28 Ağustos 2018 Salı

Uzun Ruhlu Bir Cüce’yi Okumak

“geleceğim, dedi adam
bir güneş batımı olsa bile düşüreceğim gölgemi
seninkinin yanına”

Şair-yazar Serkan Türk’ün Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan yirmi sekiz şiir ve kırk sekiz sayfalık üçüncü ve yeni şiir kitabına-Uzun Ruhlu Bir Cüce’ye- önsöz niteliğinde böyle bir girişle başlıyoruz.
Kitabı-kitapları okumadan önce bir düşünelim:
Şiir okuyoruz, evet, ama neden? Bu nedeni bulduğumuzu ve çözümlediğimizi farzedelim. Peki şiir okuduktan sonra nedenimiz bir sonuca ulaşıyor mu?

Ya da merak ediyor muyuz şair bu şiiri neden yazmış olabilir diye?

Kelime seçimlerine bakıyor muyuz? Keza kelime seçimi derin bir düşünce ve duygunun yansımasıdır. Bize duygu ve düşünce aktarılıyor bunu kabul ediyor muyuz, ya da bu duygu ve düşünceler sinebiliyor mu içimize okuyunca?
Şiir yalnızca okunmaz sonucuna ulaşıyorum ben tüm bu sorular sonucunda. Birçok sonuçtan biri bu. Bu duruma siz de uygun cümlelerle katılabilir ya da uygun cümlelerle karşı çıkabilirsiniz ki bu, bu şiir kitabında olan şiirler de dahil, şiir olabilmiş tüm şiirler için gerekli olan ama yeterli olmayan bir ilgi, incelik getirecektir. Buna ve dahasına şiir adına ihtiyacımız var diyebilirim “Herkes şiir okumasın arkadaş” lafzına karşıt olarak. Şairin dediği gibi:

benim dilim kimsesizin dilidir
geçtiğim bu kervan bulanık deniz
                                           (bulanık deniz)

İtalyan şair Pavese, Yaşama Uğraşı’nda şöyle yazmıştı: Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat. Hayat şöyle der: “Beni kandıramazsın. Senin alışkanlıklarını biliyorum, tepkilerini sezip onları seyretmekten hoşlanıyorum, doğal akışını engelleyecek kurnazlıklarla gizini açığa çıkarabiliyorum.”
İşte böyle bir edebiyattan söz edebiliriz şiir kitaplarını okuyup, anladığımızda. Uzun Ruhlu Bir Cüce’de de hayata karşı savunma olan şiirler, ifadeler  karşımıza çıkmaktadır yer yer. Tıpkı Pavese’nin ifadesinden hareketle hayatın silahını ve tüm saldırılarını ona çevirip şöyle diyebiliyor şair: “Beni kandıramazsın. Senin alışkanlıklarını biliyorum, tepkilerini sezip onları seyretmekten hoşlanıyorum, doğal akışını engelleyecek kurnazlıklarla gizini açığa çıkarabiliyorum.”
Evet, şair tüm bunların fakında ama yine de bir sıkıntı, bir dert kemiriyor içini:

her gün birinin sevmesine müsaade ediyorum seni yaşam
her gün bir dağın ardına bakıyorum 
kaybolan gençliğini arıyorum cesetlerin
belimi sıkan kemeri gevşetiyorum bir defa daha
                                                                      (güneş ve ten)                      

Yerli yerine oturmuş kelimeler, imgeler, söyleyişteki kolaylık ve anlam bütünlüğü var şiirlerinde şairin. Ve genel olarak şiirlerinde görülen anahtar kelimeler şunlar:
yalnızlık, boğulma, kuyu, ruh, uzak, yol, uzun, bakmak-görmek, yaşam-hayat, kader, söz, gece, ölü-ölüm ve tüm bunların merkezinde, tüm bunları içinde barındıran “insan”.
Anlatışlar insanın yaşamını konu alan bir seyir defteri gibi işlenmiş esere. Öyle ki;

ben bakmaları seviyorum
uzak bir dağ gibi görüyorum manzaranı
uzak bir nehir gelip kıyımda bitiyor
duyabildiğim seslerden bir yol
zaman bir boşluğu düşürüyor içime
kaç gündür aynı sözcükleri tekrarlıyorum
                                      uzun yıllar sessiz
                                                                            (uzun yıllar sessiz)
diyerek açıkça belirtiyor tüm bu durumları ve devam ediyor hayatın nerdeyse tüm şiirsel anlarını acısıyla, sevinciyle aşkıyla, hüznüyle şiirlerinde yansıtıyor. Üstelik yormuyor ifadeleri, duygu ve düşünceler açıkça ifade ediliyor.  “Ben”, “bana” anlatımı üzerinden “sen” ve “sana” anlatımları şiirleri şekillendiriyor. Diyebilirim ki; uzun yıllar sessiz, kış bahçesi, bulanık deniz, son yürüyüş ve  sarmaşık şiirleri kitapta öne çıkan şiirlerdir.
            Şiir okuyucuları için ve ayrıca özellikle genç şairler için taze bir soluk-rahat bir nefes olacaktır diyebiliriz bu eser için. Okuyucuya yepyeni bakışlar ve anılar yaşatırken şiir yazanlara da daha rahat şiirselliğin nasıl olabileceğinin bir örneği sunuluyor sanki. Hani bazı eserler vardır okuyucusuna yeni bir eser yazması için güç verir ve yol gösterir. İşte bu eser de bir yönüyle öyle bir eser. Olması gerektiği gibi:

küskünlük suskunluk gibi bir şey değil
ne yapsak nafile, alınamayan bir gönül
gidilemeyen bir kent gibi uzak.
                                                        (gayya kuyusu)


ve ön sözüne cevap niteliğinde son sözü şairin; sarmaşık şiirindeki “aşk gelsin bir defter daha doldururuz” ifadesindeki arzunun gerçekleşmiş hali:

“antakya’da musa ağacını gördüm, dedi kadın.
bursa’da inkaya çınarını.
öyle, ulu bir gölgeliksin, beni severken.”



Bayram Zıvalı'nın değerlendirmesi İtibar Dergisinde yer almıştı.



