahatlıkla geçerdim. Körüğün içinden duman püskürterek arıları sakinleştirip kovanları açardı. Hepsi yorgunluktan bir tarafa yığılmış halde dururlardı sanki. Hep çevresinde olurdum dayımın. O işini bitirip kovanın kapağını kapatıp gittikten sonra bile hep nasıl davrandıklarını anlamaya çalışırdım. Beni sokacaklarından endişe duymazdım.
İlla arıları çiçeklerin üzerindeyken yakalayacak ve kavanozdaki diğer arıların yanına gönderecektim. Bir süre sonra sayıları bence yeterli olduğunda, kırlardan topladığım hoşuma giden ve en çok bal yapabilecekleri çiçekleri toplar aralarına atardım. Hep o vızıldayan sesleri kulaklarımda. Yakından onları görme ve tanıma fırsatı verirdi bu kapatma işlemi. Diğer böceklerin sonları gibi bu arılarda sabah uyandığımda kavanozda uçamayacak kadar yorulmuş, kurumuş çiçeklerin arasında yatıyor olurlardı. Yapacak bir şey yok derdim öyle sabahlarda. Gidip onları en güzel çayırlara dökerdim. Saksının dibine olmaz derdim kardeşime, mutlaka çayırlara dökmeli böcek ölülerini. Zamanla arılardan da vazgeçtim.
Kuyunun dibinde uzanmış yatarken düşünürdüm. Kelebeklerin peşinde koştuğum yaz öğlelerinin sayısı giderek artıyordu. Boyum uzuyor, ellerimin üzerlerindeki sarı tüyler kararıyordu. Bir süre sonra taşlara basarak çıktığım kuyunun ağzına rahatlıkla boyum yetişecekti. Hiçbir böceği yanımda tutmayı başaramıyordum. Kuşlara baktım. Güvercinleri hiç düşünmek istemedim.- İlk ölüsünü elime aldığımda başı yana düşmüştü birinin. -Yalnızca serçeler avucumun içinde sıcacık atan yürekleriyle, belki de korkarak durabilirdi bir süre. Hayır, onları da düşünme dedim kendime. Kuşlar da giderler, onları da boş ver. Çiçekler öyle mi sahi. Suyunu verdiğin sürece, kurumadıkları sürece yanında dururlar. Saksıları dilediğin yere döndürebilir, yerini değiştirebilirsin rahatlıkla. Tenekenin içinde büyüyemem diye itiraz etmezler. Sarılırlar bir avuç toprağa kökleriyle. Nereye gidersen git onları götürebilirsin yanında. Kışın bir oda sıcaklığı, yazın bir pencere önü, balkon pervazı yeterlidir yapraklılarına.
Çiçekleri hep tercih ettim. Böcekleri ve kuşları yok saymadım elbette. Bildim. Yalnız insan kökleriyle var olabilir. Kanatların ve ayakların sayısı öğrenilebilir, kuyunun derinliği zamanla tersine çevrilirmiş. O eski taşlar ve kuruyan otlar yaşanmakta olanı işareti olarak orta yerinde duruyor tarlanın. Sular çekilir, ses değişir ve karanlık çöker anıların üzerine.
Oldum olası böcekleri sevmişimdir. Görünce tiksinmek ne kelime, elimi uzatırdım onlara. Parmaklarımda yürüyen bir örümceği gördüklerinde yüzüme tuhaf tuhaf bakan insanlara gülümserdim. Ağıyla yere doğru sallandırırdım bir süre örümceği. Kuklaymış hissi verirdi bana parmaklarımdan aşağıya doğru sarkmış halde örümcek. Bazen örümceğin yerine konuşur güldürürdüm çevremdekileri. Ispanak yiyen bir örümcek hayal etmelerini sağlardım çocukların. Bu kadar çok ağ örebildiklerine göre mutlaka özel bir yiyecekle besleniyor olmalıydılar. Ağ parmaklarımın arasından kopup düşmezse bir süre sonra sıkılırdım bu oyundan. Çok erken sıkıldığımı, beklemekten usandığımı burada size açıklamakla bir şey kaybetmeyeceğim. Daha tırtılları, uğur böceklerini, peygamber böceğini nasıl sevdiğimi anlatmadım farkındaysanız. Ateş böcekleri bütün yazlarıma ışık tutardı. Karanlıktan korkmaz peşlerinden giderdik arkadaşımla.