                                                                                                            

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Ayrıksı Öyküler: Uyurgezer Bir Gölge

Çok yönlü insanlara hep imrenmişimdir. Onlarla karşılaştırdığımda, kendimi fazla sade ve biraz renksiz bulurum. ‘On parmağında on marifet’ deyişini hatırlatırlar bana. Serkan Türk de bu deyişi, sonuna kadar hak eden bir insan: Hem öykücü hem şair hem de radyocu. Bu üç alanda da yetkin ürünler ortaya koyabilen biri. El attığı her alanda kendini kanıtlamak zor olsa gerek. Bunu başarabilen insanlar epey az.
Serkan Türk’ün, Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan beşinci öykü kitabı “Uyurgezer Bir Gölge”, yazarın etkileyici bir şiiriyle başlıyor. Böylece en baştan, yazarın şair yönünü de görmüş oluyoruz:

bensiz kalacaksın bir gün, dedi
ışığı sönmüş bir ev, dişsiz bir ihtiyar gibi.
o zaman bunca anı ayakta tutacak seni
 Öykülerde yazarın şair tarafını açıkça görebiliyoruz. Şairliğin, öykücülüğe olan desteğine şahit oluyoruz. Şiirsel bir dil ve anlatım, öyküleri duygusal yönden güçlendiren bir özellik. Bu özelliği iyi kullanmış Serkan Türk.
Önceki öykü kitaplarıyla karşılaştırdığımızda, Serkan Türk öykücülüğünde “Uyurgezer Bir Gölge” bir değişimi müjdeliyor. Öykü konuları bakımından, bireysellikten toplumsallığa; dil bakımından ağdalı, süslü bir dilden sade, öz bir dile yönelim var. Kişisel olarak, bunun olumlu bir dönüşüm olduğunu düşünüyorum.

“Dünya dönmekten vazgeçmediği için biz de yaşamaktan vazgeçmiyoruz. O içimizi bunaltan, karartan, kırgınlaştıran, hüzne bulayan şey geçip gitmiyor.” (sf. 26)
Serkan Türk öykülerinde ‘yolculuk’ teması karşımıza çıkıyor. Kitabın ilk öyküsü “Yakına Giden Tren”, bir tren garında başlıyor ve tren yolculuğunu merkeze alıyor. Bunun dışında, öykü karakterlerinin genellikle ayrıksı kişiler olduğunu söyleyebiliriz. Toplumsal normlara ayak uyduramayan, itilip kakılan, terk edilen, kendini ifade edemeyen kişiler.
Örneğin, kitabın en güçlü öykülerinden “Lunapark”ta başkarakter, gardıropta yaşamaya başlayan bir adam. İzlediği bir haberin etkisiyle kendini acımasız bulduğu gündelik hayattan soyutlamaya karar veriyor. “Parmaklar” öyküsünde ise altı parmaklı bir çocuğun yaşadıkları dile getiriliyor. Karakterler sadece zihinsel değil, bazen bedensel olarak da insan kalabalığı içerisinde ayrıksı kalabiliyor.
“Uyurgezer Bir Gölge”deki dikkat çekici bir diğer özellik ise öyküler arasındaki bağlantılar. Bir öyküde yaşanan olaylar, bir sonraki öyküde yer alan bir konuşmada kendine yer bulabiliyor. “Hiç” ve “İçindeki Ses” öyküleri, aynı karakteri konu alıyor. Bir tür kardeş öyküler. Bu şekilde okur, öyküler arasında bağlantılar kurmaya, benzerlikleri yakalamaya, geçişleri fark etmeye yönlendiriliyor. Öyküleri okurken okurun, sürprizlere karşı uyanık olması gerekiyor.
Yazının başlarında bahsettiğim, Serkan Türk’ün öykücülüğündeki değişim, güncel siyasete ve düzene dair satır aralarındaki göndermelerde kendini gösteriyor. Eleştirel bir bakışla yazar, öykülerde bir tür günümüzün tanıklığı görevini üstleniyor. Örneğin, “Sabah Yürüyüşü” öyküsündeki şu cümleler okura mizahi bir eleştiri sunuyor:

“Modern dünya dayatması elimde Ipad, o gazete senin, bu gazete yandaşın. Hepsine bakıyorum. (…) Bir başkan çıkıp kızlı erkekli apartları kontrole alarak güvenliği sağlayacağını söylüyor.” (sf. 30)

Trabzonlu yazarın kaleminden Karadeniz’in maruz kaldığı doğa katliamına da tanık oluyoruz. Toplumsal yapıda olduğu gibi, çevremizi saran doğaya yapılanlar da unutulmuyor. “Ö. Akdoğan’ın Beklenmeyen İntiharı” öyküsünde:

“Son yıllarda yapılan yol çalışmalarını da eklersem denizle arama epeyce mesafe girmişti. Çocukluğumda yürüdüğüm kumsal, taşlarla doldurulmuş ve dört şeritli bir yol olmuştu.” (sf. 77)

“Uyurgezer Bir Gölge”, kitabın başındaki etkileyici şiirin geri kalanıyla bitiyor:
 her şeyin bir saati var, dedi adam.
kuyuya düşmenin, kuyudan çıkmanın.
bir kalbi uzun uzun dinlemenin.
Serkan Türk’ün sonraki öykü kitaplarında, açtığı bu yeni yoldan ilerleyeceğini tahmin ediyorum.
 Serkan Türk, Uyurgezer Bir Gölge, Yitik Ülke Yayınları, 2018.

Ruhşen Doğan Nar – İlk Mevzuedebiyat.com sitesinde yayımlanmıştır.

20 Haziran 2018 Çarşamba

Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim Üzerine Bir İnceleme


           Serkan Türk’ün dördüncü öykü kitabı Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim, Yitik Ülke Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu. On iki öyküden oluşan kitap, Serkan Türk’ün öykü dünyasına giriş için iyi bir seçim olur desek yanılmış olmayız sanırım.
            Kitap, Hitler Ve Yoldaki Üç Kişi öyküsüyle başlıyor. Birinci tekil anlatımla ilerleyen öyküde, tren yolculuğu yapan bir karakteri dinliyoruz. Anlatıcının dikkatli bir dinleyici tavrı dikkat çekiyor ilk olarak. Etrafında yaşanan olaylara ve seslere karşı duyarlı bir anlatıcıyla karşı karşıya kalıyoruz. Fakat salt bir dinleyici kimliğinden öte, sözgelimi dalgın ve biraz da takıntılı bir karakter canlanıyor öykü ilerledikçe. Anlatıcının dalgınlığına ise sık sık yaptığı geri dönüşlerle ve yer yer çocukluğuna dair yaşadıklarını anımsaması ile şahit oluyoruz öykü boyunca. Bu noktadan sonra, Thomas Bernhard karakterlerine nazire yaparcasına bir anlatıcı profili canlanıyor zihnimizde. İnsanlarla,  değim yerindeyse kırık bir ilişki biçimi olan bir anlatıcı şekilleniyor zihnimizde.

            Hadi Öldür Şunu Aslanım öyküsü ise bir radyo sunucusunun horoz dövüşünü anlattığı an ile başlıyor. Bu öykü ile beraber bir önceki öykü ve daha sonraki öykülerdeki benzer bir tematik yaklaşım dikkat çekiyor. Hadi Öldür Şunu Aslanım öyküsünde tekrar birinci tekil anlatımla karşı karşıyayız. Fakat bu öyküde anlatıcı,  radyo sunuculuğundan hayvan dövüşü sunmaya nasıl geldiğini bir çırpıda söylemeyi tercih etmiyor. Belirli aralıklarla hatırladıkları ve yaşadığı olayları anımsamalarıyla beraber okurun zihninde bir süreci canlandırmaya çalışıyor. Anımsamaları ve kendi kendine yakınmaları ile karısıyla boşanma durumuna geldiğini de öykü ilerledikçe anlıyoruz. Bir başka öykü, Krampon Kazası öyküsünde ise yazar, bir önceki öykülerde oluşturduğu benzer özellikteki karakterlerin daha somut bir halini almış karakterle karşılıyor bizi. Geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen anlatıcının bir yandan da gündelik hayatına konuk oluyoruz. Öykü kendi içerisinde parçalara bölünüyor, ama yine de o parçalarla bir bütüne doğru ilerliyor. Rüya ile gerçek arasında sıkışan karakterin inişli çıkışlı ilerleyen hayatına yazar, Patrick Süskind’in Güvercin’ inine gönderme yaparak yapısal bir bütünlük peşinde koşuyor. Öyküye başlığını veren Krampon Kazası olayı ise Oidipus kompleksi temeli barındıran bir baba-oğul çatışması içerisinde anlatılıyor. Tabii bu noktada,  baba oğul ilişkisini, anlatıcı tarafından, yani oğul tarafından dinliyoruz.
Kitapta ilerledikçe benzer çizgide ilerleyen öyküler dikkat çekiyor. Bunlardan ilk dikkatimizi çeken de;  kitaba adını veren Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim öyküsü ile Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında öyküsü oluyor. İlk öyküde ölen karısının ardından yalnız kalmış bir adam anlatısı ile beraber öykü ilerliyor. Aynı zamanda karakterin gündelik yaşamı içerisinde insanlarla olan ilişkilerine de ayrı bir perspektiften şahit oluyoruz. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz gibi, öykülerde yaşanan, ya da yaşanmış bir olayı parçalara bölerek anlatmaya çalışan bir yazarla karşı karşıyayız bu öyküde de. Karakterin, karısının ardından arta kalan yaşamındaki gidişat, hayatındaki ayrıntıların betimlenmesiyle şekilleniyor. Karısından kalan elbisesi ile kurduğu ilişki ise öyküdeki genel atmosferi oluşturan unsur oluyor.  Bir başka açıdan, o elbise ile olan ilişkisinin hastalık derecesine vardığını düşünen karakter, elbiseyi eskiciye vermekte buluyor çözümü. Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında öyküsü ile Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim öyküsü tematik bir bağ kuruyor burada. Bu bağ, salt ölüm temasından da öte, iki öykünün yaşanan bir ânda çarpışması oluyor. Bir dipnot olarak da şunu eklemekte fayda var. Kitaptaki öykülerin büyük bir çoğunluğu bir kasaba hayatı içinde geçiyor. Büyükşehir hayatının aksine öyküler de birbirine yakın hayatlar arasında, birbirine yakın olaylarla anlatılıyor. Bu çıkarımdan sonra bahsettiğimiz iki öykünün çarpışması da kaçınılmaz oluyor haliyle. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim öyküsündeki eskiciye verilen elbisenin olduğu ân, Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında öyküsünde çıkıyor karşımıza. Önceki öykünün aksine, Kalbim Oyuncak Bir Gemi Senin Sularında öyküsündeki ölüm temasında ise karakterin iç çatışmasına şahit oluyoruz. Ayrıca öyküyü salt bir katil öyküsü olarak da okumak mümkün. Bu öyküdeki karakter de, geçmişte kalan ânlar ile yaşanılmış olaylardan arta kalan nesnelerle kurduğu bağ da dikkat çeken bir ayrıntı oluyor.