Arılara karşı hep özel ilgim olmuştur mesela. Elimdeki kavanozla peşlerinden koşuştururdum. Hangi çiçeklere konacaklarını, nereden bal toplayacaklarını iyi bilirdim. Eskiden bu konuda uzmanlaşabilirim diye düşünürdüm. Kuyunun içinde çayırlara uzanmış yatarken, böceklerden oluşan bir bahçe kurmayı ve bunu tiksinti duyan büyüklere inat çocuklarla paylaşılacak bir zamanın parçası yapmayı hayal ederdim. Arılar diyordum onlara karşı hep özel bir ilgim olmuştur. Kraliçe arıyı, işçileri ve eşek arısını… Erkek arıların yalnız belli bir sıcaklıkta kovandan çıktıklarını öğrenmiştim. Dayımın kovanlarının arasından rahatlıkla geçerdim. Körüğün içinden duman püskürterek arıları sakinleştirip kovanları açardı. Hepsi yorgunluktan bir tarafa yığılmış halde dururlardı sanki. Hep çevresinde olurdum dayımın. O işini bitirip kovanın kapağını kapatıp gittikten sonra bile hep nasıl davrandıklarını anlamaya çalışırdım. Beni sokacaklarından endişe duymazdım.
İlla arıları çiçeklerin üzerindeyken yakalayacak ve kavanozdaki diğer arıların yanına gönderecektim. Bir süre sonra sayıları bence yeterli olduğunda, kırlardan topladığım hoşuma giden ve en çok bal yapabilecekleri çiçekleri toplar aralarına atardım. Hep o vızıldayan sesleri kulaklarımda. Yakından onları görme ve tanıma fırsatı verirdi bu kapatma işlemi. Diğer böceklerin sonları gibi bu arılarda sabah uyandığımda kavanozda uçamayacak kadar yorulmuş, kurumuş çiçeklerin arasında yatıyor olurlardı. Yapacak bir şey yok derdim öyle sabahlarda. Gidip onları en güzel çayırlara dökerdim. Saksının dibine olmaz derdim kardeşime, mutlaka çayırlara dökmeli böcek ölülerini. Zamanla arılardan da vazgeçtim.
Kuyunun dibinde uzanmış yatarken düşünürdüm. Kelebeklerin peşinde koştuğum yaz öğlelerinin sayısı giderek artıyordu. Boyum uzuyor, ellerimin üzerlerindeki sarı tüyler kararıyordu. Bir süre sonra taşlara basarak çıktığım kuyunun ağzına rahatlıkla boyum yetişecekti. Hiçbir böceği yanımda tutmayı başaramıyordum. Kuşlara baktım. Güvercinleri hiç düşünmek istemedim.- İlk ölüsünü elime aldığımda başı yana düşmüştü birinin. -Yalnızca serçeler avucumun içinde sıcacık atan yürekleriyle, belki de korkarak durabilirdi bir süre. Hayır, onları da düşünme dedim kendime. Kuşlar da giderler, onları da boş ver. Çiçekler öyle mi sahi. Suyunu verdiğin sürece, kurumadıkları sürece yanında dururlar. Saksıları dilediğin yere döndürebilir, yerini değiştirebilirsin rahatlıkla. Tenekenin içinde büyüyemem diye itiraz etmezler. Sarılırlar bir avuç toprağa kökleriyle. Nereye gidersen git onları götürebilirsin yanında. Kışın bir oda sıcaklığı, yazın bir pencere önü, balkon pervazı yeterlidir yapraklılarına.
Çiçekleri hep tercih ettim. Böcekleri ve kuşları yok saymadım elbette. Bildim. Yalnız insan kökleriyle var olabilir. Kanatların ve ayakların sayısı öğrenilebilir, kuyunun derinliği zamanla tersine çevrilirmiş. O eski taşlar ve kuruyan otlar yaşanmakta olanı işareti olarak orta yerinde duruyor tarlanın. Sular çekilir, ses değişir ve karanlık çöker anıların üzerine.