            Kitapla ilgili bir başka öne çıkan konu; yalnız karakterlerin aksine öykülerin büyük bir çoğunluğunun kalabalıklar içinde geçiyor olması.  Gerek dağılmış, gerekse düzenli bir aile hayatının geçtiği öykülere rastlıyoruz kitap boyunca. Bu bağlamda yukarıda bahsettiğimiz Krampon Kazası öyküsü aslında bir dağılmış aile anlatısı örneği taşıyor. Öte yandan Wannsee’nin Mavi Suları öyküsünde de annesi ile teyzesi arasındaki telefon konuşmasından yola çıkarak bir aile portresi çiziyor anlatıcı bizlere. Bir başka öykü, Ailenizden Biri Beklenmedik Bir Anda öyküsü ise aile içinde, kalabalık bir ortamda geçen öykülerin en iyi örneğini sunuyor. Bu öyküde bütün bir aile üyelerinin konuşmalarına şahit oluyoruz. Babanın gördüğü rüya ve o rüyanın anlamında saklı olan ölüm imgesi üzerinden ilerliyor öykü. Buradaki tematik unsur da ilk dikkat çeken durum oluyor. Öykülerin ortak bir izlekte buluştuğu konu, ya da irdelendiği konu, ölüm oluyor. Ölmüş birinin ardından kurgulanan bir öykü okurken,  bir başka öyküde ölmek üzere olan bir karakterin öyküsünü de okuyoruz, ya da ölümün her an yaşanılabilir bir durum olduğunu anlatan öyküye de rastlıyoruz kitap boyunca. Salt insan odağında ilerlemiyor tabii öyküler, sözgelimi ölmek üzere olan bir horozla bile karşılaşabiliyoruz.
            Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim,  acele etmeyen, anlatacaklarını soluklanıp, yavaş yavaş anlatmaya niyetlenmiş bir yazarın elinden çıkmış bir kitap. Her ne kadar kitap boyunca bir şeyleri anlatma arzusuyla dolu karakterlerle karşılaşsak da kelimelerin yetersiz kaldığı anlarda,  susmasını bilen karakterlerin olduğu bir öyküler toplamı bu kitap.


Furkan Pişgin-Şarki Dergisi 4.sayıda yer almıştır. 2017

12 Nisan 2018 Perşembe

SERKAN TÜRK İLE SÖYLEŞİ A.BARIŞ AĞIR



1- Sevgili Serkan, son şiir kitabın Uzun Ruhlu Bir Cüce özelinde edebiyat maceranı konuşmak istiyorum. Bütün eserlerine topluca baktığımda senin kariyerini “ölümü her daim zihninde tutan kentli bireyin trajik yazgısını anlatan, parçalara ayrılmış benliğini doğada bütünleştirmeye ve sağaltmaya çalışan, hayalgücünün genişliğini şiirsel bir yoğunluk ve gerçeklikle birleştirebilen bir edebiyat” şeklinde özetleyebilirim sanırım.  Ölümden başlamak istiyorum. Bütün eserlerinde belirgin bir ölüm imgesi var. Öte yandan İsmet Özel’in “ölüyoruz demek ki yaşanılacak” dizesi de beliriyor zihnimde senin şiirlerini, öykülerini okurken. Eserlerindeki ölüm-yaşam birlikteliği veya karşıtlığı hakkında neler söylersin?


İlk kitabım Uzak Yaz’ın birinci öyküsü bütün yazacaklarımın belirleyicisi gibi oldu. İkiyüzlü Arzuhalci’de ani bir kaybın bıraktığı boşluğu tanımlamaya ve doldurmaya çalışıyordu anlatıcı. Yaşam serüvenimizde defalarca kayıplarla tanışan ruhumuz her defasında başka bir şeyle tanışmış gibi yabancı bütün olanlara. Oysa başlangıçlar ne güzel hisler doldurur insanın içine. Öykülerimde ve şiirlerimde karamsarlık, ölüm, içsel sıkıntılar olduğu kadar günün doğuşunu müjdeleyen öğeler de mevcut. Her yağmur sonrası gökkuşağı görülmez belki ama umudunu taşır insan.


2- Yukarıda da bahsettiğim gibi, senin karakterlerin kentli insanlar, ama derin trajediler içindeler ve benliklerini bütünleştirmek, iyileşmek için doğaya dönüyorlar. Bu anlamda doğa imgesi sağaltıcı özellikleriyle öne çıkıyor sende.

Benim karakterlerimin ortak özellikleri arasında kırsaldan kente gelen ve o sahici yakınlıkları yaşadıkları yerde bulamayan insanların olması. Yaşamsal döngüyü ancak doğadaki değişimle bütünleştirebildikleri için daha çok çareyi orada arıyorlar. Bir saksı, pencereye uzanan bir dal, uçsuz bucaksız bir tabiat insana iyi hissettirmez mi zaten? Bitkilerin, ağaçların adlarını bilmeyen bir kuşağın bana kalsa sevgiyi özümseyip yaşaması da beklenemez.



3- İlk öykü kitabın Uzak Yaz’da yoğun ve katmanlı öyküler vardı. Bir yandan da şiir diliyle çok yakın bağ kuruyordu bu kitabın. Bu nedenle en sevdiğim kitabındır hala. Sonraki öykü kitaplarında klasik olay örgüsüne dayalı öykülerle daha sık karşılaştık. Şiirsel olandan gerçekçi olana doğru giden bir serüvenin var.

Uzak Yaz biliyorsun benim yirmili yaşlarımın başında yazdığım öykülerden oluşturduğum bir kitaptı. Çoğu da çocukluğumun kuyusundan çekip çıkardığım, dillendirmekten çekinmediğim bir serüvenin parçalarıydı. Yaş aldıkça ve yaşamla dertlendikçe öykü kahramanlarım da büyüyüp kök saldıkları toprakla ağlar oldu. Daha trajik meselelere yordum kalemimi. Şiirse başlı başına varlığını gösterdi hayatımda.

4- Anlatım biçimi olarak iç konuşmalar ve bilinç akışı eserlerine hakim olarak görünüyor. Bunu yazarın tercihinden ziyade karakterlerinin ona dayattığı bir zorunlulukmuş gibi algılıyorum. İletişim kurmakta zorlanan, kapalı karakterler seni böyle bir üsluba zorunlu kılıyor sanki. Bellek ve nostalji bütün açıklığıyla siniyor bu anlatıma.

Çocukluğumu ilk geçirdiğim evde radyo evin başköşesinde kurulu ve düzeni kontrol eden bir aygıttı. Radyodaki ses sürekli anlatır ve bizi içsel bir yolculuğa çıkarırdı. Müziğin, sözün ağırlığında büyüdüm ve büyüttüm sesimi. Gel zaman git zaman o aygıttan sesini binlerce insana ulaştıran birine dönüştüm. Edebiyatı hayatımın merkezine aldığımda da o izi sürdürmeyi tercih ettim. Belleğimde birçok anı kırıntısı, duyduğum, gördüğüm, okuduğum. Sanırım zamanla seçtiğim karakterleri kendime benzettim ya da giderek onlara dönüştüm. Okuyucunun anlatılanı kurgu mu gerçek mi ayırdına tam olarak varamamasına neden oldu bu da.

5- Son şiir kitabına dönelim. Kitabı okuduktan sonra dikkatimi çeken ilk şey “kavuşmak” teması oldu. Kim neye kavuşmaya çalışıyor şiirlerinde?

Bir öykümde şöyle diyordum:  Kimse yetişemez, zamanın geçtiği yerlere. Galiba en çok zamanın geçtiği yerlere kavuşma çabası bu. Yaşlılık kavramı da çok sık üzerine düşündüğüm bir mesele benim için.

6- Farklı coğrafyalara da uğruyorsun bu son şiirlerinde ve o coğrafyaların trajedilerine ince ince değiniyorsun. Yüksek perdeden seslenmeyen, ama apaçık bir hüznü barındıran bir ses tonuyla. Yeryüzü bu anlamda bir mutluluk mekanı değil senin için. Daha ilk şiirinde yeryüzünü bir “gayya kuyusu” olarak betimliyorsun.

Bilakis mutluluğa dönüştürülen bir yer. Karamsarlığın, karamsarlığın üstündeki örtüyü kaldırmak gerektiğine vurgu yapıyorum. Yaşamı seven, anlamaya çalışan, duyumsadığı ölçüde içindeki çıkmazlardan kurtulabileceğine işaret ediyorum insanın. Dünya binlerce yıldır aynı döngü içinde yaşamını tamamlamaya çalışıyor. Yalnız acının sonu yol gibi duruyor kalana baktığımızda. Orada söyleyebileceğimi Yaşam şiirinde ifade ediyorum.
sakallarımın altına sakladım gençliğimi
hangi gökyüzü bakıyor geçmiş diye yüzüme
insanın bulup yitirdiği kendisi
yaşam dediğimiz biraz incinmişliktir belki

7- Bellek meselesine yeniden dönelim. Çağrışımlarla ilerleyen, hafızadan kopup gelen anları nesnelerle birleştiren bir özellik göze çarpıyor eserlerinde. Aynı şey bu şiir kitabında da var. T.S.Eliot’un Nesnel Bağlılaşım adını verdiği duruma yakın duruyorsun. Olaylar, duygular ve nesneler arasında nasıl bir bağ kuruyorsun sence?

Uzun Ruhlu Bir Cüce ile başlayan bugünlerde daha çok üzerinde durduğum geçmişin şiiri. Hafızanın, kokunun, bol çağrışımın zaman zaman belki öykü sınırlarına girecek ölçüde öne çıktığı bir şiiri arıyorum.
Karin, yeniden kan gölüne dönüşecek dünya
ne senin yürüyüp gittiğin dağ başları, deniz kıyıları
ne benim uğrunda çalışıp edindiğim yaşam
gözlerimizi kör eden bu ışık yok mu nice zamandır
kül olan kentler bırakacak ardında


8- Kitabında dikkatimi çeken bir şey daha oldu. Yaşlanmak kaygısını hisseden bir şair var sanki artık. Ne dersin?

Son on yıldır kişisel dünyamda da çok sayıda kayıp yaşadım. Kanınızdan canınızdan insanların ölümleriyle ister istemez başka bir boyuta giriyorsunuz. Çocukluğunuz geride kalıyor her ölümle. Yüzler hafızada solmaya başlıyor. Anılarsa giderek uzak. Bu da ilk gençliğin geride kaldığı gerçeğiyle sizi yüzleştiriyor. Bana olan da bu.
nasıl hızla yaşlanıyorsun bedenim
eğilip kalktığımda geçiyor bir mevsim
başımda azad edilmiş kuşlar, uzayıp giden sema
insanın benzediği ağaçtır, kuruyan dallar geçmiş gün
sürün gövdem sürün, aşk bir geçiştir alemlerden alemlere
saçlara düşense ödünç bir beyaz leke

  
9- Son olarak şunu sorayım: Çok yönlü bir edebiyatçısın. Farklı türlerde farklı eserler verdin. Peki ya roman? Senden bir roman beklentim var her zaman, biliyorsun.

Neden olmasın, diyorum. Uzun uzun anlatma ihtiyacım olan bir konu olursa mutlaka yazarım. Şu an yaşadığım tempo roman yazmak için pek uygun değil. Zihni çabuk dağılan biriyim. Yazdıklarım bütünlüklü olarak kısa zamanlarda iskeleti ortaya çıkan metinler. İnsanın içindeki sis dağılırsa uzağı da görebilir. Sözüm olsun diyerek bitireyim konuşmamı.

 Şarki Edebiyat Dergisi 4. sayıda yer almıştır.

19 Ocak 2018 Cuma

Serkan Türk: Mekânın kışkırtıcılığı yeni şeyler söyletir!

Serkan Türk’ün Yitik Ülke Yayınları’ndan yeni baskısıyla çıkan öykü kitabı “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”, hislerin peşinden giden bir eser. Türk’le “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” üzerine konuştuk.
Nida Dinçtürk  nidadincturk@gmail.com
DUVAR – Öyküyü, edebi bir tür olarak tamamen insanla bağdaştırmak hatalı olsa bile, bir ifade olarak çok insanı çağrıştıran, insanla bağlantılı algılanan bir yapı olduğu söylenebilir. İnsana dair her şey bir öyküden ibaret: attığı adımlar, geçtiği yollar, çay bardağını dudaklarına götürüşü, bir bakışı bazen bir iç çekişi, sevişi, öfkesi… “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”in Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan yeni baskısı sayesinde yeniden karşılaştığımız Serkan Türk, öykünün bu insana dair halini okura aktaran başarılı bir kalem.
12 öyküden oluşan “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”, bir istisna dışında birbiriyle kesişmeyen, farklı izlerin peşinden giden öykülerden mürekkep. Öznesinde her zaman insanı tutmayı başarırken zaman ve mekan her defasında başarıyla kullanılmış bir nesneye dönüşüyor. Bu üç ögeyi de öykülerinde her zaman en uygun şekilde konumlandırmayı başaran Türk, hisleri ise bir esinti gibi serpiştiriyor. Okurunu, oluşturduğu atmosferde bir köşeye yerleştiriyor, sonrasında onu bir yelle karşı karşıya bırakıyor. O yel, bazen bir koku oluyor, bazen bir his, bazen bir ısı. Bir şekilde okura geçiyor ve zihninde tüm boyutları tamamlıyor.