27 Nisan 2010 Salı
Düş Fanzin Söyleşisi
'Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri' Üzerine
her duyduğum ölüm kamburum
olurdu. sonsuz gökleri sarsardı yağmur
ellerinde kir birikmiş günahkar bir kadın
beyaz bir çarşafı gererdi bahçesinde
(notre dame'ın küskünü)
Bu şiirlerin bir evi var, dönüp dolaşıp sığındıkları. Atların, avluların, rüzgârın, göğün ve ayrılığın yanıbaşında bir ev.- Deyişi şiire varıncaya dek ince duyarlıklarla örmek. Bunun ardında kazanım ve yitirmelerin doğurduğu çığlığın yansısı, yaşanmışlıklarla bezeli bir zaman dilimi var, ' ağlayınca boşluk oluyor, gidince yokluk'.
Şiirlerin yazılma sürecinde neler yaşarsınız. Hangi 'şey'ler o düşsel yazı odasında size eşlik eder?
Serkan Türk: Çocukluk dönemlerimde her yıl çıkan ajandalardan edinmeye özen gösterirdim. Her günün karşısına mutlaka yazılacak birkaç cümle. Sonraki dönemlerde günü gününe olmasa da haftada bir, ayda iki kere yazmaya özen gösterir olduğumu anımsıyorum. Sürekli yazma alışkanlığı kazandıktan sonra bu gün kavramı değişti tabii. Yazabildiğim her anın öncesinde çok büyük sessizlikler ya da büyük gürültüler gelir yakalar beni. Penceremin dışındakini, odamı, bahçemi, uzaklardaki dağların fısıltılarını duymaya çalışırım. Sanki içimdekine bir şey söylemek ister her biri. Giderek duyumsadığım o uğultu dinlediğim müziğin de etkisiyle sözcüklere, mısralara dönüşür. Bittiğini düşündüğüm bir metnin, şiirin sonrasında inanılmaz bir gönül rahatlığı yaşarım. Kendimi üzerek, kanatarak, kışkırtarak ve bilmediklerimi keşfettirerek yaşamayı öğretiyor bana yazın odası.''
"Mutluluk bir çeşit dengesizlik işi… ''
- Bir şeyleri söylememek, o boşluğun imlediği aslında söylenilmeyenin bahsini açmıyor mu dolaylı olarak. Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri'nde yazıya geçmeyen ama suskuda ifade bulan coşkular, kırıklıklar yok mu? Bunlardan bahsedebilir misiniz?
S.T.: ‘Zaman acı yontucum’ derken sanırım tam bunu demeye çalışmıştım. Yaşam deneyimlerimiz bizi diğerlerine karşı hazırlar. Nerden, nasıl yaralanacağımızı biliriz. Bilinçli olarak bazen izin verdiğimiz de olur kanatılmaya. Yalnız bir şeyi kendimize yön seçer ve seçtiğimiz yöne doğru koşarız. Düştüğümüz de olur, her şey güzel giderken vazgeçmişliğimiz de. Mutluluk bir çeşit dengesizlik işi… Tam olarak yakalamanın mümkün olmadığını anladığınız anda size doğru gelmeyen şeyleri yapar bulabiliyorsunuz kendinizi. ‘allah biliyor gönlümüz bazen şen/bulduğumuza şükrediyorum birbirimizi’ dedirten gerçekte böyle bir şey. ‘ah yalnız tanrım, sana da dokunuyor mu/benim tek başınalığım’ ı söyleten de. Kitabın büyük bölümü iki mevsimde yazıldı. Elbette yaz’ın ve güz’ün seslerinin daha çok sindiği bir kitap oldu. Kapaktaki şeytan tüyü çiçeğinin seçilmesi de bir şeyi imliyor. Gerçekleşemeyen dileklerimizi benimser olduk.
- Birçok yazarın yazın yaşamında ürünlerinin şiir, öykü ve roman sırası dikkat çekmiştir.'Şiirle başlanılmış sonrasında öykü ve en nihayetinde romana ulaşılmış' mıdır? İki öykü kitabınızın olduğunu da gözönüne alırsak sizin yazma serüveninizde türler arası kurduğunuz diyalog ve yazma ediminizi yönlendiren savlar nelerdir?