Özlemlerin, kayıpların, öfkelerin, yani hislerin peşinden gidiyor Serkan Türk. Birbirimize ettiğimiz eziyetleri, çok masum görünen eylemlerle birbirimizi nasıl da taciz ettiğimizi fark ettiriyor. Serkan Türk, bir insanın zamanın içinde öylece duruşunu tasvir edişinin yanı sıra parmaklarını insanların birbirleriyle temas ettikleri noktalarda gezdiriyor. Tüm bunları yaparken Türk’ün şair kimliği, bir kez daha kendini hatırlatıyor. Öyküler, ağdalanmaya kaçmayan dingin tasvirlerle dünyasını zenginleştiriyor. Söylemesi gerekenden fazlasını söylemeye uğraşmıyor.
“Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”, birer fotoğraf karesi gibi hatırlanabilecek öyküleriyle, yeni bir yılın kapısında, yeni bir baskıyla, yeniden karşımızda. Serkan Türk ile “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim”e dair ettiğimiz sohbete buyurun.
“Hitler ve Yoldaki Üç Kişi” öykünüzde yaşanan tartışma, akla çekirdek çitleyen eşek heykelini getiriyor. Bu öyküyü yazdıran şey, o heykelin de yapılmasına sebep olan şey miydi?
“Hitler ve Yoldaki Üç Kişi” adlı öykümü 2011 yılında Berlin’de karşılaştığım bir protesto gösterisi sırasında aklıma gelen bir fikir üzerine kaleme almıştım. Günlük hayatımızı yaşarken birbirimize karşı anlayışımızı nasıl yitirdiğimizi, düşünce dünyamızın çeşitli kodlarla nasıl şekillendiğini ve ön yargılarımız nedeniyle nasıl takıntılı tiplere dönüştüğümüzü göstermek istemiştim bu öyküyle. Burada, genç adam ve onunla aynı kompartımanı paylaşan insanların yolculuk boyunca yaptıkları konuşmalar üzerinden toplumsal baskının fotoğrafını çekmek mümkün. Oysa bazı insanlar sadece duyumsamak, dinlemek ve hissetmek için yaşarlar. Geçmişin güzel anlarını çoğaltarak, anlatarak, hep güzel devam ediyormuş gibi.
“Son Durak” öykünüzde ise “Bir anı anlatıldığında yitirilmiş oluyor” ifadesi çarpıcı. Bunu, yaşananların anlatıldıkça duygusunu ve özel olma halini yitirdiği anlamında yorumlasak yanlış mı olur? Duygular için söylenen “Paylaştıkça çoğalır” lafı, ekonomik bir yalan mıdır?
Ayrılık anında söylenemeyen sözleri, en tutkulu şekilde yaşarken yarım bıraktığımız aşkları, ani kayıplarla karşılaştığımızda ne yapacağımızı bilemediğimiz o anları düşünün. Yaşanmayan şeyler dolduruyor günlerimizi. İnsan hayal ediyor. Eksik bırakıldıkça, düşünce dünyamızda daha çok yer kaplar hale geliyor. Oysa anlattıkça azaldığını hissederiz. Mutluluk ve huzur bulduğumuz o kısacık anlar geride kalmaya mahkûmdur çünkü. Paylaştıkça azalır anlar, çoğalma isteğimiz.
‘ÖLÜMÜ KİMSEYE YAKIŞTIRAMIYORUM’
Öykülerin bir kısmı Almanya’da, özellikle Berlin’de yazılmış. Berlin sizin için nasıl bir şehirdir? Berlin’le nasıl bir bağınız var?
Bu sorunun yanıtı da aslında bir hikâye gibi. Kitapta yer alan öykülerden biri “Berlin nasıl?” sorusuyla başlıyor. Öyküyü yazana kadar bir gün yolum mutlaka düşer dediğim şehirlerden biri bile değildi Berlin. Wannsee’nin Mavi Suları’nı yazdıktan iki gün sonra bir e-posta aldım. İleti, Berlin’de yayın hayatını sürdüren Freitext isimli bir dergiden geliyordu. Daha önce adını duymadığım bu dergi birlikte bir projede çalışmayı öneriyordu. O dönemde Ada dergisinin editörlüğünü sürdürüyordum. Bir süre sonra dergi ekibinden arkadaşlarla önce İstanbul’da buluştuk. Uzun uzun neler yapabiliriz konularında fikir alışverişi yaptık.
Kısa süre sonra hikâyeme konu olan kenti görme fırsatı yakaladım. İki yıl boyunca ara ara Almanya’ya çeşitli etkinlikler için gitme olanağı da buldum. Orada yaşayan ve yolu Berlin’den geçen edebiyatçıların bazılarıyla tanışma fırsatı yakaladım. Kent olarak etkileyici bir yer olduğunu söyleyebilirim. Trabzon’da yaşıyorum, biliyorsunuz. Trabzon dediğimde aklınızda yeşilin farklı tonları ve ormanlık alanlar canlanıyor olabilir ama öyle değil. Ülkemizdeki betonlaşma benim yaşadığım kentte de bir salgın gibi yayıldı. Nefes alabileceğimiz bir avuç alan kaldı kent meydanında. Berlin’de beni en çok etkileyen şeylerin başında geniş parklar ve bahçelerin çokluğu geliyor. Mekânın kışkırtıcılığı yeni şeyler söylemenize neden olur. Oraya her gittiğimde dosyama yeni öyküler eklendi. İşte, bu kitabın büyük bölümü o yolculukların sonucu ortaya çıktı.

Kitapta ölen kadın imgesi çok dikkat çekici. Üstelik bu kadınlar çoğu kez erkek şiddeti ya da terör saldırısı gibi toplumsal olarak yaralı olduğumuz sebeplerden ölmüyor. Bu bana aslında her ne şekilde olursa olsun ölümü kadınlara yakıştıramadığınızı hissettiriyor. Bir kadının ölümünün yarattığı boşluğun başka türlü olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Ölümü kadın ya da erkek ayırmaksızın kimseye yakıştıramıyorum. Yaşlılık vb. gibi nedenlerin dışındaki ölümler üzerine ciddi bir zaman düşündüğümü söyleyebilirim. Çocukluk yaşlarımda annesi ölen arkadaşlarımın nasıl bir ev hayatlarının olduğunu merak ederdim. Annenin yokluğu evin yokluğuna denk geliyordu zihin dünyamda. Sonra sadece annelerin değil, kundaktaki bebelerin ölümlerine alıştırıldık. Genç insanların sağlıklı bir hayatı yaşadıklarını düşündüğümüz bir anda ölümle sınanmaları, cinayete kurban gitmeleri, kaza geçirmeleri, terör saldırısında yaşamlarını yitirmeleri ve geriye sadece yakınların hissedeceği bir enkaz kalması dayanılır bir şey değil. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim’de yer alan öykülerde de sezgisel olarak bu his kaybının üzerine gitmeye çalıştım.
“Küçük Şeyler” öykünüz, çocuk sahibi olmayan kadınlar konusunu akla getiriyor. Sizi kendi silahınızla vurup sorayım: Sizce bir kadın zaten mecbur olmamasının haricinde neden çocuk sahibi olmak istemez?
Bir öykü birden çok soruyu ve yanıtı insanın aklına getiriyorsa yapması gereken şeye ulaştığını düşünebiliriz. Çocuk doğurmaktan korkan, vazgeçen bir kadının başkalarının bu mutlu anlarını fotoğraflayarak yaşamını sürdürmesi, bunu bir mesleğe dönüştürmesi konu ediliyor bahsi geçen öyküde. Sizin sorduğunuz soruyu ben de soruyorum bazen çevremdekilere. Çekip gitmek kolay olsun diyorlar. Bir kimsesizliği sahiplenmek daha kolay diyorlar. Her mahallede, ailede kendi çocuğu olmadığı halde sizi bağrına sıkıca basıp yaşama devam edecek gücü bulan kadınlar yok mu? Dünya ağrısı diye bir şeyin varlığından bahsediyorlar sonra. Sanırım insan o ağrının büktüğü bilek.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Şair, yazar ve radyocu Serkan Türk’ün, Esra Durukan’a edebiyata dair verdiği samimi söyleşiyi sizler için derledik. Çok samimi açıklamalarıyla günümüz yazarlarından sıyrılan Türk’ün bu söyleşisini keyifle okuyacaksınız.

**İnsanın benzediği ağaçtır diyorsunuz. Ve ağaçların soyundan geldiğinizi söylüyorsunuz. Benzer dizeye Furuğ'da rastlamıştım. Ağaç ve kalem ve yazmak arasında sizce nasıl bir akrabalık var?






**Şairler dervişlerin kardeşidir derler. Uzun ruhlu bir cüce hem yerli hem göklü bir ifade. Sonsuzluğu ve çaresizliği aynı anda imgeliyor. Şiir yazarken yüceldiğinizi hissediyor musunuz?

Yücelmek değil de bir noktada ufaldığımı, yok olduğumu hissediyorum. Küçücük gövdemizle, kalbimizle sırtlamaya çalıştığımız dünya bize her seferinde ne kadar ufak olduğumuzu gösteriyor. Hayatın hangi aşamasında gövdemiz bir güçlüğü aşıyor? Şiir yazarken devinim sürüyor. Bu dünyanın devinimi, gövdemin devinimi. ‘Yaşam dediğimiz biraz incinmişliktir belki’, diyen de ben değil miyim? Her şeye rağmen incitmeyi de, incinmeyi de göze aldığımı biliyorum.

**Yazarken dünyayı bir anlığına değiştirebilirken geçmişinizi bir santim yerinden oynatamıyorsunuz der Tomris Uyar. Edebiyat değiştirir. Peki, sizce geçmiş yazarak telafi edilebilir mi?

‘Anılar bitmez, bizi dönüştürür’ü de söyleyen benim. Yazarken belli bir zamanı olduğu andan koparıp geleceğe de taşırız. Telafisi mümkün olmayan geçmiş, geleceği kurmaya çalışanlar için kılavuza dönüşebilir. Edebiyat iyileştirir boşuna demiyorlar. Onca savaş görmüş uygarlık her seferinde yeniden kalkıp ayağa kendine yollar açabiliyor. İnsan da kendi yıkıklarından oluşmuyor mu? Ruhunun iskeletini görmüş biri için acı hatıra yoktur. Yaşanacak gelecek vardır sadece.

**’Sanki kocaman kulağıydım evrenin’ diyorsunuz bir dizenizde. Bu şiirin müzikle, sesle olan ilişkisini mi kast eder?

Yazarın, şairin sesi ritimsiz ve müziksiz düşünülemez bana kalırsa. Yazdığınız her dize aynı zamanda evrenin sonsuzluğunda bir melodiye denk geliyor olmalı. Belki bazıları bağırmaktan hoşlanıyor, yüksek sesle yıkacaklarını sanıyorlar duvarları. Bunca yıl sonra hayatta bulduğum şey bir fısıltı oysa. Onun müziği ile ulaşmaya çalıştıklarımsa duvarın öbür yanında. Şiir toz zerreciği gibi içimizde oradan oraya uçup gidiyor.


** Sık seyahat eden bir yazar olarak, bir mekâna bağlı kalarak yazmak mı yoksa yol halindeyken yazmak mı daha yaratıcı oluyor?

Mekânın kışkırtıcılığı şüphesiz bir avantajdır. İlk defa gittiğiniz bir yerde gözünüz gönlünüz daha bir açıktır. Farklı olanı hemen bulursunuz. Edebiyatımın temelini oluşturan şey yolda olma hali de diyebiliriz. Yol beni işaretlere, hikâyelere ulaştırıyor. Kendimi her yolculukta başka bir şeyin içinde buluyorum. Belki de geçmişte çekilmiş bir fotoğraf karesidir hayatımız. Uzak bir yılda dönüp birinin baktığı.