S.T.: Esas olan yazabilmek olsa gerek. Şiirle bağım öyküden daha eski. Zaman zaman insan iyi arkadaşlarını kaybedebiliyor ya da nedensiz uzaklaşabiliyor. Belli aralardan sonra yeniden yan yana geldiklerinde her şeyin aynı kaldığını, devam edebildiğini görüyor. Benim düz yazıya yakınlığımdan sonra şiirle yeniden buluşmamı bu arkadaşlığa benzetiyorum. Aradan ne kadar süre geçerse geçsin hep aynı dosttan bahsetmekten haz alır gibi şiirim yazılarımın içinde oldu. Şiirime de öyküsel ifadeler yerleştirmeyi belki bu yüzden seviyorum. Büyülü olan sözcükler ve söylenebiliyor olmaları. Ben romana ulaşır mıyım, şimdilik kuşkularım var. Biraz daha şiir ve öyküyle devam edecek serüven.
''Hiçbir şair yüzüstü bırakmadı beni.''
- “ Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri ”' nde Meriç'in Suyu adlı bir şiiriniz de var. Edirne sizin için özel bir şehir olmalı.
S.T.: Bazı kentlere hiç gitmeseniz de o kentin sizin belleğinizde başka türlü bir yeri olabiliyor. Duyduklarınız, okuduklarınız ve dinlediklerinizle oluşan bu fikir size farklı kapılar açabiliyor. Seksenli yılların sonunda ülkemize bir şekilde kaçak yollarla girmeye çalışan insan hikâyelerini, suyun fazlasının nasıl bizi acılara boğduğuna dair haberleri duyarak, yaşadığım kentten kilometrelerce ötede bu kentle bir bağ kurduğumu hissettim. Sonra bir gece ansızın kendini yazdırdı şiir. Tunca’yı, Meriç’i yalnız o zaman haber bülteninde görmüşlüğüm vardı. Edirne’yi sonraki yıllarda görme fırsatını yakaladığımda daha iyi anladım nedenini. Meriç’i akıp gittiği nehir yatağı, çevresindeki o büyük ağaçlar ve üzerindeki gökyüzü tanıdıktı benim için. Nehrin üzerindeki köprüde durup yeniden soluklanma şansım olsun istiyorum.
- ''Yazarlardan çok şairlerden beslendiğim doğru. Bir dizenin sizi alıp götürdüğü yer bir öyküye sığamayacak kadar geniş olabiliyor. Şairlerim, sözcükleri paylaştığım akrabalarım hepsi. Ruh akrabalığımız yıllardır sürüyor. Büyükbabam sigarası için ‘tek arkadaşım’ derdi. Hiçbir şair yüzüstü bırakmadı beni.'' demişsiniz bir röportajınızda. 'Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri'nde Gülten Akın, Ahmet Oktay, Haydar Ergülen, Birhan Keskin, gibi şairlerden alıntılar yapmışsınız. Şiirinize yön veren, sizde sarsıcı bir etki bırakmış şiirler şairler söyleyebilir misiniz?
S.T: Bahsettiğiniz şairlere ilave birkaç isim verebilirim. İlhan Berk, Hilmi Yavuz, Kenan Sarıalioğlu, Behçet Aysan, Çiğdem Sezer, İbrahim Tenekeci, Derya Önder gibi. Farklı şiir anlayışlarına sahip bu şairlerin benim duygu ve düşünce dünyama yansıma biçimini tam olarak kestiremesem bile, her şair yeni gözler demek benim için. Ve edindiğim yeni gözlerle soluk alan çalıyı, taşın sesini, güneşin sevecenliğini duyumsayabiliyorum. Bu da az şey değil sanırım.
- Son olarak 'Düş' okurlarına neler söylemek istersiniz ?
S.T.: Şiir okumak için yalnız aşık olmak gerekmez. Günde vitamin niyetine bir şiir bütün uyuşmuş yerlerinizi fark etmenize yeterli gelir. Ülkemizde olup bitenleri anlayabilmek için birbirimize bakmayı başarmamız gerekiyor. Bunu yapabilirsek kolaylaşacak başkalarına sarılmamız, bir arada yaşamamız. Serkan Türk, Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri, Şiir, Kül Sanat Yayınları , Şubat 2009
Selçuk Altun'dan "Kitap İçin 2"

Selçuk Altun'dan "Kitap İçin 2"
Selçuk Altun’un uzun süredir Cumhuriyet Kitap dergisindeki köşesinde kaleme aldığı değini yazılarından, edebiyat gözlemlerinden ve kritiklerinden oluşan yeni kitabı “Kitap İçin 2″, Sel Yayınları’nca yayımlandı. Edebiyatseverleri keyifli bir yolculuğa çıkaran Altun, madde madde sırıladığı yazılarında sanat-kitap-yazar ekseninde dolanıyor. Aforistik onlarca alıntının gömülü olduğu maddelerde yazarın kendi yazı hayatı da günyüzüne çıkıyor. Günümüz Türk ve dünya edebiyatı hakkında bilinmeyen pek çok detaya “Kitap İçin 2″nin sayfalarında rastlayabilirsiniz.
***
Kapak arkasından:
Edebiyat ile güzel sanatlar (veya onlarsızlık) için aforizma, alıntı ve kıs(s) a notlardan mürekkep bin madde daha…
Cumhuriyet Kitap’ta ayda bir yayımlanan ‘Kitap İçin’lerin tiryakileri oluştu. Selçuk Altun, birikimi ve edebiyat aşkıyla yazdığı; cesaret ve nükte ile dağladığı notlarını, kitaplaşma sürecinde gözden geçirdi.
“Yaşadığı topraklarda herkes kitap sevsin diye kat etmeyeceği yol yok. Selçuk Altun: Nefes aldığı ‘Kitap İçin’dir.” Birhan Keskin
Selçuk Altun 1950’de Şavşat-Artvin’de doğdu. 1973 yılında Boğaziçi Üniversitesi İşletmecilik Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde 1974 yılında master’ını tamamladı. Özel sektörde, genellikle finans kesiminde yöneticilik yaptı. Dergi ve gazetelerde, kitap ve kitabevleri üzerine kılavuz denemeler kaleme aldı, derleme ve seçkilerde çevirmenlik yaptı. Romanları, Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir, Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca, Ku(r)şun Lezzeti ve Annemin Öğretmediği Şarkılar ilgiyle karşılandı.
Selçuk Altun’un uzun süredir Cumhuriyet Kitap dergisindeki köşesinde kaleme aldığı değini yazılarından, edebiyat gözlemlerinden ve kritiklerinden oluşan yeni kitabı “Kitap İçin 2″, Sel Yayınları’nca yayımlandı. Edebiyatseverleri keyifli bir yolculuğa çıkaran Altun, madde madde sırıladığı yazılarında sanat-kitap-yazar ekseninde dolanıyor. Aforistik onlarca alıntının gömülü olduğu maddelerde yazarın kendi yazı hayatı da günyüzüne çıkıyor. Günümüz Türk ve dünya edebiyatı hakkında bilinmeyen pek çok detaya “Kitap İçin 2″nin sayfalarında rastlayabilirsiniz.
***
Kapak arkasından:
Edebiyat ile güzel sanatlar (veya onlarsızlık) için aforizma, alıntı ve kıs(s) a notlardan mürekkep bin madde daha…
Cumhuriyet Kitap’ta ayda bir yayımlanan ‘Kitap İçin’lerin tiryakileri oluştu. Selçuk Altun, birikimi ve edebiyat aşkıyla yazdığı; cesaret ve nükte ile dağladığı notlarını, kitaplaşma sürecinde gözden geçirdi.
“Yaşadığı topraklarda herkes kitap sevsin diye kat etmeyeceği yol yok. Selçuk Altun: Nefes aldığı ‘Kitap İçin’dir.” Birhan Keskin
Selçuk Altun 1950’de Şavşat-Artvin’de doğdu. 1973 yılında Boğaziçi Üniversitesi İşletmecilik Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde 1974 yılında master’ını tamamladı. Özel sektörde, genellikle finans kesiminde yöneticilik yaptı. Dergi ve gazetelerde, kitap ve kitabevleri üzerine kılavuz denemeler kaleme aldı, derleme ve seçkilerde çevirmenlik yaptı. Romanları, Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir, Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca, Ku(r)şun Lezzeti ve Annemin Öğretmediği Şarkılar ilgiyle karşılandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...
-
"ne istiyordum hayattan bunu soruyorum kendime zamanlı zamansız geçmişi canlandıran sihirbazsın diyor bana tanımadığınız biri elimde...