**Şiirlerinizde mekân olarak otogarlar, balkonlar ve evlerin içleri de geçiyor. Şiir fotoğrafı çekilmeyen anlarla ilgili midir? Yoksa sanıldığı gibi sokakta mıdır?

Şiir sokakta kavramı pek tartışmalı bir konu. Şiir insanın varlığını sürdürdüğü her yerde şüphesiz, hatta bulunmadığı yerlerde daha çok. Ben onu kalabalıklarda da görüyorum, tenhada da. Kımıldayan, duran, çarpan, söze dönüşen, tebessüm eden, dudağın titrekliğinde, alındaki kırışıklıkta. Ev içlerinde, pencerelerde, balkonlarda, uzayıp giden yolda, bakıp durduğumuz tavanda. İç sıkıntısında, gönlün genişliğinde. A’dan başlayan Z’de biten alfabenin bütününde yer aldığını öğrendiğim günden beri peşindeyim.

**Sait Faik ‘yazmasaydım çıldıracaktım,’ der. Yazarın kalemini bir süre için elinden alsak, yaratıcılığını sürdürmek için ne yapardı, ne ederdi?

Benim radyocu olduğum gerçeğini ıskalayarak böyle bir soru sorduğunu varsayıyorum. Uzun yıllar programlarımda daha önce yazmadığım sayısız hikâyeler anlattım. Yazarken ve konuşurken aynı dili tercih ediyorum. Hep anlatan, dinlemek isteğini de bu şekilde ifade eden. Sanırım yine geceleri düş kurmakta zorlananlar, kalbi sıkışanlar, kulağı paslananlar için aralardım sözcüklerin kapısını.

** Bir sanatçının en büyük mutluluğu eserini izlemektir derler. Yazarın mutluluğu nasıldır? (Sadece okur üzerinde bıraktığı etki değil kitaplarınızın sevdiğiniz yazarlarla aynı rafta olması büyük bir gurur olmalı)

Soruyu sorarken yanıtını da vermişsiniz. Günlerce gözünüzün önünde serpilen sözcüklerin, cümlelerin, dizelerin birilerine ulaşması eşsiz bir şey. Ummadığınız evlere giriyor kitaplarınız, bilmediğiniz insanların dünyasından geçiyor. Bu az şey midir? Kitapçı vitrinlerinde, raflarında çok sevdiğiniz, yazdıklarını tekrar tekrar okuduğunuz yazar ve şairlerle bir arada durması da şüphesiz çok güzel bir duygu.


** Öykülerinizde şiirsel dil vurgulanırken kurgu konusundan daha az söz ediliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Şiir malumunuz edebiyatın zirve noktası. Günümüzde lirizmi daha çok aşağılamak, değersizleştirmek için kullanan bir takım insanlar var. Lirik olunca basit, sığ olduğunu düşünüyorlar sanırım. Şiirsel vurgu konusunu öne çıkaranlarsa metnin ruhunu, dilin ve anlatımın etkisinin tesirinden bahsediyorlar. Giderek hissizleştiğimiz böyle bir dünyada anlatılandan ziyade hisler ön plana çıkıyor ki bu da benim öyküde tercih ettiğim şey. Okurun yakalandığı ilk şey duygunun çarpıcılığı oluyor. Daha sonra anlattığım olayın kurgusuna ve derinliğine kafa yoruyorlar.

** Bak önümüzde yeni bir mevsim kitabınızdaki karakterler için hayatın daha çok içinde oldukları şeklinde yorumlar yapıldı. Bu bilinçli bir tercih miydi? Bir yazar ürettikçe ayakları yere daha mı sağlam basar yoksa alışmaz, uyumsuzlaşır mı?

İlk öykülerim yirmili yaşların başında yayımlandı. O zaman dünya gözümün içinde çok az yer kaplıyordu. Aradan geçen yıllar gözümün ışığına değip geçmedi sadece içimde de yer kapladı. Kafamın içinde günlerce gezdirdiğim karakterleri yakından tanımaya çabaladım. Sokakta, okulda, çalışma ortamında, alışveriş merkezinde, yolculuk zamanlarında karşılaştığım, haberlere konu olan onlarcasını tüm kusurlarıyla tanıyor ve belli bir duygu mesafesinde hikâyeme konuk ediyorum. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim kendi bütünlüğünde biraz daha büyüdüğüm, kendimi yetişkin olarak ortaya koyma isteğimin ön plana çıktığı öykülerden oluşuyor. İster istemez yazıda da hayatın sınırları içinde de uyumsuzluklarınız, sivri yanlarınızın varlığını saklamaz hale geliyorsunuz.

**İyi eserler, iyi eserler yazdırır. Bir kaç defa okuduğunuz yeri değişmeyen, başucu, kurtarıcı kitaplarınız var mı?

Geçtiğimiz günlerde bir programda ilkokul öğrencileriyle buluştum. Orada bana 5.sınıf öğrencisi şuna benzer bir soru yöneltti. Okuduğunuz bir kitap yüzünden mi yazar olmaya karar verdiniz. Ben de bir kitap, bir yazarı değil birçok kitap yazarı okuduğum için yazar olmaya karar verdiğimi söyledim. Okurken sizi düşündüren, yeni şeyler söyleten kitaplar varsa hayat daha güzel. Ursula Le. Guin’i, Thomas Bernhard’ı, Gabriel Garcia Marguez’i, Paul Auster’ı, Latife Tekin’i, Hasan Ali Toptaş’ı, Tezer Özlü’yü, Emine Sevgi Özdamar’ı, Bilge Karasu’yu dönüp zaman zaman okurum.

Ömer Kaya yazdı: ÇIKIŞI ARAYANLAR İÇİN BİR ROMAN: AUSGANG

Romanın Konusu: Alışılmış düzende olaya yaslanan, kolay özetlenebilir pek çok metin okumuşuzdur. Bu minvalde çoğu metin, toplumsal bir mesel...